<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sünnetullah Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/sunnetullah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/sunnetullah/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KENDİNİ BULDUN MU?</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1400 MEKKE-HAREM OLAYLARI]]></category>
		<category><![CDATA[1981 ENVER SEDAT SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 İZAK RABİN SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 OKLAHOMA]]></category>
		<category><![CDATA[1995 TOKYO METROSU]]></category>
		<category><![CDATA[20 KASIM 1979]]></category>
		<category><![CDATA[2001 11 EYLÜL SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2002 MOSKOVA TİYATRO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2004 MADRİD SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2005 LONDRA SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2011 OSLO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2015 PARİS SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİSİZCE FETVA VERMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CANINI FEDA ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CELALEDDİN RÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-KAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[İKNA YÖNTEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLİM ELDE ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD]]></category>
		<category><![CDATA[KÂBE BASKINI]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL FİKRÎ VARLIKLAR]]></category>
		<category><![CDATA[MESNEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[RÜŞD TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEMSEDDİN TEBRİZÎ]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=789</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. 1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. 20 Kasım 1979’da gerçekleşen bu işgalde gençler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p><strong>1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü</strong></p>
<p>Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. <strong>20 Kasım 1979</strong>’da gerçekleşen bu işgalde gençler Mehdi’nin zuhur ettiğini ilan etmişti… Namaza gelenleri ona itaate zorlamışlar, Mescid-i Haram’ın kapılarını kapatıp kendilerini de sağlama almışlardı.</p>
<p>Tüm bu olaylar el-Kaide’nin ve Daiş’in ortaya çıkmasından, hatta Körfez savaşlarından ve 11 Eylül 2001 saldırılarından önce yaşanmıştı. O zamanlar, Suudi Arabistan’da yönetim sarsılmış, Mescid-i Haram işgali iki hafta kadar sürmüştü. Sonunda rejim yabancı devletlerin de yardımlarıyla Mescid’e baskın yapılarak gençler yakalandı ve daha sonra idam edildiler.</p>
<p>Bu olay yeterince incelenmemiştir. Bu hareket tarzının nasıl ortaya çıktığını hakkıyla anlayabilmiş değiliz. Bu tür olaylar nasıl ve neden tekerrür edebiliyor? Bu girişimler başarılı olsaydı neler olabileceğini de sorgulamıyoruz. Gerçekten bir şeyler <strong>değişir miydi</strong>? Arap ve İslam ülkelerinde bağımsızlıklarını kazandıktan bu yana birbirini izleyen darbelere şahit olmuyor muyuz? Dahası <strong>rüşdü</strong> (dürüstlüğü, olgunluğu) kaybettiğimiz ve bir daha bulamadığımız Muaviye döneminden bu yana (darbelere) şahit olmadık mı?</p>
<p>Bazı insanların gecenin bir yarısında yönetime el koymak için <strong>darbe</strong> yapmasını akıllarımızın nasıl kabullenebildiğini kendi kendime defalarca sorguladım. Başarılı olurlarsa sonsuza dek tapılan (sahte) ilahlara, başarısız olurlarsa idamlık hainlere dönüşüveriyorlar! Biteviye tekrarlanan bu olguyu aydınlar nasıl kabullenebiliyorlar?</p>
<p>Böyle bir olguyu kabullenmem nasıl mümkün olabilir? Bir darbenin gerek Allah katında gerekse toplum nezdinde meşru olabileceği kanaatinde değilim. Aksine -her ne kadar kendileri ‘İslami’ ya da ‘demokratik’ iddialar ortaya koysalar da- darbecilerin de tiranların da <strong>aynı zihniyetin ürünü</strong>, tek bir modelin farklı görüntüleri olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Bu yaklaşımım, tiranların haklı olduğu ya da toplumsal ıslah talebinin yersiz olduğu anlamına gelmez. Ayrıca bu dinin uğruna hayatlarını feda eden gençlerin samimiyetinden de şüphe duymuyorum. Benim söylediğim şudur: <strong>Ey insanlar, bu yol yanlış!</strong> Bunların hepsi aynı mezhepten (zira aynı yöntemi benimsiyorlar). Gelen kişi gidenin bir benzeri. Öldürülen de öldürenin bir benzeri. Her ikisinin de hem düşünce tarzı hem de gelecekleri aynı…</p>
<p>Bu sözlerime katılmayanlar tarih okusunlar ve nebilerin <strong>rüşd </strong>toplumunu <strong>ikna</strong> yöntemiyle nasıl inşa ettiğine baksınlar. Nebi aleyhisselam, şiddete başvurmadan ve tek bir kişiyi öldürmeden iktidara gelmiştir. En üst düzeyde bir meşruiyetle iktidara geldikten sonra, herhangi bir meşru devlette olduğu gibi kanunların uygulanması ve insanlar arasında zulmün ortadan kaldırılması maksadıyla (sınırlı ve ölçülü düzeyde) şiddet kullanımına izin vermiştir.</p>
<p>1995’te Oklahoma’da bombalı eylem yapan, aynı yıl Tokyo metrosunu patlatan, 1981’de Enver Sedat’a suikast düzenleyen, 1995’te İzak Rabin’i öldüren, 2001 yılının Eylül ayında Amerika’ya saldıranlar, 2002’de Moskova’da tiyatro saldırısını gerçekleştiren, 2004 yılında Madrid, 2005 yılında Londra bombalamaları, 2011’de Oslo, 2015’te Paris saldırıları ve benzer saldırılar ile geçen yüz yıl boyunca savaş kararları almış olanlar, işte tüm bu insanlar, <strong>tarih bilgisinden yoksun</strong> olduklarını ve dünyada meydana gelen <strong>değişimi(n kanunu) bilmediklerini</strong> haykırmış oldular.</p>
<p>Mikroplar olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar dünyasını keşfedene kadar salgın hastalıklar insanları silip süpürmüştür. Bu örneğe benzer şekilde ben de şöyle diyorum: Savaşlar, insanları katliamlar yapmaya iten <strong>kutsal fikrî varlıklar</strong> yüzünden kopar. Bizler (ne yazık ki bünyemizde) düşünce mikroplarını korumaya devam ediyoruz!</p>
<p>Bu fikirleri (yeri geldikçe) <strong>tekrar</strong> ediyorum. Kendimi de bu hususları yeterince açık şekilde ortaya koyamadığım için kınıyorum. Bu konuyu daha iyi <strong>izah</strong> edebilmek için çalışmaya da devam ediyorum.</p>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p><strong>Kendini Buldun mu? </strong></p>
<p>Zaman zaman konferans ve sempozyumlara katılma davetleri alıyorum. Bazen bu gibi davetlerin bir kısmının, İslam dünyasının fikir ve akıl bakımından ne kadar boş olduğuna delil teşkil ettiğini düşünürüm… Çünkü ara ara ihtisas alanımıza oldukça uzak konularda konuşmak için davet ediliyoruz. Konuşmalarımı dinleyen, yazdıklarımı okuyan çok sayıda insan var… Ancak ben bir ilim adamı olmaktan çok uzağım. Ben sadece <strong>insanları</strong> <strong>bilgi edinmeye teşvik</strong> ediyorum.</p>
<p>Allah rahmet eylesin, annem ilmi çok severdi. Ezher’de eğitim görmek için (1946’da) Mısır’a gitmemde büyük bir rol oynamıştı. Kur’an’ı okuyordu ama eğitim görmüş biri değildi. Fakat ilme inanırdı. Ben de annem gibi ilme inanırım. Lâkin ben bir âlim değilim.</p>
<p>Her zaman söylediğim gibi İslam dünyası gençliğinden, bu din uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeye hazır <strong>çok sayıda</strong> insan var. Ancak ciddi bir eğitim ve uzun soluklu bilimsel araştırma uğruna ömrünün birkaç yılını harcamaya hazır gençlerin sayısı <strong>oldukça azdır</strong>. Derinlikli ilmî çalışmaların değeri Müslümanlar arasında hâlâ şüpheli bir konudur. Özellikle belirtmeliyim ki <strong>canını feda etmek</strong> bir anlık hamasetle mümkün olabilmektedir. Oysa <strong>ilim elde etmek</strong>, bilinç ve bağlılık açısından daimî bir çaba ve kesintisiz bir enerji gerektirir.</p>
<p>İşte bu yüzden bazı konferanslara gidip konuşmacıları dinlediğimde veya tebliğlerini okuduğumda umutsuzluğa kapıldığım olur. Zira <strong>sorunlarımıza yönelik</strong> <strong>çözüm önerileri bulunmadığını</strong> görüyorum! Dahası, uzmanı olmadıkları konularda konuşuyorlar! İnsanlar, bunların en azından bazılarının ne kadar cahil olduğunu yakından görüp dağılıyorlar.</p>
<p>İşte bu sebeple diyorum ki; ey gençler, <strong>ilim elde etmeye odaklanın</strong>! Korkarım size İslam dünyasında henüz gerçek ilim adamlarımız olmadığını söylemek zorundayım. Âlimlerimiz atalarına muhalefet etmekten korkmaktadır. Bu yüzden de Rasulullah’ın (s) bizi dikkatli olmaya çağırdığı bir vaziyete düştük: <strong>İlmi olmadan fetva veren</strong> ve böylece hem kendi sapan hem de başkalarını saptıran cahillere sığınır olduk!<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p>Zaman zaman ziyaretime gelerek bazı gençler bana şu meyanda sorular yöneltiyorlar: “Anlattığınız ve yazdığınız bu <strong>ilginç fikirler</strong> nedir böyle? İslam dünyasında buna benzer fikirleri konuşan ya da yazan senden başka bir kişi daha olduğunu sanmıyoruz!”</p>
<p>Buna benzer tepkiler, ya heyecanlı gençler daha önce tanımadıkları yeni fikirleri öğrendiklerinde ya da bir konuşmacıyı veya hocayı dinledikten sonra ona <strong>bağlanıp peşinden gitme</strong> ihtiyacı duyduklarında ortaya çıkmaktadır. Bu da bize, Şemseddin Tebrizî ile karşılaştığında Celaleddin Rûmî’nin başına gelenleri hatırlatmaktadır:</p>
<p>Celaleddin, daha önce hiç duymadığı bir fikri ondan duyunca şok olmuş ve Tebrizî’nin fikirlerine âdeta tutsak olmuştu. O kadar ki, Rûmî’nin öğrencileri Şems’e çok kızmış ve onu şehirden kovmuştu. Bu olaydan sonra Rûmî’nin tek önemli işi bu olmuş, öğrencilerini terk edip Tebrizî’yi armaya koyulmuştu. Uzun süre onu aramaya devam ettikten sonra fikrî bir aydınlanma yaşayarak uyanmıştı:</p>
<p>Aah! Ben Şems’i kaybetmedim, benim aradığım Şems değil aslında, aksine <strong>ben kendimi arıyormuşum</strong>! İşte o an Şems’i aramayı bırakan Rûmî geri dönüp kitabı “Mesnevî”yi telif etmeye başlamıştı. Son derece özgün ve yüksek düzeyli bu kitap, onun atalarının belirlediği çerçeveden çıkıp kendisini gerçekten bulduğunun ve canlı fikirler üretip gerçek tecrübeler edindiğinin delilidir.</p>
<p>Ben de kendimi buldum. Sen ey sevgili okuyucu kardeşim, olayı kavrayıp ilim ve derin bilgi için nitelikli zaman harcarsan, işte o zaman ne bana ne de başka birine ihtiyacın kalır. O zaman bizzat <strong>yolda</strong> olursun. İşte o zaman “<em>Hayy</em> ve <em>Qayyûm</em>: Diri ve Varlığı Yöneten” Allah ile, O’nun “<em>âfâq</em> ve <em>enfüs</em>: dış ve iç (dünya)” âyetleriyle (göstergeleriyle) beraber olursun.</p>
<p>Bu büyük bir olaydır. İşte bu yüzdendir ki, nasıl özgürleşeceğimizi, Allah’a ve O’nun sünnetlerine (yasalarına) nasıl bağlanacağımızı kendisinden öğrenebileceğimiz, hakikaten anlayan, inanıp güvenen, bize <strong>yolumuzu ve kendimizi nasıl bulabileceğimizi</strong> öğretecek bir insan bulmayı umut ediyoruz. Bizi müritlerinden ya da takipçilerinden biri yapacak birini değil…</p>
<p>Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> Cevdet Said bu sözüyle şu rivayete atıf yapmaktadır: “En çok hadis rivayet edenlerden biri olan, Kur’an’ı ve eski kitapları okuyabilen âlim sahâbî Abdullah b. Amr’ın naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz bu duruma şöyle dikkat çeker: “<em>Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından çekip almaz, bilakis âlimlerin vefatıyla onu alır ve sonunda hiç âlim bırakmaz. İnsanlar da cahil kimseleri önder edinirler. Bu cahillere birtakım sorular sorulur, onlar da <strong>bilgisizce fetva verirler</strong>. Böylelikle hem kendileri sapar hem de insanları saptırırlar!</em>” (Buhârî, İlim 34). <a href="https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0">https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0</a>, 01.12.2018. (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HARİKULADE TALEBİNDEN KANUNA RİAYETE İNTİKAL</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Nov 2018 16:48:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’I ZİKRETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[EMÂNİYY]]></category>
		<category><![CDATA[HARİKULADE]]></category>
		<category><![CDATA[KALPLERİN YATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[KURUNTULAR]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED ALİ MASTRUQ]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[MUTMAİN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[PARATONER]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[TESHÎR EMRİ]]></category>
		<category><![CDATA[YASALAR DEĞİŞMEZ]]></category>
		<category><![CDATA[YILDIRIM ÇARPMASI]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKRULLAH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=781</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde 4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. -I- Kalpler Nasıl Mutmain Olur? Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em>Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde<br />
4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p><strong>Kalpler Nasıl Mutmain Olur?</strong></p>
<p>Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. Hepimiz çok korkmuştuk. Müslüman öğrenciler “Allâh” diyerek, Hıristiyan öğrenciler de “haç adına” diyerek bağrıştılar. Dışarı çıkıp sesin kaynağına gittiğimizde gördük ki yakındaki caminin minaresine yıldırım çarpmış, yıkılan minareden geriye sadece 4 metre kalmış.</p>
<p>Peki ama bu hikâyenin temiz ve mutmain kalplerle ne ilgisi var? Kalpler ne zaman yatışıp doyuma erer? İnsanoğlu yıldırımın sünnetini/kanununu keşfetti ve onu yakaladı. Tüm yüksek binaların tepesine paratonerler koydu. Böylece yıldırım çarpınca binayı yıkmasına mahal vermeden güvenli bir şekilde onu tutup toprağa gömdü. Gök gürültüsü ve şimşek gerçekten korkutucudur. Ama yasasını bilen kişi kendini güvende hisseder ve kalbi yatışır.</p>
<p>Allah’ın insana üflemiş olduğu <strong>ruh</strong>, ona yasaları keşfetme ve onlardan yararlanma kudreti vermiştir. Kanaatimce insana bahşedilen bu kapasite, Allah’ın; “… <em>Sümme enşe’nâhu halqan âhar</em>: Sonuçta onu <strong>farklı/bağımsız bir varlık</strong> olarak inşa ettik. İşte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir!” (Müminun 23:14) buyurduğu husustur. Zira kendisine verilen bu <strong>kudret</strong> sayesinde insanoğlu ateş yakmayı öğrendi. Sonra toprağı işlemeyi/ziraati öğrendi. Hayvanları evcilleştirdi. Evrene yayılmış olan enerjileri kullanmaya başladı, kalplere korku salan enerjileri… Rastgele gelip çarpan, gözü alan, yakıp yıkan yıldırımı kontrol altına aldı.</p>
<p>Allah’ın sünnetini, maddi âlemdeki <strong>kanunlarını bildiğimizde</strong> kalplerimizin itminan derecesine yükselmiş olur. Elektriğin kanununu öğrendikten sonra ona karşı tutumumuzu değiştirdik. Tehlikenin nerede olduğunu fark ettik ve yüksek gerilim konusunda insanları uyarmak için oraya kuru kafatası resmini koyduk. Zira ona nasıl davranacağını bilmeyenler ya çarpılacak ve yanacak ya da cihaza zarar verip yangın çıkmasına yol açacaktır. Günümüzde insanlar güvenlik önlemlerini almayı çok önemsiyorlar. Çünkü herhangi bir gevşeklik, bir nimetin musibete dönüşmesine sebebiyet verebilir.</p>
<p>Nasıl ki elektrik enerjisi, kanunlarından habersiz olanları çarpıyor ve yakıyorsa, aynı şekilde <strong>insanlara nasıl davranacağımızın kanunlarını</strong> bilmediğimiz zaman da çarpılır ve yıkım yaşarız. Zira insan psikolojisi, kanununa uygun davrandığımızda eşi benzeri olmayan bir enerjidir. İnsan psikolojisinin kanunlarını bilmemek, yıkıma, düşmanlığa ve kan dökmeye yol açar:</p>
<p>“Hakkı inkâr tavrını Allah’ın nimetine yeğ tutup (bu tutumlarıyla) kavimlerinin önünde o <strong>yıkım</strong> yurdunun yolunu açan kimseleri görmüyor mu(sunuz)?” (İbrahim 14:28).</p>
<p><strong>Kalpler Allah’ın Koyduğu Yasalara Riayet Ettiği Oranda Huzur Bulur</strong></p>
<p>Kanununu bildiğimiz herhangi bir şeyle uğraşırken kalbimiz rahat olur. Aynı şekilde kanununu/nasıl işlediğini bildiğimiz tüm hastalıklar karşısında kalplerimize huzur girer. Aynı şekilde toplumda, siyasette, ahlakta, din alanında ve çalışma hayatında Allah’ın koyduğu yasalara ne kadar çok riayet edersek, sonuç da o kadar bereketli olacaktır.</p>
<p>Kur’an; “<em>Elâ bizikrillâhi tetmainnu’l-qulûb</em>: İşte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin olan kimselerdir. Bakınız: (akleden) <strong>kalpler yalnızca Allah’ın zikri ile tatmin olur</strong>!” (Ra’d 13:28) derken, “Allah’ın zikri”nin O’nun <strong>kanunları</strong> olduğunu anlamalıyız.</p>
<p>Olgu ve olaylara <strong>akıl ve yasa</strong> zihniyetiyle yaklaştığımızda kalplerimiz mutmain olur. Yasalarını bilmediğimiz yeni sorunlarla karşılaşsak bile kalplerimiz rahat olacaktır. Çünkü yasayı keşfedene kadar nazar, tefekkür, teemmül ve teddebbürümüzde (bakışımızda, düşüncemizde, derinlemesine düşüncemizde, olayın ardını görme çabamızda) akıl ve yasayla hareket etme zihniyetini sürdüreceğimiz için mutlaka sebeplerle sonuçların bağlantısını kuracağımıza inanırız. İşte o zaman “teshîr” emri gerçekleşmiş, yasasını keşfederek olayı/olguyu kontrol altına almış, takvaya ermiş oluruz. Kısacası menfaatleri (yararları) elde etmiş, zararları da defetmiş oluruz.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p><strong>Harikulade Olaylar Beklemekten Vaz Geçip Kanunlara Riayet Merhalesine İntikal Edebilmek</strong></p>
<p>Önceki bölümde kalpleri itminana ulaştırmanın yolunun sünnetullahı <strong>(Allah’ın yasalarını)</strong> <strong>kavramak</strong> olduğunu belirtmiştim. Bu yazımda da aynı konuyu ele almak istiyorum. Çünkü kanunlara riayet etme ya da etmeme, kanunlara veya harikulade olaylara itibar etme meselesi İslam dünyasında henüz <strong>çözülmemiş bir kriz</strong> olarak mevcudiyetini sürdürmektedir.</p>
<p>Bu konuya eğilmeme vesile olan kişi Pakistanlı filozof <strong>Muhammed İkbal</strong> şöyle demektedir: “Bilim öncesi dönemde doğmuş olmasına rağmen <strong>İslam, bilim çağını müjdelemiştir</strong>.” Bu söz, Rasulullah’tan (s) harikulade olaylar talep edenlere Kur’an’ın vermiş olduğu ret cevabının bir özetidir: “Anlaşılır bir şekilde okunan bu Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanıp güvenen bir topluluk için bu (<em>zikrâ</em>) bir ikram ve doğru bilgidir.” (Ankebût 29:51).</p>
<p>Bu Kur’an, harikuladelikler dünyası ile yasalar dünyası arasında bir köprü niteliğindedir. Kur’an, nebileri destekleyen harikulade (paranormal, olağanüstü, mucizevi) kıssaları tekrar ederek aktarmasına rağmen, bize onların ne kadar az işlevsel olduğunu da bildirir. Zira harikulade olaylar göstermelerine rağmen insanlar <strong>enbiyayı yalanlamışlardır</strong>.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ancak Kur’an’ın vurgulayarak üzerinde durduğu husus, nebilerin getirdiği <strong>mesajın kıymeti</strong> olmuştur: “Biz her ümmete (topluma) elçi gönderdik; <strong>Allah’a kul olsunlar</strong> ve azgınlardan uzak dursunlar diye. Onların içinden, Allah’ın yoluna kabul ettiği kimseler de oldu, sapıklığı hak etmiş olanlar da. Yeryüzünü dolaşın da o yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” (Nahl 16:36). A’râf, Hûd ve Muminun sûrelerinde şu ayet aynı kelimelerle tekrarlanır: “<em>Yâ qavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh</em>: Ey kavmim! <strong>Yalnızca Allah’a kulluk edin</strong>, sizin O&#8217;ndan başka ilahınız yok!”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Tüm nebilerin getirmiş olduğu zamanlar ve mekânlar üstü mesaj işte budur.</p>
<p><strong>Sünnetullaha Riayet ya da Olağanüstü Hâl Zihniyetine Mahkûmiyet</strong></p>
<p>Yasalara itibar etme ya da olağanüstülüklere itibar etme tutumları arasında <strong>ters orantılı bir ilişki</strong> mevcuttur. Dolayısıyla yasalara dayalı bilim ilerledikçe olağanüstülüklere dayalı inançlar geriler. Yasalardan habersiz olan, sünnetullahı bilmeyen insanların ise olağanüstülüklere şartlanmış düşünme tarzı pekişir. Yasaların keşfedilmesi insanların -önceki toplumların düştüğü- hatalara düşmemesine yardımcı olur. Veya benzer bir hataya düştüklerinde kurtuluş yolunu bulmalarına yardım eder. Zira <strong>yasaları bilenler</strong> gönül huzuruna kavuşmuş bilgeler konumunda olurlar, şaşkınlık içinde bocalayan cahiller konumunda değil!</p>
<p>Kur’an, kendilerine göklerin kapıları açılsa bile <strong>daha iyi bir çözüm</strong> ihtimalini hesaba katmayan zihniyetten şöyle bahseder: “Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açmış olsaydık ve onlar da oraya yükselebilselerdi, kesinlikle derlerdi ki: “Al işte, bizim basiretimiz de bağlandı; daha da beteri (galiba) biz topyekûn <strong>büyülendik</strong>…” (Hicr 15:14-15).</p>
<p>Günümüz Müslümanlarının vaziyetine baktığımızda, yaşadıklarının donukluktan, aldanmışlıktan ve kaybolmuşluktan ibaret olduğunu görürüz! Doğrunun sadece kendilerinde olduğuna inanmaktadırlar. Hem nasıl böyle olmaz ki? Hakikatin yegâne temsilcisi onlardır, Kitab’ın ve sağlam Sünnet’in kesin bilgisine yalnızca onlar sahiptir! <strong>Sorun</strong> tüm sakilliğiyle ve şapı şekere karıştırmanın tüm boyutlarıyla işte bu bakış açısında ortaya çıkmaktadır!</p>
<p>Kendimizi ‘keler (kertenkele) deliğine girmiş halde’ buluyorsak ve öncekilerin yanlışlıklarını tekrar edip duruyorsak, onları adım adım, karış karış takip ediyorsak, onların başlarına gelen felaketlerin bizim de başımıza gelmesine şaşmamalıyız.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Zira <strong>yasalar değişmez</strong>. Öncekilerle sonrakiler arasında ayırım yapmaz. Yasalar kendini mümin kabul edenlere ya da laik sananlara göre de farklı işlemez… Zira yasalar sanrılara değil eylemlere tâbidir: “Ne sizin <strong>kuruntularınız</strong> ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntuları geçerlidir! <strong>Kötülüğü kim yaparsa cezasını görür</strong>. Böylesi, kendine, ne Allah ile arasına girecek bir dost, ne de bir yardımcı bulacaktır!” (Nisa 4:123).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p><strong>Yasaları bilmeyenler</strong>, eylemlerinin boşa çıkmasıyla kalmaz, hiçbir şekilde huzura kavuşamayacaklarına da ikna olurlar. Endişeye mahal olmadığı durumlarda bile endişelenirler. Başlarına gelen felaketler yüzünden kafa karışıklığı yaşarlar. Bu felaketlere yaklaşımları da zan ve benzeriyle sınırlı kalır…</p>
<p><strong>Yasaları bilenler</strong> ise her şeyi bir anda değiştirmeye güç yetiremiyor olsalar da kaygıyı da sükuneti de nereye koyacaklarını bilirler, şaşkınlığa düşmezler. Çabalarını değersiz görmeden ve azaltmadan, bunların anlamlı olduğunu bilerek yaptıkları işe devam ederler. Kısa bir sürede mükemmel sonuçlar elde etme yanılgısına da kapılmazlar. Yasaya uygun davrananlar harita ve pusulayla yola çıkanlar gibidirler, hiçbir bilgisi olmadan çöl yolculuğuna çıkanlar gibi değil.</p>
<p>Sosyal, psikolojik ve fiziksel <strong>kanunları idrak edip bunlara uygun davranmak</strong>, insanı yeryüzünde düzgünce yürümeye muvaffak kılar. Yasaları bilmeyen ve bunlara uygun davranmayanlar ise yere kapaklanır:</p>
<p>“Yüzüstü yere kapaklanan mı hedefe daha iyi ulaşır yoksa doğru yolda dimdik yürüyen mi?” (Mülk 67:22).</p>
<p>Arapçadan Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nebilere iletilen mucize taleplerinin Rabbimiz tarafından menfi cevaplandığına örnek olarak şu iki âyeti hatırlatmamız yeterli olacaktır: “Yoksa size gelen Elçi’ye, daha önce Musa’dan istenene benzer bir istekle mi gitmek istiyorsunuz?  Kim kâfir olmayı mümin olmaya tercih ederse düz yoldan çıkmış olur.” (Bakara 2:18). “Kitap ehli ister ki onlara gökten bir kitap indiresin. Musa’dan daha büyüğünü istemişler ve “Allah’ı bize açıkça göstersene!” demişlerdi de zalimliklerinden ötürü onları yıldırımlar çarpmıştı.” (Nisa 4:153). (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu hakikat, benzer ibarelerle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 14 ayrı âyet-i kerimede farklı vurgularla tekrarlanmaktadır. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Müellif bu sözleriyle şu iki hadise atıf yapmaktadır: “Bir hadisinde Hz. Peygamber, “Ümmetim, kendilerinden önceki(ümmet)lerin yolundan karış karış, arşın arşın gidinceye kadar kıyamet kopmaz.” buyurmuştu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın Resûlü, Farslar ve Bizanslılar gibi mi?” diye sorulunca, “Onlardan başka kim olabilir?” buyurmuştur.” (Buhârî 7319, İ’tisâm 14). Ebû Saîd el-Hudrî’nin naklettiği başka bir hadiste de Peygamberimiz (sav), “Muhakkak siz, önceki ümmetlerin âdetlerini karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir keler (kertenkele) deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.” buyurmuş, Yahudi ve Hıristiyanları mı kastettiğin soran oradaki sahâbileler, “Başka kim olabilir?” cevabını vermişti. (Buhârî 7320, İ’tisâm 14). https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=kertenkele&amp;i=6.1.141&amp;t=0, 10.11.2018. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Kuruntular üzerine düşünce etmek isteyen beyhude girişimlerin reddedildiği bir başka örnek âyet için bakınız: “(Yahudiler) ‘Yahudi olandan başkası’ veya (Hristiyanlar) ‘Hristiyan olandan başkası Cennet’e giremez’ dediler. (<em>Tilke emâniyyuhum</em>): Bu onların <strong>kuruntu</strong>sudur. De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!” (Bakara 2:111). (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“EY İLERİ GÖRÜŞLÜLER, BUNDAN DERS ALIN!”</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Sep 2018 21:10:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[BASİRET SAHİPLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[EHÂDÎS]]></category>
		<category><![CDATA[İBRET ALMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İLERİ GÖRÜŞLÜLER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[OLAYLARI DOĞRU YORUMLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[TARİHTEN DERS ALMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yasalar]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf aleyhisselam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=749</guid>

					<description><![CDATA[Not: Bu yazı, Cevdet Said’in “Ey İleri Görüşlüler, Bundan Ders Alın” * başlığıyla 2 ve 9 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. Hikâye edildiğine göre adamın biri zamanın birinde tek başına Allah’a ibadet etmek için çöle gitmiş ve onu çevreleyen dağlara çıkmış. Yamacı tırmanırken çıplak kayalarda kör bir karga görmüş. Kanadında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Not: Bu yazı, Cevdet Said’in “Ey İleri Görüşlüler, Bundan Ders Alın”</em><em> <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>*</sup></a></em><em> başlığıyla 2 ve 9 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p>Hikâye edildiğine göre adamın biri zamanın birinde tek başına Allah’a ibadet etmek için çöle gitmiş ve onu çevreleyen dağlara çıkmış. Yamacı tırmanırken çıplak kayalarda kör bir karga görmüş. Kanadında da eski bir kırık varmış. Adam kuşun halini düşünerek oracıkta durakalmış. Şöyle düşünmeye başlamış: Bu karga kör… Uçamaz da… Bu zamana kadar nasıl hayatta kalabilmiş? Bu kayalık yerde rızkını nasıl buluyor acaba?</p>
<p>Adam kargayı uzaktan izlerken başka bir karga konuvermiş. Yanında bir miktar tahıl, tohum ve solucan da getirmiş. Başlamış kör kuşu beslemeye. Kuşların yavrularına yedirmesi gibi o kör karganın ağzına bu getirdiklerini koyarak beslemiş onu.</p>
<p>Adam gördüğü bu sahneden hayrete kapılmış… Kendi halini düşünmeye başlamış. Ardından kendi kendine şöyle demiş: “Sübhânallah! Allah dilediğini dilediğince rızıklandırır… O halde ben bu hayatta rızkımın peşinden koşuşturarak neden kendimi yorayım da mutsuz olayım?” Adam bir mağaraya sığınmaya ve ömrünün geri kalan kısmını itikâfta geçirmeye karar vermiş… Bu olayı duyan insanlar olmuş… Ona sadaka getirmeye başlamışlar. O da kendisine sunulanla yetiniyormuş.</p>
<p>Günler böylece geçip gidiyormuş. Derken bir gün âbitlerden biri mağarada uzlete çekilen bu adamı işitmiş. Durumunu öğrenmek ve işin aslını anlamak için adamı ziyarete gelmiş. “Seni kuş uçmaz kervan geçmez bu uzak mağarada yaşamaya iten sebep nedir?” diye sormuş. Adam ziyaretçisine hikâyesini anlatmış. İbadet kastıyla nasıl çöle geldiğini, kanadı kırık kör kargayı nasıl gördüğünü, daha sonra yorgunluk ve mutsuzluğu terk edip nasıl mağarada inzivaya çekilme ve bütün vaktini ibadete ve duaya hasretme kararı aldığını tek tek açıklamış.</p>
<p>Ziyaretçi, adamın hikâyesini dikkatle dinledikten sonra ona şöyle demiş: “Yazıklar olsun sana! Neden kanadı kırık kör bir kuş gibi olmayı seçtin? Her gün ona yiyecek getiren sağlam kuş gibi olmayı seçseydin ya! Neden çalışmayı ve hem kendin hem de başkaları için rızık kazanmayı seçmedin? Oysa sapasağlamsın, sağlığın yerinde!”</p>
<p>Hikâyenin devamında anlatıldığına göre gözlerden uzak bir mağarada inzivaya çekilen adam, bu nasihatin doğruluğuna kanaat getirerek şahit olduğu olaydan yanlış bir ders çıkardığının farkına varmış, mağarayı terk edip hem kendisi hem de başkaları için rızık aramaya koyulmuş.</p>
<p>Önceki bir makalemde, insanın davranışlarının fikirleriyle sıkı bir ilişki içinde olduğundan bahsetmiştim. İnsanın, fikirlerini ve tasavvurlarını gerek kendi çabasıyla gerekse başkalarının etkisiyle değiştirmesinin, onun <strong>tutum ve davranışlarında değişikliğe yol açtığını</strong> açıklamıştım. Bu değişim bazen çelişki sınırına da ulaşabilir; cesaret korkaklığa, sevinç hüzne, sevgi nefrete dönüşebilir. Tersi de olabilir; aynen anlattığımız hikâyede olduğu gibi tembellik ve bağımlılık dinamik bir gayret ve faaliyete dönüşebilir. Bu hikâyede çelişki düzeyinde bir değişim gözler önüne serilmiştir. Ama aynı zamanda insanlar arasındaki bakış açısı ve algı farkı da ortaya konulmuştur.</p>
<p>Bu hikâye, insanların olayları ve başa gelenleri nasıl anladığını ve bunun kültürel arka planını da gözler önüne sermektedir. Bazı insanlar kör karga hikâyesinde kör kuştan başka hiçbir şey göremeyebilir ve olayın diğer boyutlarını gözden kaçırabilir. Oysa ikinci adam, iki karga hikâyesini sadece dinlemiş olmasına rağmen, olayı bizzat gören ilk adamın aksine hızlı bir şekilde <strong>doğru dersi çıkarmıştır</strong>. Halbuki ilk adam olayın müspet yanlarını gözden kaçırmıştı.</p>
<p>“Böyle yerleri gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri ve dinleyecek kulakları olsun. Gözler kör olmaz ama onların göğüslerindeki <strong>kalpleri kör olur</strong>.” (Hac 22:46).</p>
<p>“Göklerde ve yerde nice göstergeler var ama <strong>yanlarından geçip giderler de</strong> bir kez olsun dönüp bakmazlar!” (Yusuf 12:105).</p>
<p>*******</p>
<p>Önceki yazımda, insanların olayları ve hikâyeleri kültürel arkaplanları ile potansiyel ve bilişsel yetenekleri çerçevesinde anladıklarını belirtmiştim. Olayları sadece seyretmek veya haberleri sadece dinlemek, onlardan <strong>doğru dersleri çıkarmak</strong> için yeterli değildir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Göklerde ve yerde nice göstergeler var ama (o insanlar) yanlarından geçip giderler de bir kez olsun dönüp bakmazlar!” (Yusuf 12:105).</p>
<p>Keza Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Cinlerin ve insanların çoğunu sanki Cehennem odunu olsunlar diye yetiştirdik! Onların da kalpleri vardır ama (gerçeği) kavramazlar; gözleri de vardır ama ilerisini görmezler; kulakları da vardır ama (sözü) dinlemezler. Onlar en’âm (koyun, keçi, sığır ve deve) gibidirler. Aslında daha düşük seviyededirler. Onlar tam bir gaflet içindedirler.” (A’râf 7:179).</p>
<p>Yusuf aleyhisselam kendisine hadiseleri doğru yorumlamayı öğrettiği için Rabbine şükretmektedir. “Ehâdîs” yani olaylar, insanların dilden dile naklettikleri haberlerdir.</p>
<p>“Rabbim (Sahibim)! Bana yönetimden bir pay verdin, olayları doğru yorumlamayı (tevili) öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Bu dünyada da öbür dünyada da benim en yakınım (velim) sensin. Canımı teslim olmuş (Müslüman) olarak al. Beni iyilerin arasına kat.” (Yusuf 12:101).</p>
<p>Çünkü eğer <strong>doğru yorumlamayı</strong> öğrenemezsek, olayların iç yüzünü ve derin anlamlarını hiçbir zaman kavrayamayız. Bu durumda olaylardan ve tarihten <strong>gereken dersi </strong>alamayız. Böylece bizden öncekilerin düştüğü hataları tekrarlamak ve ardından onların maruz kaldıkları cezaya çarpılmak zorunda kalırız.</p>
<p>Sosyal, politik ve ekonomik felaketler ve acılar ile doğal afetler (çoğu zaman) insanların <strong>düşünce ve davranışların</strong>ın sonucudur. Bu durumda, herkes tarafından kesin ve doğru kabul edilen varsayımları sarsmamız, heva putlarımızı devirmemiz, zihinsel fantezilerimizi terk etmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Esasında <strong>âfetler ve krizler</strong>, peşine takılıp gittiğimiz ya da kutsadığımız kavramları, düşünceleri ve ilişkileri yeniden gözden geçirmek için birer <strong>fırsattır</strong>. Asıl <strong>büyük tehlikeler</strong>, gereken ibretlerin alınmasında başarısız olunmasından ve gerçek derslerin anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Zira Allah’ın yasaları asla değişmez.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a> Her yasa ihlalinde ise ceza peşinden geliverir: “Çünkü Sahibin sürekli gözetlemededir.” (Fecr 89:14).</p>
<p>Mazide olup biten olaylara itibar etmenin önemi, bilimin, sonuçların geçerliliğini doğrulamak için tecrübeye dayanmasından kaynaklanır. Ancak, insanların bizzat kendileri üzerindeki tecrübe kolay bir iş değildir. Bu nedenle, ulusların bizden önce yaşamış olduğu tecrübeler, başlarından geçen olaylar ve yazdıkları ya da geride bıraktıkları tarihleri, <strong>toplumsal yasaları keşfetmek</strong> ve bu yasaları toplumsal ve insani problemleri çözmede kullanmak için gereken zengin bir tecrübeler hazinesine dönüşmektedir.</p>
<p>Bu nedenle, gerçek dersi arayan göz sürekli çalışmalı, değersizi kıymetliden ayırt edebilmeli, işin özünü araştırmaya özen göstermelidir. Belli bir <strong>tarihi</strong> (mesela atalar ve ecdat tarihini) <strong>kutsallaştırılmamalı</strong>, başkalarının tarihini ve diğer ulusların tecrübelerini küçümsememelidir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi</strong> (Allah rahmet eylesin), yapılan işlere “tertemiz ve kutsal” ya da “kirli ve değersiz” olarak bakmayı eleştirirdi. Çünkü bu mantaliteyle kahraman bir mücadele adamı hain bir uşağa, sadık bir dost yaman bir düşmana, iyi bir mümin zındık bir kâfire kolayca dönüşebilir! Neyin <strong>iyi</strong> neyin <strong>kötü</strong> ve neyin yararlı neyin zararlı olduğunu araştırıp bunları birbirinden ayırt ederek tasnif edebilmek meseleyi ciddiyetle ele almayı gerektirir. Bunun için de serinkanlı ve bilinçli bir üsluba, konulara çeşitli yönlerden yaklaşabilme yetisine ve bilimsel bir yönteme ihtiyaç duyar.</p>
<p>İslam dünyasının meselelerini <strong>yetmiş yıldır</strong> takip etmekteyim. Tecrübelerim ve okumalarım, binlerce yıldan bu yana (dünyada) yaşayan ve insanı kurban olarak sunan insanoğlunun geleceği hakkında bende <strong>iyimser</strong> <strong>bir bakış açısı</strong> oluşturdu. Nitekim yolsuzluğu ve kan dökülmesini azaltmada, kölelik dönemini sona erdirmede önemli bir aşama kaydedilmiştir. Ancak yeryüzünde fesat çıkarma ve kan dökme eylemi ne hazindir ki devam etmektedir. Ama benim Kitap’ta, dış dünyada ve iç dünyada Allah’ın âyetlerini görmek için yaptığım okumalar, daha iyi bir dünyaya ulaşabilmemizin mümkün olduğu hususunda beni iyimser kılmıştır. Keza insanoğlunun yeryüzünün halifesi (yöneticisi) olmaya layık olduğu, fesat çıkarma ve kan dökme dönemini geride bırakacağı hususunda iyimserim.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>* Cevdet Said bu başlığı şu âyet-i kerimeden iktibas etmiştir: “Ehl-i Kitap’tan âyetleri görmezlikte direnenleri (kâfirleri), ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz, çıkacaklarını sanmıyordunuz; onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanıyorlardı. Allah, kalplerine korku salarak onlara beklemedikleri yerden geldi. Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey ileri görüşlüler; bundan ders alın.” (Haşr 59:2). (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cevdet Said burada şu âyet-i kerimelere atıf yapmaktadır: “Öncekilere uygulanagelen yasaya bakmazlar mı? Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın yasasının başka yöne yönlendirildiğini da göremezsin.” (Fâtır 35:43. Keza bakınız: Ahzâb 33:62 ve Fetih 48:23). (Mütercim).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KABA GÜCE DEĞİL YASAYA,  KORKUYA DEĞİL GÜVENE İTİBAR ETMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2016 09:48:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:256]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Churchill]]></category>
		<category><![CDATA[Çörçil]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dinde zorlama]]></category>
		<category><![CDATA[dünya beşten büyüktür]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[Hitler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:11]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahimî]]></category>
		<category><![CDATA[İsevî]]></category>
		<category><![CDATA[İskender]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ 17:9]]></category>
		<category><![CDATA[kaba güç]]></category>
		<category><![CDATA[Keyfe Bedee’l-Hawf?!]]></category>
		<category><![CDATA[Korku Nasıl Başladı?!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Ra'd 13:28]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Saf 61:8]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Toynbee]]></category>
		<category><![CDATA[veto zulmü]]></category>
		<category><![CDATA[yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:62]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:65]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 39:9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=419</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9). &#160; Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz: &#160; Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek “Kâinatı yaratan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur&#8217;an en doğru yola yöneltmekte, <u>erdemli ve güzel davranışlar sergileyenleri</u> kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsrâ, 17:9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşayan İslam mütefekkirlerinden üstad Cevdet Said’in Batı’nın iki bin yıllık korkusunu analiz eden risalesinden iktibasa devam ediyoruz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinde Baskı ve Zorlamaya Hiçbir Surette Yer Olmadığına İman Etmek</strong></p>
<p>“Kâinatı yaratan ve yöneten Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ yegâne sistem olup bu sistemin birtakım sabit/değişmez yasaları vardır. Avrupalılar bu yasaları Müslümanlardan daha iyi kavramış ve kullanmıştır. Müslümanlar ise bu yasalardan/ sünnetullahtan yararlanarak köklü bir değişime yol açacak modeller üretememişlerdir.</p>
<p>Astronomi ile yeryüzünün konumuna ilişkin yaklaşımlarda ortaya koyduğu köklü değişim, insanlığa büyük bir güç vermiştir. Gökbilimindeki devrim toplumsal bilimlerdeki devrimi doğurmuştur. İsevî ve İbrahimî düşünce, Batı dünyasının girişimiyle son derece önemli bir aşamaya ulaşmıştır: Demokrasi. Her ne kadar dindışı bir kaynaktan geliyor ve imandan uzak duruyor ise de demokrasiyi geliştirenler, insanlığın lehinde ya da aleyhinde tanıklık eden zümreyi oluşturmaktadır. Biz ise halen tarihin dışında duruyoruz. Tarih dışı kaldığımız için <u>insanlığa tanıklık edemiyoruz</u>. Bu yüzden dünyada olup bitenleri doğru okuyamıyoruz.</p>
<p>Makedonyalı İskender’in askerî gücüyle bölgemize gelişi ve önce İsa aleyhisselam tarafından, ardından İslamiyet tarafından <u>ikinci kez reddedilmiş ve bölgemizden püskürtülmüş olmalarını</u> Batılılar bir türlü unutamamaktadır. İşte, Batı’nın önce Haçlı Seferleri ve savaşları ile başlayan ve yakın dönemde sömürge savaşları ile devam eden ilişki biçimleri, hafızalarında korudukları bu acı tarihî tecrübeler üzerine bina edilmektedir.</p>
<p>Ne var ki Batı bugün büyük bir çıkmaz içindedir. Nitekim, genellikle ilk hamlede galip gelen ikinci hamle şansını hasmına vermektedir. Medeniyetleriyle gurura kapılan Batı dünyası bütün dünyaya hükmederken Batı dışında bir varlık yokmuş havasına girerek diğer toplumlara ‘marjinal’ muamelesi yapmaktadır. Daha önce dünyayı Roma/Bizans’tan ibaret zannettikleri gibi şimdi de dünyayı Avrupa’dan ve Batı medeniyetinden ibaret zannediyorlar.</p>
<p>Müslümanlar da tarihi unutmadılar. Hafızalarını da kaybetmediler. Farklı görüşlere sahip Müslüman grupların olduğu doğrudur. Ancak, bütün Müslümanlar son derece büyük bir misyon üstlendiklerinin bilincindedir. Bu misyon tevhidin tâ kendisidir. Her ne kadar Müslümanlar tevhidi henüz biraz puslu görüyorlarsa da, henüz bütünüyle berraklık kazanmış bir tevhid inancını ortaya koyamamışlarsa da, demokrasinin anlam ve önemini henüz içselleştirememiş olsalar da, Batılı yazarların kitaplarında ve yazılarında, onların Doğu’dan korktuklarını, sel misali ülkelerini basıp kendilerini boğmalarından kaygı duyduklarını görebiliyoruz. Batılıların büyük acılar çekerek ve bedel ödeyerek ulaştığı ve insanı kilisenin tahakkümünden kurtarıp ona saygınlığını kazandıran demokrasinin mahiyetini biz henüz yeterince kavrayamamış olmamıza rağmen Batı bizim kendilerini yutmamızdan korkmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Gibb ve Toynbee, bir gün insanlık âlemini kuşatan bir birlik kurulacaksa, bunun Müslümanların ortaklığı ve desteği olmadan gerçekleşemeyeceğini, zira insanlar arasında gerçek eşitlik fikrini savunanın sadece İslam olduğunu yazmışlardır. Çünkü İslam’a göre medenileşme kabiliyeti olmayan bir tek insan ya da bir tek grup yoktur.</p>
<p>Bilim adamlarının yerkürenin merkez olmadığını, güneşin dünyanın değil tam tersine dünyanın güneşin etrafında döndüğünü keşfetmesi ile büyük bir devrim gerçekleşmiş oldu. Gökbilim alanındaki bu devrimin bir benzeri de Avrupa merkezli sömürgeci Hıristiyan Yunan medeniyetinin yıkılmasıyla sosyal alanda vuku bulmuştur. Mesela, eski dönemlerde insanlar krallarını (mesela firavunları) büyük, kendilerini de küçük görüyorlardı. Sosyal alandaki devrimden sonra kralların bir kıymeti kalmadı. Yükselen değer halk oldu. Bu gelişme gerçekten büyük bir sosyal devrimdir. <u>Dünyayı hegemonyası altında inleten güçleri korkutan işte bu sosyal devrim yasasıdır</u>. Çünkü dünya uyandığında bu despot güçler hakimiyetlerini ve “Ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?”, “Sizin benden başka bir rabbiniz olduğunu bilmiyorum.” gibi firavunvari düşünce sistemlerini kaybedecektir.</p>
<p>Müslümanlar olarak bu propagandaların hakikatini kavrayıp insanlara nasıl tahakküm edildiğini anladığımızda büyük bir tatmin duygusu yaşayacağız. Batı medeniyetinin nâkıs yönlerini gördüğümüzde özgüvenimizi geri kazanacağız. Batı’nın kurduğu sistemdeki sadece veto hakkını ele alalım mesela. Çirkin bir Batı icadı olan veto hakkı(!) şirkin en büyüğünü ifade etmekte olup, bu diktatörce uygulama dünyanın problemler yumağı halinde kalmasına yol açmakta ve insanlığın gelişimini engellemektedir.</p>
<p><u>Batı düzeninin en büyük açığı olan ‘veto’ zulmünü deşifre etmeye diğer toplumlardan çok daha yatkın olan Müslümanlardır</u>. Zira, düzenden az çok yararlanan diğerlerinin bu büyük kusuru deşifre etmesi söz konusu değildir. Müslümanlar <u>Batı düzeninin</u> bu büyük kusurunu, yani insanları eşit görmeyişini, <u>ötekini insan olarak bile görmemesini</u> rahatlıkla gözlemleyebilmektedir. Diğer toplumlar ise sadece kendi varlıklarının da kabul edilmesini istemekle yetinmektedir.</p>
<p>Batı düzeninin öteki ile diyalog dili şiddet, hegemonya ve alay dilidir. Bu dili o kadar abarttılar ki, ironik karikatürler yayınlamaktan bile çekinmediler. Oysa bu tavırları sebebiyle asıl komik duruma düşen kendileridir. Ama biz Müslümanlar olarak onları alaya almayız. Zira bizim değerlerimiz vardır:</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Hiçbir kişi ve zümre bir diğer kişi ve zümreyi alaya alıp hor görmesin&#8230;” (Hucurât, 49:11). İşte Kur’an böylesine büyük sosyal yasalar ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu yüzden, kaba güçle insanlar üzerinde hegemonya kurmayı düşünen ve buna yeltenen ister Müslüman olsun ister gayr-ı müslim, kesinlikle yanılgıya düşmektedir. Zira bunlar ne insanı ne de onun düşünce mekanizmasını anlayabilmişlerdir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet/Eşitlik Fikrini İçselleştirebilmek, Veto İmtiyazını Bütünüyle Yok Etmek</strong></p>
<p>“Batılıların Allah tasavvuru âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla oluşmuş bir tasavvur değildir. İnsanlık ailesi olarak Allah’ı âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla tasavvur edebildiğimizde o zaman din ilim olacaktır. Din ilme dönüştüğünde küreselleşecektir. İşte o zaman Birleşmiş Milletler demokratik bir yapıya kavuşabilecek ve sorun çözülmüş olacaktır. O zaman insanlığın sorunları çözüm yoluna girmiş olacaktır. Zira bütün dünya müşterektir. Sadece Hindistan ve Çin dünya nüfusunun üçte birini oluşturmaktadır. Ancak her ikisi de dünya düzeninde etkin olabilmekten uzaktır. İşte onlar da meydana girdiğinde -ki bu süreç başlamıştır- sorun çözülecektir.</p>
<p>İnsanlar arasında adaleti sağlama mesajıyla gelen dini ilim temelinde ve âfak ve enfüs ayetleri vasıtasıyla anlamaya ve bu şekilde öğrenmeye başladığımızda, aynen maddenin ve enerjinin bize hizmet etmesi gibi insanın da bize hizmet etmeye başladığını göreceğiz. İşte o zaman insan algımız değişecek ve itminana kavuşacağız. Nasıl ki yasasını öğrendiğimiz için elektrikten korkmuyorsak, aynı şekilde yasalarını öğreneceğimiz insandan da korkmamaya başlayacağız.</p>
<p><u>Adalet/eşitlik fikrini içselleştirebilmek insan için son derece büyük bir ‘değer’dir</u>.  Adaleti reddetmek şirke düşmek için yeterlidir. Nitekim şirk budur zaten:</p>
<p>“Doğrusu sana ve senden öncekilere (insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vahyedilmişti: ‘(Ey insan!) Eğer Allah&#8217;a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üstelik büsbütün kaybedenlerden olacaksın!’” (Zümer, 39:65).</p>
<p>Bu ayet, herhangi bir sınırlama koymadan büyük bir temel yasayı ortaya koymaktadır. Toplumsal yasaları kabul etmemeyi şirke düşmek olarak tanımlamaktadır bu ayet-i kerime. Nitekim kâinat da eşitlik yasası üzerine kuruludur. Eşitlik bozulursa düzen bozulur. Nasıl ki fizik yasalarına ilişkin bir sorun ortaya çıktığında fizik âlem bozuluyorsa, aynı şekilde büyük insanlık toplumu da birtakım yasalara tâbi olup bu yasaları reddeden/içtenlikle kabul etmeyenler bozgunculuk yapmış olmaktadır. Bunu yapan da korkuya kapılır. Oysa, emrimize/hizmetimize verilmiş kâinata kin tutmanın âlemi yok, kalbimizin bu konuda sakin, gönlümüzün de huzurlu olması gerekir.</p>
<p>Ne kadar büyük bir gücü elinde tutuyor olursa olsun bir insanın başka insanın aklını yönetme gücü yoktur. Gücü elinde bulunduran, korkuyu yaşayanın bizzat kendisidir. Bu yüzden kendisini kaba güçle korumaya yeltenir. Müslümanlar da korkmaktadır ve kendilerini/canlarını sadece kaba kuvvet ile, adale ve silah gücüyle koruyabileceklerini zannetmektedirler! Amerikalılar ise kendilerinden başka bir gücün ortaya çıkmasından korkmaktadırlar.</p>
<p>Bunca korkuya ne gerek var? Oysa sadece insanı tanıyarak, onun hakikatini kavrayarak bütün bu korkuların bertaraf edilmesi mümkündür. Kâinatta geçerli olan yasalarla insanı yöneten yasaları keşfedebilirsek bu korkular kendiliğinden yok olup gidecektir. Yasayı bilen insanın kalbinde korku kalmaz. Korkusu kalmayınca insan mutmain olur/ doyuma ulaşır. Nitekim kalp, ancak âfak ve enfüse ilişkin sünnetullahı/yasaları keşfederse yatışır:</p>
<p>“De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ne var ki, sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm: Kaba Güce Değil Yasaya İtibar Etmek, Korkuyu Değil Güveni Yaymak</strong></p>
<p>“Çözüm; insanlar arasında bu bilinci yaymak ve tüm dünyada bu anlayışı yaygınlaştırmaktır. Çünkü bilinç, insanoğlu için tüm olumlu gelişmelerin kapısını açan bir anahtar mesabesindedir. Çözüm “anlar duruma gelmemiz” ve olayların iç yüzünü kavrayabilmemizdir. İnsanın ve tarihin yasalarını anlamamız ve bilinçlenmemiz gerekmektedir. İnsanlar olayların çoğunu hiç anlamıyorlar. Kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul edivermekle yetiniyorlar. Daha önce düşünülmemiş, hiç duymadıkları yepyeni konular üzerinde düşünmeyi beceremiyorlar. Sadece daha önce söylenenleri taklit etmekle iktifa ediyorlar.</p>
<p>İnsan sünnetullahı/yasaları kavrarsa büyük bir güç elde eder, olayların iç yüzünü kavramaya ve olup biteni doğru yorumlamaya başlar. Mesela, Japonlar kaba güç kullanmaksızın bağımsızlıklarını elde ettiler. Ne var ki onların dünyaya verecek bir mesajları yok. Sovyetler Birliği, dünyada en yüksek miktarda yıkıcı güç yığmış olan bir süper güç olmasına rağmen içten yıkılıp gitti. Demek ki silah sahibini koruyamıyor. Esasında silah aynen cahiliye dönemindeki putlara benziyor. <strong>Silahlar modern çağın putlarıdır</strong>. Avrupa halkları birbirini yıkıma uğrattıktan sonra birleşmeyi başarabilmiştir. Ancak, bu birliği kesinlikle güç/kuvvet aracılığıyla sağlamış değillerdir. Ne Hitler ne Mussolini ne de Çörçil onların birlik olmalarını sağlayabilmiştir. Onları birleştiren, tarihlerini kavramaları ve bilinçlenmeleridir. <u>Amerika</u>’nın tarihi henüz çok yakın ve kısa olmakla birlikte hegemonyası çok sürmeden <u>çökecektir</u>. Çünkü <u>insanın yasaya aykırı hareket etmektedir</u>.</p>
<p>Müslümanlar olarak <u>henüz sisteme dâhil olabilmiş değiliz</u>, ama kendimize rağmen bir zaman mutlaka bunu başaracağız. Çünkü şu anda içinde yaşadığımız dünya düzeninin ne bir yararı var ne de değeri. İşte zaten bu yüzden korku üreyip yayılmaktadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim kalplerin ancak sünnetullahı/ yasaları kavramakla ve onlara uygun davranmakla yatışabileceğini bildirmektedir:</p>
<p>“Onlar ki, inanmıştır ve Allah&#8217;ı anmakla kalpleri huzur/doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah&#8217;ı anarak huzura erişir.” (Ra’d, 13:28).</p>
<p>“Unutmayın ki Allah&#8217;a yakın olanlar, gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı da keder duymayacaklar.” (Yunus, 10:62).</p>
<p>İman/güven yakın zamanda gelişip tüm dünyaya yayılacaktır:</p>
<p>“Onlar Allah&#8217;ın (hidayet) nurunu üfürükleriyle söndürmek için can atıyorlar; kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61:8). Benim bu ayette geçen ‘Allah’ın nuru’ndan anladığım eşitlik çağrısıdır, yani adalet söylemidir.</p>
<p>“Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu hâlde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.” (Bakara, 2:256).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Cevdet Said. (2006). <strong><em>“Keyfe Bede’el-Hawf?! (Korku Nasıl Başladı?!)”</em></strong> <em>Lime Hâze’r-Ru’bu Kulluhû mine’l-İslâm?</em> içinde, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, s.15-26.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kaba-guce-degil-yasaya-korkuya-degil-guvene-itibar-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2015 12:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[13:2]]></category>
		<category><![CDATA[14:32]]></category>
		<category><![CDATA[14:33]]></category>
		<category><![CDATA[16:14]]></category>
		<category><![CDATA[16:78]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[60:8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[atom bombası]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[farisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Mesih]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[sehhara]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[te'vîl-i ahdâs]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<category><![CDATA[Zeyd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=198</guid>

					<description><![CDATA[“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).   Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).</p></blockquote>
<p><strong> </strong></p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun dikkatini temel meselelere çekmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Geçen hafta “Cevdet Said’i Tanıyabilmek” başlıklı yazımızda üstadı kısaca tanıtmış, etkilendiği şahsiyetleri hatırlatmış; Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde üstadın cihad anlayışı ile savaş ve şiddetin sorun çözme kabiliyetinin bulunmadığı konularındaki ısrarlı vurgularını aktarmıştık.</p>
<p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranışın da yanlış olacağını, sorunların silahla çözüleceğini zannedenlerin ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenlerin derin bir yanılgı içinde olduğunu, hakikat düşmanlarının Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ettiklerini ve cihadın ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve ilahi mesajının yayılması için mücadele etmek olduğunu altmış yıldır anlatan üstadımızın Müslümanların temel sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin kanaatlerini Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde özetle ve kendi ifadeleriyle aktaracağız:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı hakkıyla anlayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var!</p></blockquote>
<p>“Kerim Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var! Bu durum onların Kur’an’ı anlamadığının en bariz göstergesidir. Maalesef milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir!</p>
<blockquote><p>Ayağımızı sağlam basarsak, yani Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz.</p></blockquote>
<p>Esasen işe çocuklardan başlamalı ve Kur’an’ın yüksek mânâlarını onlara nasıl kavratabileceğimizin yollarını bulmalıyız. Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “<strong><em>Rabbü’l-âlemîn</em></strong>” âyetini tam kavrayabilsek bütün meseleleri çözeceğiz. Ama maalesef Müslümanlar daha Fâtiha Sûresi’ni bile yeterince anlayamamış! <em>Rabb</em>, Allah’tır. <em>Âlemîn</em> ise; kâinat, insanlar ve âhirettir. Nitekim Kur’an’ı baştan sona okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konuya odaklandığını görürüz.</p>
<p>Ayağımızı yere sağlam basabilirsek, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz. Zira, ışık gelirse karanlık kendiliğinden kaybolacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Irk meselesini doğru anlamak</strong></p>
<p><strong> </strong>Bizi annelerimizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkartan Allah Teala’dır (16:78). Sünni, Şii, Arap, Farisi, Kürt, Türk olarak değil, <strong>insan</strong> olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra annemiz, babamız, ailemiz, sosyal çevremiz bize dilimizi, kültürümüzü, dinimizi ve mezhebimizi öğretiyor. Atalarımız bize yanlış kültürel miraslar bıraktığı, biz de bu miraslara körü körüne tabi olduğumuz için bir türlü doğruyu bulamıyoruz. Hakkı ve hakikati bulabilirsek, bâtıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.</p>
<p>Peygamberimiz Zeyd’i oğlu gibi severdi. Ailesi geldiğinde Zeyd’e “muhayyersin, istersen onlarla git, istersen benim yanımda kal” demişti. O da Allah Rasulü’nün yanında kalmayı tercih etmişti. Yani, Hz.Zeyd biyolojik ailesini değil, iman ailesini tercih etmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara adalet ve ihsan ile davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır. Bu, gerçekten çok ağır bir beyandır. Nitekim vahiy kendisini “<em>qawlen seqîlen</em>; ağır bir söz” (73/5) olarak tanımlamaktadır. “Adalet ve ihsan” ayeti (16:90) her hafta yüzbinlerce camide hatipler tarafından hutbelerin sonunda sürekli okunuyor, ama maalesef hiç anlaşılmıyor. Allah Teala, bize kötü davranana bile iyi davranmamızı tavsiye ediyor. Böyle davranırsak, o zaman o düşmanımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini de haber veriyor (41:34).</p>
<p>Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, tüm ‘insanlar arasında’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Adaletin, yani eşit muamelenin kıymetini en çok ezilen kesimler, kadınlar ve çocuklar bilir. Müşrikler Peygamberimiz’e; “ayak takımımız senin peşine takılıyor, onlar yanındayken biz seninle oturup konuşmayız” diyorlardı. Çünkü onlar, kendilerinden düşük bir seviyede gördükleri insanları kendileriyle eşit görmeye yanaşmıyor, onlarla iyi geçinmeye tenezzül bile etmiyorlardı.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, maalesef dünyada geçerli yegâne kural güç olmuş, insanlık birbirini katledip duruyor! Oysa Kur’an, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayar. Zerre kadar hayır işleyen de, zerre kadar şer, yani kötülük işleyen de bu eylemlerinin karşılığını bulacaktır. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, doğruyu mu seçmiş eğriyi mi, bu tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Kur’an’da en çok geçen ve en uzun anlatılan kıssa Hz. Musa ile Firavun kıssasıdır. Farklı sûrelerde tam 70 kez geçen bu kıssa güç ile ilkenin mücadelesini anlatıyor.</p>
<p>Cuma hutbelerinde hatibin sürekli okuduğu ayette (16:90) ve Mümtehane Sûresi’nde buyurulduğu üzere (60:8), insanlara adalet ve ihsan ile muamele etmeliyiz ve insanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullaha/yasalara uygun davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Allah’ın varlık ve özellikle insan için koyduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmamız gerekir.</p></blockquote>
<p>Sünnetullahı keşfetmemiz lazım. ‘İnsan’ başta olmak üzere bütün yaratılmışların kanununu kavramamız gerekir. Çocukların bu hakikatleri kavraması çok daha önemlidir. Allah Teala tüm yaratılmışları insanın emrine müsahhar kılmıştır (13:2, 14:32, 14:33, 16:14 vd.). “<em>Sehhara</em>”, bedelsiz ve zorunlu hizmet etmek üzere emrine tahsis etmek anlamına gelir.</p>
<p>Varlığın ve insanın kanunlarını, Allah’ın onlar için koyduğu sünneti/yasayı keşfedip ona uygun davranmamız gerekir. Aksi takdirde zararlı çıkarız. Elektriğe iletken bir cisimle dokunursanız sizi çarpar. Ama kanununa uygun davranırsanız, size karşılıksız ve kesintisiz bir hizmet sunar.</p>
<p>Biz Kur’an’ı anlamak için okumalı, ayetlerin maksat ve hedeflerini kavramalıyız. Nasıl ki elektriğin bir kanunu varsa insanın da bir kanunu var. İnsanoğlu, aklını kullanarak, kanunu keşfederek nasıl ki tabiatı emrine âmâde kılıyorsa, tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni bir hayat sistemi kurabilir. Nitekim insan bu kapasitede yaratılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Te’vîl-i ahdâs: olayları doğru okuyabilmek</strong></p>
<p>Müslümanlar tarih ilmine gereken önemi vermediği için dünyada olup biteni kavrayamıyor! Bu durum ümmetin ruh sağlığını bozuyor. Bu yüzden tarihi bilmek ruh sağlığımız açısından son derece önemlidir. Yeryüzünü fesada boğanlar Müslümanlara hayvan muamelesi yapıyorlar! Bize tepeden bakıp ‘şunlara bakın, nasıl da vahşi hayvanlar gibi birbirlerini tepeliyorlar’ diye gülüyorlar! Dünyada olup biteni anlamamız lazım. Bunun için de tarihi okuyup ibret almamız, olaylar arasında bağ kurabilmemiz gerekiyor. Olayları kavrayıp birbirleriyle bağını kurabilirsek; gözümüzün önünde cereyan eden Japonya’nın gelişmesi, AB’nin kuruluşu ve şiddetten kurtuluşu, Humeyni’nin silahsız devrimi ve silahlı hezimeti, SSCB’nin çökmesi, Saddam’ın bir bayram sabahı kurban edilircesine asılması gibi büyük olayları anlayabilir ve bunlardan dersimizi çıkarabiliriz. Tarihi doğru okuyabilirsek bu olayların hepsi bizim için birer ibret dersi olur.</p>
<p>Pakistan yıllar önce atom bombası yaptı. Peki, bu bombaların Pakistan’ın gelişmesine ne katkısı oldu? Şimdi İran nükleer silah üretme peşinde. Bunca yatırımla üreteceği silahları nerede kullanacak, ne işine yarayacak acaba? Bu silahlar hangi sorunu nasıl çözecek? 1950’de Mısır-Suriye ittifakı kurulmuştu ama maalesef başarısızlıkla sonuçlanmıştı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bâki olan haktır, bâtıl yok olmaya mahkumdur</strong></p>
<p>Ra’d Sûresi’nde hakkın ne anlama geldiği gayet güzel anlatılmaktadır. “O, gökten suyu indirir, sel olur vadilerde akar, köpükleri gider, suyu kalır&#8230;” (13:17). Allah, hakkı ve bâtılı bu temsille anlatır, köpük gider su kalır, cüruf gider çelik kalır. Zira, köpük ve cüruf yok olmaya mahkûmdur. Tarih boyunca gözlemlediğimiz odur ki, daha iyisi gelince eskisi yok olmaktadır.</p>
<p>Müşrikler Allah’ın nurunu söndürmeye çabalayadursun, ışık gelince karanlık kendiliğinden yok olacaktır. Daha faydalısı ortaya çıkınca, az faydalı olan ortadan kalkıyor. Elli yıl önce kullandığımız eşyaları kullanmıyoruz artık, çünkü bugün daha iyisi var. Dünyada veba gibi yaygın hastalıklardan binlerce insan ölüyordu, ama artık vebadan kimse ölmüyor. Günümüzde tıp bilimi ve tedavi imkânları gelişti, bütün dünyada insanların ömrü uzadı. Ortalama hayat beklentisi bazı Batı ülkelerinde 80 yaşın üstüne çıktı. Ama, maalesef Afrika’nın bazı ülkelerinde ortalama insan ömrü 50 yaşın üstüne daha yeni çıkabildi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Gelecek Kur’an’ındır</strong></p>
<p>“Kur’an’ın eşitlik söylemine dünya hâlâ ulaşabilmiş değildir. Eşitlik, ‘bana ne varsa sana da o var’ diyebilmektir. ‘Eşitiz’ demek, ‘sen de ben de aynıyız, bana özel bir ayrıcalık veya herhangi bir imtiyaz yok’ demektir. Batılı bazı düşünürlerin eserlerini okurdum, bir süredir hepsi gözümden düştü, çünkü eşitliği içselleştiremiyorlar. Mesela, BM’deki veto hakkına karşı çıkamıyorlar. Tarih boyunca geniş kitleler hep ezilegelmiş, eşitlik ise sadece söylemlerde kalmıştır. Oysa Kur’an insanlığa gerçek bir eşitlik çağrısı yapmamızı emir buyurmaktadır (3:64).</p>
<p>Yahudiler Mesih’i yalanladı. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i yalanladı, sahte mesih olarak tekfir etti ve böylece Yahudilerin düştüğü hataya düştüler. Ama, ben çok umutluyum. Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin bütünüyle ortaya çıkacağına, insanların bu hakikatleri kavrayacağına bütün varlığımla inanıyorum. BM’nin çarpık yapısı da değişecek, insanların birbirleriyle ilişkileri de çok daha iyi bir düzeye erişecek. Bu hakikatler çok kıymetli, bunlar bizim geleceğimiz. Olayların iç yüzünü anlamak, hakikati kavramak gerçekten de çok önemli. Ben bu hakikatleri kavrayabilmek için şahsen çok çalıştım. Bu fikirler burada kalmamalı, aramızdan daha kapsamlı düşünenler ve bu düşünceleri daha ileriye götürenler mutlaka çıkmalıdır. Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır (9:32, 61:8), buna bütün kalbimle inanıyorum&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
