<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yaratıcı Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/yaratici/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/yaratici/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 Sep 2017 14:04:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>VAHYİN DİLİNE VE TERİMLERİNE VÂKIF OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Aug 2017 13:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdil bir Rabb]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’tan Resulü’ne]]></category>
		<category><![CDATA[Bâtıl]]></category>
		<category><![CDATA[hâdi]]></category>
		<category><![CDATA[hakikati hatırlatma]]></category>
		<category><![CDATA[Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[hayr]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi kelam]]></category>
		<category><![CDATA[iman objesi]]></category>
		<category><![CDATA[insan nesli]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[İşaret Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[kavl]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar Soyalan]]></category>
		<category><![CDATA[mevsukiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhatap]]></category>
		<category><![CDATA[mushaf]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Şuarâ 26:192-200]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vahy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin Dili ve Terimleri]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<category><![CDATA[zihninde hazır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=562</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Yaşar Soyalan’ın ilahi vahyin mahiyetine ilişkin uzun soluklu çalışmaları “Vahyin Dili ve Terimleri” isimli son eseriyle okuyucu ile buluşmuş oldu. Bu haftaki yazımızda müellifin Ağustos 2017’de ilk baskısı gerçekleştirilen eseri için son söz yerine kaleme aldığı genel değerlendirmeyi sizlerle paylaşarak sizleri bu kıymetli çalışmadan haberdar etmek istedim. Vahiy, inzal, kitap, ayet, beyan, burhan, hadis, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mehmet Yaşar Soyalan’ın ilahi vahyin mahiyetine ilişkin uzun soluklu çalışmaları “Vahyin Dili ve Terimleri” isimli son eseriyle okuyucu ile buluşmuş oldu. Bu haftaki yazımızda müellifin Ağustos 2017’de ilk baskısı gerçekleştirilen eseri için son söz yerine kaleme aldığı genel değerlendirmeyi sizlerle paylaşarak sizleri bu kıymetli çalışmadan haberdar etmek istedim.</p>
<p>Vahiy, inzal, kitap, ayet, beyan, burhan, hadis, rüşd, hidayet vb. elli farklı terimi detaylıca inceleyen eser, insanları ötekileştirmeyen bir rahmet diline sahip olan Kur’an-ı Kerim’in bir hedef ve amaca binaen vahyedildiğini, ilk muhatabının özel şartlarını ve kültürel kodlarını da hesaba katarak ilahi vahyi onun anlayacağı şekilde kendi dilinde gönderdiğini, mesajını tasvirî bir dil kullanarak muhatabına ulaştırdığını, Arap dilinin edebî teknik ve yöntemlerini nasıl kullandığını örnekleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlahi Vahyin Bütünüyle Allah Tarafından “İlka” Edildiğine İnanmak</strong></p>
<p>“İncelemeye ve analiz etmeye çalıştığımız elli terim, ilahi vahyin, “ne”liği ve “nasıl”lığı yanında, onun şehadet ve gaybi alana ait <strong>konum ve yapısı</strong>nı da farklı boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Hatta bu terimler, bir bütün olarak ilahi vahyin <strong>geçmiş, an ve gelecek</strong> <strong>tasavvuru</strong> hakkında da muhatabına temel bir bakış açısı vermekte, bir çerçeve çizmektedir.</p>
<p>Öncelikle şunu söylememiz gerekir ki, ilgili terimlerin bize gösterdiği en temel şey, bu ilahi vahyin, <strong>Resul’ün iradesi ve tasavvuru dışında</strong>, onun söz, düşünce ve konuşmalarıyla karışmadan, ondan bağımsız olarak, onun zihninde oluşmuş/oluşturulmuş ve onun diliyle Arapça bir okuma olarak ilk muhataplarına ulaşmış olduğudur. Resulullah dâhil ilk muhatapların da (inananı ve inanmayanı ile birlikte) ilahi vahyin kendi kültürlerinin bir parçası olan ana dilleriyle ve bu dile ait deyim ve terimlerle kendilerine seslendiği konusunda bir şüpheleri bulunmamaktadır. Bu nedenle onu <strong>anlama, kavrama, içselleştirme ve muhataplık</strong> konusunda bir sorunla karşılaşmamışlardır.</p>
<p>Yine bu kelime ve terimlerin Mushaf içindeki kullanımlarından anlıyoruz ki, hem Resullulah hem de inanıyla inanmayanı ile ilk muhataplar, bu ilahi vahyin Abdullah oğlu Muhammed’in (s) <strong>kendi sözü olmadığı</strong>, kendisine dışarıdan ‘<em>atılan</em>’ bir söz olduğu konusunda<strong> hemfikir</strong>dirler.” (s.500).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlahi Vahyin ‘İlahi Kelam’dan İbaret Olduğunu Kabullenmek</strong></p>
<p>“Vahiyle ilgili kelimeler, gerek ilahi kelamın kendisini ifade etsin, gerek bu ilahi kelamın iniş sürecini anlatsın, gerekse bu ilahi vahye aracılık edeni/edenleri tanımlasın veyahut ilahi vahyin muhtevası ile ilgili olsun, her zaman, <strong>Allah’tan Resulü’ne</strong>/resullerine verilen/<strong>indirilen şey</strong> olarak, yani ilahi kelam anlamında kullanılmış veya onunla ilişkilendirilmiştir. Başka bir deyişle, bu kelimelerden hiç birisi, Resullere, kendilerine verilen <strong>ilahi kelam</strong> hariç, kendileri ile herhangi bir şekilde iletişime geçildiği veya <u>başka bir vahiy/bilgi/haber/işaret verildiğini ifade edecek bir bağlamda kullanılmamıştır</u>. Hiçbirisi böyle bir olay veya olgu ile ilişkilendirilmemiş, böyle bir olayı veya olguyu anlatmada bir araç olarak kullanılmamıştır (s.501).</p>
<p>İlk muhataplar ya da incelediğimiz kelimeler nezdinde yahut ilahi vahyin hiçbir aşamasında veyahut <u>Mushaf içindeki hiçbir pasajda Kur’an dışı vahye ait bir atfa rastlamıyoruz</u>. Yani bu terimlerle veya bu terimlerden bağımsız olarak ilahi kelamın hiçbir yerinde beşer ile Yaratıcı arasında ilahi kelamın vahyedilmesi dışında farklı bir vahyin veya iletişimin varlığına yahut olgusuna ait herhangi anlayış veya bir atıf söz konusu olmamıştır.</p>
<p>Vahye ilişkin elli civarındaki bu terimler, Yaratıcı-yaratılan/beşer ilişkisinin, <u>Yaratıcı’nın rahmetinin ve inayetinin bir tecellisi</u> olarak ancak ilahi vahiy şeklinde tecelli ettiğini, ilahi vahyin de yukarıdan aşağıya doğru <strong>tek taraflı</strong> olarak resulün iradesi dışında onun zihnine <em>ilka</em>/hazır bulma şeklinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine bu terimlerle Resulullah’ın zihnine ilka olunan bu ilahi vahyin ilk muhatapların pek çoğunun sandığı gibi cin kaynaklı bir söz değil, kaynağı Yüce Yaratıcı olan <strong>muhkem/sapasağlam bir söz</strong> olduğu, bu söze dışarıdan herhangi bir katışma ve müdahalede bulunulmadığı, yabancı bir el değmediği, onun tertemiz/mutahhar aracılar/resuller tarafından taşındığı ifade edilmiştir… (s.501).</p>
<p>Vahye ilişkin terimlerle ilahi vahyin kalplerine ilka edildiği resullerin birer <strong>beşer </strong>oldukları, olağanüstü bir güce sahip olmadıkları, gaybı bilmedikleri, ölümlü oldukları, diğer insanlar gibi doğa kanunlarına/ilahi yasalara tâbi oldukları, toplumları içinde, işinde gücünde <strong>emin</strong> bir beşer/insan olarak yaşadıkları, özellikle Resulullah Hz. Muhammed söz konusu olduğunda kendisine ilahi vahiy dışında bir mucize verilmediği de ifade edilmektedir.” (s.502).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı Bâtıldan Ayıran Kur’an’ı Hayat Rehberi Olarak Benimsemek </strong></p>
<p>“Kur’an’daki vahye ilişkin terimler ve bu terimlerin geçtiği pasajlar, ilahi vahyin <strong>amaç ve hedefleri</strong>ne yönelik tespitler ortaya koymakta, onun insanlık için <strong>hakkı bâtıldan ayıran</strong> bir <em>furkan</em>/kılavuz, bir <em>beyyine</em>, bir delil/ayet, bir otorite/sultan, kendisine inananlar için bir rehber/hâdi, rahmet, nimet, bir ümit ve kurtuluş olduğunu ifade etmekte, onda muhkem ve müteşabih olarak Allah’ın iradesinin/muradının her yönü ile ortaya konduğunu ifade etmekte ve bunları örneklerle açıklamaktadır.</p>
<p>Yine bu terimler ilahi vahyin tabiatına/doğasına dair de pek çok ipucu vermektedir. Örneğin onun <strong>sözlü</strong> bir metin, bir hitabe şeklinde tecelli ettiği, Yaratıcı’nın amaç ve iradesine uygun olarak bir süreç içerisinde muhatabını karanlıklardan aydınlıklara çıkaran bir <em>hâdi</em>/<strong>hidayet rehberi</strong> olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde bu terimler, gayb ve şehadet alanı hakkında konuşan bir hitabe olarak onun, muhatabını ikna etmek için pek çok yöntem kullandığı, tasvirî bir anlatım yanında <strong>tekrarlı ve karşıtlı bir anlatım</strong> diline sahip olduğunu da ortaya koymaktadır (s.502).</p>
<p>Yine bu terimler doğrudan veya dolaylı olarak, ilahi vahyin/ilahi kelamın içeriğine/<strong>muhtevası</strong>na dair tespitler de vermektedir. Öyle ki bir bütün olarak ilahi kelamın/Kur’an’ın muhtevasına dair açıklamalar ve ipuçları yanında, onun <strong>iyi ve kötü</strong> olarak gördüğü şeylerin mahiyeti ve genel ilkeleri hakkında da açıklamalarda bulunmaktadır. Ayrıca bunlara dair örneklerle muhatabından neler istediğini, nelerin yapılmasını tavsiye edip/emredip nelerin yapılmasının hoş karşılanmayıp yasakladığını ve ona neler vadettiğini de ortaya koymaktadır.” (s.502).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy ile İlhamı Birbirine Karıştırmamak</strong></p>
<p>“Vahiy ve ilham çok zaman birbirinin yerine kullanılsa da, ontolojik düzlemde benzer olgulara işaret etse de vahiy hem din dili açısından hem de olgunun mahiyeti açısından daha özel ve teknik bir duruma işaret eder (s.503). Nitekim tarihi ve toplumsal bir miras ve tecrübenin bir sonucu olarak “vahiy” ve ilham”ın farklı şeyler olması gerektiğini de biliriz. Vahyi ilhamdan ayıran şey, vahiy veya ilham ürünü olarak kabul edilen söz ve metinlerin kendileri olmalıdır. Bunu biraz daha açarsak şunları söyleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>Vahyi ilhamdan ayıran şey, dili, üslubu, muhtevası ile birlikte metin/hitabe/söz olarak muhatap üzerindeki <strong>etkisi ve gücü</strong>dür.</li>
<li>Vahiy ve ilhamı zihninde toplayan/meczeden ve ilk defa muhataba ulaştıran kişi/lerin konumu, ona sadakati ve onunla ilişki biçimidir.</li>
<li>Muhataplarının tutumu, yani ilhamdan farklı olarak muhatapların vahyi bir <strong>iman objesi</strong> olarak görmeleri ve ona karşı duydukları saygı ve sadakattir. (s.504).</li>
</ol>
<p>Bu durumda vahiy ister aracı olan resul ve ister ilk muhatabı tarafından <strong><em>Yaratıcı’nın, iradesini muhatabında tecelli kılması</em></strong> olarak kabul edilen şey olarak ele alınabilir. Peki, Yaratıcı’nın iradesinin bir vahiy olarak Kur’an’da tecelli kılınmasının anlamı ve bu iradenin <em>mahiyeti</em> nedir? Konuyu son ilahi vahiy Kur’an özelinde değerlendirelim. Kur’an’ın, Yüce Yaratıcı tarafından seçilmiş Resul Muhammed’e ilka edildiğine inanan bir mü’min olarak bu iradenin, bu İlahi Kelam’ın muhtevasını oluşturduğunu ifade edebilirim (s.504).</p>
<p>İlahi vahiy, Fazlur Rahman’ın da dediği gibi Resul’ün zihninde hem “<strong>anlam</strong>” hem de “<strong>lafız</strong>” olarak oluşmuş olmalıdır. Çünkü Resul’ün zihnine “ağır bir söz/<em>kavlen sakilen</em>” atılacağının/ilka edileceğinin ifade edilmiş olması, Resul’ün muhataplarına okuduğu şeyi <strong>zihninde hazır olarak bulmuş</strong> olmasını gerekli kılar… (s.504).</p>
<p>Esas olan, ilahi vahiy olan ve bugün elimizde Mushaf olarak bulunan Kur’an’ın Resulullah Muhammed’in ağzından Yüce Yaratıcı’ya ait bir kelam olarak muhataplarına ulaşmış bir metin/hitabe olmasıdır. Bu durumu, yani ilahi iradenin bir yaratılmışta/beşerde nasıl tecelli ettiğini şu ayetler de benzer bir şekilde dile getiriyor (s.505):</p>
<p>“Muhakkak ki, o (Kur&#8217;an) Âlemlerin Rabbi&#8217;nin indirmesidir. Onu, uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dil ile senin kalbine <strong>güvenilir bir vahiy</strong> olarak indirmiştir. Bu durum öncekilerin kitapları için de geçerlidir. İsrailoğulları bilginlerinin bu durumu/bu olguyu biliyor olması, onlar için yeterli bir kanıt değil midir? Onu Arap olmayan birine indirseydik ve o bunu okusaydı ona inanmazlardı.” (Şuarâ 26:192-200).</p>
<p>Bu ilahi kelamın elimizde Mushaf olarak mevcudiyeti ve kesintisiz süregelen Müslüman gelenek ve toplumsal tecrübe, Hz. Muhammed’in kendisine gelen, yani kalbinde/hafızasında bir fikir, bir söz olarak toplanan bu ilahi kelamı, geldiği gibi/olduğu gibi muhataplarına aktardığı fikri tarihi ve toplumsal bir gerçeklik olarak yaşayagelmektedir. Yine bu şahitlik, onun kendi zihnine <strong><em>ilka</em></strong> olunan bu <strong>söz</strong>ü (<strong><em>kavl</em></strong>), o dönemin ve o coğrafyanın bir geleneği ve vahyin doğasının bir gereği olarak muhataplarına/çevresindekilere yine bir <strong>söz olarak</strong> aktarmış olduğunu da ortaya koymaktadır. Aynı şekilde o, aktardığı bu sözü, -kendi söz ve tecrübesinden bağımsız olarak gerçekleştiği bilinciyle-, zihninin ve yüreğinin iman ettiği bir gerçeklik olarak muhataplarına ulaştırmıştır (s.505).</p>
<p>İşte bu ilahi <strong>vahyin</strong> inzalinin üzerinden 1500 yıl gibi bir süre geçmiş olsa da onun otantikliği/muhkemliği ve sağlamlığı/<strong>mevsukiyeti</strong> hakkında önceki yüzyıllara oranla daha net konuşabilmekte, daha net deliller ortaya koyabilmekteyiz. En temel kanıtımız da Mushaf’ın kendi varlığıdır. Dolayısıyla Mushaf’a dönmüş bu hitabenin kendisinin ve imani bir gerçeklik olarak muhataplarının varlığının başlı başına bir delil olması yanında, bugün ilahi vahyin içeriği/muhtevası ile ilgili edebî, semantik, hermenötik, dilbilimsel, tarihi okumalar/analizler yapılarak, hatta Mushaf malzemelerinin kimyasal analizleri yapılarak otantikliğinin ve muhkemliğinin ortaya konabilme imkânı söz konusudur… (s.506).</p>
<p>Yaratılışın özünün ve karakterinin <strong><em>özgürlük içinde</em> <em>uyum</em></strong>, işleyişinin <strong><em>hayr/iyilik/rahmet</em></strong>, amacının ise <strong><em>sorumluluğun tecellisi</em></strong> olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, yani yaratılıştaki bu öz ve amaç, Yüce Yaratıcı’nın bir yaratışı, iradesinin tecellisi olan vahiy için de geçerli olsa gerektir. İşte vahiy, bu gerçekliği unutup oyun ve oynaşa dalan akıllı ve sorumlu varlığa bu <strong>hakikati hatırlatma</strong>nın en temel aracıdır.” (s.506).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahyin Tüm İnsanlığı, Tüm Zamanları ve Tüm Mekânları Kuşatan Kapsayıcılığını Görebilmek </strong></p>
<p>“Eğer vahyi, tüm insanlığı, tüm zamanları ve mekânları kuşatan, kavrayan bir olgu olarak görürsek bu, vahyin hakikati hatırlatmanın “<strong>en temel aracı</strong>” olarak kabul edildiği anlamına gelir.</p>
<p>Eğer vahyi belli zaman ve mekânlarda, belli topluluklara bu hakikati anlatan bir olgu/tecrübe olarak görürsek, o zaman vahiy, bu hakikati anlatan “<strong>araçlardan biri</strong>”ne dönüşmüş olur.</p>
<p>Eğer amaç insana bu hakikati anlatmak, bu gerçeklik konusunda onu uyarmak ise ve Yaratıcı bu anlatma ve uyarıyı “<strong><em>vahy</em></strong>” olarak tanımlıyor, bu vahyi de kendisinin <strong>rahmetinin bir tecellisi</strong> olarak ifade ediyorsa, üstelik muhatap tüm zamanlardaki ve coğrafyalardaki <strong>insan nesli</strong> ise, o zaman, bu rahmetin tecellisinin farklı üsluplarda, tonlarda, şekil ve formatta gerçekleşmiş olabileceği imkânını da işaret eder. Bu olabilirlik, bu imkân, onun ezelden beri tüm insanlığın Rabbi olması yanında gerçekten <strong>âdil bir Rabb</strong> olması ile de ilgili olsa gerektir. Allahu a’lem.” (s.507).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<ol>
<li>Mehmet Yaşar Soyalan; <strong>Vahyin Dili ve Terimleri</strong>, İşaret Yayınları, İstanbul, Ağustos 2017, 520 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahyin-diline-terimlerine-vakif-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GENÇLERE HAYATİ ÖĞÜTLER VEREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Aug 2017 09:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Azim ve gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Azimli]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[çabuk ezberleme]]></category>
		<category><![CDATA[Daavât]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Mâce]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 14:40-41]]></category>
		<category><![CDATA[İhlaslı]]></category>
		<category><![CDATA[iyi tasnif yapma]]></category>
		<category><![CDATA[kavrama]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Motivasyon]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Oğluma Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Rakka]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Seher vakti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<category><![CDATA[yegâne merci]]></category>
		<category><![CDATA[Zehebî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=544</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41). Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41).</p>
<p>Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. 508 yılında Bağdat’ta dünyaya gelen Allâme Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’dir. Yaşadığı dönemin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen ve tefsir, fıkıh, hadis, tarih ve tıp ilimleri başta olmak üzere birçok alanda onlarca hacimli eseri kaleme almış olan İbnu’l-Cevzî, Zehebî’nin tabiriyle “hitabette tartışmasız bir zirve, güzel yüzlü, tatlı sözlü ve insanlarda etki bırakan bir şahsiyet” idi (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, c.21, s.367).</p>
<p>Ömrünün son demlerinde ağır baskılara maruz kalan, sürgün edildiği Vâsıt’ta beş sene ev hapsine mahkûm edilen İbnu’l-Cevzî, h.597 yılında Katufta’daki evinde vefat ettiği gün tüm çarşılar kapanmıştı. Allah’ın rahmeti onun ve Müslümanların bütün imamlarının üzerine olsun. Âmin. (el-A’lâm, Ziriklî, c.3, s.316-317). (s.7).</p>
<p>Geride faydalı birçok eser bırakmış olan İbnu’l-Cevzî, daha ziyade Zâdu’l-Mesir ve Telbîsu İblîs isimli eserleriyle meşhur olmuştur (s.9).</p>
<p>Bu haftaki yazımızda madakkik âlim İbnu’l-Cevzî’nin Beyan Yayınları arasından çıkan “Oğluma Mektup” isimli kitapçığını, “oğlum sana söylüyorum, ey ümmet-i Muhammed’in gençleri siz anlayın” kabilinden özetle paylaşma ihtiyacı duydum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>D</strong><strong>üşü</strong><strong>nmenin ve Aklı Kullanmanın Zorunlu Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Ey oğul, bil ki, âdemoğlu ancak <u>aklın gerekliliklerini yerine getirdi</u><u>ğ</u><u>i zaman</u>, diğer canlılardan ayrılabilir. Öyleyse <u>aklını </u><u>ç</u><u>alı</u><u>ş</u><u>tır, d</u><u>üşü</u><u>nceni aktif </u>kıl, nefsini arındır. <u>Sorumlu bir varlık</u> olduğunun bilincinde olarak <u>her </u><u>ş</u><u>eyi deliliyle </u><u>öğ</u><u>ren</u>. Yine bil ki, yerine getirmek için istekli olman gereken sorumlulukların var. İki melek, kelimelerini ve bakışlarını tek tek kaydediyor. Eceline doğru attığın adımlar ve dünyadaki oyalanma süren az, kabirdeki esaretin uzun, heva ve hevesi tercihten dolayı çektiğin azap ise çok acı vericidir. Öyleyse, nerede dünün lezzeti? Artık o lezzet gitti ve geride sadece bir pişmanlık bıraktı. Nefsin şehveti nerede? Kaç kez başını eğdirdi ve ayağını kaydırdı? (s.17).</p>
<p>Mutlu kimse, ancak hevasına karşı çıktığı için mutlu; bedbaht kimse ise ancak dünyasını tercih ettiği için bedbaht oldu. Kralların ve zahitlerin başından geçeni dikkate al. Onların elde ettiği lezzet nerede? Yorgunlukları nerede? Salihler için, geriye elde ettikleri bol sevap ve güzel anılma; günahkârlar için ise çirkin bir konum ile cezalandırılma kaldı.</p>
<p>Erdemli işler yapmaktan alıkoyan tembellik ne kötü arkadaştır. Rahatlığa olan düşkünlük, geriye elde edilen her zevkin üzerinde gittikçe çoğalan bir pişmanlık miras bırakır. Dikkatli ol, kendin için yorul ve ‘<u>farzların edası ile haramlardan ka</u><u>ç</u><u>ınmanın olmazsa olmaz vazifemiz</u>’ olduğunu bil. Ne vakit insan haddi aşarsa, akıbeti ateştir ateş! (s.19).</p>
<p>Ey oğul bil ki, erdemlerin peşinde koşmak, gayretli kimselerin son muradıdır. Dahası erdemler kişiye göre değişir. Bazı insanlar erdemleri, dünyada takva ile yaşamak olarak görürken; bazıları ise onu ibadetle meşgul olmak olarak görür. Gerçekte ise tam manasıyla erdemler, ancak <u>ilim ile amel bir araya getirilirse</u> elde edilir. Şayet bu iki değer elde edilirse, sahibini her şeyden münezzeh olan <strong>Yaratıcı’yı tanıma</strong> seviyesine yükseltir. Onu Allah’ın sevgisine, O’nun huzurunda huşu içerisinde olmaya ve O’na özlem duymaya sevk eder. İşte bu, nihai hedeftir. Mütenebbi ne güzel söylemiş:</p>
<p>Gayret ehli miktarınca gerçekleşir büyük işler,</p>
<p>Saygın kimseler sayısınca topluma asalet gelir,</p>
<p>Küçük insanın gözünde büyürken küçük işler,</p>
<p>Büyük insanın gözünde küçülür büyük işler.</p>
<p>Her isteyenin her dileği gerçekleşmez. Her ilim talibi de ilmi elde edemez. Ancak, kulun kendisine bahşedilen <u>t</u><u>ü</u><u>m yetenekleriyle </u><u>ç</u><u>aba sarf etmesi</u> gerekir. Allah, kendisine ihtiyaç duyulan ve kendisinden yardım beklenen <strong>yeg</strong><strong>â</strong><strong>ne merci</strong>dir (s.21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Teâla’yı Delil ile Bilmek</strong></p>
<p>“İlk bakmamız gereken şey, <u>Allah Te</u><u>â</u><u>la’yı delil ile bilmek</u>tir. Göğün kaldırılmış, yeryüzünün döşenmiş, başta kendi vücudu olmak üzere tüm yapıların sapasağlam yaratılmış olduğunu gören bir kimsenin, her sanatın bir sanatkârı ve her binanın bir mimarı olması gerektiğini bileceği açıktır. Bir sonraki aşamada kişi, Rasulullah (s)’in doğruluğunun delili hakkında düşünür. Hiç şüphesiz bunun en büyük delili, mahlûkatı, içerisindeki bir sûrenin dahi benzerini getirmesi hususunda çaresizliğe düşüren <u>Kur’an-ı Kerim</u>’dir.</p>
<p>Bir kişi, Yaratıcı’nın varlığı ile Elçi’nin (s) doğruluğu konusunda kesin kanaate ulaştığında, kendisini tamamen şeriata teslim etmesi gerekir. Bunu yapmadığı zaman, itikadında bir sorun var demektir.” (s.23).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kulluk Görevlerimizi Titizlikle Yerine Getirmek</strong></p>
<p>“Daha sonra kişinin, abdest, namaz, malı varsa zekât, hac vb. üzerine vacip olan vazifeleri bilmesi gerekir. Kişi, yapması gerekenleri detayları ile bilirse, onları hakkıyla yerine getirmesi de mümkün olur.</p>
<p>Azimli kişi, <u>erdemlerde yol kat etmeli</u>, en yüksek mertebeye erişebilmek için Kur’an-ı Kerim’in hıfzı ve tefsiri, Rasulullah (s)’in hadisi, sireti, sahabilerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin hayatı ile meşgul olmalıdır.</p>
<p>Düzgün bir dile sahip olmak için gramer bilmek, günlük konuşma diline büyük ölçüde vâkıf olmak, ilimlerin anası fıkıhtan haberdar olmak, dile tatlılık kazandıran ve faydasının daha geniş almasını sağlayan hitabet yeteneğini edinmek kaçınılmazdır (s.25).</p>
<p>Azim ve gayret, ancak tembellik ile zayıflar. Yüksek motivasyon ise değersiz şeylere razı olmaz. Kanıtı ile gördüm ki, gayret âdemoğlu ile birlikte doğmuştur. Motivasyon, ancak terk edildiğinde kimi zaman zarar görür. Yine o, ancak harekete geçirildiğinde baskın hale gelir (s.27).</p>
<p>Kendinde bir çaresizlik gördüğün vakit, kullarına nimetler bahşeden Mun’im’den (nimetleri bahşeden Allah’tan) iste. Kendinde bir tembellik gördüğün vakit ise, kullarını başarıya ulaştıran Muvaffik’a (başarıya ulaştıran Allah’a) sığın. Ancak ve ancak <u>O’na itaat edersen</u> hayra erişirsin. O’na karşı çıktığında ise, hayrı elinden <u>kaybedersin</u>. O’na yöneldiği halde, her isteğini elde etmeyen kim var? O’ndan yüz çevirdiği halde fayda elde eden ya da hedeflerine ulaşan kim var?” (s.29).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Azimli ve İhlaslı Olmayı Şiar Edinmek </strong></p>
<p>“Ey oğul! Kendine bir sınır içerisinde bak ve onu nasıl koruduğunu gözet. Nitekim <u>g</u><u>ö</u><u>zeten g</u><u>ö</u><u>zetilir, ihmal eden ise terkedilir</u>. Sana bazı ahvalimden bahsedeyim. Umulur ki, benim çalışmama bakarsın ya da benim için başarıya ulaştıran Allah’a dua edersin.</p>
<p>Hiç şüphesiz bana bahşedilen en büyük nimet, kendi kazanımım ile olmayan; bilakis bana lütfedilen <u>terbiye</u>/eğitim nimetidir. Nitekim okulda iken, çok azimli olduğumu ve yaklaşık altı yaşlarında iken, benden yaşça büyük olan çocuklarla arkadaşlık ettiğimi hatırlıyorum. Daha sonraki dönemlerde bana olgun insanların aklının üzerinde ve git gide <u>geli</u><u>ş</u><u>en bir akıl</u> bahşedildi. Kendimi bir çocukla yolda oynarken ya da yüksek sesle gülerken hiç hatırlamıyorum. Hatta yaklaşık yedi yaşlarındayken, cami avlusuna gelir, hokkabaz halkasını tercih etmez, bilakis uzun gece sohbetlerinde bize hadis öğretmesi için muhaddis bir âlimden ilim talep ederdim. Ondan her işittiğimi ezberler, eve döner ve yazardım. (s.31).</p>
<p>Küçüklüğümde çocuklar Dicle’ye inip, köprünün üzerinden nehri seyrederken, ben elime bir kitap alır, Rakka civarına giderek insanlardan uzaklaşır ve ilim ile meşgul olurdum. Daha sonra züht hayatına yöneldim. Oruç tutmaya devam ettim. Az yemekle meşgul oldum. Nefsimi sabretmeye zorladım ve yoluma devam ettim. (s.33).</p>
<p>Bunun için kollarımı sıvadım, sıkı bir şekilde devam ettirdim. Seher vaktini sevdim, ilimler içerisinde tek bir dal ile yetinmedim, fıkıh, hitabet ve hadis dinledim, takva ehlinin izini sürdüm, dil eğitimi aldım, köşe bucakta kalan ya da açıkça söylenen hiçbir bilgiyi önemsiz görmedim, ortaya konan garip kuralların da hepsini alıp en iyi olanlarını tercih ettim (s.35).</p>
<p>Önüme iki iş konduğunda çoğu zaman <u>en </u><u>ö</u><u>nemlisini</u> öncelerim. Bunun için Allah, plan yapma ve eğitme kabiliyetimi geliştirdi. Beni, benim için en hayırlı olana yöneltti. Düşmanlara, kıskançlara ve bana tuzak kuranlara karşı beni korudu. İlim vesilelerini benim için kolaylaştırdı. Bana tahmin edemeyeceğim kadar kazanç ihsan etti. Bana, <u>kavrama, </u><u>ç</u><u>abuk ezberleme ve iyi tasnif yapma</u> becerileri verdi. Beni dünyalık hiçbir şeyden mahrum etmedi; bilakis bana yeterince rızık ve daha fazlasını ihsan etti. Beni insanların kalplerinde ziyadesiyle kabul ettirdi. Sözümü onların yüreklerine mesken kıldı. Böylece doğruluğundan şüphe etmediler. Benim aracılığımla yaklaşık <u>iki y</u><u>ü</u><u>z ki</u><u>ş</u><u>iyi </u><u>İslam</u><u>’a kazandırdı</u>. Toplantılarımda yüz binden fazla kişi tevbe etti. Eğitimsiz insanların sıkıntı çektiği yirmi binden fazla meseleyi çözdüm.</p>
<p>Hadis dinlemek için âlimlerin çevresinde dolaşıyordum. Öyle ki kimsenin önüme geçmemesi için koşmaktan nefesim kesiliyordu. Bir şey yemeden sabahlıyor, önümde bir şey olmadan akşamlıyordum. Allah beni kimseye muhtaç etmedi; bilakis bana rızık bahşederek, onurumu muhafaza etti. Hayatımı anlatsam uzun sürer. İşte ben buyum. Yaşadıklarımı bizzat sen de öğrenmiş oldun. Anlattıklarımın hepsini Allah’ın şu buyruğu ile özetliyorum:</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor…” (Bakara 2:282). (s.37).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vaktin Kıymetini Bilmek ve Asıl Yatırımı Ahiret Yurduna Yapmak</strong></p>
<p>“Ey oğul, kendine dikkat et. Gevşek davrandığın her gün için pişmanlık duy. Kemale erenlere yetişmek için gayretlen. Hâlâ bol vakit var. Tuttuğun dal henüz yaşken onu doğrult. Kaybolup giden saatlerini hatırla. Onlar sana nasihat olarak yeter. Tembelliğin lezzeti onunla beraber gitti. Erdemlerin derecelerini kaçırdın… (s.39).</p>
<p>Ey oğul, bil ki günler saatleri, saatlerse nefesleri kovalıyor. Herkesin kendisi için hazırladığı bir hazinesi var. Değersiz bir şey için nefesini tüketmekten sakın ki, kıyamet gününde hazineni boş bulup, <u>pi</u><u>ş</u><u>man olmayasın</u>! (s.41). Yaklaşık altmış sene yaşayan bir kişi, dünyada kaldığı süreyi yeniden gözden geçirecek olsa, otuz senesini uykuyla ve yaklaşık on beş senesini gençlik dönemiyle geçirdiğini fark eder. Geri kalan yıllarına baktığında ise, çoğunun arzularla, yeme içmeyle ve kazanç elde etmeyle geçtiğini görür. Ahiret için yapılan hazırlıkların çoğunda da riya ve gaflet olduğunu görür. Bedeli bu saatler olan ebedi hayatı nasıl satın alacaksın?! (s.47). Geçmişte yaptığın gevşeklikten dolayı hayırdan ümidini kesme. Nitekim nice kul, uzun süren uyku ve gafletten sonra kendine gelmiştir.</p>
<p>Ey oğul, fecrin doğuşu sırasında uyanık olmayı sürdür. Dünya kelamı konuşma. Bizden önce gelen salih zatlar bu vakitlerde dünya ile ilgili bir iş hakkında konuşmazlardı. Uyandığın zaman; “Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun, dönüş O’nadır.” de. (Buhari, Daavât, 6314).</p>
<p>Sonra abdest için ayağa kalk. Sabah namazının sünnetini kıl. Mescide huşu ile git. Yolda iken; “Ey Allah’ım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Ben kibirlenmek, böbürlenmek veya görsünler, desinler gibi adi maksatlarla evden çıkmış değilim. Senin gazabından sakınmak, rızanı kazanmak için evden çıktım. Öyleyse beni ateşten korumanı istiyorum, günahlarımı bağışlamanı diliyorum. Çünkü, Senden başka günahları affeden yoktur.” de. (İbn Mace, Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat, 778). (s.55).</p>
<p>Şayet yeri boşsa, namazı imamın sağında kılmaya özen göster ve “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir, O, her şeye kadirdir.” de. (Nesâi, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, 125). Allah’tan namazını kabul etmesini niyaz et…” (s.57).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>İbnu’l-Cevzî; <strong><em>Risâle</em><em> ilâ Weledî</em>: Oğluma</strong><strong> Mektup</strong>, Çeviri: Gamze Özden, Beyan Yayınları, İstanbul, Şubat 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HAKKIN ELİNDEN TUTMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2015 10:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:159-160]]></category>
		<category><![CDATA[2:174]]></category>
		<category><![CDATA[2:42]]></category>
		<category><![CDATA[3:187]]></category>
		<category><![CDATA[3:71]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[cihat]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hamza]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa 4:135]]></category>
		<category><![CDATA[yaratan]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=15</guid>

					<description><![CDATA[Bismihî Teâlâ. &#8220;İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim, Zikrini kalbime mi&#8217;rac ettim, Kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum Sen var ettin, Varlığından haberdar ettin, Aşkınla gönlümü bîkarar ettin&#8230; Şaşırtma beni, doğruyu söylet, Neş&#8217;eni duyur, hakikati öğret&#8230;” Rûhu şâd olsun, bu halisane yakarışı ümmete hediye eden büyük müfessir Elmalılı Muhammed Yazır’ın.   Âdemoğlunun hak yolculuğu &#160; Allah [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bismihî Teâlâ.</p>
<p>&#8220;İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim,</p>
<p>Zikrini kalbime mi&#8217;rac ettim,</p>
<p>Kitabını kendime minhac ettim.</p>
<p>Ben yoktum Sen var ettin,</p>
<p>Varlığından haberdar ettin,</p>
<p>Aşkınla gönlümü bîkarar ettin&#8230;</p>
<p>Şaşırtma beni, doğruyu söylet,</p>
<p>Neş&#8217;eni duyur, hakikati öğret&#8230;”</p>
<p>Rûhu şâd olsun, bu halisane yakarışı ümmete hediye eden büyük müfessir Elmalılı Muhammed Yazır’ın.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Âdemoğlunun hak yolculuğu</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah Teâlâ, en güzel kıvamda yarattığı; fiziki, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik buutlarıyla mahlukatın en karmaşık lâkin en kıymetli varlığı kıldığı insana, sayısız diğer nimetler yanında hak ve adalet bilinci de bahşetmiştir. Yeryüzünü imar görevi uhdesine tevdi edilen âdemoğlu, bu emaneti yüklendikten sonra uzun süren beşeriyet dönemini geride bırakarak insaniyet mertebesine yükselmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilen beşere, insan olabilmesi ve arzı yönetme vazifesini bihakkın îfa edebilmesi için Yüce Yaratıcı tarafından yüksek donanımlar hediye edilmiştir. Olaylar, olgular ve süreçler arasında bağ kurarak bir sonuca ulaşabilmesini sağlayan akıl; eşyaya, hâdisata ve  mefhumlara isim verebilme yeteneği; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı zulümden ayırt edebilmesine yardımcı olan vicdan nimetleri yanında irade gibi muazzam bir nimet daha bahşedilmiştir âdemoğluna.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tercih edebilme, alternatifler arasından dilediğini seçebilme hürriyeti sunan irade nimetinin varlığı; insanın, tercihlerini belirlemede yardımcı olacak bir takım kaidelere ve tercihleri neticesinde kendisini ne gibi karşılıkların beklediğini öğrenmeye ihtiyaç duymasına neden olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kuluna büyük bir merhametle muamele eden Rabbimiz, bahşettiği onca nimete ilaveten, insana tercihlerinin neticelerini baştan göstermek maksadıyla dönem dönem elçiler göndermiş, vahiy nuruyla insanlığın yolunu aydınlatmış, böylece âdemoğluna  hakkaniyet çerçevesinde nasıl daha yüksek bir hayat sistemi kurabileceğini öğretmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlahi mesaj insana neyin doğru neyin yanlış, neyin hak neyin bâtıl, neyin kurtuluş neyin hüsran, hangi yolun doğru hangi yolun eğri olduğunu ayan beyan göstermiştir. Ancak, baskı kurmamış, insanı cebren bir yola yönlendirmemiş, tercihi insana bırakmıştır. Çünkü, Yaratan, bahşettiği yüksek meziyetleri kullanarak, zaaflarını terbiye ederek, vaz’ ettiği ölçülere riayet ederek, edindiği tecrübelerden dersler çıkararak âdemoğlunun hak ve adalet çerçevesinde insanca bir hayatı inşa edebileceğini biliyordu. Nitekim, yeryüzünün halifeliğine insanı tayin edeceğini açıkladığında, ‘kan döken ve mal kavgası yaparak fitne fesat çıkaran’ bir türün halife seçilmesine hayret ettiklerini ifade eden meleklere Allah Teala, “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” şeklinde cevap vererek, insana güvendiğini beyan buyurmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkın yüksek hatırını gözetme görevi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hakkın hatırı yüksektir. Zira, <em>el-Hakk</em>’tır hak mefhumunun kaynağı. Bu yüzden hakkın hatırını gözetmek, bu hatırı ekonomik, siyasi veya ideolojik menfaat ve beklentilerin üstünde tutmak, bu çok kıymetli cevheri ucuza satmamak, onu yere düşürmemek, şanını ve itibarını daima âlî tutmak icap eder. Hakkı ikame etme ödevinde olan insan onu zayi etse de hakkın değerinden bir şey eksilmez. Ancak, bu durumda hakkın hayata katma değer oluşturma fonksiyonu kalmaz ve insanoğlu hakların ihlalinden doğacak zulüm deryasında boğulur. Bu sebeple insaniyetin bekası için âdemoğullarının -şahsi, ailevi, kavmî menfaatlerine aykırı olsa bile- hakkın ve hakikatin yanında yer alması ve hakkın hatırını kırmaması dareyn saadetleri için elzemdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Kendinizin, ebeveyninizin ve akrabanızın aleyhine de olsa, Allah için hakka şahitlik yaparak daima adâleti tesis etmeye çalışın. O kimse zengin olsun fakir olsun, Allah’ın hakkı onların her birinin önüne geçer. O hâlde kendi arzularınıza uymayın ki adâletten uzaklaşmayasınız. Ama eğer ağzınızı eğip bükerek hakikati çarpıtırsanız ve(ya) şahitlikten kaçınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4:135).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisine hakkın olduğu gibi bâtılın da, cennetin olduğu gibi cehennemin de yolu gösterilen insana dilediği yolu hür iradesiyle seçme hakkı tanınmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, insana hak yolu seçmesini tavsiye etmiş, bu tercihi karşılığında bitimsiz bir ödüle nail olacağını müjdelemiş; bâtılın varacağı yolun ateşte azap olduğunu haber vermiştir. Yine de tercih insana bırakılmıştır. İnsan tercihini, karşılığını ve bedelini bilerek, sorumluluğunu üstlenerek kendi hür iradesiyle yapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatını vahiyle inşa etmeyi tercih eden mü’minlerin hakkın yanında durması, mazlumun hakkını savunması, hakkın yerini bulması demek olan adaleti tesis için, karanlığın taa kendisi olan zulmün insanlığı boğmaması için bütün cehdini ortaya koyması onların cihadıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakkı ve hakikati gizlememe sorumluluğu</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Hakkı ve hakikati açıkça ortaya koymak (3:187), onu bilerek ve isteyerek gizlememek, (2:42), hak söze bâtıl karıştırmamak (3:71), konuşanın/ yazanın temel sorumluluğudur. Hafazanallah, Allah Teâlâ hakkı ketmetme cürmünü irtikâp edenleri yevm-i kıyamette muhatap dahi almayacak, dünyadaki bozuk duruşları sebebiyle onları ahirette cezalandırılacaktır. (2:174). Herhangi bir mülahazayla hakkın ve hakikatin üstünü örtenlere Allah da lânet eder, mahlukat da. İşlediği fesadın farkına varıp tevbe ederek davranışlarını ıslah edenler ve gizlediği hakikati açıklayanlar müstesna. (2:159-160).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bağlamında hak sözü söylemenin, doğruyu desteklemenin beraberinde getireceği muhtemel risk, bu fikir namusunu çiğnemenin insanı her iki cihanda düşüreceği zelil durumun yanında hafif kalır. Kaldı ki, hakkın elinden tutmanın büyük ödülü karşısında, bu yolda ödenecek tüm bedeller küçüktür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın efdali</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En faziletli cihadın zalim yöneticiye karşı hakkı söylemek olduğunu beyan eden, bu soylu vazifeyi îfâ ettiğinden dolayı öldürülen bir mü’mini ‘seyyidü’ş-şüheda’, yani şehitlerin efendisi olarak tanımlayan, onun Hz. Hamza ile komşu olacağını müjdeleyen sevgili Nebi’nin ümmeti, hakkın ve hakikatin kadrini yeniden hatırlayacak ve insanlığa hukuklu bir hayat nizamı kurmanın mümkün olduğunu yakın bir gelecekte mutlaka gösterecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>28 Şubat 2015’te Hak aşkıyla hakikat yoluna revan olan Diriliş Postası’nı tebrik eder, insanlığın zamanlar ve mekânlar üstü değişmez değerlerini savunurken önüne çıkacak türlü engeller karşısında yılmadan, adına yaraşır şekilde hedefine yürümesini dilerim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haftada bir huzurunuzda olabilmek duasıyla, ilk yazımızı Kur’an Şairi Âkif’in “Âsım” şiirinden iktibas ettiğimiz şu muhteşem mısralarla noktalayalım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: HAK.</p>
<p>Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak!</p>
<p>Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,</p>
<p>Mutlakâ &#8220;Sûre-i ve’l-Asr&#8221;ı okurmuş, bu neden?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;</p>
<p>Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,</p>
<p>Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.</p>
<p>Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslüman hakka zahîr olmaya her an mecbûr,</p>
<p>Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütûr,</p>
<p>Hele zulmün galeyânında bu mecbûriyyet,</p>
<p>Daha şiddetli olur başkalarından elbet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü hak öyle zamanlarda kalır tehlikede,</p>
<p>Çâresizdir, onu kurtarmaya bakmak sâde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,</p>
<p>Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,</p>
<p>İnkıyâd eyliyecek yerde tutup kıysa ona,</p>
<p>O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hamza’dan sonra gelen şanlı şehîd ancak odur.</p>
<p>Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.</p>
<p>Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd!</p>
<p>&#8220;En büyüktür&#8221; dedi Peygamber-i pâkîze-nihâd.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hak zelîl oldu mu millet de, hükûmet de zelîl.</p>
<p>&#8220;Hangi ümmette ki müşkildir edilmek tahsîl,</p>
<p>Âcizin hakkı kavîlerden&#8230; O, kuvvetlenemez&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8211; Ne güzel söz bu! Şümûlüyle beraber mûcez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Ömer’in hutbesi aklında mı bilmem? &#8211; Bilmem&#8230;</p>
<p>&#8211; &#8220;Eyyühe’n-nâs, ederim taptığım Allâh’a kasem,</p>
<p>Yoktur aslâ şu cemâ’atteki hiçbir âciz,</p>
<p>Benim indimde sizin olmaya en kâdiriniz,</p>
<p>Bir kavînizde olan hakkını kurtarmam için.</p>
<p>Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin!</p>
<p>En zaîf olmaya nezdimde, tutup kendinden,</p>
<p>Âcizin hakkını ısrâr ile isterken ben&#8230;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer’in işte, Hocam, çizdiği meslek buydu.</p>
<p>&#8211; Lâkin akvâline ef’âli bihakkın uydu.</p>
<p>&#8211; Sallanan çünkü kılıçlardı; ne kuyruk ne kavuk!</p>
<p>Öyle bir devr-i şehâmette kolaydır ululuk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Senin etrâfını alsın ki yığınlarca sefil,</p>
<p>Kimi idmanlı edebsiz, kimi ta’limli rezîl.</p>
<p>Kiminin fıtratı âzâde hayâ kaydından;</p>
<p>Kiminin iffeti ikbâline etten kalkan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O kumarbaz, bu harâmî, şunu dersen, ayyâş.</p>
<p>Sonra mecmûu müzevvir, mütebasbıs, kallâş&#8230;</p>
<p>Bu muhîtin bakalım şimdi içinden çıkabil;</p>
<p>Ne yaparsın Ömer olsan, yine hâlin müşkil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhat,</p>
<p>Gece gündüz seni ıdlâle müvekkel haşerat!</p>
<p>Kulağın hak söze artık ebediyyen hasret;</p>
<p>Kustuğun herze: Ya hikmet, ya büyük bir ni’met!</p>
<p>&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,</p>
<p>Durma hürriyeti aldık diye, sen türkü çağır!</p>
<p>Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;</p>
<p>Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem&#8230;</p>
<p>Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım&#8230;</p>
<p>&#8211; Boğamazsın ki!</p>
<p>&#8211; Hiç olmazsa yanımdan koğarım.</p>
<p>Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;</p>
<p>Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.</p>
<p>Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,</p>
<p>Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle</p>
<p>Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum</p>
<p>Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.</p>
<p>Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,</p>
<p>Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.</p>
<p>Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.</p>
<p>Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!</p>
<p>&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/hakkin-elinden-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
