-- Diriliş Postası, İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek

TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (IV)

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page

2016 yılı başında Arap yazarlar arasında sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim, kolaylıkla okunması için uygun ara başlıklar eklediğim- dördüncü ve son bölümünü okurların ve özellikle yönetim kademelerinde görevli ilgililerin dikkatine sunuyorum.

Yazarın müstear isim kullanması, deşifre ettiği küresel şer düzeninin hışmından korunma tedbiri olarak düşünülürse mazur görülebilir. Ancak -yer yer kendisinin de vurgulamak zorunda kaldığı üzere- abartılı ifadeleri ve “İslam’a ve Müslümanlara savaş açmış olan ülkeler kıyamete kadar düşman kalmaya devam edeceklerdir.” vb. aşırıya kaçan yargıları olduğunu da gözden kaçırmadan kitapçığın asıl amacına odaklanıp hızla yaklaşan Türkiye savaşına karşı acil tedbirler almak icap etmektedir.

Yaklaşan yangını yüksek sesle duyurmak ve gereken tedbirlerin ivedilikle alınmasına dikkat çekmek maksadıyla -halihazırda elimden gelen metin çevirisi olduğu için- bu yolla görevimi yapmak ve ülkenin selametine bir nebze de olsa katkı yapmak istedim.

Siyonist Masonların Tuzaklarını Fark Edebilmek

“Tilkinin bir dine (değerler sistemine) sahip olduğunu zannedenler yanılmaktadır. Tarihi çok iyi okumamız gerekmektedir. Aynen Batılıların tarihi çok iyi okuması gibi. Muhammed aleyhisselama vahiy geldiğinden bu yana İslam’a ve Müslümanlara savaş açmış olan ülkeler kıyamete kadar düşman kalmaya devam edeceklerdir. Zira bu ülkeler, içlerine derin politik ve finansal kökler salmış olan siyonist masonların tuzaklarıyla kontrol edilmeye mahkûmdur. Ancak bu ülkelerin halkları, gece gündüz demeden yalan ve iftira yayan, hakikati sahte, güzeli çirkin gösteren güçlü medya makineleri sayesinde neredeyse hiç yok gibidirler. Beni gerçekten güldüren şey ise bu halkların gerçek demokrasiden yararlandıklarını ve kendi politikacılarını istedikleri gibi seçtiklerini zannetmeleridir. Oysa bu, mahzâ bâtıl (boş ve hükümsüz) bir inanıştan başka bir şey değildir.

Burada hiçbir kısıt koymadan meydan okuyorum! Mesela Amerika’da başkanlık için yola çıkan hangi aday, AIPAC[1] tarafından adaylığına onay verilmedikçe Beyaz Saray’a hangi plan sayesinde girebilir? Bu ancak o adayın kendisine bu örgüt tarafından dayatılan sadakat yeminini etmesi ve onlara gözü kapalı itaat etmeyi taahhüt etmesinden sonra mümkün olabilir.

Coğrafyamızın Yeniden Daha Küçük Parçalara Bölünmesine Müsaade Etmemek

Bölgemiz için çizilen ve yukarıdan beri anlatageldiğim plan gerçekten çok tehlikeli ve korkunç bir plandır. Bunlar, Sykes-Picot Anlaşması’yla[2] bölünmüş olan coğrafyamızı yeniden bölmek, parçalanmış olan birliğimizi çok daha küçük parçalara ayırmak istiyorlar! Üzerinden tam 100 yıl geçmiş olan eski Sykes-Picot’tan daha zorlu yeni bir Sykes-Picot’u hayata geçirmek derdindeler!

İsrail’in hayalini kurduğu Fırat’tan Nil’e uzanan farazi devletin gerçekleşmesi, (DAİŞ gibi bir örgüt olmadan) mümkün olmayacaktır. Bu zalim insanların karanlık odalarındaki haritalarda Türkiye üç devletçiğe bölünmüştür: Sünni, Alevi ve Kürt devletçikleri!

Bunu başarmak için önce Irak’ı üçe bölmekle başlamak gerekiyordu: Güneyde İran’a peşkeş çekilen bir Şii devletçiği, kuzeyde Türkiye’de kurulması tahayyül edilen Kürt devletçiğinin uzantısı niteliğinde bir Kürt devletçiği ve üçüncüsü de Irak’ın orta yerinde oluşturulacak DAİŞ yönetiminde bir Sünni devletçiği. Daha sonra İsrail’in meşru bir gerekçeyle ele geçirip kendi topraklarına katacağı göstermelik bir devletçik!

DAİŞ’in Coğrafyamızı Parçalamak Maksadıyla Nasıl Kullanıldığını Görebilmek

Daha sonra Suriye dört devletçiğe bölünecekti: Birincisi; kuzey ve kuzeydoğuda, Irak’taki Kürt devletçiğinin bir uzantısı olacak şekilde bir Kürt devletçiğidir. İkincisi; Suriye’nin kuzey ve kuzeybatısında kurulacak Safevi devletçiğidir. Kuzeybatı sahillerine doğru uzanan bu devletçik Türkiye’de kurulmak istenen Alevi devletçiğine bitişecektir. Üçüncüsü; güneyde, işgal altındaki Cûlân’ı ve uzantısı olan Havran Ovası’nı kapsayan ve daha sonra İsrail devletine katılacak olan bir Dürzi devletidir. Ortada kalan Sünni merkez devletçik ise İsrail’in dilediğinde çatışmalarla parçalayıp işgal edebileceği kadar zayıf bir yapı olacaktır!

Ardından Mısır üçe bölünecektir: İlki Sina’yı boydan boya kapsayan ve Nil’e bitişen DAİŞ devletçiği. Bu plan İsrail’e, bölgeyi terörden temizlemek gerekçesiyle tüm bölgeyi işgal etme meşruiyetini de sağlayacaktır. Bunun dışında sürekli birbiriyle boğuşan iki devletçik daha kurulacaktır, biri Sünni diğeri de Kıpti olmak üzere…

Suudi Arabistan’a gelince, orası da aynı şekilde üç devletçiğe bölünmüş olacaktır: Birincisi; kuzey ve kuzeydoğuda Yemen sınırına dayanan ve Kuzey Yemen’de kurulmak istenen Hûsî devletçiğine ve Irak’ın güneyinde kurulmak istenen devletçiğe de bitişen bir Şii devletçiğidir. İkincisi; ortada bir Sünni devletçiği, üçüncüsü de Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere bölgelerini kapsayacak olan, uluslararası vesayet altında kalmaya mahkûm bir devletçik!

Taksim planının tek istisnası Ürdün’dür. Çünkü işgal altındaki Filistin’de kalan Filistinlilerin sığınmak için zorlanacağı tek yer burası olacaktır!

Bu plan, İran’ın önderliğinde Şii, Kürt ve Alevi milisler ile bu amaç için üretilen DAİŞ militanlarınca gerçekleştirilecektir. İsrail’in komuta edip yönlendirdiği NATO[3] ülkeleri de bunlara hava desteği sağlayacaktır. Rusya’ya, aptal Rus ayısına gelince, onların Türkiye savaşına çekilmesi de Safevi İran tarafından sağlanacaktır. Aynen Suriye halkı aleyhine, daha önce de Afgan halkı aleyhine yürüttüğü savaşlarda başvurduğu mantıkla bu sefer de Türkiye savaşına katılacaktır.

Karanlık Odalarda Çizilen Taksim Planlarına Pabuç Bırakmamak

Türkiye savaşı kaçınılmaz olarak gelmektedir! Andolsun ki bunu apaçık görebiliyorum! Ancak bu bağlamda ortaya çıkan büyük soru şudur: Müslümanlar olarak, bizim için hazırlanan bu korkunç plan karşısında yok olmaktan kurtulmak için ne yapabiliriz?

Ayakta kalan Arap rejimleriyle halkları arasındaki açıklık ve şeffaflığın sağlanması kaçınılmaz ve kesin bir ihtiyaçtır. Halklar kaynıyor ama rejimler aptalca davranarak bunu görmezden geliyor! Arap rejimlerinin Amerika’ya ve Batı’ya mutlak bağımlı halde devam etmesi büyük bir vebaldir. Safevi İran’ın paralı askerleri topraklarını ele geçirdiği zaman Amerika’nın endişelerini ifade etmesi mevcut Arap liderlerine hiçbir yarar sağlamayacaktır!

Arap rejimlerinin kendilerine ‘İslamcılar’ denen insanlarla ilişkilerini gözden geçirmeleri ve onlara karşı anlamsız düşmanlıklarına son vermeleri gerekmektedir. Zira taşıp gelen Safevi akını karşısında ilk kalkan görevi görecek olan İslamcılardır.

Arap rejimleri ivedilikle güçlü İslami ittifaklar kurmaya ve ortak savunma anlaşmaları yapmaya başlamalıdır. Özellikle de Türkiye ile bu anlaşmaları yapmalıdırlar. Zira çok yakın bir gelecekte kendilerini aynı siperde bir arada bulacaklardır…

Burada, daha ne kadar süreyle yanlış yerlere milyarlar harcayacağımızı sorgulamak üzere geriye gidip kitabın başında bahsettiğim Amerikan subayını hatırlatmak istiyorum. Arabıyla Türküyle biz Müslümanlar, Batı halklarına hitap eden ve gerçekleri onlara olduğu gibi aktaran dev medya platformları kuramaz mıyız?

Toprağımızı, dinimizi ve namusumuzu savunmak için vereceğimiz savaşta muzaffer olmamızın başka yolu yoktur. İnsanlık vicdanı coğrafyaya göre farklılık göstermez. Batı ülkelerinin siyasetlerini ancak kendi halkları aracılığıyla değiştirebiliriz. Arap ekonomileri daha ne zamana kadar petrol veya gaz gibi tek bir ticari metaa bağımlı hizmet ekonomileri olarak devam edecek?!

Ekonomilerimiz, halkları için gıda güvenliğini sağlayan üretken ekonomilere ne zaman dönüşecek? Kendi silahlarımızı ne zaman kendimiz yapmaya başlayacağız?

Dans ve süfli eğlence yayınları yapan uydu kanalları yerine ne zaman bilimsel araştırma merkezleri kuracağız? Âlimlerimizi ve aydınlarımızı tutuklayıp hapislere tıkmak yerine ne zaman onları onurlandırmaya başlayacağız? Kendi aramızda ne zaman sulh yapacağız ve ne zaman aramızdaki bağları güçlendireceğiz? Yöneticiler yüzünden ülkelerimizden nefret etmek yerine ne zaman vatanlarımızı sevmeye başlayacağız? Servetimizi ecnebi bankalarında biriktirmek yerine ne zaman Müslüman ülkelerde yatırım yapmaya başlayacağız?

İşte bu şekilde, ancak bu şekilde yaklaşan savaşı Allah’ın izniyle kazanacağız ve Türkiye bu zaferin odak noktasını oluşturacak…

Bu kitapçık Allah’ın izniyle burada tamamlanmıştır.”

*******

Türkiye’de merhum Başbakan Prof.Dr. Necmettin Erbakan Hoca’dan başlayarak eski ve yeni birçok siyasetçi başta olmak üzere asıl hedefin Türkiye olduğunu bilen çok sayıda insanımızın varlığından yazarın haberdar olduğu satır aralarından okunabilmektedir. Ancak yine kitapçığın bütününden önümüze kocaman bir soru çıkmaktadır. Cevaplanması zor bu yakıcı soruyu yazar adına ben kendi kelimelerimle tevcih etmiş olayım:

Peki, siz Türkiye yönetimi ve halkı olarak bu ince elenip sık dokunmuş menfur yıkım projesi karşısında hangi mücadele planını hazırladınız? Yaklaşan kaçınılmaz Türkiye savaşı için yeterli siyasi, diplomatik, ekonomik, askerî ve en önemlisi de psiko-sosyal savunma sistemini oluşturabildiniz mi? Devlet yapılanmanız ve sosyal bünyeniz bu denli zorlu bir savaşa mukavemet edebilecek düzeyde sağlıklı ve güçlü müdür?

Rabbim bizleri tüm vatandaşlarımızı kucaklayan gerçek bir birlik ve beraberlik kurmaya, mukavemetimizi güçlendirerek saldırıları kolaylıkla bertaraf etmeye, Müslüman toplumlar başta olmak üzere dünyadaki tüm mazlumların umudu olan güzel Türkiye’mizi elbirliğiyle salimen ileriye götürmeye muvaffak eylesin.

[1] Resmî internet sitesinde yer alan bilgilere göre AIPAC: The American Israel Public Affairs Committee: Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi, yüz binden fazla üyesi bulunan, ABD-İsrail ilişkilerinin düzenlenmesinde, iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin derinleştirilmesinde ve ortak askerî programların gerçekleştirilmesinde önemli etkilere sahip bir kuruluştur. Washington DC’de Isaiah L. Kenen tarafından 1951’de kurulan kurum milyonlarca dolar bütçeyle lobi faaliyetlerini yürütmektedir. ABD’de lobicilik yapan Yahudi kuruluşlarının çatı örgütü olarak da nitelendirilen AIPAC, temel amacını; “Amerikan desteğinin devam etmesini sağlamak suretiyle İsrail’in güvenliğini teminat altına almak” şeklinde tanımlamaktadır. Bu bağlamda örgüt, İsrail’i doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren yıllık ortalama 100 yasa taslağının hazırlanmasında ya da bu maksatla siyasi girişimde bulunulmasında etkili olmaktadır.

Burada yazarın bir vurgusunu doğrulayan şu iktibası yapmakta fayda görüyorum: “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy (İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası)” isimli kitabın yazarları John Mearsheimer ve Stephen Walt, AIPAC’in sadece “İsrail yanlısı” değil, düpedüz “İsrail’in lobisi” olduğunu ifade etmektedir. Yazarlardan Mearsheimer’a göre, Beyaz Saray’ın yeni patronu kim olursa olsun, ABD’nin İsrail politikası kesinlikle değişmeyecektir: “Hiçbir Amerikan Başkanı İsrail’e baskı yapamaz. Bunun nedeni de İsrail lobisidir… Bu durumda Ortadoğu’da bir barış anlaşması imzalanması imkânsızdır.” (https://www.dw.com/tr/yahudi-lobisi-abdde-ne-kadar-etkili/a-3323396). (Çeviren).

[2] Sykes-Picot Anlaşması; 16 Mayıs 1916 tarihinde Londra’da imzalanan gizli bir antlaşmadır. İngiliz ve Fransız dillerinde hazırlanmış olan antlaşma, Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasındaki topraklarını paylaşma konusunda iki ülkenin mutabakatını kayıt altına almaktadır. Antlaşma, Fransa adına imza atan François Georges Picot ile İngiltere adına imza atan Sir Mark Skyes’ın soy isimleriyle anılmaktadır. ‘Böl ve yönet’ taktiğinin başarılı(!) bir uygulaması olan antlaşmanın derin etkileri aradan geçen yüzyıla rağmen devam etmektedir. (https://antlasmalar.com/sykes-picot-antlasmasi/, 18.07.2017). (Çeviren).

[3] NATO: North Atlantic Treaty Organization (KAAÖ: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 4 Nisan 1949’da Amerika’da Washington DC’de 12 ülke tarafından imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak kurulan ve farklı dönemlerde 17 ülkenin daha katılmasıyla büyüyen uluslararası askerî ittifak örgütüdür. Açıklanan amacı; üye ülkelerden herhangi birinin toprak bütünlüğüne, siyasi bağımsızlığına ya da güvenliğine yönelik dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı ortak savunma yapmaktır. Genel merkezi Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan küresel örgüt, İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra Sovyetler Birliği’ne karşı Avrupa’nın güvenliğini korumak için Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde kurulmuştur. İlk askerî tecrübesini Kore Savaşı’yla yaşayan NATO’ya üye ülke sayısı; Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, İtalya, Yunanistan, Kanada ve diğerleriyle birlikte 28’e ulaşmaktadır. 1950 yılında Kore’ye asker gönderdikten sonra 1952 yılında üye olan Türkiye, örgütün tek Müslüman üyesidir.

(https://www.dunyaatlasi.com/nato-nedir-ne-zaman-kuruldu-turkiye-ne-zaman-uye-oldu/, 09.10.2017). (Çeviren).

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page
TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (III)

Yorum yap

Yorum

  1. Sayın hocam teşekkür ederim,
    Cumhuriyetimiz kurulalı 100 yıla yaklaşıyoruz, 2023’e kadar çok dikkatli olmalıyız. Şer odakları ve işbirlikçileri her cepheden saldırıyorlar. Asıl silahın YÜREK olduğunu anladıklarında, geri çekilecekler. Bende sosyal medya hesabımdan benzer açıklamalar yapıyorum, yazı bana ilham olmuştur. Sevgilerimle.

  2. Yazının önceki bölümlerini okumamakla birlikte son bölümden anladığım kadarıyla bu çalışma müslümanları birleştirici değil bilakis ayrıştırıcıdır. Katı bir Sünni Arap aklını oluşturmaktadır. Bakış açısı kesinlikle Kur’ani değil ırkçı ve mezhepçidir.
    Öyle anlaşılıyor ki ‘Safevi İran’ söylemiyle kabile Arap devletçiklerini Sünni Türkiye’nin peşine takarak bahsi geçen (kaçınılmaz savaşı!!!?) bir an önce yürürlüğe sokmayı amaçlamaktadır. Kanımca bu plan gösterilen planın arkasındaki asıl plandır.
    Ve bu plana balıklama atlayacak asabiyetçi, baasçı, mezhepçi devletçikler fazlasıyla olacaktır.
    Burada en büyük sorumluluk Türkiye ve İran’a düşmektedir. İki taraf da bölgedeki gelişmeleri çok dikkatli analiz edip iki ülkeyi karşı karşıya getirecek siyasi tutumlardan uzak durmalıdır. Yazıda isabet edilen ancak sonuçları itibariyle yazıyla taban tabana zıt gerçek şudur: Ortadoğu ve İslam dünyasının sonu Türkiye-İran savaşıyla gelecektir. Ve asıl büyük olan tehlike budur…