<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Görmez Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/mehmet-gormez/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/mehmet-gormez/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Feb 2019 14:18:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>METNİ BAĞLAMINDA ANLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Feb 2019 14:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULHAMİT BİRIŞIK]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ BARDAKOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[BAĞLAMIN ROLÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN KÂMİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[HİNT ALTKITASI]]></category>
		<category><![CDATA[İBRAHİM ZEYD GERÇİK]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLERİN GELİŞİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL TAŞPINAR]]></category>
		<category><![CDATA[KLASİK FIKIH METİNLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’ÂN’IN ANLAŞILMASI]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT ÇINAR]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN YILDIRIM]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHİN GÜVEN]]></category>
		<category><![CDATA[SELİM ARGUN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=838</guid>

					<description><![CDATA[Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı Haseki Konferansları isimli eserde (1) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum. Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor’un yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong> isimli eserde (<strong>1</strong>) yer alan üç konferansın özetini geçen hafta sizlere sunmuştum. Geçmişten geleceğe çeşitli problemlerimize ışık tutmaları sebebiyle bu hafta yine üç konferansın özetini sunmakta yarar görüyorum.</p>
<p><strong>Âyetleri Metiniçi ve Metindışı Bağlamında Anlamak</strong></p>
<p>Erciyes Üniversitesi’nde tefsir hocalığı da yapan Kayseri İl Müftüsü Prof.Dr. Şahin Güven, Kur’ân’ın anlaşılmasında bağlamın rolünü 07.01.2016 tarihinde özetle şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken Kur’ân’ın ete kemiğe bürünmüş, hayata yansımış şekli olan <strong>Peygamberimizin hayatına</strong> bakarız. Zira Peygamber Efendimiz (s) Kur’ân’ı hem tebliğ etmiş hem de tebyin etmiş, açıklamıştır. Yine bizlerin Kur’ân’ı anlayabilmesi için <strong>esbâb-ı nüzûlü</strong> bilmemiz gerekiyor. Zira bir âyetin nerede, ne zaman, hangi olaylara binaen nazil olduğunu bilmek, o âyeti anlamak için önemli bir veri oluşturmaktadır. Kur’ân’ı ve ihtiva ettiği hükümlerini anlayabilmemiz için Kur’ân’ın nazil olduğu <strong>sosyal, kültürel ve tarihsel çevreyi</strong> çok iyi bilmemiz gerekiyor.</p>
<p>Kur’ân boşluğa inmedi, aksine o, bir zaman diliminde, bir mekâna ve belirli insanların yaşamış olduğu kültürel zemine nazil oldu. Öyleyse bizler âyetleri anlarken o çerçeveyi çok iyi bilmeliyiz. Ancak bu, tarihselcilerin dediği gibi, o âyetleri o zamana <u>hapsetmek</u> değildir. Aksine anlamak için o tarihsel mekâna ve zaman dilimine gitmemiz gerekir. Ancak anlama çabamızı o zaman ve mekânla sınırlandırmamız gerekmez. Oradan çıkarabileceğimiz hükümler ve mesajları insanlara evrensel değerler olarak da sunabiliriz. Bizim o evrensel mesajlara ulaşmamız için o tarihsel zamana ve mekâna gitmemiz gerekir. Bu sebeple bizler Kur’ân’ı anlamaya çalışırken, bağlamından hareketle anlamaya çalışmalıyız.</p>
<p>Bizim âyetleri anlarken yaptığımız yanlışlardan birisi, istişhad amaçlı kullanırken âyetleri bağlamından kopararak anlamaya çalışmamızdır. Böylece istediğimiz bir anlamı âyete yüklüyoruz! Oysa Kur’ân, her anlamın kendine yüklendiği, her anlamın kendisinden çıkarılabileceği bir kitap değildir! Âyetlerin bağlamını iyi tesbit etmek zorundayız. Kur’ân, insanların heves ve arzularına boyun eğecek bir kitap değildir. Öyleyse Kur’ân’ı kendi bağlamında anlamak ve yorumlamak durumundayız.</p>
<p>Tefsirin, yaşanan/yaşanmakta olan hayat ile birlikte ele alınması lazımdır. Bizler farklı bir bağlamda yaşıyoruz; Kur’ân bundan yaklaşık 1400 yıl önce nazil oldu, bizler ise 1400 yıl sonra farklı bir tarihsel, kültürel ve coğrafi ortamda yaşıyoruz. Tefsir dediğimiz zaman ya da Kur’ân’ı anlamak dediğimizde, bir tarafta biz varız diğer tarafta anlamak istediğimiz metin var.</p>
<p>Biz Kur’ân’ı anlarken mutlaka metin-içi ve metin-dışı bağlam diyebileceğimiz Kur’ân’ın tarihsel ve sosyo-kültürel çerçevesini çok iyi bilmek durumundayız. Sadece bu da yeterli değildir. 1400 yıllık bilgi birikimimiz yok sayılmamalıdır. Farklı kültürel mecralardan geçmesi bile İslam için, Müslümanlar için önemli bir tecrübedir…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>Tekrara Düşmemek İçin Öncelikle Mevcut Birikimi İncelemek</strong></p>
<p>Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tefsir hocası Prof.Dr. Abdulhamit Birışık, uzun yıllar ilmî araştırmalar yürüttüğü Hint altkıtasında İslami ilimlerin gelişimini 29.03.2017 tarihinde Haseki İhtisas Merkezi’nde şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Hindistan’da yapılan pek çok kıymetli ilmî çalışmadan haberdar olunmadığı için bugün ülkemizdeki ilim adamları aynı konulara <strong>tekrar</strong> eğilerek boşa zaman harcamaktadırlar. Mezhepler ve dindeki yeri, tasavvuf ve tarikatlar, Kur’ân’ın ve sünnetin dindeki yeri, Kur’ân İslâm’ı, Hz. Peygamber’in dindeki konumu, Batı dünyası ve İslâm ile ilişkileri gibi birçok önemli konu bu bölgede bizden çok önce tartışılmış ve geniş bir literatür ortaya çıkmıştır. Birçoğu Urduca olan bu çalışmalardan maalesef yeterince haberdar değiliz.</p>
<p>Hind altkıtasında başlangıçta Katolik misyonerler, 1600 sonrasında ise Protestan misyonerler faaliyet göstermişlerdir. Protestanların gelmesi ile Katoliklerin tesiri azalmış ise de bütünüyle sona ermemiştir. Katolik Cizvitler Hıristiyanlık propagandası için en elverişli bölgenin Hindistan olduğunu gördüklerinden buraya özellikle ilgi duymuşlardır. Cizvitlerin misyonerlik faaliyeti için Hindistan’a ilgi duyması benim de dikkatimi çektiği için bu konu üzerinde çalışma gereği duydum.</p>
<p>“Oryantalist Misyonerler ve Kur’ân: Batı Etkisinde Hint Kur’ân Araştırmaları” adlı kitabımı bu düşünce ile hazırladım. 1992-1995 arasındaki araştırmalarım üzerine “Hind Altkıtasında Urduca Tefsirler ve Ehli Kur’an Ekolü” adlı doktora tezimi hazırladığımda Hindistan’da ve Pakistan’da bu kadar çalışma ne için yapılmış? Neden Kur’ân’a bu kadar ciddi bir yöneliş var? Neden Hadis ve Sünnet üzerine bu kadar çalışılmış? soruları zihnimde belirdi ve buna nasıl bir cevap verebilirim diye kendi kendime sordum. Uzun çalışmalarımdan sonra bu sorulara şu cevabı verdim:</p>
<p>“Hint altkıtasındaki dikkatli İslâm âlimleri, misyonerlerin faaliyetlerinde dinin temel kaynaklarını ve temel umdelerini kendilerine ortadan kaldırılması gereken hedefler olarak belirlemiş olduklarını ve bu noktada epey de bir mesafe kat ettiklerini fark etmiş olmalılar ki acilen tedbir alma ve bunu telafi etme ihtiyacı görmüşler. Bu kadar fazla çalışma bu sebeple yapılmış, bu dev eserler bu yüzden ortaya konmuş.”</p>
<p>İşte bu farkında oluşun sonunda çok fazla koordineli olmasa da misyonerlerin meydana getirdikleri tahribatları gidermeye ve toplumu dinî temeller üzerine ayakta tutmaya yönelik tedbirler almaya başlamışlardır. Netice olarak yazılan tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve siret kitaplarının büyük bir kısmında bölgede meydana gelen değişimlerin dikkate alındığı göze çarpmaktadır.” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Hint Altkıtasındaki İlmî Müktesebatı Yakından Tanımak</strong></p>
<p>“Bölgede Müslüman âlimler tarafından 1600 sonrası kaleme alınan eserleri kategorize etmek gerekirse bunları birkaç gruba ayırmak uygun olur. Bunlardan <strong>ilk grup eserler</strong> doğrudan misyonerlere cevap vermek maksadıyla yazılan polemik ve tartışma türü kitaplardır. <strong>İkinci grup</strong> eserler misyonerlerin meydana getirdiği tahribatı tamir etme maksadıyla ama doğrudan onları muhatap almaksızın kaleme alınan kitaplardan oluşmaktadır. <strong>Üçüncü grup</strong> eserler ise yeni bir zihniyet inşa etmek üzere kaleme alınan ama misyonerlerin tahribatının ve yapmak istediklerinin farkında olunarak telif edilen eserlerdir. Batılı misyonerlerin gelmesinden sonra bizzat onların çizgisinde yazılan hatta İslâm’a içten içe Batılılardan daha fazla zarar veren eserler de kaleme alınmıştır. Başka bir grup eser ise misyonerlerin farkında olmakla birlikte büzülme, içe kapanma ve dar konular ile meşgul olma türünden kitaplardır ki bunlar da Hint İslâm toplumuna zarar vermiştir.</p>
<p><strong>Şah Veliyyullah Dihlevî</strong> (1703-1762) gittikçe güçlenen Batı ve Hıristiyan tehlikesini fark ettiği için buna uygun yeni bir İslamlaşma projesi ve programı başlattı. Bu Kur’ân ve sünnet temelli bir ihya programı idi. İçinde mezheplerin ve sahih tasavvufun da bulunduğu ihya programında Kur’ân’ın ayrı bir yeri vardı. Bu sebeple kendi çocuklarını ve yakın öğrencilerini bu işe teşvik etti ve Delhi’deki Medrese-i Rahîmiyye merkezli olarak bu çerçevede yetiştirdi, kendi programına göre tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, İslâm düşüncesi alanlarında çok sayıda kitap yazdı.</p>
<p>Bu dönemde yeni bir ihtisas kolu daha ortaya çıkmaya başladı. Bu kol Siret çalışmaları içinde tüm İslâmî konuları ele almak şeklinde ifade edilebilir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı peygamber değil de <u>Allah’ın oğlu</u> olarak gördükleri için kelam ile siret iç içe girmiş oldu. Müslüman âlimler de Resûl-i Ekrem’in hayatını merkeze alan ve İslâm’ı onun hayatı etrafında ortaya koyan eserler yazmaya başladılar. Bu <strong>yeni bir kelam ve siret</strong> demek idi.</p>
<p>1857 (İngiliz hâkimiyeti) sonrasında kendi iç işlerinde serbest olan <strong>Haydarâbâd Nizamlığı</strong> sınırları içinde müspet anlamda bir İslâmî faaliyetin olduğu ve İslâmî ilimlerin burada ciddi bir gelişme gösterdiği gözlenmektedir. Nizamlık’ta hem çağın ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda eğitim kurumları oluşturulmuş hem de çok önemli eserler yayımlanmıştır. Birçok önemli klasik eser bu dönemde Haydarâbâd-Dekken’de yayımlanmıştır.</p>
<p>Haydarâbâd Nizamlığı tarafından 1917 yılında kurulan Osmâniye Üniversitesi, Dâru’t-Te’lîf ve’t-Terceme adıyla açtığı büroda tercüme ve telif faaliyetleri için yüzü aşkın meşhur ilim ve fikir adamını ve uzman mütercimi istihdam ederek çok sayıda kitap tercüme ettirmiş veya yazdırmıştır. 1919-1964 yılları arasında muhtelif branşlara ait 500 kadar eser Urduca’ya tercüme edilmiş, bunlardan büyük bir kısmı da yayımlanmıştır. Meclis-i Vaz’-ı Istılâhât adlı birim ise 1947’ye kadar toplam 100.000 kadar ıstılah üreterek bunların ilmî eserlerde ve ders kitaplarında kullanımını sağlamıştır.</p>
<p>Çoğunlukla Hanefî olan bölge halkı çalışmalarını daha çok Hanefîlerin meşhur kitapları üzerine yapmışlardır. Hidâye, Telvîh, Hüsâmî, Menâr gibi bazı fıkıh klasiklerine yapılan şerhler dışında önemli orijinal fıkıh eserleri de yazılmıştır. Toplumun pratik ihtiyaçları sebebiyle Hint altkıtasında fetva türü bir hayli fazladır…” (<strong>3</strong>).</p>
<p><strong>Metni/Sözü Amacına Uygun Anlamak </strong></p>
<p>İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Saffet Köse, 18.01.2017 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması” konulu konferansında fıkhi ihtilaflara ve çözümlerine izah getiren şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“İslami İlimler alanında söz söyleyen araştırmacıların üç fikrî yaklaşımı dikkat çekmektedir: 1) Kutsayıcı-<strong>korumacı</strong> yaklaşım. 2) Geleneği yok sayan ve hayatın önünde engel gören <strong>modernist</strong> yaklaşım. 3) Tarihî mirasımızı kendi doğal ortamında değerlendirip günümüz şartlarıyla tutarlı şekilde bağlantısını kurmaya çalışan <strong>mutedil</strong> yaklaşım.</p>
<p><strong>Birinci</strong> yaklaşım, hayatın doğal akışına aykırı bir görüntü çizdiği için bir anlamda suyu tersine akıtmaya benzediğinden kendiliğinden devre dışı kalması bir yana son noktada gelenek ile bağlantının zayıflamasına ya da tamamen koparılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu yaklaşım bizzat mezhep imamlarının ve kadim ulemanın duruşu ile de çelişmektedir. <strong>İkinci</strong> yaklaşım sadece geleneği yok saymakla kalmamakta aynı zamanda onun temel metinlerini de hedef almakta, suçlayıcı ve mahkûm edici bir tavır takınmaktadır. <strong>Üçüncü</strong> yaklaşım tutarlı olanıdır. Ancak burada da geleneği anlamada zaman zaman sorunlar yaşanmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç </strong>olarak; sözün yazıya geçmiş hali olan metin ile muhatabı arasındaki en sağlıklı ilişki, <strong>amaca uygun anlaşılması</strong> ile gerçekleşir. Metnin sahibi ile doğrudan iletişim imkânı yoksa onunla kurulacak ilişkide en önemli iki şart; yöntemin <strong>tutarlı</strong> ve muhatabın <strong>samimi</strong> olmasıdır. Aksi takdirde sadece bilimsel bir tutarsızlık ortaya çıkmaz aynı zamanda ahlaki bir sorun da meydana gelir. Bu, metne haksızlık ve sözün sahibine eziyettir” (<strong>4</strong>).</p>
<p>Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Selim Argun, İstanbul Müftüsü Prof.Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, meşhur mütefekkir Cevdet Said, Prof.Dr. İsmail Taşpınar, Doç.Dr. Mahmut Çınar, Doç.Dr. Ramazan Yıldırım ve İbrahim Zeyd Gerçik’in konferanslarına da yer veren “Haseki Konferansları”nın; Diyanet İşleri sabık reisleri Prof.Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof.Dr. Mehmet Görmez ile diğer hocalarımızın konferanslarına yer vermesini beklediğimiz ikinci kitabının da gecikmeden yayımlanarak milletimizin istifadesine sunulması temennisiyle, kitabın editörlüğünü üstlenen  Dr. Adil Bor’u tebrik eder, engin birikimlerinden müstefid olduğumuz muhterem hocalarımıza şükranlarımı sunarım.</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Şahin GÜVEN; “<strong>Kur’ân’ın Anlaşılmasında Bağlamın Rolü</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.111-118.</li>
<li>Abdulhamit BİRIŞIK; “<strong>Hint Altkıtasında İslâmî İlimlerin Gelişimi ve Tefsir İlmi</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.81-110.</li>
<li>Saffet KÖSE; “<strong>Günümüzde Klasik Fıkıh Metinlerinin Anlaşılması Sorunu</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.130-158.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/vahiyle-insa-olmak/metni-baglaminda-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FİTNE ATEŞİNİ ELBİRLİĞİYLE SÖNDÜREBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/fitne-atesini-elbirligiyle-sondurebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/fitne-atesini-elbirligiyle-sondurebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2016 09:46:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[21:35]]></category>
		<category><![CDATA[25:20]]></category>
		<category><![CDATA[31:33]]></category>
		<category><![CDATA[35:5]]></category>
		<category><![CDATA[57:14]]></category>
		<category><![CDATA[DİB]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Olçok]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Aslan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Hökelekli]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç-İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfü Şentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Dere]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mücteba Uğur]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=354</guid>

					<description><![CDATA[“Siz ey insanlar! İyi bilin ki Allah&#8217;ın vaadi gerçekleşecektir! Şu halde dünya hayatı sizi asla ayartmasın! Dahası, aldatıcının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile aldatmasın!” (Fâtır 35:5). “Men ğaşşenâ feleyse minnâ: Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman 164; Fiten 16). “İslam toplumunda çeşitli dinî, siyasî ve sosyal sebeplerle ortaya çıkan her türlü sosyal [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Siz ey insanlar! İyi bilin ki Allah&#8217;ın vaadi gerçekleşecektir! Şu halde dünya hayatı sizi asla ayartmasın! Dahası, <strong>aldatıcının hiçbir türü sizi Allah</strong> (hakkındaki asılsız düşünceler) <strong>ile aldatmasın!</strong>” (Fâtır 35:5).</p>
<p>“<em>Men ğaşşenâ feleyse minnâ</em>: Bizi aldatan bizden değildir.”<br />
(Müslim, İman 164; Fiten 16).</p>
<p>“İslam toplumunda çeşitli dinî, siyasî ve sosyal sebeplerle ortaya çıkan her türlü sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş, ölümle sonuçlanan ve ümmet bütünlüğünü bozan her türlü yıkıcı ve bozucu olay” şeklinde tanımlanabilecek (1) “<strong>fitne</strong>” kavramı Türkçede daha çok “kargaşa, fesat, karışıklık” anlamında kullanılmaktadır (2).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fitne Tufanında Hakkın Yanında Sabitkadem Olabilmek</strong></p>
<p>Allah insanları, iman ve ahlâktaki samimiyetlerini ispat etmeleri için bir fitne (imtihan) olmak üzere hayırla da şerle de sınamaktadır (Enbiya 21:35). İnkârcıların Müslümanlara karşı olumsuz tavırları Müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece mü’minlerin sabır ve sebatları da denenmiş olur (Furkan 25:20). Öte yandan Müslümanların maruz kalacakları herhangi bir sıkıntılı durum da kâfirlerin bundan mü’minler aleyhine ağır sonuçlar çıkarmalarına yol açan bir fitne olabilmektedir (3).</p>
<p>Bir ülke veya toplumda ortaya çıkan fitne, çoğu zaman o ülkenin parçalanmasına ve o toplumun da perişan olmasına sebebiyet vermiştir. Tarih bunun ibret verici örnekleriyle doludur. Küçük bir topluluk ve hatta bir aile içerisinde vukû bulan fitne, genellikle o topluluğun veya ailenin dağılmasına yol açabilmiş, hem dünya hem de âhiret hayatlarını mahvetmiştir. Barışı, adaleti ve huzuru hâkim kılmakla görevli olan Müslüman; ümmetin ve milletin birlik ve beraberliğini, barışını, huzurunu bozacak, ifsat edecek her türlü fitneye ve yıkıcı faaliyetlere engel olmak zorundadır (1).</p>
<p>Fitnenin doğuracağı zararlı sonuçlar belli kişi ya da guruplarla sınırlı kalmayıp, bütün bir toplumu etkisi altına almaktadır. Çünkü fitnenin; insanların huzur ve düzenini sarsan, kişileri birbirine düşürüp onları düşman kamplara bölen <strong>yıkıcı</strong> bir niteliği bulunmaktadır. Bu yüzden, patlak verdiğinde sadece zalimlere musallat olmakla kalmayıp kurunun yanında yaşı da yakan (Enfâl 8:25) fitne ateşini daha fazla tahribata yol açmadan kontrol altına almak gerekmektedir. Kur’an’ın aydınlatıcı kılavuzluğunda ve Allah Rasulü’nün güzel örnekliğinde fitne ve fitnecilerle <strong>doğru yöntemlerle</strong> mücadele ederek fitne ateşini el birliği ile <strong>söndürülebilmek </strong>sınavın bir parçasıdır. Fitnenin ortadan kalkması için ellerinden geleni yapmayanlar, haksızlığa karşı mücadele etmeyenler, kusurlu ve sorumludurlar (4).</p>
<p>İslâm, fitneler karşısında mutlak surette tedbirli olmayı ve fitnelerle elbirliğiyle mücadele etmeyi emretmiştir. Bu nedenle fitnelere meydan vermemek için; en başından itibaren uyanık ve basiretli olmak, muhtemel gelişmelere karşı önceden tedbirler almak, fitne ortaya çıktığında ona karşı koyabilecek çareler üretmek, sosyal hadiselerde kontrolü elde tutabilmek gerekmektedir. Ayrıca fitne ile mücadele ederken hikmet, sükûnet ve itidalle harekete edilmelidir. Aslolan, <strong>fitnenin uyanmaması için</strong> toplumdaki bütün fertlerin sorumluluklarını layıkıyla ve zamanında yerine getirmeleridir. İyiliği yaygınlaştırıp kötülüğü engellemek, dinî ve manevî değerleri güçlendirici tedbirler almak, inanma ve inancına uygun yaşama hürriyetini tam anlamıyla sağlamak, bilgi ve kültür seviyesini yükselterek yanlış inanç ve taassupların kökleşmesinin önüne geçmek, sosyo-ekonomik problemleri vakitlice çözerek insanların fakirliğini istismar etmek isteyenlere fırsat vermemek gibi tedbirlerle fitne ortamının doğması daha en baştan önlenmelidir (5).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fitneye Nebevî Örneklikle Karşı Koyabilmek</strong></p>
<p>Arap dilinde cevheri cüruftan ayırmak için madeni ateşte eritmek, imtihan, sınama, fesat, kuruntu gibi manaları bulunan “fitne” kelimesi ile türevlerinin anlamlarını ve bu kelimelerin geçtiği âyetlerin büyük kısmının meâlini geçen haftaki yazımızda paylaşmıştık. Bu hafta konunun devamı niteliğinde bir yazıyla nebevî örneklikten istifade edebilmek adına bazı hadis-i şerifleri paylaşmak istiyorum:</p>
<p>“Kur’an’daki anlamları yanında hadislerde “fitne” kavramı; “deccâl fitnesi”, “mesih fitnesi” vb. deyimlerle kıyamet alâmetleri diye bilinen gelişmeler için de kullanılmaktadır. Fitne kavramının çoğulu olan “fiten”, hadis kitaplarında Hz. Peygamber (s) devrinden sonra meydana gelmesi muhtemel olaylara dair hadisleri bir araya getiren ana bölüm başlığının adıdır. Bu rivayetler hadis kaynaklarında sadece “fiten” başlığı altında değil aynı zamanda “melâhim”, “eşrâtü’s-sâat, “kıyâmus-sâat”, “imâre”, “rikâk”,  “megazî”, “menâkıb” ve “mehdi” gibi farklı konuların incelendiği kitap veya bâb başlıkları altında da zikredilmektedir. (6)</p>
<p>Hadislerde fitne kavramı, “dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş” anlamında da yaygın olarak geçmekte; İslâm’ın ilk asırlarından itibaren vukû bulan dinî ve siyasî çalkantıları, sosyal huzursuzlukları haber veren bir konumda da kullanılmaktadır. Bu hadislerde fitne, genellikle İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tahrip eden bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyeti ifade eder. Bu hadislerden birinde Hz. Peygamberimiz (s) “Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasından aktığını görüyorum.” buyurmuştur (Buhârî, Fiten 4). Hadis âlimleri burada özellikle Hz. Osman’ın (r) şehit edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiğini belirtmiştir (3).</p>
<p>Allah Rasulü’nün (s): “Zaman yaklaşacak, ameller azalacak, aç gözlülük yayılacak, fitneler açığa çıkacak ve adam öldürme olayları artacak.” (Buhârî, İlim 24, Fiten 5; İbn Mâce, Fiten 25), “Yakında fitneler meydana gelecektir.” (Buhârî, Fiten 9, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 10, 12-13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/39, 48, 110)  anlamındaki ifadelerle başlayan hadislerinde genellikle ilk iki asırda ortaya çıkan kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiği düşünülmüştür.</p>
<p>Allah Rasulü (s), fitnelere/kötülüklere karşı mücadele etmemenin toplumu sürükleyeceği felâketi şu örnekle şöyle açıklar:</p>
<p>“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katta oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler. Şayet üst katta oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alt kattakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helak olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30; Tirmizî, Fiten 12).</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Allah ile Aldatanlara Kanmamak İçin Dini Ana Kaynağından Öğrenmek</strong></p>
<p>Darbe görünümlü işgal girişiminin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın imam-hatiplere gönderdiği hutbedeki şu vurguları hatırlayalım:</p>
<p>“Başımızdan geçen bu büyük badireden elbette millet olarak çıkaracağımız büyük dersler vardır. Bu aziz millete bu kötülüğü reva görenleri unutmamalıyız. Yüce dinimizi, sahih kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmeliyiz. <u>Kalbimizi, gönlümüzü, ruhumuzu, aklımızı, fikrimizi, irademizi başkalarına teslim etmemeliyiz</u>. Bizi Allah’a kulluk yerine <u>kendine kul ve köle olmaya davet edenlere</u> zerre kadar itibar etmemeliyiz. Birlik ve beraberliğimizi, huzur ve kardeşliğimizi korumalıyız. Birbirimizin varlığını kendi varlığımız,  hukukunu kendi hukukumuz saymalıyız. Farklılıklarımızı ayrılık gayrılık nedeni değil, zenginlik ve rahmet vesilesi görmeliyiz. Fitne ve fesada, hile ve tuzağa karşı feraset ve basiretle davranmalıyız. Yarınlarımızın, bugünlerimizden çok daha güzel olacağına dair inancımızı sürdürmeliyiz. Unutmayalım ki bizi diri tutan, inancımız ve ümidimizdir.” (7).</p>
<p>Mehmet Görmez Hocamız da, Ankara’da 3-4 Ağustos 2016 tarihlerinde olağanüstü akdedilen Din Şûrâsı’nda irad etmiş olduğu açılış konuşmasında da şu vurguları yapmıştır:</p>
<p>“Bu yumuşak huylu görünen emre amade robotlar şebekesi milletimizi Allah ile Peygamberi ve onun sahabesi ile aldatmıştır. Allah&#8217;ın âyetlerini, Resûl-i Ekrem&#8217;in hadislerini, ulemanın, hikmet ve irfan erlerinin bilgi mirasını kendi gizli emel ve <u>gayeleri için araç olarak kullanmıştır</u>. Gözlerimizin önünde dinî cemaat taklidi yapan bir Truva atı; <u>dini, cemaatleşmeyi, hayır faaliyetlerini istismar ederek</u> sadece kendi menhus akıbetini hazırlamakla kalmamış, milletimizi aldattığı kadar Ümmet-i Muhammed&#8217;in garip coğrafyalarını ve bütün insanlığı da hayra hizmet ve insanlara yardım görüntüsü ile aldatıp <u>şer güçlere hizmet için</u> büyük imkânlar ve servetler yığmıştır. Bu terör örgütü mensupları, 15 Temmuz gecesinde giriştikleri cinnet ve vahşet ile göstermiş oldular ki, <u>akletmeyenlerin, aklını başkasına kiralayanların dindarlığı sadece kendilerini değil koca bir milleti felakete sürükleyebilir</u>…</p>
<p>İslam dini Allah’tan başka rabler edinmeden, dini yalnız Allah’a has kılarak ibadet etmeyi ve onun rızasına uygun olarak insanlığa hizmet etmeyi esas alır. İslâm dini, Hz. Peygamber’den başka <u>masum ve tartışılmaz bir otorite, yapı ve rehber kabul etmez</u>. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı kendisini dinin temsilcisi olarak göremez ve insanları <u>kendisine mutlak itaate çağıramaz</u>. Dinî rehberlik, sadece bilgi ve ahlak açısından eğitim sürecinin bir parçasıdır, başkaca herhangi bir imtiyazı içinde barındırmaz. İslam dininde <strong>mutlak bağlılık</strong>, çerçevesi Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen <strong>ilkeleredir</strong>. Herhangi bir kişinin kendisini dinî bir otorite ve rehber olarak kabul etmesinin bir geçerliliği ve bağlayıcılığı yoktur.” (8).</p>
<p>“Ey İnsanlık! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu hatırlayın! Dahası ne anne babanın çocuğuna, ne de çocuğun anne babasına hiçbir fayda sağlamayacağı bir günün dehşetinden sakının! Unutmayın ki Allah&#8217;ın vaadi gerçekleşecektir: şu halde bu dünya hayatı sizi asla ayartmasın; dahası, aldatıcının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile aldatmasın.” (Lokman 31:33).</p>
<p>“(Münafıklar) seslenecekler: ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ (Mü’minler) şöyle cevap verecekler: ‘Elbette! Ama siz kendi kendinizi fitneye/ tuzağa düşürdünüz; böylece (güya) kendinizi gözettiniz; kuşkuya kapıldınız, Allah’ın emri gelinceye kadar <strong>malum kuruntularla avundunuz</strong>; dahası, o (kafa) sizi <strong>Allah ile aldatarak gurura sürükledi</strong>.’” (Hadîd 57:14).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>15 Temmuz Sınavını Başarıyla Tamamlayabilmek</strong></p>
<p>15 Temmuz fitne gecesinde kadın erkek, yaşlı genç bütün bir millet, iradesini ipotek altına almak isteyenlere karşı efsanevi bir direniş sergileyerek tarihteki şanlı yerini almıştır. Kendisine yönelen teveccühe layık şekilde cesaret ve dirayetle işgal girişimine karşı dimdik duran Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, taşeron darbecilere hiç beklemedikleri bir direniş zemini oluşturan Muhterem Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez, kalkışmacı hain güruhun elebaşısını canını ortaya koyarak bertaraf eden Şehit Ömer Halisdemir, onaltı yaşındaki oğlu Abdullah Tayyip ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde şeytanın askerlerine karşı direnirken emanetini teslim eden Şehit Erol Olçok, köprüde direnişçilerin en önünde tek başına gafil askerleri ikna etmeye giderken ağır yaralanan Gazi Halil Aslan, İncirlik üssünde elektriği keserek darbecileri naçar bırakan subay gibi yüzlerce şehit ve binlerce gaziyi bu millete hediye eden direniş, İslam ümmetinin bekasına tarihi bir hizmet sunmuştur. Yaklaşık bir ay boyunca sabahlara kadar meydanları, caddeleri tıka basa dolduran, kışla ve kurum önlerinde uzun soluklu nöbetler tutan Türkiye toplumu hem “millet” olduğunu hem de İslam dünyasına önderlik edebilecek liyakatte olduğunu göstermiştir.</p>
<p>Son Nebi’nin (aleyhisselam) ‘toplumda fenalık çoğalırsa, o toplumdaki iyilere rağmen helâkin kaçınılmaz olacağı’ (Buhârî, Fiten 4, 28) uyarısını ve sağduyu ile hareket etme (Ebû Davûd, Fiten 3; İbn Mâce, Fiten 3, 10, 12, 24) tavsiyesini kulak ardı ederek; yangından mal kaçırırcasına, fırsatı ganimet bilerek, eski kinlerin hesabını görmeye kalkarak, bu felaketten kendisine ve grubuna istikbal devşirmeye kalkarak… fitne ateşine odun taşımaya devam edersek ateşi söndürmek yerine körüklemiş ve büyütmüş, dolayısıyla şeytani güçlerin stratejik hedeflerine hizmet etmiş, nihayetinde ilk etapta milletçe alnımızın akıyla çıktığımız 15 Temmuz 2016 fitnesini/sınavını ikinci etapta kaybetmiş oluruz. Allah bizleri böylesine kötü bir akıbetten muhafaza buyursun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ul>
<li>Hayati Hökelekli, “Fitne” Maddesi, <strong>İslam’da İnanç-İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi</strong>, İFAV Yayınları, İstanbul 1997, II/52-53.</li>
<li>Şükrü Halûk Akalın vd., <strong>Türkçe Sözlük</strong>, TDK Yayınları, baskı, Ankara 2005, s. 881; İlhan Ayverdi-Ahmet Topaloğlu, <strong>Türkçe Sözlük</strong>, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2007, s.361.</li>
<li>Komisyon, <strong>Kur’an Yolu Meâl-Tefsir</strong>, 5. baskı, DİB Yayınları, Ankara 2014, I/295-297. Keza bkz. Hasan Keskin, <strong>Kur&#8217;an&#8217;da Fitne Kavramı</strong>, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003, s. 36.</li>
<li>Lütfü Şentürk, <strong>Örnek Vaazlar II</strong>, 3. baskı, DİB Yayınları, Ankara 2013, s. 119.</li>
<li>Mehmet Dere, “<strong>Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı</strong>”, Diyanet Dergisi, Ağustos 2016, Ankara.</li>
<li>Mücteba Uğur, <strong>Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü</strong>, TDV Yayınları, Ankara 1992, s. 99-100.</li>
<li>http://ankara.<strong>diyanet</strong>.gov.tr/Sayfalar/contentdetail.aspx?ContentId=295&amp;MenuCategory=Kurumsal, 30.07.2016.</li>
<li>http://webdosya.<strong>diyanet</strong>.gov.tr/anasayfa/UserFiles/Document/TextDocs/26310ed8-fba3-4e52-9be6-1a4a270bf66e.pdf, 03.08.2016.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/fitne-atesini-elbirligiyle-sondurebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SORUMLULUĞUMUZU ÜSTLENEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2015 09:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[17:15]]></category>
		<category><![CDATA[17:34]]></category>
		<category><![CDATA[17:36]]></category>
		<category><![CDATA[25:16]]></category>
		<category><![CDATA[33:15]]></category>
		<category><![CDATA[35:18]]></category>
		<category><![CDATA[37:24]]></category>
		<category><![CDATA[39:7]]></category>
		<category><![CDATA[53:38]]></category>
		<category><![CDATA[6:164]]></category>
		<category><![CDATA[66:6]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâm 1]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Aylan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[Cum'a 11]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[hacda izdiham]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet 20]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[mesuliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sülün]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan taşlama]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vakfe]]></category>
		<category><![CDATA[vinç kazası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=181</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164). &#160; İnsan olmak sorumlu olmaktır Sorumluluk kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan olmak sorumlu olmaktır</strong></p>
<p><strong>Sorumluluk</strong> kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. Bir insanın sorumluluğunu üstlenmesi ise, kendi tercih ve davranışlarının veya yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, bu konuda hesap vermesi ve neticesine katlanması demektir. Herhangi bir konuda sorumluluk taşımayan kimse için kullanılan ‘sorumsuz’ kelimesi aynı zamanda sorumluluk duygusu bulunmayan ya da bu duygusu yeterince gelişmemiş olan, düşünmeden hareket eden, eylemlerinin sonucunu üstlenmeyen problemli insanlar için kullanılmaktadır.</p>
<p>Sorumluluk kelimesi yerine asırlardır kullandığımız Arapça kökenli <strong>mesuliyet</strong> kelimesi sormak ve sorgulamak anlamına gelen ‘<em>se-e-le</em>’ fiil kökünden türetilmiştir. Farklı kalıplarıyla Kur’an-ı Kerim’de çok yerde geçen sorma, sorgulama ve sorumluluk kelimeleri ‘<em>mes’ûl</em>’ ve ‘<em>mes’ûlîn</em>’ kalıbında ism-i mefûl olarak beş yerde geçmektedir (İsra 17:34 ve 36, Furkan 25:16, Ahzab 33:15, Sâffat 37:24). Özetle bu âyetlerde insanların taahhütlerinden, bakışlarından, dinlediklerinden, düşündüklerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından ve ortaya koydukları eylemlerden mesul olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Belli sıfatları haiz oldukları varsayılarak belli bir süreyle yetkilendirilen ve kendilerine imkânlar verilen kişilerin, kendi irade ve kararlarıyla yaptıkları ya da ihmal ettikleri işlerden sorumlu tutulması, bunlardan dolayı sorgulanması, bu sorgu neticesinde takdir edilmesi ya da cezalandırılması gerekir.</p>
<p>Sorumluluk üstlenmiş olan bir insanın aklını, iradesini ve tüm kapasitesini kullanarak görevini en iyi şekilde yerine getirmesi için var gücüyle çaba harcaması beklenir. Toplumda yerleşmiş teamüllerin ve üstlenilen göreve ilişkin sözleşmenin doğal bir gereği olarak, aynı zamanda vicdanın fıtrî telkinleri doğrultusunda herkesin; görevinin gereklerini en iyi düzeyde bilmesi, görevinin inceliklerinin farkında olması, mevcut birikimiyle yetinmeyerek sürekli kendini yenilemesi ve görev alanına ilişkin yeni gelişmeleri takip etmesi, önceki hatalarını tekrar etmemesi, sorunlara çok daha etkin ve hızlı çözümler üretebilmesi, insanlara nitelikli hizmet sunması, konumuna mülkiyet değil emanet gözüyle bakması, tevazu ve kulluk bilinci ile yapıcı yaklaşımlar ortaya koyması beklenir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluk hiyerarşisini doğru kurmak</strong></p>
<blockquote><p>Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, eylemlerinin sonucunu üstlenmesi ve hata yaptığında özür dileyerek bedelini ödemesi insanın topluma karşı sorumluluğunun doğal bir gereğidir.</p></blockquote>
<p>Öncelikli ve en önemli sorumluluğumuz <strong>Allah’a karşı</strong> olan sorumluluğumuzdur. Allah’a iman edip O’nun bizim için çizdiği sınırları gözetmek, dini yalnızca O’na has kılmak, tevhit inancımıza şirk bulaştırmamak Rabbimize karşı sorumluluğumuzun zorunlu bir gereğidir. Sorumluluk bilincini kuşanmak anlamına gelen <strong>takva</strong>; bir taraftan sürekli Allah’ın huzurunda bulunduğumuz bilinciyle davranmak, öbür taraftan yetki kullanırken adil, insanlarla ilişki geliştirirken dürüst, samimi, saygılı ve merhametli olmak demektir.</p>
<p>Akıl sahibi yetişkin her bir fert, içinde yaşadığı <strong>topluma karşı</strong> sorumludur. Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, tercih ve kararlarının sonucunu üstlenmesi, kimseyi aldatmaması, hata yaptığında özür dilemesi ve bedelini ödemesi, içinde yetiştiği toplumun bütün üyeleri arasında iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin olabildiğince azalması için sürekli gayret etmesi, toplumda maddi ve manevi desteğe muhtaç olanlara elinden gelen yardımı yapması insanın topluma karşı sorumluluğunun gereğidir.</p>
<p><strong>Kendi nefsine </strong>ve <strong>ailesine karşı</strong> sorumlu olan insanın, kendisinin ve aile efradının yanlış yollara düşmemesi için dikkatli ve sorumlu davranması, dünya ve ahiret ateşlerinden kendisini ve yakınlarını koruması Rabbimizin bize açık emirlerindendir (Tahrim 66:6). Sosyal çevresine karşı sorumlu tutulan insan, soluduğu hava, içtiği su, üstünde yaşadığı coğrafya, beslendiği toprak ve hayvanlar başta olmak üzere bütün bir <strong>fizik çevreye karşı</strong> da sorumlu tutulmuştur. Dolayısıyla kendisine emanet edilen bütün bu nimetlerin emniyetinden sorumludur. Bu yüzden, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmeyen, ihmal ya da yanlışlar yapan insanlar hem dünyada hem de ahirette sorguya çekilerek cezalandırılmayı hak eder.</p>
<p>Hiç kimse başkasının günahını yüklenmeyeceği gibi günah sahibi, büyük hesap gününde bu kötü yükünü paylaşacağı bir yardımcı bulamayacak, kendi yanlış tercih ve eylemlerinin, hatalı kararlarının cezasını bizzat kendisi çekecektir (Örnek olarak bakınız: Fâtır 35:18, Necm 53:38, En’âm 6:164, İsra 17:15, Zümer 39:7). Sevgili Efendimiz meşhur “<em>Kullukum râ’in we kullukum mes’ûlun ‘an ra’iyyetih&#8230;</em>” hadis-i şerifi başta olmak üzere bir çok hadisinde insanların sorumluluğunu üstlendiği diğer insanlara karşı davranışlarından hesaba çekileceğini, aile efradına, çalışanlarına, idaresini üstlendiği insanlara karşı sorumlu olduğunu, sorumluluğunun bilincinde olarak onlara karşı hakkaniyetle ve merhametle davranması gerektiğini hatırlatmıştır. (Buharî: Cum’a 11, Ahkâm 1; Müslim: İmamet 20).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hacdaki iki facianın sorumluluğunu üstlenmek</strong></p>
<p>Hicrî 1436 haccında yaşadığımız iki facia, Müslümanların oturup kader ve tevekkül anlayışlarını ciddiyet ve samimiyetle gözden geçirmesi, sorumluluk bilincinin ne olduğunu yeniden hatırlaması, sorumsuz sorumluların cezalandırılarak sorumlu davranma ve sorumluluğunu üstlenme erdeminin yeniden kazanılması gerektiğini, yadsınamaz ve ötelenemez acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p>
<p>Kâbe’de <strong>11 Eylül</strong> 2015 <strong>Cuma</strong> günü devrilen paletli <strong>vinç</strong> kazasında <strong>111</strong> hacı adayı hayatını kaybetmiş, 238 kişi de yaralanmıştır. Müteahhit firma <strong>Bin Ladin</strong> Grubu yöneticisi medyaya verdiği beyanatta; “<em>accident was an <u>act of God</u></em>” diyerek kazanın ‘takdir-i ilahi’ olduğuna vurgu yaptı. Yakını vincin altında ölen Müslümanların bir çoğu; en yakın akrabasının canını ‘kutsal topraklar’da alan Allah’a şükretti. Kâbe’nin güvenliğinden sorumlu olan, bu iş için yüklü bir ücret alan yönetici “<em>Lâ ilâhe illallah</em>” demekle yetindi. Bazı hacı adayları yaralıların yardımına koşmak yerine tavaf ibadetini bozmamayı ve yedi şavtı tamamlamayı tercih etti!&#8230; Birkaç gün sonra anlaşıldı ki, vincin üreticisi Alman firması adına açıklama yapan mühendisin ilk gün dediği gibi vinç, denge ağırlıkları noksan halde kullanılmış. Bununla da kalmayıp, şiddetli rüzgâr estiğinde vincin devrilmemesi için yere indirilmesi gereken ağırlık taşıyan kolu (BOM) hac yoğunluğu gerekçe gösterilerek yere indirilmemiş!</p>
<p>Suudi Arabistan Sağlık Bakanı, bayramın birinci günü hac ibadeti esnasında <strong>şeytan taşlarken</strong> hayatını kaybedenlerin sayısının 769&#8217;a yükseldiğini açıkladı. Yaralıların sayısını ise 934 olarak belirtti. İlk gün 220 olarak verilen ve üçüncü günde dört kat yükselen bu rakamlar muhtemelen biraz daha artacaktır. Sorumluluğunu üstlenip istifa ederek muhakeme edilmeyi istemesi gereken Suudi yöneticiler faturayı ‘talimatları dinlemeyen hacılar’a kesti! Neyse ki yeni kral her iki facia için soruşturma komisyonu kurulması talimatı vermiş&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüksek sorumluluk örneği vakfe duasına ümmetçe âmîn diyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Hacda yaşanan iki facia, kader ve tevekkül anlayışımızı ciddiyet ve samimiyetle sorgulamayı acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p></blockquote>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız Arafat’ta 56 bine yakın Türkiyeli hacı adayına yaptırdığı vakfe duasında sorumlu bir duruş sergiledi ve sorumluluğu şer odaklarına ya da Allah’a yüklemeyip samimi ve derin bir özeleştiri yaptı:</p>
<p>&#8220;Her işimize Rahmân ve Rahîm isimlerini başlangıç eyledik. Lâkin işlerimizi adalet, hakkaniyet, merhamet ve şefkatle icra edemedik. Birbirimizden merhameti esirgedik&#8230; İslâm’ı hakkıyla temsil edemedik. Kur’an-ı Kerim’i anlamadık, meramını doğru anlatamadık. Böldük, bölündük, kendimizi tek hakikat yolcusu ilan ettik, birbirimizi küfürle itham ettik. Kendimizi, düşüncemizi, mezhebimizi, meşrebimizi kutsadık. Şiddetin adını cihad, zulmün adını zafer koyduk. Senin rahmet dinini, korku dini zannedenler varsa, sorumlusu biziz&#8230;</p>
<p>Dünyaya aldandık, hırs ve tamahın girdabında boğulduk. Kendimize yabancılaştık, iffetin kıymetini, önemini anlayamadık, anlatamadık. Zulme seyirci olduk, mazluma hak ettiği desteği veremedik. Malımızı, makamımızı, her türlü imkânımızı Senin rızana uygun bir biçimde kullanamadık. Cimriliğin, bencilliğin, çıkarcılığın karanlığında kaybolduk&#8230;</p>
<p>Omuzlarımızda kimlerin hakkı var, dilimizle kimleri ezdik, elimizle kimleri incittik? Senin evin gönüllerdi, biz nice gönüller yıktık. Senin rızan bir yetimin başını okşamakta, bir öksüzü sevindirmekte gizliydi. Biz bilerek ya da bilmeyerek kim bilir kaç yetimi yalnızlığa terk ettik, kaç öksüzü gizli köşelerde ağlattık. Komşumuz aç yatarken ondan habersiz kendimizi ağırladık. Sen muhtaçlara yardım için bizleri vesile kılmışken, biz sadece sana “Muhtaçlara yardım et Ya Rabbi!” diye dua etmekle yetindik! Şimdi hepsini burada sana itiraf ediyoruz.</p>
<p>Zulme uğrayan kardeşlerimize el uzatamadık, onları çoğu zaman yalnız bıraktık, gözyaşlarına ortak olamadık. Peygamberimizin emrettiği üzere, bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi olamadık. Kardeşlerimizin halleriyle hâllenemedik, dertleriyle dertlenemedik, acılarını acımız, sevinçlerini sevincimiz bilemedik. Ne yazık ki bizler, zihinleri bir, yürekleri bir, gayeleri bir, sevgileri bir, hüzünleri bir, kederleri bir, acıları bir kardeşler topluluğu olamadık!</p>
<p>Kendimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için isteyemedik. Haset ettik. Gıybet ve iftiraya bulaştık. Kul hakkına girdik. Kardeşimizden hoşgörüyü dahi esirgedik. Kusurumuz boyumuzu aşmış, günahımız asırlara taşmış. Söz veriyoruz&#8230;</p>
<p><u>Açgözlüler yüzünden çocukların aç kalmadığı, Aylan bebeklerin minik bedenlerinin deniz kıyılarına vurmadığı bir dünyada yaşamayı, o dünyayı kurmayı bizlere lütfeyle Ya Rabbi!</u>”</p>
<p>Muhterem hocamızı bu yüksek sorumluluk bilinci ve samimi tevbesinin dolayı tebrik ediyor, özetle iktibas ettiğimiz vakfe duasının sonundaki anlamlı tazarru’u için can u gönülden âmîn diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluğu Allah’a yükleme kurnazlığından vaz geçmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:<br />
Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu! (Mehmet Âkif).</p></blockquote>
<p>Kur’an şairi Mehmet Âkif, Müslümanların; müptela olduğu sorumsuzluk hastalığını ve adam gibi sorumluluğunu üstlenmek yerine şark kurnazlığıyla mesuliyeti nasıl Allah’a yüklediğini 90 yıl evvel ne kadar da beliğ ifade etmiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:</p>
<p>Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.</p>
<p>Taleb nasılsa, tabî’î netice öyle çıkar,</p>
<p>Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?</p>
<p>“Çalış!” dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,</p>
<p>Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!</p>
<p>Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,</p>
<p>Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!</p>
<p>Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,</p>
<p>Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!</p>
<p>Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,</p>
<p>Birer birer oku tekmîl edince defterini;</p>
<p>Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir…</p>
<p>Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!</p>
<p>Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:</p>
<p>“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!</p>
<p>Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;</p>
<p>Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.</p>
<p>Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;</p>
<p>Çoluk çocuk O’na aid: Lalan, bacın, dadın O;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;</p>
<p>Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;</p>
<p>Tabîb-i aile, eczacı&#8230; Hepsi hâsılı O.</p>
<p>Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!</p>
<p>Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!</p>
<p>Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;</p>
<p>Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?</p>
<p>Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imâna?</p>
<p>Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?</p>
<p>Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân…</p>
<p>Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!</p>
<p>Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih,</p>
<p>Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcih!</p>
<p>Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,</p>
<p>Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba</p>
<p>Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!</p>
<p>Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!</p>
<p>&#8220;Kader&#8221; senin dediğin yolda şer’a bühtandır.</p>
<p>Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır!</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Erol Çetin; “Kur&#8217;an&#8217;da Sorumluluk Kavramı ve Kapsamı”, Kur’ani Hayat dergisi, Sayı: 40, Mart-Nisan 2015, s.105-108.</li>
<li>Murat Sülün, Saffet Köse vd.; Kur’an-ı Kerim’de Mesuliyet (Kaynağı, Sınırları, Sonuçları), Ensar Neşriyat, İstanbul.</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; Safahat, Fatih Kürsüsü’nden, Çağrı Yayınları, İstanbul 2013, s.666-672.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
