-- Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek

SELAHADDİN KİP EFENDİ’NİN İLMİNDEN VE FİKİRLERİNDEN İSTİFADE ETMEK

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Medrese usulü din eğitimi almış Çerkes din âlimlerinin Uzunyayla’daki son temsilcisi Selahaddin Kip Efendi’yi (1930-2013) geçen haftaki yazımızda kısaca tanımıştık. Bu haftaki yazımızda merhum “Müftü Efendi”nin ilmî derinliğine ışıt tutmak için henüz birçoğu yayımlanmamış bazı çalışmalarından kısa iktibaslar yapmakta yarar görüyorum.

İmam Maverdi’nin “Edebü’d-Dünya ve’d-Dîn isimli eseri başta olmak üzere on kadar tercümesi yanında; Hucurat Suresi Etrafında İnsan ve Terbiyesi, Fatiha-i Şeriften Talimat, İman ve İnkâr, Tekâsür Suresi’nin Düşündürdükleri ve Asr Suresi’nden Tavsiyeler gibi matbu eserleri, keza henüz basılmamış çalışmaları ve onlarca Arapça şiiri bulunan Kip Selahaddin Efendi’nin ilim ve fikir dünyasından bir demet sunmamız onun eserlerinin ehemmiyetine dikkatleri çekmeye yeterli olacaktır.

İnsanların Dertlerine Deva Olmak

“Resûlullah (s.a.v.): “O Mü’min ki; insanlara karışır ve onların eziyetlerine katlanır sabreder. Böylesi bir kişi, insanlara katılmayan ve onların sıkıntılarını omuzlamayan, onlardan gelen eziyetlere sabretmeyen kişiden daha hayırlıdır.” buyurdu.” (İbnu Mâce, 4033).

Her kim bir şeyi ister, talep eder ve üzerinde ciddiyetle durursa Allah (c.c.) onu boş bırakmaz, aradığını bulur. Hatta batıl yolda da olsa ciddi hizmet edenin emeğini Allah boşa çıkarmamaktadır. Bunun teminatını Allah (c.c.) şöyle beyan etmektedir:

“Bizim için ceht ederek çalışanı elbette yolumuza kavuşturur, hidâyete erdirir, maksada ulaştırırız ve gerçekten Allah (c.c.) muhsinlerle beraberdir.” (Ankebût 29:69).

Bu mesajları Kur’ân’ın muhatabı olan insanlar mutlaka doğru bir şekilde anlamalıdır. Bu bir kanundur, şartların tevafür etmesi (tamamlanması) halinde aynen tahakkuk ettiği görülür. Allah’ın hükümlerini esas alarak hayatına tatbik etme niyetinde olanları Allah mükâfatlandırır. Tabii olarak da, bunun aksine hareket edenler ise cezalandırılacaktır. Allah’ın hükümlerine uymayan kimseler isyandadır ve Allah ile ipini koparmış demektir. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Dilimize geldi diye, yalan yere rasgele; ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin; Allah’a (c.c.) iftira etmiş olursunuz,” buyurmaktadır. (Nahl 16:116)…

Şüphesiz ki; Allah (c.c.) yarattığı kullarını, insan hakları kisvesi altında feryat ederek ahlâksızı, zalimi ve caniyi müdafaa ederek onlara sahip çıkanlardan daha çok sever ve onların maslahatlarına uygun olan hükmü herkesten daha iyi bilir. Bunu kabullenemeyen İslam Dini’ni kavramamış ya da benimsememiştir…

Hidâyetin iki türlü anlamı vardır: Biri hedefi göstermek, diğeri ise hedefe ulaştırmaktır. Hedefi gösterme hidâyetini herkes yapabilir, yapmalıdır. Doğru olarak bildiği şeyi başkalarına söylemeli, yol göstermelidir. Bunun için farklı bir imtiyaz ve üstünlük de aranmaz, şart da değildir. Yol göstermeye çalışan kişinin bilhassa kendisinin insanlara gösterdiği yolun doğru olduğuna inanması ve bilgisine güvenmesi kâfidir. Ama hedefe ulaştırma hidâyetini Allah’tan başka kimse yapamaz:

“Sen istediğine hidâyet veremezsin, ancak Allah dilediğine hidâyet verir.” (Kasas 28:56). Bunun ötesinde kim ne diyebilir ki?

İnsanın, bilhassa Müslüman’ın boşa geçirecek zamanı yoktur.  Bir Müslüman için doğru ve güzel olan her türlü iş ve eylem meşrudur, hatta bu işlerin ibadete dönüşen bir tarafı vardır. Onun için diyoruz ki; İslam Dini hayat dinidir. İçinden çıkılmaz zorluk ve sıkıntılar getiren bir din değildir.

İnşirâh Sûresi’nde de: “Bir işi bitirdikten sonra başka bir işe giriş.” şeklinde açıklamaya çalıştığımız âyetin manasını da böyle anlamak istiyorum: Bir hayra muvaffak oldunsa o muvaffakiyette bulduğun haz, inşirah ve rahatlık seni rehavete götürmesin; çünkü hayat onunla bitmedi. Ömrünün sonuna kadar yapacağın ve yapman gereken işlerin ve meşgalelerin vardır. Onları takip et. Bir hayrın peşinden başka hayırlar da yapma gayretinde ol. Eğer olumsuz bir işe ve eyleme bulaştınsa yine hayatın sonu değildir; bunun telafisi ve fevt olan (elden çıkan, kaybolan) şeyin tedariki için yapılabilecek bir şeyler vardır, ye’se ve bunalıma kapılmak seni kurtarmaz. Yapman gereken şeyleri düşün ve gerçekleştir.

Bunlar Kur’anî mesajlar olarak Hz. Muhammed’in şahsında bütün bir insanlığa sunulan, herkesi ilgilendiren, herkese gerekli olan ilahi talimatlar ve terbiye yöntemleridir. Rabbim Kur’ân-ı Kerîm’in mesajlarını doğru anlayıp kavramayı ve gereğince amel etmeyi cümlemize nasip ve müyesser kılsın!” (Kip, “İnşirah Sûresi”, 07.09.2011).

Problemle Yüzleşmek ve Çözüm Üretmek

“Bir Müslüman hatayla, elinde olmayarak birinin ölümüne sebebiyet vermiş olursa ne yapılmalıdır? Üzerinde durmak istediğimiz bu konu günümüzde birçok kişiyi ilgilendirmekte ve her gün yaşanmaktadır. Trafik kazaları hakkında açıklama yapılmasının zaruretine inandığım için gündeme getirmek, ilgilileri uyarmak, belki bu vesile ile birtakım insanların Allah katında sorumluluktan kurtulmalarına vesile olmak maksadıyla düşüncelerimi toplumla paylaşmak istedim.

Rabbim bir insanın ölümüne sebebiyet vermekten cümlemizi korusun! Ama hep görüyoruz ki; istesek de istemesek de bu tür olaylarla iç içeyiz. Bunları görmezlikten gelirsek Allah’a ve içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluktan kendimizi kurtaramayız. Bu dünyada kendilerini sorumluluktan ve cezadan kolaylıkla sıyıranlar olabilir. Ama unutulmasın ki; âhirette verilecek bu cezanın mürûr-u zamanı (zaman aşımı) yoktur. Bu dünyanın bir de âhireti vardır.

Beş türlü katillik vardır. Bunlar: 1- Taammüden (kasten), 2- Şibhü’l-amd (kaste benzer), 3- Hata olarak, 4- Hata hükmünde olan, 5- Ölüme sebebiyet vermek…

Tabiî ceza diyettir (kan bedeli) ki; bu bedel katilin akîlesi yani yakın akrabaları arasında paylaşılır. Varis olabileceği yakın akrabasını öldüren birisine verilecek ceza aslî cezası olup kefaret ve mirastan mahrum olmaktır ve bu ceza sadece öldürene ya da ölüme sebebiyet verene aittir.

Haklar, kısımlara ayrılır. Bazı haklar sadece Allah’a ait olduğundan orada kulun müdahalesi yoktur. Zina ve iftira suçlarına uygulanan had cezaları bu gruptandır. Bazı haklar da kul ile Allah arasında müşterektir. Katillikte olduğu gibi kul hakkı daha ağır basan “kısas” hakkı bu kısımdan olduğundan tercih kul tarafına havale edilmiştir ki; öldürülenin velileri isterlerse bağışlar, isterlerse kısas uygulanır.

Kasten katilliğin cezası kısas veya diyettir. Bu ikisi arasından birini tercih etme hakkı maktulün (öldürülenin) velilerine aittir. Eşit yakınlıkta olan veliler kısas üzerinde karar verirlerse cezanın icrasını ve infazını devlet yapar. Bunu infaz etmek insan haklarına aykırı olmadığı gibi adaletin yerine getirilmesidir. Fakat velilerden birileri diyet isterse o takdirde kısas düşer. Bu durumda sadece diyet alınır. Veliler arasından diyetten payını bağışlamak isteyen olursa kendi hakkını bağışlayabileceği gibi isterlerse bütününü de bağışlayabilirler ki; Kur’ân-ı Kerim bağışlanmasını tavsiye ve teşvik etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Her kim kardeşine bir şey bağışlarsa insanlığı tercih etmiş ve ihsanda bulunmuş olur. Bu da Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.” buyrulur. (Bakara 2:178).” Rabbim cümlemizi her türlü kaza ve musibetlerden korusun! Bilhassa dînî müsibetlerden muhafaza buyursun Rabbim! (Kip, “İnsan Hayatının Önemi ve Trafik Kazaları”, 13.02.2012).

İnsan Olmak ve İnsan Kalmak

“Râgıb el-İsfehanî “Tafsîlün-Neş’eteyn” isimli eserinde, Rahman suresinin ilk ayetine dayanarak; “Allah, Kur’an’ı öğretti de insanı yarattı.” biçimindeki ifadeyi tefsir ederlerken, insanın ancak Kur’an ile insan olacağını beyan etmişlerdir. Yani Kur’an’ın ruhundan ve terbiyesinden nasibini, en azından bir pay almamış insanın insan olamayacağını çok dokunaklı bir biçimde ortaya koymuşlardır.

Yani dini ve daveti duyacak olanlar ancak hayatta olanlardır, ölüler duymazlar: “Sen ölülere duyuramazsın, arkasını dönüp yürüyünce sağırlara da duyuramazsın.” (Neml 27:80). “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içinde kalmış, ondan hiç çıkmayacak durumdaki kimse gibi olur mu?! İşte kâfirlere, yaptıkları şey böylece kendilerine süslü gösterilmiştir…” (En’âm 6:122). Demek ki dînî hayatı olmayan insan ölülerden sayılmıştır, kendilerine de yol gösterilemez.” (Kip, “Şeriat”, 15.12.2009).

Yanlışa Göz Yummayıp Güzellikle Uyarmak

“Şahsen fıkhi konulara karşı aşırı derecede duyarlıyım. Genellikle bu konular üzerinde okumayı, araştırmayı, müzakere etmeyi sever, doğrusu ne ise öğrenip Müslüman kardeşlerimle paylaşmaktan hoşlanırım. Bu konuda haklı olduğumu da düşünüyorum.

Zira: “Bir fakih, şeytan üzerinde bin âbidden daha etkilidir.” Ve: “Fakihler, dünyaya aldanıp sultanın (âmirin) tesiri altına girmedikleri müddetçe peygamberlerin eminidirler; şayet bunu yaparlarsa siz siz olun da onlardan sakının.” dendi. Zira, Kur’an-ı Kerim’in Maide Suresi’nin 62-63. ayetlerinde kitap ehlinden haber verilirken: “Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yemede koşuştuklarını görürsün; onlar ne de kötü iş yaparlar. Eğer onları, Allah’a inananlar ve ilim sahipleri uyarmamış olsa ne kötü şeyler işlerlerdi.” buyrulmaktadır.

Onun için birtakım insanların işledikleri yanlış ve eksik amelleri bildiği ve görüp durduğu halde uyarmayan, eksik ve noksanlıklarını gidermekte yardımcı olmayan ilim sahiplerinin sorumlulukta ortak olduklarını düşünüyorum. Hatta bu ayetleri, Kur’an’da en dokunaklı ayetler olarak gören büyük âlimlerimiz olmuştur. Bazı hatalar cehaletle işlenirken bazen de iyi niyetlerle yapılabilmektedir. Oysa Hak ve istikametin yolu birdir. Bunun artısı da eksisi de hata ve yanlıştır. Bilhassa ibadet konuları tamamen rayına oturtulmuş ve kalıbını almıştır; ne bir şey ilave edilebilir, ne de bir şey kısıtlanabilir. Olduğu gibi ve ölçüsü dâhilinde alıp tatbik edilmelidir. Bunu da bilecek ve uygulayacak olanlar ilim ehli olan fakihlerdir. İfrat ile tefrit, sünnet ile bid’at arasında itidali temin edecek olan onlardır. Bir yerde sünnet ile bid’at ta’aruz ederse bid’atı terk etmek adına sünneti terk etmek tercih edilmiştir. Bunlar sabit kurallardır, riayet edilmesi gerekir…

Bazı müezzinlerimizin çoğu kere de kamet getirirken ezan okuyor gibi uzattıkları görülmektedir. Bu da nassan sabittir ki: “Ezan ‘teressül’ (acele etmeden, uzatılarak), kamet ise ‘hadr’ (kısa kesilerek) okunur,” denmiştir. Bazen de imam efendiler selamı uzatır. Selamın da uzatılmaması bildirilmiştir. Ayrıca camilerde gerek vaazlarda ve gerekse hutbe ve müezzinlikte mikrofonun ses ayarları çok ölçüsüz kullanılmaktadır. Bunlar da ibadetteki huşu, hudû ve ihlâsı zedelemektedir. Her yerde ve her şeyde hormon görülen günümüzde hiç olmazsa ibadetlerimize böyle bir şey sirayet ettirmeyelim! Bu vesileyle bütün namaz kılan kardeşlerimin namaz ve dualarının kabulünü, hizmet edenlerin ve yardımcı olanların tesirli olmasını diler, günah ve taksiratımızın bağışlanmasını Allah(c.c.)’dan niyaz ederim. Vesselamü aleyküm ve rahmetüllah!” (Kip, “Namaz İbadetinde Bazı Önemli Hususlar”, 24.05.2011).

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page
SELAHADDİN KİP EFENDİ’Yİ YAKINDAN TANIMAK

Yorum yap

Yorum