<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Malik bin Nebi Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/malik-bin-nebi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/malik-bin-nebi/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Apr 2019 04:14:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>SÖMÜRÜYE ELVERİŞLİLİKTEN KURTULABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/somuruye-elverislilikten-kurtulabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/somuruye-elverislilikten-kurtulabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 04:12:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALİGARH KÜLLİYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEZAYİR EMİR ABDÜLKÂDİR]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-MUSANNİFÎN]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-ULÛM DİYOBEND ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[FAS ABDÜLKERİM HATTÂBÎ]]></category>
		<category><![CDATA[İNGİLİZ CASUSU LAWRENCE]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD (DAİŞ) TERÖR ÖRGÜTLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[KAFKASYA İMAM ŞAMİL]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[NEDVETU’L-ULEMÂ]]></category>
		<category><![CDATA[NEDVÎ DÂRU’L-ULÛMU]]></category>
		<category><![CDATA[PROF.DR. AZİZ SANCAR]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİBLÎ NUMANÎ]]></category>
		<category><![CDATA[SİR SEYYİD AHMED HAN]]></category>
		<category><![CDATA[SÖMÜRÜYE ELVERİŞLİ OLMA DURUMU]]></category>
		<category><![CDATA[SUDAN EL-MEHDÎ]]></category>
		<category><![CDATA[TUNUS ZERKÂVÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=871</guid>

					<description><![CDATA[Daha önce şahsiyeti, hâtıratı, gözlemleri, değerlendirme ve tahlilleri konusunda örnek pasajlar yayımladığım merhum Fikri Tuna Hoca’nın bu yazıda İslam âleminin temel problemlerinin başında gelen “sömürülmeye elverişli olma durumu”na ve bu zaaftan kurtulabilmenin yoluna ilişkin tespit ve önerilerinden birkaç paragrafı “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserimizden iktibas ederek dikkatinize sunmak istiyorum. Sömürünün Mahiyetini ve Sömürüye Elverişlilik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce şahsiyeti, hâtıratı, gözlemleri, değerlendirme ve tahlilleri konusunda örnek pasajlar yayımladığım merhum Fikri Tuna Hoca’nın bu yazıda İslam âleminin temel problemlerinin başında gelen “sömürülmeye elverişli olma durumu”na ve bu zaaftan kurtulabilmenin yoluna ilişkin tespit ve önerilerinden birkaç paragrafı “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserimizden iktibas ederek dikkatinize sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>Sömürünün Mahiyetini ve Sömürüye Elverişlilik Durumunu Kavramak </strong></p>
<p>“Malik Bin Nebi -Cezayir’de yaşadığım esnada sıkça görüşüp fikir teatisinde bulunduğum bu muhterem zât-, bir eserinde şöyle demektedir:</p>
<p>“Filistin’den bir Yahudi heyeti Mısır’da hükümran olan İngiltere’nin genel valisiyle görüşmek için Kahire’ye giderek vali ile görüşür. Bu görüşme esnasında heyetin başkanı <strong>Yahudi hahamı </strong>valiye hitaben şöyle der (s.321):</p>
<p>“Ekselansları, bizim bu mülakattaki hedefimiz ve isteğimiz sizce malumdur. Sizin arzunuz ve hedefiniz de bizce malumdur. İkimiz de ölüm döşeğinde olan şu ‘hasta adam’ın ölümünü hızlandırmak ve ondan kurtulmak istemekteyiz. Zira o varken varmak istediğimiz hedeflere istediğimiz süratle yetişmek mümkün olmamaktadır. Bizim isteğimiz Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması, sizinki ise başta Hindistan olmak suretiyle bütün Âlem-i İslâm’ın hükümranlığını elde ederek tarafınızdan sömürülmesidir. Ancak, şu var ki; biz hedefimize sizsiz varabiliriz. Ama siz hedefinize bizsiz varamazsınız. Zira her ikimizin de hedefinin gerçekleşmesi için gereken <strong>para ve maddi güç</strong> bizdedir. Onun için biz hedefimize ne yapıp edip sahip olduğumuz bu güç dolayısıyla varabiliriz. Ama siz bizim yardımımız olmadan hedefinizi gerçekleştiremezsiniz.”</p>
<p>Meşhur İngiliz casusu Lawrence, Birinci Dünya Savaşı hakkında fikir beyan ederken şöyle demektedir: “Bu savaşın neticesi, İslâm âleminin <strong>hilafet idaresi altında</strong> bir daha İngiltere’nin ve Batı’nın karşısına çıkmamasının mutlak şekilde temin edilmesidir.”</p>
<p>Bu iki görüşten anlaşılan netice şudur: Gerek beynelmilel Yahudi teşkilatı ve gerekse o zamanın Amerika’sı sayılan İngiltere’nin hedeflediği şey Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıdır. Zira bu iki gücün amacına ulaşmasını engellemekte olan yegâne güç, o (zayıfladığı) zaman dahi olsa Osmanlı Devleti’ydi. Onun için ne yapıp edip Osmanlı Devleti’nin tasfiyesini temin etmek gerekmekteydi. Bundan dolayı diyorum ki; Birinci Dünya Savaşı’nın sebebinin esas itibarıyla beynelmilel <strong>Yahudi teşkilatının arzu ettiği neticeyi</strong> elde etmek olduğuna inanmaktayım. Diğer tâli derecedeki sebepler pek önemli sayılmaz. İşte Lawrence’in dediği gibi Birinci Dünya Savaşı’nın neticesi bu güçlerin arzu ettiği şekilde tecelli etmiştir. Ve Osmanlı Devleti, altı asırlık İslâm âlemi hâkimiyetinden sonra bu beynelmilel güçler tarafından hezimete uğratılarak İslâm bayraktarlığına veda etmiştir (s.322).</p>
<p>Bugünkü manzaraya baktığımız zaman; o zamanki durumla bugünkü durum arasında pek <strong>fark bulunmamaktadır</strong>. O gün dünyaya hâkim olan güç İngiltere idi. Bugün ise Amerika’dır. O gün ve bilhassa Osmanlı Devleti yok edildikten sonra İslâm âlemi paramparça olmaktan kendini kurtaramamıştır. O büyük coğrafya, sömürgeci devletler tarafından teker teker yutuldu ve köleleştirildi. Kuzey Afrika’da Cezayir, Tunus, Libya, Fas gibi devletler Fransızlar tarafından sömürgeleştirildi. Hindistan 1856’da… Bilhassa Hint Müslümanlarının karşı koyma hareketi hezimetle neticelenince İngiltere bütün Hindistan’a el koydu. Ve o koca kıta İngiltere’nin sömürgesi durumuna geldi. Sadece Hindistan’a değil, Hindistan’daki <strong>hâkimiyetini sağlamlaştırmak</strong> için Hindistan’a açılan bütün yollara da hâkim oldu. Arabistan’a ve Körfez devletlerine, Irak’a, Yemen’e hâkimiyetini ilan etti. İran aynı şekilde İngiltere’nin hâkimiyetine boyun eğmek mecburiyetinde kaldı. Osmanlı bakiyesi Türkiye’de ise sadece Anadolu’da birkaç vilayet müstakil bir şekilde kaldı. İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, Maraş ve daha birçok vilayet <strong>ya</strong> <strong>İngilizler ya Fransızlar ya da Ruslar</strong> tarafından sömürgeleştirildi. Ve bu şekilde İslâm âlemi parçalanmış oldu. Bugün de hemen hemen durum aynıdır. Bugün de vaziyet içler acısıdır. Bilhassa çeşitli devletçikler IŞİD (DAİŞ) ve çeşitli İslâm devletlerinde kurulan <strong>terör örgütleri</strong> gibi güçler bugün İslâm âlemini perişan bir duruma getirmiştir.</p>
<p>İşte böyle bir zamanda (Osmanlı Devleti) başta İngiltere olmak suretiyle Batılı güçler ve her zaman onları destekleyen Rusya tarafından paylaşıldığı gibi Türkiye’de durumun büyük çapta değişmesine sebep oldu.” (s.323).</p>
<p><strong>Batı’nın Topyekûn Saldırısı Karşısında İslâm Âlemini Müdafaa Etmek</strong></p>
<p>“Başta İngiltere olmak suretiyle sömürgeci Batı devletleri İslâm âlemine bu şekilde saldırırken İslâm âlemi bu durumu nasıl ve ne şekilde karşıladı? Yani, İslâm âlemi Batı’nın birlik içindeki bu saldırısına karşı birlik içinde bir müdafaa ve <strong>mukavemet</strong> gösterebildi mi, yoksa gösteremedi mi? İşte bu çok önemli bir konudur. Zira o zaman İslâm âlemi böyle bir karşı saldırıya geçebilecek durumda değildi.</p>
<p>Bazı coğrafyalarda bölük pörçük münferit bazı hareketler olsa da bunlar pek müessir olmamıştır. Mesela, Kafkasya’da İmam Şamil hareketi, Fas’ta Abdülkerim Hattâbî, Sudan’da el-Mehdî hareketi, Cezayir’de Emir Abdülkâdir hareketi, Tunus’ta Zerkâvî hareketi gibi münferit hareketler zuhur etse de bunların fazla tesiri olmadığı gibi esas davanın da seviyesinde (bir mukavemet) olmamıştır.</p>
<p>Doğu-Batı mücadelesinde Hindistanlı meşhur mütefekkir allâme Şiblî Nu’mânî’nin bir görüşünü yansıtmak istiyorum. O, Hindistan’da İngiliz sömürgesine son vermek için yapılması gereken mücadelenin nasıl olması gerektiği hususunda şöyle demektedir:</p>
<p>“Hint Müslümanları bu mücadeleyi vermek için yapması gereken şeyin sömürge devletinin Hindistan’ı sömürmesi için kullandığı aracı ve vasıtaları kullanmak mecburiyetinde olduğudur. Yani, İngiltere Hindistan’ı zapt etmek, sömürmek, zenginliğine ve servetine sahip olmak için kullanmış olduğu aynı silahı kullanmak mecburiyetinin oluşması ve yapılması gerekenin aynı silahla mücadele etmenin gerektiğidir. Bu ise o zamana kadar Müslümanlar tarafından devam ettirilen zihniyetin bırakılarak “sömürüye elverişli olma durumu”ndan kurtulmak için ne gerekiyorsa onu yapmanın şart olduğu ve hem dinî hem de insani bir vecibe olduğu inancına varmak mecburiyetinde olduklarını beyan etmektedir. Ki, benim her zaman savunduğum konu işte budur. Yani, <strong>sömürüye elverişli olmaktan kurtulmak</strong>. Zira, böyle bir fikrî reform tahakkuk etmediği müddetçe sömürü ve köleleşme kabullenilmiş demektir. Bu ise kurtuluş ve hürriyet kapılarının kapanması anlamına gelir.” (s.324).</p>
<p><strong>Şiblî Nu’mânî’nin Mücadelesini Sürdürmek</strong></p>
<p>“Şiblî Nu’mânî bu inançla, bütün düşünce kabiliyetiyle ilme ve irfana yönelerek Hindistan’ın bütününde, çeşitli vilayetlerinde yeni medreseler, ilim ve irfanla mücehhez yeni eğitim sistemleri çerçevesinde bir ilmî hamlenin yapılması gerektiğini bütün gücüyle savunmuş ve savunmakla da yetinmeyerek bu sahada arzu edilen neticeleri elde etmek için çeşitli ilmî müesseseler meydana getirmiştir. Mesela, daha önce Hindistan’da dinî eğitim veren âlimler iki taifeye ayrılmışlardı. Biri eğitimde tamamen Batı sistemini uygulamak isteyen <strong>Sir Seyyid Ahmed Han grubu</strong> ki bunlar sonradan üniversiteye dönüşen Aligarh külliyesini açmışlar ve modern bir şekilde hem dinî bilgiler hem de tarih, coğrafya, matematik gibi Batı eğitim sistemine dâhil olan eğitim sistemini kabullenmiş ve o şekilde hizmet vermişlerdir.</p>
<p>Diğeri ise, eski eğitim sistemine bağlı kalmış ve Batı’dan gelen her şeye karşı çıkmış ve eski sistem üzerine devam etmiştir. Hindistan’ın meşhur <strong>Dâru’l-Ulûm Diyobend</strong> Üniversitesi bu eski sistemi takip eden bir müessesedir. Ama Şiblî bu ikisine de muhalefet ederek hem Batı sisteminin faydalı olan eğitim metotlarını kabul etmiş ve bu metotlar dâhilinde gereken tarih, coğrafya, matematik, fizik gibi ilimleri ders programına koymuş, hatta İngilizceyi bile büyük bir mücadele neticesinde resmî ders olarak kabul ettirmiş ve bu şekilde, bugün Hindistan’da en meşhur olan ve bütün Nedvîlerin mensup olduğu Nedvetu’l-Ulemâ’nın dâhil olduğu Nedvî Dâru’l-Ulûmu’nu kurmuş, ayrıca bütün Hindistan’ı kapsayan bir ilim hamlesi olarak <strong>Dâru’l-Musannifîn</strong> müessesesini meydana getirmiştir.</p>
<p><strong>Şiblî</strong>’nin bu mücadelesi benim de kabul ettiğim <strong>tek mücadele metodudur</strong>. Ancak ve ancak böyle bir mücadele neticesinde sömürüye elverişli olmaktan kurtulabiliriz. Sadece biz değil, bütün İslâm âleminin kurtulması, hem bu dünyada hem öte dünyada refah ve saadetinin temini için böyle bir mücadelenin kabul edilmesi ve bunun inanç haline getirilmesi gerekmektedir. Şiblî’nin kendisi Ahmed Han’ın zengin kütüphanesinden istifade ederek Batı’ya açılan bütün kitapları okumuş, Farsçada büyük şair olduğu gibi Arapçada da aynı güce sahip, zaten kendisi Aligarh’ta Arapça hocalığı yapan bir kimse idi. O yüksek düzeyli külliye daha sonra üniversiteye çevrildi (s.325).</p>
<p>Bunun yanında <strong>Şiblî</strong> orada hocalık yapan bir Fransız’dan Fransızca öğrenmiş, İngilizcesi iyi derecede, eski Hint dillerinin ders programına alınması için mücadele verecek kadar açık fikirli, Batı’yı çok iyi anlayan, bununla beraber Batı’dan gelen her şeyi kabul etmeyen, güzel, iyi ve makul olanı seçen, <strong>seçici bir zihniyete sahip olan</strong>, eskiyi eskidir diye reddetmeyen, yeniyi de yenidir diyerek hemen kucaklamayan, <strong>itidal dairesi içerisinde</strong> dünya fikir hareketine iştirak eden, katkı sağlayan bir ilim adamı olarak memleketine, milletine, bütün İslâm âlemine, hatta insanlık âlemine hizmet etmiştir.</p>
<p>İşte, birlik ve beraberlik içinde saldırılarına devam eden Batı’ya karşı durmanın metodu, amacı ve gayesi bu olması gerekirken maalesef İslâm âlemi Osmanlı Devleti tasfiye edildikten bugüne kadar yüz seneye yakın bir zamandır elle tutulur hiçbir şey yapmamıştır! Amerika’da bilim ödülünü alan Prof.Dr. Aziz Sancar bir beyanat verdi: ‘İslâm âlemi beş yüz seneden beri Batı teknik hareketine, Batı’daki ilmî harekete hiçbir katkıda bulunmamıştır’, diyor. Bu çok doğru bir tespittir. Bu <strong>ilmî hareketin şartlarını temin</strong> için çalışmamak, sömürüye elverişlilik durumunu, yani açıkçası, güçlü devletlerin boyunduruğu altına girmeyi sağlamaktan başka hiçbir şeye yaramayacaktır. Bu şekilde geçen zaman hebadır, boştur.” (s.326).</p>
<p><strong>Birliği Sağlamak, Teknolojik ve Ekonomik Gücü Elde Etmek</strong></p>
<p>“Bugün bakıyoruz ki, Osmanlılarla aynı talihi paylaşan Rusya, Japonya, Çin ve daha sonradan ortaya çıkan Kore ve Vietnam gibi Asya devletleri artık sömürüye elverişli olmaktan çıkarak Batı’yı tehdit etme durumuna gelmişlerdir. Aynı zaman içinde yaşadığımız halde biz hâlâ sömürüye elverişlilik zihniyetinden kurtulamadık, hâlâ ciddi olan her şeyimizi Batı devletlerine yaptırmaktan iftihar duymaktayız. Bunun bir zül olduğunun farkında bile değiliz! (s.326).</p>
<p>Irak parçalandı, şayet sömürüye elverişlilik durumundan kurtulamazlarsa yarın İran’ı, öbür gün Türkiye’yi <strong>parçalayacaklar</strong>! Çaresi; birliği sağlamak ve teknolojik ve ekonomik gücü elde etmek. Bu ikisi olmazsa gece gündüz dua etseler de fayda etmez!</p>
<p>Kur’an’da: “<em>We e’iddû lehum mesteta’tum min quwwe…</em>: Siz de onlara karşı gücünüz oranında <strong>kuvvet</strong> ve atlı birlik hazırlayıp, bu yolla hem Allah düşmanlarını, hem kendi düşmanlarınızı, hem de bunlar dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği daha başkalarını yıldırıp caydırabilesiniz. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız size tümüyle geri ödenecektir ve siz asla zulme uğramayacaksınız.” buyurulmaktadır (Enfâl 8:60). Dua budur…” (s.327).</p>
<p>83 yıllık hayatı boyunca İslam dünyasını yakından tanımak için büyük çaba harcayan, tarihte ve günümüzde ortaya çıkan ilim ve fikir hareketlerini derinlemesine mütalaa eden, çocuk yaşta başlattığı ilim yolculuğunu vefatına kadar sürdüren merhum Fikri Tuna hocamıza Yüce Allah’tan gani gani rahmet niyaz ediyorum. Mekânı cennet, makamı âlî olsun…</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/somuruye-elverislilikten-kurtulabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FİKRÎ SORUNLARIMIZIN TEMELİNE İNEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-sorunlarimizin-temeline-inebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-sorunlarimizin-temeline-inebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2019 20:05:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ARAP AKLI]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Baharı]]></category>
		<category><![CDATA[ARAP MİLLETİ]]></category>
		<category><![CDATA[ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[CÂBİRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[CORC TARÂBİŞÎ]]></category>
		<category><![CDATA[DEVALİBÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-HİSBE Fİ’L-İSLÂM]]></category>
		<category><![CDATA[EL-İSTİŞRÂQ WE’L-MUSTEŞRİQÛN]]></category>
		<category><![CDATA[EL-UMMETU’L-ARABİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[ET-TEBŞÎR WE’L-MUBEŞŞİRÛN]]></category>
		<category><![CDATA[EZHERLİLER]]></category>
		<category><![CDATA[FİKİRDE VAHDET]]></category>
		<category><![CDATA[Gibb]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN FEYLESOFLARI İŞRAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂM SOSYALİZMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂM’DA DEMOKRASİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂM’DA SOSYALİZM]]></category>
		<category><![CDATA[İŞTİRÂKİYYETU’L-İSLÂM]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[KİTÂBU’L-EMWÂL]]></category>
		<category><![CDATA[KİTÂBUL-HARAC]]></category>
		<category><![CDATA[KRAL FAYSAL]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR PROBLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[KURTUBA FEYLESOFLARI AKILCI]]></category>
		<category><![CDATA[MACAR MÜSTEŞRİK GOLDZİHER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[Massignon]]></category>
		<category><![CDATA[MİSYONERLİK]]></category>
		<category><![CDATA[MİSYONERLİK VE MİSYONERLER]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kardeşler]]></category>
		<category><![CDATA[MUSTAFA ABDURRÂZIK]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[MÜSTEŞRİKLER]]></category>
		<category><![CDATA[NİHAT KEKLİK]]></category>
		<category><![CDATA[ÖMER FERRUH]]></category>
		<category><![CDATA[ORYANTALİZM]]></category>
		<category><![CDATA[ORYANTALİZM VE ORYANTALİSTLER]]></category>
		<category><![CDATA[SAFA MÜRSEL]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[ŞARKİYATÇILIK]]></category>
		<category><![CDATA[SÂTI BEY]]></category>
		<category><![CDATA[SIBÂ’Î]]></category>
		<category><![CDATA[SOSYAL ADALET]]></category>
		<category><![CDATA[turancılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=869</guid>

					<description><![CDATA[Daha önce şahsiyeti, hâtıratı ve İslâm âlimlerine ilişkin değerlendirmeleri konusunda dört yazı yayımladığım merhum Fikri Tuna Hoca’nın bu yazıda İslâm âleminin halen yaşamakta olduğu temel problemlere ilişkin bazı tespit ve önerilerini, “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserimizden örnek kabilinden iktibasla sunmak istiyorum. Bilerek ya da Bilmeyerek Sömürgecilere Uşaklık Etmemek Sömürge düzeninin keşif kolu olarak tanımladığı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce şahsiyeti, hâtıratı ve İslâm âlimlerine ilişkin değerlendirmeleri konusunda dört yazı yayımladığım merhum Fikri Tuna Hoca’nın bu yazıda İslâm âleminin halen yaşamakta olduğu temel problemlere ilişkin bazı tespit ve önerilerini, “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserimizden örnek kabilinden iktibasla sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>Bilerek ya da Bilmeyerek Sömürgecilere Uşaklık Etmemek</strong></p>
<p>Sömürge düzeninin keşif kolu olarak tanımladığı ırkçılık, oryantalizm ve misyonerlik meselesine dair üstat Fikri Tuna şu açıklamaları yapar:</p>
<p>“Sömürge düzeni sadece yeraltı ve yerüstü maddi servetleri elde etmekle yetinmez. Nitekim çok disiplinli ve çok kapsayıcı bir şekilde girmiştir İslâm âlemine. Askerî harekâta başlamadan önce ‘oryantalizm; şarkiyatçılık’ başladı. Amaç İslâmî ilimlerdi.</p>
<p>Bir taraftan sosyalizm, diğer taraftan Arap milliyetçiliği yayılıp giderken, ‘Arap Sosyalizmi’ni savunanlar da olmuştur, Amâra gibi. Câbirî de bunlardan olup bilhassa Fransız oryantalizmiyle sıkıfıkı idiler. Hasan Hanefi, Halepli Corc Tarâbişî gibi yazarlar hem Arap milliyetçiliğini hem de sosyalizmi birleştirip savunmuşlardır. Şimdi Türkiye’de Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizminin yayılış tarihi pek bilinmediğinden, bu adamların mazilerini ve gayelerini bilmedikleri için kitapları çevrilip yayınlanmıştır. Câbirî; “Arap aklı kavramını kullanmak aklımdan bile geçmedi.” diyor bir mektubunda. O, Sâtı Bey mezhebindedir. Tarâbişî; Arap olmadığını bildiğiniz hâlde onların etnisitesini nasıl inkâr eder, tamamen Batı emperyalizminin oyununa nasıl gelirsiniz?” diye soruyor Câbirî’ye. Bu yüzden <strong>onlardan yapılan tercümeler</strong> bir taraftan fayda sağlarken, diğer taraftan meseleleri karıştırdıkları için zarar vermiştir (s.283).</p>
<p>Câbirî sosyalist blokun en güçlü temsilcilerinden olduğu gibi Arapçıdır da. Tarâbişî ile Paris’te görüştüğümde üç ciltlik eserini vermişti bana. Bu eserinde Tarâbişî Câbirî’yi yerden yere vuruyor.</p>
<p>Sadece Câbirî değil, Ezherliler bile Abdünnâsır’ın etkisi altında kalmıştı. Bizde de Turancılıkla başlayan bir akım var. Nihat Keklik ofisime gelip <em>Türk-İslâm Ahlakı</em> başlıklı bir risale getirdiğinde bu şekilde bir başlık kullanmasını tenkit etmiştim (s.50).</p>
<p>Türk, Arap, Berberi, Kürt, Çerkes vb. ırkçılıkları dinin yerine ikame edilirse İslâm kardeşliğine ve birliğine zarar verir. <strong>Irkçılık üstünlük iddiasına dayanır</strong>. Bu ise ilmî esaslara muhalefet etmektir. “<em>Kullukum min Âdeme we Âdemu min turâb</em>: Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır.” diyerek Rasulullah (s) ırkçılık meselesini tamamen kapatır ve İslâm kardeşliğini savunur. Hangi ırk olursa olsun, ırkçılık ve sosyalizm İslâm birliğini bölmeyi amaçlar (s.283).</p>
<p><strong>Şarkiyatçılık</strong> hareketinin asıl gayesi Müslümanlar arasında şüphe yayarak onları İslâm’dan uzaklaştırmak ve İslâmiyet’i zayıflatmaktır. Güçlü Macar müsteşrik Goldziher gibi birkaç istisna dışında, Malik Bin Nebi’nin <em>el-İstişrâq we’l-Musteşriqûn</em> (Oryantalizm ve Oryantalistler) adlı eserinde de vurguladığı gibi <strong>İslâm’ı çarpıtarak anlatan</strong> kimselerdir. Hem şarkiyatçılık hem de misyonerlik faaliyetleri İslâm’ı zayıflatarak <strong>İslâm âlemini yıkmak</strong> hedefini gütmüş, fıkhi ve tasavvufi mezhepleri ayrı bir dinmiş gibi takdim etmişlerdir. Müslümanların içinden çeşitli bölgelerde bu müsteşriklerin etkisinde kalarak benzer fikirler savunanlar da çıkmıştır.</p>
<p>Bugünkü İslâm âleminin perişan durumu ve İslâm’dan uzak düşmeleri öncelikle Müslümanların kendi sorunudur. Ancak Amerika ve Rusya başta olmak üzere şarkiyatçılık ve misyonerlik hareketiyle kavram kargaşasına yol açmalarının bunda önemli bir payı vardır.” (s.265).</p>
<p><strong>Irkçılık, Misyonerlik ve Oryantalizm Üçlüsüne Karşı Dikkatli Olmak</strong></p>
<p>“Bu üç önemli hususu daha detaylı ele almak icap eder:</p>
<p><strong>1) Irkçılık</strong>: Batı İslâm’ı ırkçılıkla parçalamak istemiştir. İslâm’ı kaldırıp ırkçılığı bir ideoloji olarak yerleştirmek istemiştir. Bizde Turancılık… Akçuraoğlu Yusuf’un Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde bu husus çok net anlatılır. Osmanlıcılığı ve İslâmcılığı bertaraf edip Türkçülüğü savunuyor. Aynı şekilde Arap ırkçılığı… ‘Arap devletleri’ ve ‘Müslüman devletler’ diye kullanıyorlar şimdi Araplar. Birçok toplantıda bu yaklaşımı tenkit etmek zorunda kaldım, buna niye ihtiyaç duyuyorsunuz diye. ‘İslâm milleti’ niye yetmiyor diye (s.279).</p>
<p><strong>2) Misyonerlik:</strong> Kültür hareketlerinin dışında oluşan Türkçülük, Arapçılık, Berberilik gibi ırkçılık hareketleri şarkiyatçılığın ve misyonerliğin sonucu olmuştur. Dostum Ömer Ferruh <em>et-Tebşîr we’l-Mubeşşirûn</em> (Misyonerlik ve Misyonerler) isimli eserinde Lübnan, Suriye, Anadolu gibi yerlerde yetmiş adet okul açıldığını anlatır. Ajanlık yapan, sömürgeye öncülük eden kültürel kılıklı müesseselerdi bunlar. Misyonerlikten maksat sadece Hristiyanlaştırmak değildir. Lübnan’da ekalliyet ile çok uğraştılar, Berberilerle uğraştılar, ama başaramadılar.</p>
<p>İslâm’da ‘fikirde vahdet’ vardır. Bölge tanımaz. İslâm medeniyetinin simgesi, siması, ruhu birdir, çeşitli taksimler yoktur. Şimdi Kurtuba feylesoflarının akılcı, İran feylesoflarının işraki tarafları gibi parçalama yaklaşımları görülmektedir… (s.280).</p>
<p>Massignon, Gibb gibi müsteşriklerin amaçlarını Mustafa Abdurrâzık, eserinde çok açık anlatmıştır. Yani, sömürge sistemi, sadece maddi zenginlikleri değil, fikrî, ilmî ve medeni güçlerini de yok etmek, Müslümanları maziden koparmak ve kendi kendilerini tanımamalarını sağlamak ister. Tarihlerini, isimlerini, şahsiyetlerini değiştirmek… Buna <strong>fikir ve kültür emperyalizmi</strong> denir. Müslüman şahsiyetini yok ederek, bir daha İslâmî bir hareket ve güç doğmamasını temindir gaye. Sömürüde ‘fikir emperyalizmi’ çok büyük zarar verdi. Bizde bazı ilahiyatçılar bile bu tuzağa düşmüştür. İslâm düşüncesindeki düzgünlük ve dürüstlüğü yok etmek istediler.</p>
<p><strong>Irkçılık</strong> da kültür emperyalizmine girer. Turancılık alanında meşhur isimlerin bilinmesi gibi Arap milliyetçiliği denince bazı isimler akla gelir. Mesela, Sâtı Bey, Osmanlı Devleti’nde yüksek bir bürokrat ve üniversite hocası idi… Osmanlı Devleti çökünce Suriye’de, başka yerlerde bakanlık, müdürlük vb. görevler yapmıştır. Arap âlemi onu ‘Arapçanın ve Arapçılığın peygamberi’(!) kabul eder, bizdeki Ziya Gökalp gibi.</p>
<p>Sâtı Bey’in ana fikri şudur: ‘Irkı, sülâlesi, memleketi ne olursa olsun, Arapça yazan, Arapça konuşan herkes Arap’tır’. Arap milliyetçiliğini ortaya atıp disiplinize eden Sâtı Bey’dir. “<em>el-Ummetu’l-Arabiyye</em>: Arap Milleti”ni oluşturmak için çeşitli dilleri kat’i surette kabul etmiyor… (s.281).</p>
<p>… Başka tarafa kaymasın diye Cemal Abdünnâsır başkanlığında Arap milliyetçiliği teşvik edilmiştir. O, Arap milliyetçiliğini İslâm’ın yerine koymaya ve Müslüman Kardeşler’i bertaraf etmeye gayret etmiştir. Mısır’da Çerkes, Türk kim yaşadıysa Sâtı Bey herkesi Arap kabul eder. Sanırım Turancılardan etkilenmiştir.</p>
<p>İşin en tehlikeli boyutu, Arap milliyetçiliğinin İslâm’ın yerine geçirilmesidir. Onun için “Arap devletleri ve İslâm devletleri” diyebiliyorlar (s.282).</p>
<p><strong>3) Şarkiyatçılık:</strong> Batı gibi Doğu Avrupa da müdahil oluyor bu meseleye: <em>el-İştirâkiyye we’l-Arabiyye</em>; Sosyalizm ve Arapçılık. İslâm’ı da sosyalizm ile açıklıyorlar. Bu modaya uyan Şevkî: <em>el-iştirâkiyyûn we ente imâmuhum</em>: Sosyalistler… Sen onların önderisin.” demiştir Hz. Peygamber’e hitaben! “İslâm’da sosyal adalet var…” fikri, mal ve mülkiyetle, taksim ve idareyle ilgili bazı meseleleri cımbızla çıkarıp bir Arap sosyalizmi inşa ederek, bunu da İslâm’ın yerine geçirme projesi idi. Rusya burada çok etkin olmuştur. Ama İngiltere ve Batı da buna destek olmuştur.” (s.282).</p>
<p><strong>Arap Irkçılığına ve Eski Sosyalistlere Karşı Uyanık Olmak</strong></p>
<p>“Ezher gibi dinî müesseselerde bile sosyalizm gayet normalmiş gibi karşılandı. Zamanın Ezher Şeyhi, Evkaf Bakanı Bakuri <em>iştirakiyye</em> ile ilgili makaleler yazdı. Ezher külliyelerinden mezun olanlar sosyalizm fikirleriyle meşbu şekilde mezun olmaya başladılar (s.282).</p>
<p>“İslâm’da sosyalizm”, “İslâm’da demokrasi” gibi kavramlara hiçbir zaman pirim vermedim. Sosyal adalet demek daha doğrudur. İktisadi mezheplerde İslâm’ın yaklaşımı diğer nizamlardan farklıdır, bir olayda benzeşmesi önemli değildir. <strong>İslâm kapitalizmle de komünizmle de bağdaşmaz</strong>. Safa Mürsel, Said Nursi’nin mutedil sosyalizmin İslâm’a yakın olduğunu söylediğini aktarır. Ama küll hâlinde mutabık değildir. Ebu Zerr’i, Hz. Ömer’i sosyalist yapmanın anlamı yoktur! Mustafa Sıbâ’î <em>İştirâkiyyetu’l-İslâm</em> (İslâm Sosyalizmi) adlı eseri sebebiyle ölürken ağlıyordu. Devalibî anlatır; “<em>İştirakiyye</em> kelimesini kullanmakla bütün hayır işlerimin sevabını kaybettim.” demiştir Sıbâ’î (s.283).</p>
<p>“İnsanlar üç şeyde ortaktır; su, ateş, otlak.” hadisini esas almıştı Sıbâ’î. Aslında <em>Kitâbul-Harac</em>, <em>el-Hisbe fi’l-İslâm</em> ve <em>Kitâbu’l-Emwâl</em> gibi üç eserin bir arada ele alınmasından ibaretti onun çalışması. Ancak, “Parlamenter olarak Moskova’ya gittiğimde <strong>sosyalizmin bir Yahudi tuzağı olduğunu</strong> anladım, onun için bu kelimeyi (<em>el-İştirâkiyye</em>) kullandığım için ağlıyorum.” diyerek pişmanlığını belirtmişti.” (s.284).</p>
<p><strong>Sahte Baharlara Aldanıp Ayazda Kalmamak</strong></p>
<p>“Arap sosyalizminin etkisi 1967 savaşına kadar devam etti. Arap-İsrail savaşında mesele değişti. Hep İsrail galip gelince, Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizmin hiçbir mana ifade etmediği, dışarıdan sokulduğu anlaşıldı. Bu sebeple Arap milliyetçiliğine karşı bir hareket başladı. Mesela, <strong>Kral</strong> <strong>Faysal İslâm birliğini savundu</strong>, o kazandı, Nâsır’ın hareketi söndü gitti. Arap dünyası büyük bir çoğunlukla İslâm’a dönüyor artık. Mısır’da kadınlar çok açıktı. Kahireli Fikri Abaza Şam’a geldiğinde “Şam’da Allah’ı arıyorum.”(!) diye yazmıştı. Suriye ve Güney Yemen tamamen komünist olmuştu. Batı’nın desteğiyle İsrail’in gücü, Arap milliyetçiliğinin zilletini gösterdi, kendilerine geliyorlar artık.</p>
<p>Tunus’ta başlayıp birçok Arap ülkesini saran ‘Arap Baharı’ hareketi, bu ezikliğin, bu mağlubiyetin, bu despot idarelerin bir neticesi olarak karşımıza çıktığı görüşü savunulduysa da sonunda bunun da <strong>Amerika ve Batı’nın tuzağı</strong> olduğu ortaya çıkmıştır. Batı’da her gün değişiklik olduğu halde İslâm âleminde Birinci Dünya Savaşı’ndan beri <strong>değişim olmadı</strong>, sosyal haklarda bir adım ilerleme olmadı. İnsanların tahammül gücü kalmadı. Amerika’nın Cibuti’de, Afrika’da… dünyayı ihata etmek için kurduğu tuzaklar var, acaba bu hareketlerde onun parmağı var mı? ‘Anarşiye boğulan insan hangi değneği uzatsan sarılır’ mantığı mı kullanılıyor? (Suriye de) Libya gibi yem mi olacak yine, diye bir tedirginlik de var. Çok gizli ve hasis bir plan varsa, sömürüye elverişlilik devam ediyor mu diye düşünmeden duramıyor insan (s.284).</p>
<p>Malik Bin Nebi’nin Kültür Problemi isimli kitap serisinde büyük bir maharetle açıkladığı üzere hiçbir sömürünün ‘sömürülmeye elverişlilik&#8217; durumu olmadan tahakkuk edemeyeceğine dikkat çeken Fikri Tuna’nın; birliği temin edemeyen milletlerin parçalanmaya ve güçlü devletler tarafından sömürülmeye mahkûm olduğunu, Allah Rasulü’nün (s) “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz.” hadisi gereğince, düşmanlarımızdan yardım beklemeyi bırakıp, fedakârca bütün imkânları seferber edip yapabileceğimizin en iyisini yaparak sömürüye elverişlilikten nasıl kurtulabileceğimize ilişkin tespit ve önerilerini inşâAllah gelecek haftaki yazımızda aktaracağız.</p>
<p>Üstat Fikir Tuna’nın; yaşadığı ve gezdiği yerlerdeki gözlem ve tahlillerini, yakın tarihimizin önemli şahsiyetleriyle buluşmalarını ve onlar hakkındaki değerlendirmelerini, İslâm, kapitalizm, sosyalizm, kavmiyetçilik, ırkçılık, sömürgecilik, sömürüye elverişlilik, hilafet, ahlak ve özeleştiri gibi önemli konulardaki görüşlerini “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserimizden okuyarak bu mühim tecrübe ve tahlillerden en iyi düzeyde istifade etmenizi temenni ediyorum.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Fethi Güngör; <strong>Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul 2019, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-sorunlarimizin-temeline-inebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E İSLAM ÂLİMLERİNİ TANIMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 18:07:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ABDULLAH HERERÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ÂLEMİN ALLÂMESİ ZAHİD KEVSERİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYETULLAH HUMEYNİ]]></category>
		<category><![CDATA[BEYHAKİ]]></category>
		<category><![CDATA[CEMALETTİN AFGANİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[EBU’L-HASEN NEDEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[EMİR ŞEKİB ARSLAN]]></category>
		<category><![CDATA[FAHREDDİN RAZİ]]></category>
		<category><![CDATA[FERDÎ DİRENİŞLER]]></category>
		<category><![CDATA[FERİD VECDİ]]></category>
		<category><![CDATA[GAZÂLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[HAYAT DÜSTURU KUR’AN]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İBN MEYMUN]]></category>
		<category><![CDATA[İBN TEYMİYYE]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şamil]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[MAĞLUPLAR GALİPLERİ SÜRATLE TAKLİT EDER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[MEZHEPSİZLİK DE BİR MEZHEPTİR]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[NAZM-I CELÎL]]></category>
		<category><![CDATA[NECİP FAZIL]]></category>
		<category><![CDATA[SADREDDİN YÜKSEL]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[ŞİBLÎ NUMANÎ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=865</guid>

					<description><![CDATA[Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen haftaki yazımızda, Cezayir ve Yemen’de tanınmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’de yeterince tanınmayan âlim ve mütefekkir merhum Fikri Tuna’nın birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek için önemli bir katkı sunduğuna vurgu yapmış, üstadı daha yakından tanımak için “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını aktarmıştım (<strong>1</strong>).</p>
<p>Eserin birinci bölümünü oluşturan çocukluk hatıraları ile Maraş’tan Şam’a, Libya’dan Cezayir’e, Marakeş’den Yemen’e uzanan uzun ilim yolculuğuna ilişkin bir yazımı (<strong>2</strong>) ve eserin ikinci bölümünü oluşturan seyahatleri, gözlemleri ve analizlerini konu alan bir başka yazımı daha Fikri Hoca hayattayken yayımlamıştım (<strong>3</strong>).</p>
<p>Bu haftaki yazımda “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” (<strong>4</strong>) isimli eserimizden üstadın İslâm âleminin tanınmış âlim ve mütefekkirlerine ilişkin değerlendirmelerine örnek teşkil edecek bir demet iktibas etmek istiyorum.</p>
<p><strong>Mehmet Akif’in Teşhisine ve Çözüm Önerisine Katılmak</strong></p>
<p>“İslâm âlemi Batı karşısında önceden veren el konumundaydı. Mesela, İslâmiyet Batı ilerlemesinde en büyük pay sahibi olan Rönesans’a ilham olmuştur. Bağdat, Kurtuba vb. kentler en şaşaalı dönemini ‘alan el’ değil, ‘veren el’ olarak yaşamıştır.</p>
<p>Müslümanlar aynı kaynaklara bugün de sahiptir: Kur’an, sünnet, icma, kıyas. Kurtuba’da, Nişabur’da, Tahran’da, İstanbul’da o zaman aydınlığı yaşatan kaynaklar bugün de Müslümanların elindedir. Ama Müslümanlar bu kaynaklardan uzak düşmüş durumda, onları anlamıyorlar (s.165).</p>
<p>Sömürü sisteminin kanlı ayakları altında inleyen ve o sisteme karşı direnmeyi düşünemeyen Müslümanlar birinci kaynak olan Kur’an-ı Kerim’i, Akif’in dediği gibi mezarlarda okunmak, duvarlara asılmak için indirilmiş zannediyorlar. Ya açıp fal bakıyoruz ya da mezarda ölülerimiz için okutuyoruz. Hâlbuki <strong>Kur’an bir hayat düsturudur</strong>. Ama ne yazık ki, Kur’an’a Müslümanların dirliğini koruyan bir kitap olarak bakma anlayışı yok olmuştur:</p>
<p>Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,</p>
<p>Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.</p>
<p>“Böyle gördük dedemizden” diye izmihlâli</p>
<p>Boylayan bir sürü milletlerin hâli,</p>
<p>İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!</p>
<p>Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?</p>
<p>Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’ân’ın,</p>
<p>Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;</p>
<p>Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına!</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!</p>
<p>(Safahât, İkinci Kitap, s.170).</p>
<p>Oysa Müslümanlık insanın yirmi dört saatini düzenleyen bir sistemdir. Bir Müslüman toplumun başka bir toplumla, insanın Allah’la ve nefsiyle olan ilişkilerini tanzim etmiş, beşeriyetin saadetini ve mutlak adaleti temin için gelmiş bir kitaptır Kur’an. <strong>Böyle bir düsturu ihmal etmek</strong>, İslâm’a en büyük ihanettir.</p>
<p>Avrupa küll halinde İslâm’a hücum ederken, her yönüyle İslâm’ı yok etmek, yapamazsa karıştırmak ve zayıflatmak için geliştirdiği <strong>sömürge sistemine karşı</strong> çıkan güçler; Kafkasya’da İmam Şamil, Hindistan’da, Fas’ta, Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de İstiklal Harbi gibi mücadeleler birbiriyle tesanüdü bulunmayan <strong>ferdî direnişler</strong> olmuştur. Batı’nın küll hâlindeki saldırısına külliyen bir direnişle karşılık verilememiştir.</p>
<p>İslâm âleminin zayıflamış ve kendisine olan güveni yitirmiş olması, Batı’dan gelen her şeyi güzel kabul etmesi, İbn Haldun’un ‘mağluplar galipleri süratle taklit eder’ tezini doğrulamaktadır.” (s.166).</p>
<p><strong>Suriye Meselesinde Said Ramazan el-Bûtî’yi Anlamak</strong></p>
<p>“Ramazan el-Bûtî’nin öldürülme şekline çok üzüldüm. Mısır’a vize alamayınca Suriye’ye gitmiştim. Benim hocamdı, nahvi çok güzel anlattı bize. Doktora yaptı, Şam Üniversitesi’nde çalıştı, kurucu dekan Mustafa Sıbai vefat edince o dekan olmuştu… (s.168). Ramazan el-Bûtî, mutekit bir Müslümandı. Babası Şam fakihi denilecek kadar iyi bir İslâm hukukçusu idi… (s.172).</p>
<p>Ramazan el-Bûtî, babası gibi kendisi de tetebbuat sahibi, gerçek bir araştırmacı. Eserlerini temin edip inceledim, İslâm fıkhına derinlemesine vâkıf bir kimse olduğunu ispat etmiş biridir. Gerek Cezayir’de gerek Şam’da kendisiyle karşılaşıp sohbet etmişliğim vardır. Onda anlayamadığım tek şey, Beşşar ve babası hakkındaki tutumudur. Cezayir’de bu konuda kendisine sordum, Hama ve Humus zulmü ortadayken Esad’a niye destek olduğunu sordum, “fitne” deyip geçiştirdi. Gazetelerde Beşşar’ı desteklediğine dair fetvalar verdiğini okudum, acaba bunu da mı fitne diye geçiştirdi? En son Beşşar hakkındaki tutumunu değiştirdiğini, aile efradını Türkiye’ye gönderdiğini, Beşşar’ın zalim olduğunu söylediğini Yeni Şafak gibi bazı gazetelerde okudum. Bu doğru ise Beşşar’ın zalim olduğunu kabullenmiş olabilir.</p>
<p>Türkiye’de Bûtî’ye saldıranlar olmuştur. (İstanbul’a gelen) Cevdet Said’i ziyaretten dönerken, Hayrettin Karaman’ın ona bir itirazını okumuştum. Anlamadan itiraz etmiş. Bûtî’yi de anlamadan hemen saldıranlar var. Ben o kanaatte değilim. Bûtî Eş’ari’dir. Gerçi o mezhep meselelerini aştı. Ehl-i Sünnet’e mensuptur (s.173).</p>
<p>Bûtî şöyle düşünmüş olabilir: Suriye’de ekseriyet tarafından kabul edilen bir nizam var. Karşı çıkanlar; Müslüman Kardeşler, Vahhabiler, Selefiler. Dolayısıyla mevcut nizamın çökertilmesinin fitne ve kargaşa getireceğini, var olandan daha iyi bir durum ortaya çıkmayacağını, bir İslâm devleti kurulması için dengelerin uygun olmadığını, mevcut düzenin korunmasının ehven-i şer olduğunu mu kabul ediyordu acaba?</p>
<p>Bûtî’nin dediği gibi, çeşitli yerlerden gelen teröristler de var muhalifler arasında. Bunların İslâmî nizam kurmak istediği nereden malum? Mevcut düzenin teröristler tarafından getirilecek kargaşadan daha ehven olduğunu mu düşünüyordu acaba Bûtî? Bûtî hakkında hüküm verirken bunlara dikkat etmek gerekiyor.</p>
<p>Her ne olursa olsun, Bûtî de bir insandır, insanlar hatadan hâlî değildir, o da hata işlemiş olabilir. Ama, o gerek Arap gerekse İslâm âleminde yazdığı eserlerle ehliyetini tescil etmiş bir ilim adamı, bir İslâm mütefekkiri idi. Yazdığı eserleri derinlikli, konuları zaruri, sıradan bir âlim olmayıp gerçek anlamda ictihad edebilen, kaynaklardan istifade etme yeteneği olan bir insandı. Sadece kendi memleketine değil tüm İslâm âlemine mâl olmuş, inançlı bir âlimin bu şekilde, camide talebelerine ders verirken bombalanarak hayatına son verilmesi, esas itibarıyla ilme, irfana, barışa, huzura yakışmadığı gibi ilme, hikmete, fikre, hürriyete, barışa hürmetsizlikten başka bir anlam ifade etmez. Böyle kanlı bir saldırıyı hangi taraftan gelirse gelsin kınıyorum, hiçbir şekilde tasvip etmiyorum.” (s.174).</p>
<p><strong>Zahid Kevseri’nin İlmî Kudretini ve Mücadelesini Takdir Etmek</strong></p>
<p>“Zahid Kevseri sadece Türkiye için değil, sadece Mısır ve Suriye için değil, bütün İslâm âlemi için ilmi neşreden, gerçekleri yayan, İslâmî gerçekleri temsil eden büyük bir şahsiyet, büyük bir allâmedir. O bakımdan meşgul olduğu konular da âlemîlik (küresellik) vasfını taşımaktadır. O dünya çapında problemlerle meşgul olmuştur. Çünkü kendisine her yerden konular sorulur ve Kevseri’nin ağzından bu soruların cevapları öğrenilmek istenirdi.</p>
<p>Mesela Hindistan’dan gelen konular, sorulan sorular yani yazılan kitaplar. Nitekim Kevseri çeşitli coğrafyalarda yazılan kitaplara mukaddime yazardı. Gerek Mısır gerek İran gerek Suriye, her İslâm bölgesinde çıkan İslâmî konulara mutlaka bir cevap verir, o meseleyi tahkik eder, o mesele hakkında görüş bildirirdi. Onun için Kevseri’nin makaleleri bu şekilde toplanmış oldu. Aynı zamanda mukaddimeleri de öyledir. Beyhaki’ye yazdığı gibi, İbn Meymun’un kitabına yazdığı gibi. Ebu Hanife ile ilgili kitap yazan Cüveyni, Gazâli, Fahreddin Razi -ki bunların üçü de feylesof sayılır- gibi ulemaya çok sert cevaplar verdi.</p>
<p>İşte bu şekilde Kevseri, <strong>âlemin allâmesi</strong> kabul edildiği gibi, üzerinde durduğu konular da İslâm âlemine, hatta insanlık âlemine taalluk eden meselelerdi. Çünkü İslâmiyet, ‘risale’si yani mesajı bütün insanlar için gönderilen bir dindir. Konuları da tabii ki âlemşümul olacaktır. Kevseri de mevzulara bu şekilde yaklaşmakta idi. Onun için Kevseri meselesi üzerinde daha uzun durmak istedim. Esasında Kevseri’nin hayatı, kitapları, makaleleri, mukaddimeleri hakkında bir kitap hazırlamak istiyorum… (s.175).</p>
<p>… İç ve dış sömürülerin tümüne son verilmelidir. İşte o vakit, İslâm’ın gerçek prensiplerini savunduğumuzu ispat etmiş oluruz. Gerçek manada Müslüman oluruz. Allah, Peygamber’in şemsiyesi altında buluşan, İslâm’ı bu şekilde bütün beşeriyete ulaştıran Müslümanlardan eylesin hepimizi.</p>
<p>İşte hayatı boyunca yazdığı bütün makaleler, kitaplar, mukaddimeler ile İslâm dininin hakikatini göstermeye çalışan İmam Kevseri’nin gayesi de bu temas ettiğim noktalardı. Bunun için büyük mücadeleler verdi.</p>
<p>Kendisine hücum eden kimselere karşı tahammül ederek, İslâm’ı savundu. Bilhassa İbn Teymiyye’yi örnek gösteren kişiler tarafından -ki Kevseri bunları putçular diye anar haklı olarak-, bir taraftan hadisi, sünneti inkâr edenlere, ictihad hareketi dolayısıyla oluşan İslâm hukukuna saldıranlara karşı müthiş bir mücadeleye girişmişti ki bununla da İslâm’ın ana amaçlarını savunmuş oldu.</p>
<p>Mezhepler kaldırıldıktan sonra neyi tatbik edeceğiz? İctihad hareketini mi inkâr edecekler? Kevseri diyor ki: “Mezhepsizlik davası dinsizliğe açılan bir köprüdür.” Suriye’deki kargaşada öldürülen Bûtî ise; “Mezhepsizlik de bir mezheptir.” demişti. Ona göre mezhepsizler Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin ictihadını reddetmektedirler. Bilhassa dört imamı, hadisi ve diğerlerini reddetme hareketini başlatan onlardır. Tamamen İslâm’ı yıkmaktan başka amaç taşımayan bu mezhepsizlik hareketini kabullenmek mümkün değildir. Zira bu hareketler dinsizliğe götürür (s.193).</p>
<p>Kevseri’nin, cihanşümul bir şekilde vermiş olduğu mücadelede kastı ve arzusu İslâm fıkhını tatbik etmek ve <strong>ictihad hareketini koruyarak</strong> buna ictihad eklemekti. Birtakım inkâr hareketleri, Allah’ı ‘halk’a benzetmek, Allah’ı ‘halk’laştırmak, ‘mahlûk’ ile ‘Hâlik’ arasında fark gözetmemek suretiyle İslâmiyet’i parçalamaktan başka bir amaca hizmet etmezler. İşte İmam Kevseri, bu amaçlara karşı çıkarak İslâm’ın bütünlüğünü ve gerçekliğini savundu. Nasıl Kevseri, cihanşümul bir şekilde kabul gördü ise, hukuk birliğini, inanç birliğini savunduysa, bugün de İslâm devletlerinin İslâm şemsiyesi altında yaşamalarını savunanlar Kevseri’nin çizgisindedirler. İnşâAllah Kevseri’nin çizgisinde gidenlerden oluruz.” (s.194).</p>
<p>Üstat Fikri Tuna’nın İmam Gazâlî, İbn Teymiyye, Şiblî Numanî, Cemalettin Afgani, Malik Bin Nebi, Abdullah Hererî, Mustafa Sıbai, Mustafa Sabri, Ayetullah Humeyni, Ebu’l-Hasen Nedevî, Emir Şekib Arslan, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Ferid Vecdi, Muhammed Abduh, Said Nursi, Sadreddin Yüksel ve Necip Fazıl gibi yüzlerce âlim ve mütefekkir hakkındaki hâtırat ve değerlendirmelerini kitabın indeksinden yerini bularak okuyabilirsiniz.</p>
<p>Merhum üstadın ilminden ve fikirlerinden istifade etmeyi, hatıratını ve fikirlerini anlattırıp yazmayı, hayatının hasılası mesabesindeki bu kıymetli çalışmayı vefat etmeden hemen önce prova baskı da olsa kitap hâlinde basıp takdim ederek ölüm döşeğinde büyük huzur ve memnuniyet duymasına vesile olmayı nasip ettiği için Yüce Allah’a hamd ediyorum. Zaten bütün çabalarımız en sonunda “elhamdülillah” diyerek sahip olduğumuz tüm nimetleri bize bahşeden Rabbimize hamd edebilmek değil midir?</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1- Fethi Güngör; “<strong>Fikri Tuna Hoca’yı Yakından Tanımak</strong>”, www.dirilispostasi.com/makale/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak-5cabbc42c0d1c563a6401b8b, 09.04.2019.</p>
<p>2- Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</p>
<p>3- Fethi Güngör; “<strong>Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html, 16.11.2015.</p>
<p>4- Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul, Mart 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/marastan-marakese-islam-alimlerini-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FİKRİ TUNA HOCA’YI YAKINDAN TANIMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Apr 2019 20:39:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÇERKESLER]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[GÖKSÜN]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENİLİR İNSAN]]></category>
		<category><![CDATA[HÂTIRAT]]></category>
		<category><![CDATA[KANÇUVEY]]></category>
		<category><![CDATA[KIRŞEHİR MÜFTÜSÜ]]></category>
		<category><![CDATA[M. ASIM ÖZ]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş Müftüsü]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E]]></category>
		<category><![CDATA[SÖMÜRÜYE ELVERİŞLİLİKTEN KURTULMAK]]></category>
		<category><![CDATA[TEMURAĞA]]></category>
		<category><![CDATA[Tûme]]></category>
		<category><![CDATA[ÜMİT MERİÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=862</guid>

					<description><![CDATA[Bir kimsenin bizzat yaşadığı veya şâhit olduğu olayları, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktardığı eserler, mazide kalmış olayların daha iyi anlaşılmasında önemli bir işlev icra etmektedir. Ancak, “hâtırat” adını verdiğimiz bu tür eserlerin, bir ömrün tüm hasılasını önümüze sererek insanlık adına daha iyi bir gelecek inşasında üstlendiği görev daha da önemlidir. Türkiye’de hâtırat türü eserlerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kimsenin bizzat yaşadığı veya şâhit olduğu olayları, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktardığı eserler, mazide kalmış olayların daha iyi anlaşılmasında önemli bir işlev icra etmektedir. Ancak, “<strong>hâtırat</strong>” adını verdiğimiz bu tür eserlerin, bir ömrün tüm hasılasını önümüze sererek insanlık adına daha iyi bir gelecek inşasında üstlendiği görev daha da önemlidir. Türkiye’de hâtırat türü eserlerin rağbet görmeye başlaması bu bağlamda sevindirici bir gelişmedir. Pınar Yayınları da (<strong>1</strong>) hâtırat türü eserler neşretmeye başlamış olup bu seride yeni çıkan bir eserimizi bu haftaki yazımda tanıtmak istiyorum.</p>
<p><strong>Bütün Bir Ömrü İlim ve Hakikat Uğruna Vakfetmek</strong></p>
<p>Merhum Fikri Tuna Hoca (<strong>2</strong>), organizasyonlara sahip olmamaları ve medya araçlarına mesafeli durmaları gibi sebeplerden dolayı toplumda yeterince tanınmayan, fikirlerinden haberdar olunmayan, saklı bahçe gibi keşfedilmeyi büyük bir vakarla bekleyen ulemâ ve mütefekkirlerimizden biriydi. Hazine değerindeki müktesebatını dâr-ı bekâya intikal etmeden önce kayda geçirmiş olmamız, bizi de onu da ziyadesiyle mesut etmişti. 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum hocama eserin prova baskısını ölüm döşeğinde takdim ettiğimde gözlerinden yaş gelmiş, bana sarılarak yürekten dualar etmişti. Sekiz yıl boyunca otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı olarak kayda geçirdiğimiz hatırat, dört yıllık bir hazırlık sürecinden sonra nihayet kitabevlerinde raflarda yerini aldı, okuyucularıyla buluşmayı bekliyor.</p>
<p>Kendi ifadesiyle; “1864 yılında Rus-Kafkas savaşının elem verici bir mağlubiyetle neticelenmesi sebebiyle cennet misali güzel yurtlarından sürülerek Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilâyetlerinde iskân edilen Çerkeslerden Tûme ailesinin çocuğu olarak 1934 yılında Maraş’ın Göksün ilçesine bağlı Temurağa köyünde dünyaya gelen” eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’nın Şam’dan Libya’ya, Mısır’dan Cezayir’e, Türkiye’den Yemen’e kadar uzanan ilim ve araştırma yolculuğunu daha önce müstakil bir yazıda arz etmiştim (<strong>3</strong>). Bu haftaki yazımda üstadın ehemmiyetini ve “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin kıymetini konu edinen önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını özetleyerek aktarmakta yarar görüyorum. Eserin yazarı olarak kaleme aldığım önsözü şu şekilde özetlemek mümkün (<strong>4</strong>):</p>
<p><strong>Eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’yı Fikirleriyle Tanımak</strong></p>
<p>Kanaldan kanala, programdan programa koşarak gündemi hurafelerle meşgul eden ve toplumu gereksiz tartışmalarla yoran medya ulemasına inat, kendi köşesinde vakarla keşfedilmeyi bekleyen saklı kalmış âlim ve mütefekkirlerimiz de azımsanmayacak sayıdadır. Bunlardan biri olan merhum <strong>Tûme Fikri Tuna</strong> Hoca’yı 90’lı yılların başında Osmanlı Arşivi’nde çalışırken tanıma şerefine ermiştim. Ancak, onun ilmî ve fikrî derinliğini keşfederek yüksek birikiminden istifade edebilmek için aradan uzunca bir zaman geçmesi gerekti. Önce Kafkasya’dan getirdiğimiz öğrencilere ders vermesini organize ederken hocayı yakından tanımaya başladım. Ardından bir grup arkadaşımla kendisinden kısa bir süre dersler alıp sohbetlerini dinledik…</p>
<p>Saklı kalmış âlimlerimizi ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal ihya ve ıslah çabaları açısından son derece önemlidir. Fikri Tuna <strong>1934</strong> tarihinde Kahramanmaraş’ın Göksun kazasına bağlı Türkçe adıyla <strong>Temurağa</strong>, Çerkesçe adıyla Kançuvey köyünde dünyaya geldi. “Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslâm’a hizmet edeceksin!” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını gerçekleştirmek üzere uzun bir ilim yolculuğuna çıktı. Tûme Fikri Hoca, Suriye, Mısır, Libya gibi farklı İslâm ülkelerinde tahsil görmüş, Cezayir’de on yedi sene üniversite hocalığı yapmıştır. Kahramanmaraş ve Kırşehir’de müftülük görevi de icra etmiş olan üstat, Hindistan’dan Fransa’ya, Afrika’dan Kafkaslara çok farklı coğrafyalarda seyahatler gerçekleştirmiş, derinlemesine titiz gözlemler yapmıştır… Mesela üstadın sadece İran seyahati ve ayetullahlarla yaptığı münazaralar başlı başına bir inceleme konusudur…</p>
<p>Allah Rasulü’nün daha vahiy almadan herkesin ona itimat edip güvendiğine ve insanların onun için <em>el-emîn</em> (güvenilir insan) lakabını kullandığına vurgu yapan üstat, İslâmiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda esas olanın <strong>ahlaki davranış</strong> olduğuna dikkat çekmektedir. İslâm âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlak meselesine verdiği önemin doğru anlaşılması gerektiğini savunan üstat, İslâm âleminin eleştiriden korkmasını kaderciliğe bağlamakta, İslâm’da kadercilik anlayışına yer olmadığını savunmaktadır. Keza, sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen üstat, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle <strong>sömürüye elverişlilikten kurtulmak</strong> gerektiğine vurgu yapmaktadır.</p>
<p>Fikri Tuna’nın engin fikirlerini, analiz ve önerilerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal hayatımızın ihya ve ıslahı çabaları açısından büyük önem arz ettiğinden üstadın <strong>hayatını, hatıratını ve fikirlerini</strong> kendi ağzından yazıya aktarmak istedim. Bir dostumun bana ilettiği hocanın özgeçmişi her ikimizin bu ortak isteğini ateşledi… Bu çalışma, İstanbul’da 10 Mart <strong>2008</strong> tarihinde üstadın Kadıköy’deki ofisinde başlayan ve büyük çoğunluğu Erenköy’deki evinde gerçekleştirilen otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı bir şekilde kayıt altına aldığımız anlatımların 12 Haziran 2016 tarihindeki son oturumda birlikte gözden geçirilmesiyle nihayete erdirilmiş hâlidir. Ardından, her biri iki ilâ altı saat arasında değişen sürelerde fikirlerini ve hatıratını büyük bir dirayetle anlatan üstadın temas ettiği konuların tasnifini, redaksiyonunu ve tertibini yaptım. Bu süreçte metnin özgün yapısını olabildiğince korudum. Sözlü anlatımın yazılı anlatıma dönüştürülmesi elzem olan yerlerin yeniden yazımı, ayetler, hadisler ve fikrî aktarımların yapıldığı kitapların tam isimleri başta olmak üzere Arapça ve Çerkesçe kısımların Türkçeye tercümesi gibi ilaveler, tüm okuyucuların kolaylıkla istifade edebilmesi maksadıyla tarafımızdan yapılmıştır. Üstat gözlem ve fikirlerini sadece Türkçe anlatmamış, konuya ya da konuğa göre yer yer Arapça bazen de Çerkesçe anlatmayı tercih etmiştir. Keza, sözlü anlatımda noksan bırakılan şiirler, kitap isimleri, yer yer şahıs isimleri metnin özgün yapısını bozmayacak şekilde tamamlanmış, ayet ve sure numaralarıyla atıflar eklenmiştir.</p>
<p><strong>Yurtdışında Tanınan Değerlerimizi Yurtiçinde de Tanımak</strong></p>
<p>Prof.Dr. <strong>Ümit Meriç</strong> Hanımefendi’ye, takdim metni olarak sunduğumuz kısmı Dünyadan Kâinata Mektuplar adıyla yayına hazırladığı eserinin “Cezayir’de On Gece ve Bir Gece” başlıklı bölümünden iktibas etmemize müsaade ettiği için şükranlarımızı sunuyoruz:</p>
<p>“29 Haziran 1986. Cezayirliler Türkleri seviyor. 62’deki hatamıza rağmen. Ülkede Türk ailelerinden gelen bir seçkinler zümresi oluştuğu gibi, tarihlerinin en huzurlu dönemlerini de Osmanlı idaresi altında geçirdiklerini, artık tarihî belgelerle biliyorlar, Cezayirliler. Fransızların “Ecdadımız Galyalılar…” diye lise kitaplarından Cezayirlilere öğrettikleri gayr-ı millî tarih anlayışı, yerini millî ve ilmî bir tarihe bırakmak üzere. Bakın, nasıl?</p>
<p>Otelin restoranında, Türkiye’nin pek tanımadığı ama Cezayir’in çok iyi tanıdığı bir Türk ilim ve din adamı ile beraberiz. Cezayir dayılarının sonuncusu olacak kadar Cezayir’i, ülkenin, tarihini ve halini ve dilini bilen bu zatın adı <strong>Fikri Tuna</strong>. Cezayir’de geçirdiğim şu üç-beş gün içinde ismini defaatle duyduğum bu zat anlatıyor:</p>
<p>Bugünkü sınırlarıyla Cezayir, tarihte ilk defa Türkler tarafından kuruldu. Barbaros Hayrettin Paşa deniz ufkunda belirdiği zaman, bölgede birbiriyle savaşan ve İspanya’ya boyun eğen yirmi kadar emirlik vardı. Yani Endülüs’te oynanan trajedi, Kuzey Afrika’da da tekrarlanıyordu. Midillili bir sipahinin oğlu olan Barbaros kardeşler Akdeniz’de korsanlık yapan Avrupalılara (Cenova, Malta, İspanya ve Venedik’e) karşı bir tür deniz cihadı içinde idiler. İslâm prensiplerine uygun olarak ganimet taksiminde bulunuyor, devlet gemilerine hücum etmiyor, esirlere karşı insaflı davranıyorlardı. Kuzey Afrika sahillerinin bir kısmı İspanyollar tarafından zapt edilmişti. Fernando ile evlenen Kraliçe İsabella için Endülüs’ün alınması sadece bir başlangıçtır. Koyu Katolik olan kraliçenin arzusu (basılmış bulunan vasiyetnamesine göre) Hristiyanlık için önce Kuzey Afrika ve siyah Afrika’nın zaptı, sonra Mısır ve Kudüs’ün fethi ile İstanbul’a varmaktır. İstanbul’dan Roma’ya kenetlenebilecek, böylece Dünya Hıristiyan İmparatorluğu tamamlamış olacaktır.</p>
<p>İspanya harekete geçmiş ve adım adım ilerlemeye başlamıştır. Bicaya halkı üç denizci kardeşe “Bizi kurtarın!” diye mektup yazarlar. Bicaya alınırken Türk kuvvetleri ile Berberi kuvvetleri birleşir. İki yıl sonra Cezayir ayanı Barbaros kardeşleri, şehirlerini İspanyollardan kurtarmak üzere çağırırlar. Tunus’la Fas arası iki kardeşin idaresi altında birleşir. Cezayir’in batısında kalan bölge Oruç Reis’in, doğusunda kalan bölge Barbaros Hayrettin Paşa’nın yönetimine verilir. Cezayir’in ikinci beylerbeyi Barbaros’un oğlu olan Cezayirli Hasan Paşa, üçüncü beylerbeyi yine Hasan Paşa, dördüncüsü Turgut Reis, beşincisi Kılıç Ali Paşa’dır. Paşaları Ağalar onları da Dayılar devri izler. Son dayı Hüseyin Dayı, yelpazesiyle Fransız elçisinin yüzüne vuran zattır. Ona gelinceye kadar Cezayir’i Day (‘Dayı’nın kısaltılıp gündelik dile girmiş şekli) başkanlığındaki 40 kişilik yeniçeri ağaları, müftüler ve kadılardan mürekkep bir divan yönetiyor. Tarihte 28 Day yönetmiş Cezayir’i.</p>
<p>Fransız sömürgeciliğinin 1962’de sona ermesinden sonra Cezayir Devleti İngiliz ve Fransız’ın yazdığı Cezayir tarihlerinden farklı yeni ve hakikate uygun millî bir tarih yazmak istiyor. Bumedyen devrinde Tarihî Araştırmalar Millî Merkezi (CNEH) kuruluyor. Ve başkanlığına Tevfik Medeni geliyor. Cezayir Kurtuluş Savaşında Millî Eğitim Bakanı, Ben Bella zamanında Evkaf Bakanı, daha sonra Türkiye, Irak, Pakistan ve İran’da Cezayir Sefiri olan bu zat, Türkiye’den Cezayir tarihi ile ilgili 4 bin kadar Osmanlı arşiv belgesinin fotokopisini alıyor. İşte (bana bütün bu bilgileri veren) Sayın <strong>Fikri Tuna</strong> da Tevfik Medeni tarafından bu evrakı Arapçaya tercüme etmesi için 1970’te Cezayir’e davet ediliyor.</p>
<p>Beş cilt olarak hazırlanan Cezayir Tarihi’nin ilk üç cildi yayımlandı. Bunlar; 1) Tarih öncesinden İslâm fethine kadar Cezayir, 2) İslâm Dönemi, 3) Osmanlı Dönemi, 4) 1830 ve sonrası, 5) 1954-1962 Bağımsızlık Savaşı yıllarını kapsıyor. İki yıl evvel vefat eden ve ömrünün son gününe kadar çalışan Tevfik Medeni’nin Arapça kaleme almış olduğu hatıraları elan Melike Murabıt tarafından Fransızcaya tercüme ediliyor. Cezayir’de ilme, belgelere dayanan şuurlu bir Türk dostluğu olmasından dolayı çok seviniyor. <strong>Fikri Tuna</strong>’ya Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti namına nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”</p>
<p><strong>Eleştiriyi Islah Gayesiyle ve İbadet Aşkıyla Yapmak</strong></p>
<p>Pınar Yayınları Editörü M. Asım Öz’ün eseri değerlendiren arka kapak yazısını da şöylece özetlemek mümkün:</p>
<p>“Uzun bir ilim yolculuğuna çıkan merhum Fikri Tuna, heyecanını ve coşkusunu ömrü hayatı boyunca korudu. Şam’dan Lübnan’a, Mısır’dan Cezayir’e uzanan seyahatleri ulvi ilim yolculuğuyla ilgili.</p>
<p>Fikri Tuna aynı zamanda çağdaş İslam düşüncesini ve İslam âleminin ahvalini yakından takip eden iyi bir müdekkik. İlmin “İslam’ı asrın idrakine söyletmek” manasına geldiğini bilen bir isim. Geleneksel tortulara itibar etmeyen, doğru bildiğinin peşinde giden bir mütefekkir. Hayatta risk almaktan çekinmeyen, denenmeyeni deneyen, söylenmeyeni dahası bazen asla söylenemeyecek olanı çekinmeden söyleyen bir eleştirmen.</p>
<p>Fethi Güngör, Maraş’tan Marakeş’e kitabını Fikri Tuna ile yaptığı ve yıllara yayılan uzun söyleşilerden hareketle kaleme aldı. Kapsamlı bir girişle birlikte yayımlanan bu hatırat, yakın tarihimizin saklı kalmış gerçeklerini öğrenmek isteyenler için önemli bir kaynak… Asıl olanın hatırlananlar olduğunu vurgulayan Fikri Tuna, elinizdeki kitapta Türkiye’de ve dünyada modern zamanlarda Müslüman olmanın anlamını, bir ömür süren arkadaşlıklarını, şahitliklerini, gözlemlerini, eleştirilerini, düşünür ve âlimlerle münasebetlerini, seyahatlerini, tanıdığı onlarca insanı ve mütalaa ettiği binlerce eserin özünü kendine özgü üslubuyla tahlil ederek anlatıyor.</p>
<p>Sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen Fikri Tuna, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle sömürüye elverişlilikten kurtulmak gerektiğine vurgu yapmasıyla farklılaşır.</p>
<p>Maraş’tan Marakeş’e, İslam âleminde neyin nasıl yapılması gerektiğine dair bir ufuk çizen, bir vakitler mütefekkirlerin içinde bulunduğumuz perişan vaziyeti nasıl değerlendirdiğini örnekleriyle oraya koyan <strong>bir şahitlik kitabı</strong>.”</p>
<p>Allah’ın yardımıyla hâtıratını ve fikirlerini “Maraş’tan Marakeş’e” isimli eserle kitaplaştırmaya muvaffak olduğumuz merhum Fikri Tuna hocamızın fikir dünyasında yaşamaya devam edecek olması hüznümüzü hafifletiyor… Çok büyük zevk alarak uzun saatler boyunca mütalaalara daldığı iki bini aşkın kitabını Şubat 2017’de gözleri yaşararak hibe ettiği İbn Haldun Üniversitesi’nde binlerce öğrenciye hizmet etmeye, böylece üstat, fikirleri ve kitaplarıyla İslâm âlemine ve tüm insanlığa katkı yapmaya devam edecektir. Rabbim, 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum Tûme Fikri Tuna’nın taksiratını affetsin, mekânını cennet, makamını âli eylesin.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>http://pinaryayinlari.com</li>
<li><strong>Fikri Tuna</strong> &#8211; YouTube</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</li>
<li>Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN BENİ NASIL ÖZGÜRLEŞTİRDİ?</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Dec 2018 13:16:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EFKÂR]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞHÂS]]></category>
		<category><![CDATA[‘ÂLEMU’L-EŞYÂ’]]></category>
		<category><![CDATA[ANA REFERANS]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAM ODAKLI ÇEVİRİ]]></category>
		<category><![CDATA[AYAK BAĞLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[Bİ’RUACEM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÂRU’L-FİKRİ’L-MU’ÂSIR]]></category>
		<category><![CDATA[EN BÜYÜK İMAM]]></category>
		<category><![CDATA[FİKİRLER ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[FİKRÎ DOĞUM]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[KÖPÜK YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[KÜÇÜK AYAKLI ÇİNLİ KADINLAR]]></category>
		<category><![CDATA[LOTUS AYAK]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[MÎLÂDU MUCTEMA’]]></category>
		<category><![CDATA[ŞAHISLAR ÂLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[TEMEL KAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÂLEM]]></category>
		<category><![CDATA[VARLIKLAR ÂLEMİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=799</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 23 Aralık 2018 tarihinde Diriliş Postası’nda iki dilde yayımlanan köşe yazısının Türkçe nüshasıdır. </em></p>
<p>Suriye’deki köyüm Bi’ruacem’de her gün gece saat üçte uyanır, sabah namazı vaktine kadar okur, sonra dışarı çıkıp bisikletime binerek camiye giderdim. Ardından tarlaya gidip çalışırdım. Bu arada aklıma bir fikir gelince hemen rastladığım ilk sokak lambasının altında durur, bisikletten iner, cebimden küçük not defterimi çıkarıp aklıma gelen fikri yazardım. Bazen tek bir sefer boyunca birkaç kez durup not aldığım olurdu.</p>
<p><strong>Fikirleri</strong> (âdeta maden gibi) kazı yaparak <strong>ortaya çıkarmak</strong> hakikaten zor bir görevdir. Yeni fikirlerin cılız doğduğunu ve mikronla ölçüldüğünü hissediyorum. Ancak araştırma ve delillerle gelişip büyüyerek dağlar kadar ağırlığa ulaşabilmektedirler. Aynı şekilde fikirleri dile getirip <strong>açıklayabilmek</strong> de oldukça zor bir iştir. Özellikle de “düşünülmemesi gereken” ya da “düşünülmesi imkânsız” (kabul edilen) konularda tartışılacak fikirleri… İnsanların doğrudan hissetmeksizin yaşadıkları meçhul sorunları araştırmaya çalışan fikirleri…</p>
<p>Ben de fikirlerimi açıklamakta zorluk çekmeye devam ediyorum. Fikirlerimi yeterince açık bir dille izah edemediğim için zaman zaman hayıflanıyorum. Bazen kendimi zayıf bir avukat gibi görüyorum. Zira fikirlerimi zayıf şekilde savunuyorum. Bazen de örnek olarak bazı isim ve şahsiyetleri ele alıyorum, oysa benim hedefim <strong>şahıslar dünyasını aşmak</strong>tır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ama gel gör ki (istemeden de olsa) ben de bazen bu dünyayı pekiştirebiliyorum.</p>
<p>Önceki (“En Büyük İmam Kimdir?” başlıklı) makalelerimde (çocukluk yıllarımdaki) ilk sorularımdan yola çıkarak hak ile bâtılı (doğru ile yanlışı) ayırt etmede <strong>temel kaynağın</strong> (ana referansın) ne olduğunu ele almıştım. Temel kaynak hüccet, beyyine ve delil midir?<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Yoksa önemli şahıslara ve büyük isimlere dayanmak mıdır? Önceki yazımda neticelerin “<strong>köpük yasası</strong>”na tâbi olduğunu belirtmiştim.</p>
<p>Beni asıl ilgilendiren husus şahısları, imamları veya şeyhleri eleştirmek değildir. Onlar (kendi dönemlerinde) zorunlu bir rol üstlendiler. O zamanlar onlarsız olmazdı. Önceki büyükleri (ve onların ürettiği birikimi) yok saymak mağaraya geri dönmek (işe sıfırdan başlamak) anlamına gelir. Benim karşı çıktığım husus, onların yaptıklarıyla yetinmek (geldikleri aşamada durup kalmak), onların bıraktığı müktesebatta hiçbir hata olmadığını varsaymak ya da buna hiçbir yeni ilave yapılamayacağını düşünmektir… Zira bu, <strong>tarihi durdurmak </strong>(ve dondurmak) demektir!</p>
<p>İşte bu sebeple, Kur’an’ın beni hem Müslümanların fakih ve âlimleri gibi yerel büyüklerden hem de gerek Doğu’nun gerekse Batı’nın filozofları gibi küresel büyüklerden kurtardığını düşünüyorum. Peki ama <strong>nasıl</strong>?</p>
<p>Kurtuluşumun sebebi, ahiret gününe (bütün varlığımla) iman etmemdir. Nitekim Allah beni <strong>tek başıma</strong> hesaba çekecektir.  Bana; “Fakihlere, imamlara, âlimlere, büyüklere ve filozoflara tâbi oldun mu?” diye sormayacaktır… Aksine işitme ve görme yetilerim ile kalbimden hesaba çekileceğim… Bunlarla hangi eylemleri yaptım? Allah bana bu “Kitap”tan (Kur’an’dan) soracaktır. Büyüklere gelince; “O toplumlar geçip gittiler: Onların kazandıkları <strong>kendilerine</strong> sizin kazandırdıklarınız da <strong>size</strong> aittir; ve siz onların yaptıklarından aslâ sorumlu tutulmayacaksınız.” (Bakara 2:141).</p>
<p>Demek ki Rabbimle <strong>yalnız başıma</strong> muhatap olacağım: “Sonunda onların her biri Kıyamet Günü O’nun huzuruna <strong>tek başına</strong> çıkacaktır.” (Meryem 19:95). “Ve (Allah diyecek ki): “İşte şimdi bize <strong>yapayalnız</strong> geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi; dahası, size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Sizin lehinize Allah’a ortak olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi neden şimdi yanınızda göremiyorsunuz? Artık aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve bütün dost sandıklarınız sizi <strong>yapayalnız</strong> bırakmıştır.” (En’âm 6:94).</p>
<p>Ahirette ne büyükler ne de fakihler bana aslâ yardım etmeyecektir: “<strong>Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir</strong>; yükü ağır gelen kimse onu taşımak için yardım istese, yakını da olsa (bir başkası) onun yükünün bir kısmını dahi taşıyamaz. Şu bir gerçek ki sen, Rablerine karşı derin bir ürperti duyanları ve kulluğun hakkını verenleri uyarabilirsin; hem kim arınırsa sırf kendisi için arınmış olur. Zira bütün yollar Allah’a çıkar.” (Fâtır 35:18).</p>
<p>Benim için en iyisi, cahillik ve taklitçilik yaparak <strong>kimsenin peşine takılmamam</strong>dır: “Ve bilmediğin bir şeyin peşinden gitme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bütün bunlar (hesap günü) ondan dolayı sorguya çekilecektir.” (İsra, 17:36).</p>
<p>Büyüklerle ilişkili olmak bir <strong>fikrî doğum</strong>u gerektirir. Yani büyüklerin fikrî rahminden çıkmamız icap eder. Çünkü çocuğun annesinin rahminde gerekenden uzun süre kalması hem anne hem de cenin için tehlike arz eder.</p>
<p>Çinliler eskiden kadınların küçük ayaklara sahip olmasını tercih ederlermiş. Bu sebeple genç kızları &#8211;<strong>ayakları küçük kalsın diye</strong>&#8211; küçük ve dar ayakkabılar giymeye alıştırıyorlarmış.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Şayet kavramlarımızla ve fikirlerimizle tam uyum içinde kalmaları maksadıyla gençlerin akıllarını dar kalıplara doldurursak aynen eski Çinlilerin yaptığı gibi (yanlış) yapmış oluruz.</p>
<p>Bilgilerimin noksanlığını ve delillerimin zayıflığını yeniden itiraf ediyor ve bundan dolayı özür beyanımı yineliyorum.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Ama gençleri <strong>bilgiyi aramaya</strong> ve bunun için onları <strong>farklı kaynaklara başvurmaya </strong>davet ediyorum. Ve onlara diyorum ki: Fikirleri aslâ taklit yoluyla ve önünü arkasını iyice düşünmeden kabul etmeyiniz. Ancak aynı şekilde, benimsediğiniz fikirlerle -önünü arkasını iyice düşünmeden, taklitçilik yaparak- aslâ başkalarını tekfir etmeyiniz.</p>
<p>Mütercim: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müellif bu ifadesiyle çok sevdiği Mâlik Bin Nebî’nin “üç âlem” tasnifine atıf yapmaktadır. Cevdet Said’in birçok kitap, makale ve konuşmasında dile getirmiş olduğu bu hususu Mâlik Bin Nebî özetle şu şekilde izah eder: Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler <strong>üç önemli âlemin etkileşiminden</strong> doğar: Şahıslar âlemi <em>(‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <em>(‘âlemu’l-efkâr</em>) ve varlıklar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşyâ’</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından <strong>fikirler âlemi</strong> son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mâlik Bin Nebî; <em>Mîlâdu Muctema’, </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s., s.34). (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <strong>Hüccet</strong>: İnsanların doğru yolu bulmaları için Allah’ın ortaya koyduğu delil. <strong>Beyyine</strong>: Dâvâcının iddiasını ispat eden belge, zabıt ve senet gibi sağlam delil. <strong>Delil</strong>: Yol gösteren, kılavuz, rehber. (Kubbealtı Lugatı’ndan aktaran: Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Çinli kadınlarda ‘ayak bağlama’ ya da ‘lotus ayak’ geleneğinin günümüzde de yer yer devam ettiği görülmektedir. “Küçük ayak” sevdasının doğurduğu vahim sonuçları görmek için internetten bir iki haber okumak ya da kısa bir video izlemek yeterli olacaktır. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mülteci olarak İstanbul’a geldiği Aralık 2012’den bu yana Cevdet Said’in 80 kadar konferans ve sohbetini, bir o kadar makalesini Arapçadan Türkçeye tercüme ettim. Gerek yazılarını gerekse konuşmalarını Türkçeye aktarırken kendime hep şu soruyu sordum: “Cevdet Said Türkçe konuşan ve yazan bir mütefekkir olsaydı bu fikrini ya da cümlesini nasıl ifade ederdi?” Bu soruya cevap teşkil edecek nitelikte ‘anlam odaklı’ bir tercüme yapmaya, ‘manaya sadakat’ yanında ibarenin güzel olmasına da özen gösterdim. Ama buna rağmen üstadın derin fikirlerini Türkçeye aktarırken bazı anlam kayıpları olabileceğini de hatırda tutmakta yarar görüyorum. Nitekim hiçbir ibarenin mutlak tercümesi yapılamayacağı gibi hiçbir tercüme de aslî ibarenin yerini tutamaz. Zira farklı olan sadece kaynak ve hedef diller değil bilakis bu dillerin bir parçası olduğu kültürlerdir. Nev’i şahsına münhasır, her biri kendi çok boyutlu ortamında uzun zamanlarda oluşan kültürlerin ise birebir mutabakatının sağlanamayacağı bedîhîdir. (Fethi Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/kuran-beni-nasil-ozgurlestirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DONUK BAKIŞ AÇISI</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/donuk-bakis-acisi/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/donuk-bakis-acisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Sep 2018 20:30:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÂHİR ZAMAN SÖYLEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[AMERİKALI DÜŞÜNÜR]]></category>
		<category><![CDATA[Bİ’RUACEM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[CEZAYİRLİ MÜTEFEKKİR]]></category>
		<category><![CDATA[DONUK BAKIŞ AÇISI]]></category>
		<category><![CDATA[EBU’Z-ZEHEB TEKKESİ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-EZHER ÜNİVERSİTESİ]]></category>
		<category><![CDATA[FUKUYAMA]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’LA TEST ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[TARİHİN SONU TEZİ]]></category>
		<category><![CDATA[TESHİR]]></category>
		<category><![CDATA[VARLIKLARA HÜKMETME]]></category>
		<category><![CDATA[YENİDENDOĞUŞUN ŞARTLARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=756</guid>

					<description><![CDATA[Not: Bu yazı, Cevdet Said’in; “Donuk Bakış Açısı” başlığıyla 16 ve 23 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. -I- Geçen yüzyılın tam ortasında Kahire’de el-Ezher Üniversitesi’nde on yıl boyunca okudum. O vakitler ahir zamanda olduğumuz duygusunun insanlar arasında yaygın olduğunu fark etmiştim. “Kıyamet yaklaştı, din ve dünya sürekli geriye gidiyor ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Not: Bu yazı, Cevdet Said’in; “Donuk Bakış Açısı” başlığıyla 16 ve 23 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Geçen yüzyılın tam ortasında Kahire’de el-Ezher Üniversitesi’nde on yıl boyunca okudum. O vakitler ahir zamanda olduğumuz duygusunun insanlar arasında yaygın olduğunu fark etmiştim. “Kıyamet yaklaştı, din ve dünya sürekli geriye gidiyor ve her yeni gün öncekinden daha kötü oluyor…”</p>
<p>Doğduğum köyde de (Suriye, Kuneytıra, Bi’ruacem), Mısır’a gitmeden önce, dünyanın değişmeyen, <strong>sabit</strong> bir yapıda olduğunu düşündüğümüzü hatırlıyorum. Dahası kullandığımız eski pulluğun bile sabit yapısı olduğunu, hiçbir değişiklik ya da geliştirmeye elverişli olmadığını düşünüyordum. O kadar ki Allah’ın Âdem’i sabanıyla birlikte yarattığını zannediyorduk.</p>
<p>Bu <strong>katı ve çaresiz algılar</strong> artık bugün o günkü kadar belirgin olmayabilir ama farklı biçim ve görünümlerle yeniden ortaya çıkmaya başladı. Mesela insanların problemler içinde boğulmaları ve psikolojik açıdan bir çeşit felce maruz kalmaları, bütün bu sorunlar karşısında -tüm çeşitleriyle medya tarafından kuşatılmaları ve öğrenilmiş çaresizliğe sürüklenmeleri sebebiyle- değişim ya da ıslahın mümkün olduğu konusunda onları <strong>umutsuzluğa</strong> sevk etmektedir.</p>
<p>Önceki bazı yazılarımda <strong>tarihsel bilgi</strong>nin önemini ele almış ve bu bilginin insanın sağlığını ve psikolojik dengesini koruduğunu söylemiştim. Bu bilginin “donuk bakış açısı” problematiğiyle de bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Tarihin süregelen akışını ve çeşitli aşamalarını farklı farklı açılardan ele alan <strong>geniş bir bakış açısı</strong> kazanmamız olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Zira geçmiş tarihi bildiğimiz oranda <strong>gelecek öngörümüz</strong> sağlam olacaktır. Bu bilgi, -tarihteki tecrübelerin en iyi sonuçlarıyla uyumlu şekilde- davranışlarımızı değiştirmemize yardımcı olacaktır. “Takva”nın (sorumlu ve duyarlı davranmanın) ve “teshir”in (varlıklara hükmetmenin) anlamı işte o zaman ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Hareketli bir görüntüyü üç boyutlu olarak görebildiğimiz ölçüde mutmain oluruz. Ancak hareketli görüntüyü bütünüyle görememe durumunda, sofistlerin ‘yokluk’ nazariyesi gibi saçmalıklara giden yolun önü açılmış olur. Böylece insan dünyada herhangi bir <strong>gerçekliğin olmadığı</strong>nı düşünmeye başlar ve umutsuzluğa esir düşerek hareket kabiliyetini yitirmiş bir felçliye dönüşür. Kanaatime göre insanların büyük çoğunluğunu ıslah çabalarına katılmaktan alıkoyan, ıslah için koşuşturanlarla dalga geçerek ahmakça, yeis halinde ve şaşkın vaziyette oturup kalmalarına yol açan sebeplerden birisi de işte budur.</p>
<p>Kapsamlı ve bilinçli bir kültürün yokluğu, durumun değiştirilmesi ve iyileştirilmesi hususunda hüsran, kötümserlik ve ümitsizlik duygularının yaygınlaşması; işte tüm bunlar, <strong>insanları köleleştirme</strong> peşinde koşanların en büyük sermayesini oluşturmaktadır! Nitekim onlar toplum üzerindeki tahakkümlerini istikrarlı bir şekilde sürdürmek için insanların <strong>kötümserlik ve umutsuzluk</strong> duygularını sömürmektedirler.</p>
<p>Yeni doğmuş ve kendini temizlemekten aciz bir bebeğe donuk bakış açısıyla bakarsak, onun potansiyel yeteneklerini heba etmiş oluruz. Aynı şekilde günümüzdeki politik, ekonomik, dinî ve ahlaki <strong>krizlerimiz</strong> ile komplolarımız, savaşlarımız, çatışmalarımız, çevreyi kirletmemiz, doğal felaketlere sebebiyet vermemiz vb. hastalıklarımıza (donuk bir bakış açısıyla) saplanıp kalırsak, umutsuzluğa ve şaşkınlığa düşeriz.</p>
<p>Oysa bunun yerine <strong>beşeriyetin</strong> hâlâ çocukluk merhalesinde olduğunu ve <strong>yetişkinliğe doğru emin adımlarla ilerlediğini</strong> idrak etmeliyiz. Bu gidişatı anlamayan ve donuk bir bakış açısıyla hareket edenler, umutsuz ve olumsuz bakış açısına karşı savunmasız hale gelir ve beşeriyetin istikbaldeki muazzam potansiyelini heba ederler!</p>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>Yazının ilk bölümünde, çocukluk yıllarımda (seksen sene evvel Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde) toplumda yaygın olan bir duygudan bahsetmiş, insanların ahir zamanda yaşadıklarını düşündüklerini aktarmıştım. Onlara göre her yeni gün bir öncekinden daha kötüydü…</p>
<p>Şahsen hep şu yöntemi benimsemişimdir: Ortaya konulan fikir ve kanaatleri <strong>Kur’an’la test etmek</strong>. Ne zaman bir kitap okusam ya da yeni bir fikirle karşılaşsam, Kur’an’a dönüp bu yeni düşünceyi orada ararım. Kahire yıllarımda çoğu zaman sabah namazından sonra Ebu’z-Zeheb Tekkesi’nde minarenin dibine oturur Kur’an okurdum. Çoğunlukla oruçlu olduğum için namaz vakitleri dışında hiç kalkmadan güneş batana kadar Kur’an okumaya devam ederdim.</p>
<p>Mısır’da kaldığımın on yılın sonunda, Cezayir’li merhum mütefekkir Malik Bin Nebi’nin fikirleriyle tanıştım. Onun “<em>Şurûtu’n-Nahda</em>: Yenidendoğuşun Şartları” isimli kitabını okuyunca ve “sömürülmeye elverişlilik” konusundaki fikirlerine muttali olunca dehşete kapıldım. Ona göre sömürgeciliği ve <strong>düşmanı suçlamak</strong> sorunlarımızı çözmemiz için doğru bir başlangıç değildi. Doğru başlangıç <strong>dâhilî nedenlere odaklanmak</strong> idi… Malik’in fikirlerini okuduktan sonra her zaman yaptığım gibi dönüp bu fikirleri Kur’an’a arz ettim. Onun bu fikirlerinin Kur’an’la gayet uyumlu olduğunu gördüm. Dahası sorunun kaynağını ararken kendi benliğimize yönelme fikri, Kur’an’da defalarca tekrarlanan bir yöntemdi. Bu hususu önceki bazı makalelerimde ele almıştım.</p>
<p>Aynı şekilde ‘âhir zaman’ söylemini de Kur’an’a arz ettim. Kur’an’ı bir de bu niyetle okudum. Kur’an’ı baştan sona bu bakış açısıyla okuduktan sonra, âhir zaman söylemine ilişkin sosyal algının hiçbir izini orada bulamadım. Tam tersine şu âyetlerle karşılaştım:</p>
<p>“Allah, içinizden inanıp güvenen ve iyi iş yapanlara söz vermiştir; öncekileri hâkim kıldığı gibi bunları da <strong>mutlaka yeryüzüne hâkim kılacak</strong>, razı olduğu dini bunlar için sabitleştirecek ve korku çekmelerinin ardından güvene kavuşturacaktır. Bunlar, Bana kulak verirler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra da ayetleri görmezden gelen olursa, işte onlar, yoldan çıkmışlardır.” (Nur 24:55). Keza şu iki ayetin de aynı konuyu cevapladığını gördüm:</p>
<p>“Elçilerimize ve inanıp güvenenlere hem dünya hayatında hem şahitlerin getirileceği günde (âhirette), <strong>elbette yardım edeceğiz</strong>.” (Mü’min 40:51).</p>
<p>“Kim <strong>Allah’ın</strong>, dünyada da âhirette de <strong>kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa</strong> bir gerekçeyle göğe (Allah’a el açıp) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendisini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?” (Hac 22:15).</p>
<p>Âhir zaman (zamanın sonu, kıyametin yaklaşması) vehmi yerine Kur’an’ın; <strong>yaratılışın artarak devam etmesi</strong> yönünde çok daha farklı bir kapı açtığını, insanlığın henüz beşik döneminde olduğunu ve insanlık tarihinin kesinlikle son aşamaya gelmediğini belirttiğini görüyoruz:</p>
<p>“Hayır, hayır… (İnsan), bugüne kadar Allah’ın kendisine verdiği emri tutmadı.” (Abese 80:23). Yani Allah’ın insanlık hakkındaki va’di ve bilgisi henüz tahakkuk etmemiştir.</p>
<p>Âhir zaman düşüncesi, <strong>değişimin ya da ıslahatın mümkün olmadığı duygusunun yaygınlaştığı</strong> toplumlarda ortaya çıkmaktadır. Keza insanlığın şimdiye kadar başardıklarına ve gerçekleştirdiklerine <strong>hiçbir yeni ilavenin yapılamayacağı</strong> zannına kapılan topluluklarda… Bu açıdan bakıldığında (son dönem vehmi), Amerikalı düşünür <strong>Fukuyama</strong> tarafından ortaya atılan “<strong>tarihin sonu</strong>” tezine benzemektedir. Nitekim Fukuyama, tarihin medeniyetler üzerindeki son hükmünü icra ettiği ve Batılıların dünya hâkimiyetiyle tek kutuplu küresel medeniyet modelinin kemale erdiği zehabına kapılmıştı. Oysa Batı’nın dünyaya âdil bir küresel model sunmadaki başarısızlığını gözden kaçırıyordu. Keza diğerine eşit gözle bakmama ve veto hakkını elinde tutma konusunda ısrarcı davranma hususundaki büyük kusurlarını görmezden geliyordu. Oysa bu büyük kusurlar medeniyetlerin yıkılmasında etkili olan önemli faktörlerdir.</p>
<p>Olay ve olguları, gelişme ve krizleri <strong>bireysel donuk bir bakış açısına mahkûm eder</strong> ve bunların nasıl başlayıp nasıl geliştiğini geniş bir bakış açısıyla ele almazsak, <strong>teşhisi yanlış</strong> <strong>koymuş</strong> oluruz. Bu da bizi tembellik, ihmal ve umutsuzluk bataklığına sürükler. Ama olay ve olgulara uzaktan ve yüksekten, geniş kapsamlı bir bakış açısıyla bakabilirsek, işte o zaman itminana kavuşur, Allah’a ve kendimize güvenir, en isabetli eylemi ortaya koyabiliriz.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/donuk-bakis-acisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“EY İLERİ GÖRÜŞLÜLER, BUNDAN DERS ALIN!”</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Sep 2018 21:10:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASASI]]></category>
		<category><![CDATA[BASİRET SAHİPLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[EHÂDÎS]]></category>
		<category><![CDATA[İBRET ALMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İLERİ GÖRÜŞLÜLER]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[OLAYLARI DOĞRU YORUMLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[TARİHTEN DERS ALMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yasalar]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf aleyhisselam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=749</guid>

					<description><![CDATA[Not: Bu yazı, Cevdet Said’in “Ey İleri Görüşlüler, Bundan Ders Alın” * başlığıyla 2 ve 9 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. Hikâye edildiğine göre adamın biri zamanın birinde tek başına Allah’a ibadet etmek için çöle gitmiş ve onu çevreleyen dağlara çıkmış. Yamacı tırmanırken çıplak kayalarda kör bir karga görmüş. Kanadında [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Not: Bu yazı, Cevdet Said’in “Ey İleri Görüşlüler, Bundan Ders Alın”</em><em> <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>*</sup></a></em><em> başlığıyla 2 ve 9 Eylül 2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p>Hikâye edildiğine göre adamın biri zamanın birinde tek başına Allah’a ibadet etmek için çöle gitmiş ve onu çevreleyen dağlara çıkmış. Yamacı tırmanırken çıplak kayalarda kör bir karga görmüş. Kanadında da eski bir kırık varmış. Adam kuşun halini düşünerek oracıkta durakalmış. Şöyle düşünmeye başlamış: Bu karga kör… Uçamaz da… Bu zamana kadar nasıl hayatta kalabilmiş? Bu kayalık yerde rızkını nasıl buluyor acaba?</p>
<p>Adam kargayı uzaktan izlerken başka bir karga konuvermiş. Yanında bir miktar tahıl, tohum ve solucan da getirmiş. Başlamış kör kuşu beslemeye. Kuşların yavrularına yedirmesi gibi o kör karganın ağzına bu getirdiklerini koyarak beslemiş onu.</p>
<p>Adam gördüğü bu sahneden hayrete kapılmış… Kendi halini düşünmeye başlamış. Ardından kendi kendine şöyle demiş: “Sübhânallah! Allah dilediğini dilediğince rızıklandırır… O halde ben bu hayatta rızkımın peşinden koşuşturarak neden kendimi yorayım da mutsuz olayım?” Adam bir mağaraya sığınmaya ve ömrünün geri kalan kısmını itikâfta geçirmeye karar vermiş… Bu olayı duyan insanlar olmuş… Ona sadaka getirmeye başlamışlar. O da kendisine sunulanla yetiniyormuş.</p>
<p>Günler böylece geçip gidiyormuş. Derken bir gün âbitlerden biri mağarada uzlete çekilen bu adamı işitmiş. Durumunu öğrenmek ve işin aslını anlamak için adamı ziyarete gelmiş. “Seni kuş uçmaz kervan geçmez bu uzak mağarada yaşamaya iten sebep nedir?” diye sormuş. Adam ziyaretçisine hikâyesini anlatmış. İbadet kastıyla nasıl çöle geldiğini, kanadı kırık kör kargayı nasıl gördüğünü, daha sonra yorgunluk ve mutsuzluğu terk edip nasıl mağarada inzivaya çekilme ve bütün vaktini ibadete ve duaya hasretme kararı aldığını tek tek açıklamış.</p>
<p>Ziyaretçi, adamın hikâyesini dikkatle dinledikten sonra ona şöyle demiş: “Yazıklar olsun sana! Neden kanadı kırık kör bir kuş gibi olmayı seçtin? Her gün ona yiyecek getiren sağlam kuş gibi olmayı seçseydin ya! Neden çalışmayı ve hem kendin hem de başkaları için rızık kazanmayı seçmedin? Oysa sapasağlamsın, sağlığın yerinde!”</p>
<p>Hikâyenin devamında anlatıldığına göre gözlerden uzak bir mağarada inzivaya çekilen adam, bu nasihatin doğruluğuna kanaat getirerek şahit olduğu olaydan yanlış bir ders çıkardığının farkına varmış, mağarayı terk edip hem kendisi hem de başkaları için rızık aramaya koyulmuş.</p>
<p>Önceki bir makalemde, insanın davranışlarının fikirleriyle sıkı bir ilişki içinde olduğundan bahsetmiştim. İnsanın, fikirlerini ve tasavvurlarını gerek kendi çabasıyla gerekse başkalarının etkisiyle değiştirmesinin, onun <strong>tutum ve davranışlarında değişikliğe yol açtığını</strong> açıklamıştım. Bu değişim bazen çelişki sınırına da ulaşabilir; cesaret korkaklığa, sevinç hüzne, sevgi nefrete dönüşebilir. Tersi de olabilir; aynen anlattığımız hikâyede olduğu gibi tembellik ve bağımlılık dinamik bir gayret ve faaliyete dönüşebilir. Bu hikâyede çelişki düzeyinde bir değişim gözler önüne serilmiştir. Ama aynı zamanda insanlar arasındaki bakış açısı ve algı farkı da ortaya konulmuştur.</p>
<p>Bu hikâye, insanların olayları ve başa gelenleri nasıl anladığını ve bunun kültürel arka planını da gözler önüne sermektedir. Bazı insanlar kör karga hikâyesinde kör kuştan başka hiçbir şey göremeyebilir ve olayın diğer boyutlarını gözden kaçırabilir. Oysa ikinci adam, iki karga hikâyesini sadece dinlemiş olmasına rağmen, olayı bizzat gören ilk adamın aksine hızlı bir şekilde <strong>doğru dersi çıkarmıştır</strong>. Halbuki ilk adam olayın müspet yanlarını gözden kaçırmıştı.</p>
<p>“Böyle yerleri gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri ve dinleyecek kulakları olsun. Gözler kör olmaz ama onların göğüslerindeki <strong>kalpleri kör olur</strong>.” (Hac 22:46).</p>
<p>“Göklerde ve yerde nice göstergeler var ama <strong>yanlarından geçip giderler de</strong> bir kez olsun dönüp bakmazlar!” (Yusuf 12:105).</p>
<p>*******</p>
<p>Önceki yazımda, insanların olayları ve hikâyeleri kültürel arkaplanları ile potansiyel ve bilişsel yetenekleri çerçevesinde anladıklarını belirtmiştim. Olayları sadece seyretmek veya haberleri sadece dinlemek, onlardan <strong>doğru dersleri çıkarmak</strong> için yeterli değildir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Göklerde ve yerde nice göstergeler var ama (o insanlar) yanlarından geçip giderler de bir kez olsun dönüp bakmazlar!” (Yusuf 12:105).</p>
<p>Keza Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Cinlerin ve insanların çoğunu sanki Cehennem odunu olsunlar diye yetiştirdik! Onların da kalpleri vardır ama (gerçeği) kavramazlar; gözleri de vardır ama ilerisini görmezler; kulakları da vardır ama (sözü) dinlemezler. Onlar en’âm (koyun, keçi, sığır ve deve) gibidirler. Aslında daha düşük seviyededirler. Onlar tam bir gaflet içindedirler.” (A’râf 7:179).</p>
<p>Yusuf aleyhisselam kendisine hadiseleri doğru yorumlamayı öğrettiği için Rabbine şükretmektedir. “Ehâdîs” yani olaylar, insanların dilden dile naklettikleri haberlerdir.</p>
<p>“Rabbim (Sahibim)! Bana yönetimden bir pay verdin, olayları doğru yorumlamayı (tevili) öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Bu dünyada da öbür dünyada da benim en yakınım (velim) sensin. Canımı teslim olmuş (Müslüman) olarak al. Beni iyilerin arasına kat.” (Yusuf 12:101).</p>
<p>Çünkü eğer <strong>doğru yorumlamayı</strong> öğrenemezsek, olayların iç yüzünü ve derin anlamlarını hiçbir zaman kavrayamayız. Bu durumda olaylardan ve tarihten <strong>gereken dersi </strong>alamayız. Böylece bizden öncekilerin düştüğü hataları tekrarlamak ve ardından onların maruz kaldıkları cezaya çarpılmak zorunda kalırız.</p>
<p>Sosyal, politik ve ekonomik felaketler ve acılar ile doğal afetler (çoğu zaman) insanların <strong>düşünce ve davranışların</strong>ın sonucudur. Bu durumda, herkes tarafından kesin ve doğru kabul edilen varsayımları sarsmamız, heva putlarımızı devirmemiz, zihinsel fantezilerimizi terk etmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Esasında <strong>âfetler ve krizler</strong>, peşine takılıp gittiğimiz ya da kutsadığımız kavramları, düşünceleri ve ilişkileri yeniden gözden geçirmek için birer <strong>fırsattır</strong>. Asıl <strong>büyük tehlikeler</strong>, gereken ibretlerin alınmasında başarısız olunmasından ve gerçek derslerin anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Zira Allah’ın yasaları asla değişmez.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a> Her yasa ihlalinde ise ceza peşinden geliverir: “Çünkü Sahibin sürekli gözetlemededir.” (Fecr 89:14).</p>
<p>Mazide olup biten olaylara itibar etmenin önemi, bilimin, sonuçların geçerliliğini doğrulamak için tecrübeye dayanmasından kaynaklanır. Ancak, insanların bizzat kendileri üzerindeki tecrübe kolay bir iş değildir. Bu nedenle, ulusların bizden önce yaşamış olduğu tecrübeler, başlarından geçen olaylar ve yazdıkları ya da geride bıraktıkları tarihleri, <strong>toplumsal yasaları keşfetmek</strong> ve bu yasaları toplumsal ve insani problemleri çözmede kullanmak için gereken zengin bir tecrübeler hazinesine dönüşmektedir.</p>
<p>Bu nedenle, gerçek dersi arayan göz sürekli çalışmalı, değersizi kıymetliden ayırt edebilmeli, işin özünü araştırmaya özen göstermelidir. Belli bir <strong>tarihi</strong> (mesela atalar ve ecdat tarihini) <strong>kutsallaştırılmamalı</strong>, başkalarının tarihini ve diğer ulusların tecrübelerini küçümsememelidir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi</strong> (Allah rahmet eylesin), yapılan işlere “tertemiz ve kutsal” ya da “kirli ve değersiz” olarak bakmayı eleştirirdi. Çünkü bu mantaliteyle kahraman bir mücadele adamı hain bir uşağa, sadık bir dost yaman bir düşmana, iyi bir mümin zındık bir kâfire kolayca dönüşebilir! Neyin <strong>iyi</strong> neyin <strong>kötü</strong> ve neyin yararlı neyin zararlı olduğunu araştırıp bunları birbirinden ayırt ederek tasnif edebilmek meseleyi ciddiyetle ele almayı gerektirir. Bunun için de serinkanlı ve bilinçli bir üsluba, konulara çeşitli yönlerden yaklaşabilme yetisine ve bilimsel bir yönteme ihtiyaç duyar.</p>
<p>İslam dünyasının meselelerini <strong>yetmiş yıldır</strong> takip etmekteyim. Tecrübelerim ve okumalarım, binlerce yıldan bu yana (dünyada) yaşayan ve insanı kurban olarak sunan insanoğlunun geleceği hakkında bende <strong>iyimser</strong> <strong>bir bakış açısı</strong> oluşturdu. Nitekim yolsuzluğu ve kan dökülmesini azaltmada, kölelik dönemini sona erdirmede önemli bir aşama kaydedilmiştir. Ancak yeryüzünde fesat çıkarma ve kan dökme eylemi ne hazindir ki devam etmektedir. Ama benim Kitap’ta, dış dünyada ve iç dünyada Allah’ın âyetlerini görmek için yaptığım okumalar, daha iyi bir dünyaya ulaşabilmemizin mümkün olduğu hususunda beni iyimser kılmıştır. Keza insanoğlunun yeryüzünün halifesi (yöneticisi) olmaya layık olduğu, fesat çıkarma ve kan dökme dönemini geride bırakacağı hususunda iyimserim.</p>
<p>Çeviri: Fethi Güngör</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>* Cevdet Said bu başlığı şu âyet-i kerimeden iktibas etmiştir: “Ehl-i Kitap’tan âyetleri görmezlikte direnenleri (kâfirleri), ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz, çıkacaklarını sanmıyordunuz; onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanıyorlardı. Allah, kalplerine korku salarak onlara beklemedikleri yerden geldi. Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey ileri görüşlüler; bundan ders alın.” (Haşr 59:2). (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cevdet Said burada şu âyet-i kerimelere atıf yapmaktadır: “Öncekilere uygulanagelen yasaya bakmazlar mı? Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın yasasının başka yöne yönlendirildiğini da göremezsin.” (Fâtır 35:43. Keza bakınız: Ahzâb 33:62 ve Fetih 48:23). (Mütercim).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/ey-ileri-gorusluler-bundan-ders-alin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FİKRÎ PROBLEMLERİMİZİ TÜM BOYUTLARIYLA GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/fikri-problemlerimizi-tum-boyutlariyla-gorebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/fikri-problemlerimizi-tum-boyutlariyla-gorebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Nov 2017 09:36:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Kevâkibî]]></category>
		<category><![CDATA[Âfâq Cezâiriyye]]></category>
		<category><![CDATA[Afgani]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve töre]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki felc]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Nebî]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayirli]]></category>
		<category><![CDATA[el-qâbiliyye li’l-isti’mâr]]></category>
		<category><![CDATA[es-Sırâ’u’l-Fikrî fi’l-Bilâdi’l-Musta’mera]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fî Mehebbi’l-Ma’reke: İrhâsâtü’s-Sevre]]></category>
		<category><![CDATA[Fikratu Kamûnwîlth İslamî]]></category>
		<category><![CDATA[Haksöz Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[İlmu’l-Kelâm]]></category>
		<category><![CDATA[Islah Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[ıslahatçı hareket]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür Sorunu ve Bir Toplumun Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel boşluk]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman ruhumüslüman ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalistlerin Eserleri ve Çağımız İslam Dünyasına Etkisi]]></category>
		<category><![CDATA[pozitif davranış]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Şekip Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürge Ülkelerde Fikir Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürüye Elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyolog]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[Zihnî Engellerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=584</guid>

					<description><![CDATA[Altmışsekiz yıllık ömrünün büyük bir bölümünü İslam ümmetinin problemlerini anlamaya ve bu problemleri en doğru şekilde analiz ederek bunlara kalıcı çözümler üretmeye adayan Cezayirli büyük düşünür Mâlik Bin Nebî’nin (28 Ocak 1905-31 Ekim 1973), İslam âleminin yaşadığı krizden çıkabilmesi için yarım asır önce ortaya koymuş olduğu acı ama gerçekçi tespit ve teklifler hâlen geçerliğini korumaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Altmışsekiz yıllık ömrünün büyük bir bölümünü İslam ümmetinin problemlerini anlamaya ve bu problemleri en doğru şekilde analiz ederek bunlara kalıcı çözümler üretmeye adayan Cezayirli büyük düşünür Mâlik Bin Nebî’nin (28 Ocak 1905-31 Ekim 1973), İslam âleminin yaşadığı krizden çıkabilmesi için yarım asır önce ortaya koymuş olduğu acı ama gerçekçi tespit ve teklifler hâlen geçerliğini korumaktadır. Fevziye Bariun, 1992 yılında Malezya’da neşrettiği İngilizce uzun makalesinin sonunda Bin Nebî’nin gözüyle Müslümanların düşünsel sorunlarını derli toplu şekilde tasnif etmiş ve üstadın çözüm önerilerini sunmuştu. Bu makalenin son kısmını, Haksöz Dergisi’nde 1999 yılında yayımlanan çeviriden okuyalım:</p>
<p><strong>Dağılmanın Dış Etkenleriyle Avunmayı Bırakıp İç Etkenlerine Odaklanmak </strong></p>
<p>“Mâlik Bin Nebî’nin ümmetin <strong>problemler</strong>ine ilişkin keskin araştırmaları üç temel boyutta özetlenebilir:</p>
<p><strong>1. Metodolojik Boyut: </strong>Din, her medeniyette insanlığa, zamana ve toprağa medeniyet dairesini başlatması için bir kıvılcım veren bileşik olarak temel bir araçtır. Bin Nebî’nin <strong>din</strong> anlayışı, zorunlu ayinlerden öte bir şeydir. Tersine kültürel ve ahlaki sistemlerin her detayını kapsayan canlı bir ideolojidir (Şurût, 61-72).</p>
<p>Islahatçı ve modernist akımları incelerken Bin Nebî, Afgani ve Abduh’la başlayan <strong>ıslahatçı hareket</strong>in yalnızca müslümanlara <u>savunmacı ve haklı gösterici</u> siper temin etmekle meşgul oldukları sonucuna varmıştır. Ona göre, liderleri İslam’ın ideolojik gücünü kavramadıklarından, hareketleri İslam’ın sosyal fonksiyonunu geri getirememiştir.</p>
<p>Abduh’un skolastik metodolojiyi (<em>İlmu’l-Kelâm</em>) ıslah çabaları müslümanların acıklı sosyal, ahlaki ve düşünsel durumlarına çare üretemedi. Bin Nebî, kelam ilmine olan bu ilgiyi “ümmete çok zararlı bir şey” (Vichet, 35) olarak görmüştür. Ona göre, Muvahhidîn sonrası kişisi, doktrinini asla terk etmemiştir (Vichet, 55). Bunun anlamı, gerçek sorun “müslümanların inançlarını nasıl öğretecekleri değil, tersine <u>inancın sosyal etkisinin nasıl geri getirileceği</u>ydi.” Diğer bir ifadeyle Bin Nebî, sorunun Allah’ın varlığının müslümanlara ispatı olmadığını, tersine O’nun varlığının bir enerji kaynağı olarak bireyin ruhunu doldurmasının ve bunun bir anlam ifade etmesinin nasıl başarılacağını tartışmıştır (Vichet, 55).</p>
<p>Bin Nebî, metodolojik ve bilimsel düşünmekten yoksun oldukları için ıslah hareketi entelektüellerinin sıkça dış düşmanları eleştirdikleri ve <strong>dağılmanın iç etkenleri</strong>ni ihmal ettikleri düşüncesindeydi (Vichet, 49). Mesela, Şekip Arslan, Abdurrahman Kevâkibî ve Ahmed Rıza’nın yazıları sadece <u>özür dileyici</u> ve <u>savunmacı</u>ydı.</p>
<p>Bin Nebî, modernist akımın da daha iyi olmadığını düşünür. Temel olarak Batılı işgalciler döneminde “toplum dengesini kaybetmişken geliştiğinden modernizme kayanlar” öğeleri(ni) “sömürge okulundan aldılar.” (Vichet, 67-80).  Modernistler, gelişimin dış ve yüzeysel modellerini yaydılar. Maddi şeyler (varlıklar) yığını müslüman kültürde önceden hâkim olan <strong>nitelik</strong> yerine <u>nicelik</u> kavramını somutlaştırdı. Bin Nebî, modernistlerin de ıslahatçılar gibi hedeflerin ve araçların tasavvurundan ve besleyici bir teoriden yoksun olduklarını düşünür. Modernistlerin temel ilgisi -müslüman dünyayı siyasi kargaşadan kurtarmak gibi- siyasi bir yaklaşımdı. Üstelik bu ilgi, Avrupa sisteminden <u>ödünç</u> alınmıştı. Bu yüzden de müslüman bireyin <u>gerçek sorununa odaklaşmadı</u> (Vichet, 77).</p>
<p>Düşünsel ve psikolojik düzeyde Muvahhidîn sonrası toplumu, “İslam mükemmel bir dindir.” gerçeğini kabul etmiştir. Bu ifade, toplumun bilincinde “biz müslümanız, dolayısıyla biz de mükemmeliz” <strong>mantıksal yanlış</strong>ını doğurdu (Vichet, 93). Bu metodolojik kusur, Bin Nebî’nin “ahlaki felç” dediği şeyle sonuçlandı. Batı medeniyetinin çöküşünü, değerler sisteminin ve sosyal yapısının hemen hemen tamamen bozulmasını mutlu bir şekilde kabul ve itiraf eden birçok çağdaş yazılarda, bu felcin örnekleri mevcuttu. Bu yazılar, safça İslam ve müslümanların Batı felsefesi ve medeniyetinin yerini almaya yetkin olduğunu bildiriyorlardı. Fakat Bin Nebî ve diğerlerinin de açıkladığı gibi, İslam’ın ideolojik gücünü kendi toprağında geri getirmeden ve <strong>müslüman ruhu</strong> ve mantaliteyi esaslı bir şekilde eski sıhhatine kavuşturmadan böyle bir <u>yerine geçme</u> mümkün değildi.</p>
<p>Müslümanların <strong>ahlaki felc</strong>e uğramalarının temel sebeplerinden birisi, kendi tarihsel daireleriyle mantıki bir ilişki kurmamalarıdır. Bin Nebî, müslümanların hicrî 1367’de değil, miladi 1948’de yaşadıklarına inandıklarını yazdığı yerde -Şurûtu’n-Nahda isimli eserinde- bu acı gerçekten yakınır. Bu yanlış perspektif “İslami sorun”u, kendi tarihî genel durumuna değil, Batı medeniyeti çatısı altına yerleştirdi (Vichet, 34). Bin Nebî, örnek olarak Marakeş ve Semerkant’ın her ikisinde de yılan büyücülerinin varlığını verir ve incelendiğinde hiçbir kaza görülmediğini ifade eder. Bu olgu büyük ölçüde “Cezayir’in sorunu” ve “Cava’nın sorunu” diye adlandırılan şeyin aslında “İslami bir sorun” olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu sorunu kendi tarihî alanında tartışmak önemlidir (Vichet, 35).</p>
<p>Müslüman toplum içinde farklı <strong>sorunlar</strong>, okuma yazma bilmemek, yoksulluk ve dış işgal gibi önceden belirlenmiş kategorilerle tasnif edilegeldi. Çözümleri de kolaydı: Bilgi veya eğitim, zenginlik veya ekonomik gelişme ve bağımsızlık. Bununla birlikte çağdaş müslüman dünyada tarihî gelişmeler, Bin Nebî’nin tahminleriyle karşılaştı: Çözümler, <u>değişimin psiko-sosyal öğeleri</u> görmezden gelinirse sonunda geçersiz olacaktı.”</p>
<p><strong>Sömürüye Elverişlilikten ve Zihnî Engellerimizden Kurtulabilmek</strong></p>
<p><strong>“2. Psikolojik Boyut: </strong>Muvahhidîn sonrası bireyi, Bin Nebî’nin tasvir ettiği gibi birçok psikolojik özürden kaynaklanan toplumunun hastalık ve acılarının mikrobunu taşır. Birey <u>ahlaki, sosyal, felsefi ve siyasi iflasla dolu</u> bir atmosferde şekillenmiş “hasta bir ruh”a sahiptir (Vichet, 36-37). Bu birey, Bin Nebî’nin “sömürülebilirlik” (sömürülmeye müsait hâle gelme) (<strong><em>el-qâbiliyye li’l-isti’mâr</em></strong>) dediği hastalığa yakalanmıştır. Oysa Batının müslüman dünyayı işgali temelde sömürgeleştirmenin dış etkenleri yüzünden değildi, tersine iç müsaitliktendi. Bin Nebî’nin ifadesiyle, sömürüye bir siyasetçi gibi değil bir <strong>sosyolog</strong> gibi bakılmalıdır (Vichet, 102). Sömürüye uygun olma (sömürülebilirlik); <u>kendini yok etme, aşağılık kompleksi ve sosyal atomizm</u> ile sonuçlanır ve etkinlik bütün düzeylerde minimumdur. Sömürge otoriteleri bu özellikleri besler ve çıkarları için kullanırlar; çünkü “Bizim hakkımızda onlar bizden daha çok şey bilirler.” (Fikratu Kamûnwîlth İslâmî, 79).</p>
<p>Sömürülebilirlik tabiri, sömürünün farklı şekillerine karşılık direnişinde, Mısır’ın Müslüman Kardeşler lideri Hasan el-Benna’dan esinlenerek kullanılmış olabilir. El-Benna’nın en çok zikredilen sözlerinden birisi -ki Bin Nebî de bunu zikreder- şudur: “Emperyalizmi ruhlarınızdan atın, o sizin topraklarınızdan uzaklaşacaktır.” (Şurût, 155).</p>
<p>Muvahhidîn sonrası bireyinin diğer özellikleri <strong>iki zihnî engel</strong>dir: <u>Kolaylık psikozu</u> (<em>zihânu’s-suhûle</em>) ve <u>imkânsızlık psikozu</u> (<em>zihânu’l-istihâle</em>). Birinin fikirleri ya çok basittir ve hiçbir çaba ve vakit ayırmayı gerektirmez ya da çok zordur ve başarılamaz (Muşkilâtu’l-Efkâr, 147). Müslüman toplumun sosyal aktivite listesine baktığımızda, genellikle ya başarılmamış fikirler ya da hiçbir zihnî çabayla desteklenmemiş aktiviteler görürüz (Vichet, 90).</p>
<p>Muvahhidîn sonrası şahsı, genellikle geçmişin ölü fikirlerine (<strong><em>el-efkâru’l-meyyite</em></strong>) bağlıdır. Bu bağlılık takdirden değil katılık ve yaratıcı/üretici olamamaktan kaynaklanmaktadır. Kendini çağdaş akımlara açarsa, yalnızca öldürücü fikirlere (<strong><em>el-efkâru’l-qâtile</em></strong>) -tarihsel şartlarından çıkarılıp alınınca öldürücü olan fikirler- karşı duyarlı olmaktadır (Fî Mehebbi’l-Ma’reke, 135-155). Maalesef birçok fikir, müslümanların fikirler dünyasına bilimsel olarak çürütüldükten sonra girmiştir (Fikratu Kamûnwîlth İslâmî, 36).</p>
<p>Ruhi açıdan, ruhsal olanla sosyal olan arasındaki ilişki böyle bir kişilikte çok zayıftır. Mesela Muvahhidîn sonrası bireyi camiye gidince, kendini bir “şahıs” olarak hisseder ve İslami ilkelere uygun davranır. Ne zaman ki ayrılır, sosyal baskıların kontrolü altına girdiği için ahlaki standartlarını kaybetmiş bir “birey” olur. Kısaca Bin Nebî, böyle bir şahsın şizofrenik bir şahsiyet davranışı sergilediği sonucuna varır (Mîlâd, 99).</p>
<p>Materyalist açıdan bu kişilik hem nicel ve nesnelliğe yatkın hem de gereksiz öğelerin bir yığınıdır. Gerçek ihtiyaçlarla (<em>ed-darûrâtu’l-haqîqiyye</em>) <strong>sahte ihtiyaçlar</strong>ı (<em>ed-darûrâtu’l-muzeyyefe</em>) ayıramaz, özden ziyade şekle, fikirler yerine nesnelere kolayca kapılır. Böylece toplumun imkânları çok sınırlıyken, ihtiyaçlarının artmasına katkıda bulunur (Fikratu Kamûnwîlth İslâmî, 72).</p>
<p>Bin Nebî’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p><strong>Bir Toplumun Kültür ve Medeniyetini Başka Yerden İthal Edemeyeceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p><strong>3. Sosyo-Kültürel Boyut</strong>: Kitaplarının birçoğunda Bin Nebî’nin, ümmetin kaderiyle ilgili temel meseleleri hem bir sosyolog hem de bir filozof olarak incelediği görülür. <em>Muşkilâtu’s-Seqâfe, Muşkilâtu’l-Efkâr, Milâdu Muctema’ </em>gibi eserlerindeki açık metodoloji, Bin Nebî’nin sadece sosyal bilimler olarak değil, temelde müslümanların durumunu inceleyen bilimsel yaklaşımlar olarak sosyoloji ve antropolojideki ilgi ve yeterliliğini ortaya koyar.</p>
<p>Kitaplarına sıradan bir okuyucunun ulaşmasını engelleyen bazı dilbilimsel ve üslupsal kusurlara rağmen, Bin Nebî’nin düşünceleri ve kuramları zihni tahrik edicidir. Bilimsel yeterliliği de entelektüel alanda temel bir avantaj sağlamaktadır. Düşünür, terimlerini tanımlamada, öncüllerini sunmada ve sonucuna ulaşmadaki dikkatli çabasıyla ünlüdür.</p>
<p>Defalarca tanımladığı medeniyete ilaveten Bin Nebî eşit miktarda kültürün tanımıyla da ilgilenmiştir. Ona göre, “<strong>Kültür</strong>; bireyin alışkanlıklarına ve şahsiyetine şekil verdiği çevre içinde esas kaynaklar olarak doğumundan beri ulaştığı ahlaki özellikler ve sosyal değerlerin özetidir.” (Şurût, 83). Keza, “Kültür; ölçü, ahenk ve hareket gibi harici öğeleri ve beğeniler, âdetler ve gelenek gibi dâhili öğeleri kapsayan bir atmosferdir.” (Hadîs, 71). Çağdaş müslümanlar kültürlerinin maddi ve maddi olmayan öğelerinin çoğunu ödünç aldılar, “hattâ beğeni ve ihtiyaçlarını bile”. Bu ödünç alma, sosyal fikir ve yaklaşımlarda yeniden üretime ve kargaşaya sebep olmuştur.</p>
<p>Kültür, kendisiyle toplumun üyelerinin dünyayı yorumladığı, realiteyle ve birbiriyle ilişkilerini tesis ettikleri sembolik bir temel olduğu için <strong>sahihlik</strong> önemli bir kültürel öğedir. Zira kültürün ayırt edici hayat görüşü, özel tarihî gelişimiyle nitelik kazanmıştır. Bu bağlamda Bin Nebî’nin “Bir toplum, kültür ve medeniyetini başka bir toplum veya medeniyetten ithal edemez.” görüşü son derece önemli bir tespittir.</p>
<p>Müslümanların mevcut (kötü) durumlarının bir sebebi de, onların <strong>belirsiz</strong> kültür anlayışıdır. Düşünür, kültür (<em>seqâfe</em>) ile bilgiyi (<em>ma’rife</em>) birbirinden ayırarak der ki: “Bilgiden ziyade davranışla (<em>sülûk</em>) ilgili olduğu için kültür, öğrenme (<em>ta’lîm</em>) ile ilgili değil, eğitimle (<em>terbiyye</em>) ilgili bir kuramdır (Muşkilâtu’s-Seqâfe). Bunu desteklemek için Bin Nebî, tıbbi bir kariyer kazanmak için Avrupa’ya giden müslüman öğrencileri örnek verir. İngiliz meslektaşı ile aynı diplomayı almasına rağmen meslektaşının “etkinliğini” ve sosyal sorunlara pozitif yaklaşımlarını öğrenmeyecektir (Muşkilâtu’s-Seqâfe, 41). Çünkü müslüman ana-babalar çocuklarını hayatın zorluklarına hazırlamak için değil, menfaat elde etme fırsatı vermek için (uzak okullara) göndermektedirler (Âfâq Cezâiriyye, 89).</p>
<p>Davranış değişikliği ile ilgili bir yaklaşım olarak, Bin Nebî’nin kültür açıklamasının belkemiğini teşkil eden <strong>pozitif davranış</strong>, “etkinlik” (<em>fâ’iliyye</em>) diye adlandırılmıştır (Hadîs, 44-61). Genel olarak yaşama, pozitif bir psikomental (bilişsel) tavırdır. Bu tavır sadece toplumun <u>gelişim ivmesini kontrol</u> etmekle kalmaz, tarihinin yönünü de etkiler. Muvahhidîn sonrası toplumu, sosyal ve ahlaki dağılımının öğeleri şekillenmeye başlayınca, bu tavrı da yitirmeye başlamıştı. Bireysel ve toplumsal etkinlik eksikliğinin en tehlikeli yönü “<strong>kültürel boşluk</strong>”tur. Bin Nebî’nin kültürel iletişim ağı (<em>şebekâtu’l-alâqâti’s-seqâfiyye</em>) dediği veya yaşamak ve üretmek için fikirlerin ihtiyaç duyduğu, önceden gerekli olan şeylerin yokluğu ile sonuçlanır. Kültürel ve entelektüel mahiyet projeleri ideolojik mücadele boyunca sıkça <u>başarısızlık, eğilip bükülme ve kesilme</u>ye maruz kalır (es-Sırâu’l-Fikrî). Kültürel bozulma, Bin Nebî’nin işaret ettiği gibi ahlaki faktörler “etkinlik”te çok gerekli olduğu için, (mevcut kötü durum) ahlaki felcin sonucudur. <strong>Ahlak ve töre</strong> şahıslar âlemini kontrol ve motive eder, onlar olmadan fikirler âlemi işlev göremez (Hadîs, 71).”</p>
<p><strong>Islah Projelerine Odaklanabilmek </strong></p>
<p><strong>“Sonuç</strong> olarak; Bin Nebî’nin, toplumun düşünsel sorunlarını analizi, daima <strong>telkin</strong> edici görüşler ve bazen de ayrıntılarıyla incelenmiş <strong>ıslah projeleri</strong>yle desteklenmiştir. Mesela, onun toplumun üç sembolünü &#8211;<strong>zihin, iş, para</strong>&#8211; yönlendirme fikri incelenmeye değer bir öneridir. Onun kültürü “<strong>ölü</strong>” ve “<strong>öldürücü</strong>” <strong>fikirler</strong>den arındırma projesi, müslüman dünyada kurumların odağa koyması gereken bir tekliftir. Onun ahlaki düstur (<em>ed-dustûru’l-huluqî</em>), estetik zevk (<em>ez-zewqu’l-cemâlî</em>), pratik mantık (<em>el-mantiqu’l-amelî</em>) ve teknik veya kabiliyet işçiliği (<em>es-sinâ’a</em>) <strong>projeler</strong>i, herhangi bir müslüman medeniyet sürecinin meydan okuyucu başlangıç noktalarıdır.”</p>
<p>28 Ocak 1905 tarihinde doğan, altmışsekiz yıllık zorlu bir hayat süren ve geride çok kıymetli bir müktesebat bırakarak 31 Ekim 1973’te can emanetini sahibine teslim eden Mâlik Bin Nebî’ye Allah’tan rahmet diliyorum. Onun kıymetli müktesebatına kadirşinaslıkla yaklaşabilmek duasıyla…</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><strong> </strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Mâlik Bin Nebî ve Ümmetin Düşünsel Sorunları</strong>”, Haksöz Dergisi, Sayı: 95, Şubat 1999. www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2297, 31 Ekim 2017.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Mâlik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Âfâq Cezâiriyye </em></strong>(Les Conditions de la Renaissance Cezayir, 1948), Arapçaya çeviren: Tayyib eş-Şerîf, Cezayir 1964. (Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş, Türkçeye Çev. Ergun Göze, Yağmur Yayınları, İstanbul 1973. Bu eser 1992 yılında Boğaziçi Yayınları’nca 131 s. halinde yeniden yayımlanmıştır.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Fî Mehebbi’l-Ma’reke: İrhâsâtü’s-Sevre</em></strong>, Dâru’l-Fikr, Dımaşk 1981, 172 s. (Savaş Esintisi; Sömürünün Gerçeği. Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1997, 176 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Fikratu Kamûnwîlth</em></strong> <strong><em>İslamî</em></strong>, Mektebetu Ammâr, Kâhire,1971.</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>İntâcü’l-Müsteşriqîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslâmî el-Hadîs</em></strong>, Kahire 1970. (Oryantalistlerin Eserleri ve Çağımız İslam Dünyasına Etkisi, Türkçeye Çev. Cemal Aydın, İstanbul 1997).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Muşkilâtu’s-Seqâfe we Mîlâdu Muctema’</em></strong>, (Kültür Sorunu ve Bir Toplumun Doğuşu, Türkçeye Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, 175 s.). (<em>Mîlâdu Muctema’ kitabının Arapçası müstakil olarak da basılmıştır: </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>es-Sırâ’u’l-Fikrî fi’l-Bilâdi’l-Musta’mera</em></strong>, (Sömürge Ülkelerde Fikir Savaşı, Türkçeye Çev. İlhan Kutluer, İstanbul 1984, 141 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Dımaşk 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/fikri-problemlerimizi-tum-boyutlariyla-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEDENİYETİMİZİN KURUCU UNSURLARINI DENGELEYEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 09:32:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:8]]></category>
		<category><![CDATA[27]]></category>
		<category><![CDATA[31]]></category>
		<category><![CDATA[34]]></category>
		<category><![CDATA[4:3]]></category>
		<category><![CDATA[70]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Abdusselâm el-Cefâirî]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:137]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bedran bin Lahsen]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Nebî]]></category>
		<category><![CDATA[bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[düşünsel kriz]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:11]]></category>
		<category><![CDATA[Enfâl 8:62-63]]></category>
		<category><![CDATA[Es’ad es-Sahmerânî]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Khaldî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrikalı]]></category>
		<category><![CDATA[Malezya]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Muskavî]]></category>
		<category><![CDATA[Önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[Selangor]]></category>
		<category><![CDATA[şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[slam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[Takdim]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Ahmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=581</guid>

					<description><![CDATA[“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu!” (Âl-i İmran 3:137). &#160; 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik Bin Nebî’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “İslam ümmetinin fikrî problemleri”ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti.<br />
Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların<br />
sonunun nasıl olduğunu!”<br />
(Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik Bin Nebî</strong>’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik Bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapmış olan Fawzia Bariun, hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görevine devam etmektedir. İlk kısmını geçen hafta paylaştığım makalenin ikinci kısmını, Haksöz Dergisi’nde 1999 yılında yayımlanan çeviriyi esas alarak ve zorunlu düzeltmelerle yetinerek aktarıyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yükselişin ve Çöküşün Yasalarını Tarih İlminden Öğrenmek</strong></p>
<p>“Sosyal bir olgu olarak tarih, Bin Nebî’nin düşüncesinde önemli bir yer tutar. 1930’larda düşünsel olarak olgunlaştığında ilgisi ve dikkati elektrik mühendisliğinden tarih, sosyoloji ve felsefeye kaymıştır. Temel referans olarak tarihi kabul etmek, sahası medeniyet olan -ki medeniyet geçmişte, şimdi ve gelecekte tarih için temel bir meseledir- bir entelektüel için sürpriz değildi. Bin Nebî’ye göre <strong>tarihî olaylar</strong> basitçe <u>aksiyonlar</u> ve psikolojik elementlerin <u>reaksiyonlar</u>ıdır (Hadîs, 55) ve tarih sadece fikirlerin ve aksiyonların bir listesidir. Bundan dolayı her gün çok sayıda fikir ve hareket kaydeden bir toplum daha büyük sonuçlara ulaşacaktır (Hadîs, 57). Bu gerçek, Bin Nebî’yi tarihi araştırmanın ve kavramanın önemini vurgulamaya götürmüştür. Bazı olayların analiz yapılmadan anlaşılamayacağına inandığı için onun metodu <strong>analitik ve yapıcı</strong> idi. Zira bu süreç, hedeflerine ulaşmak isteyen kişi için şarttır (Hadîs, 71). Tarihi araştırmak entelektüel bir lüks değildir. İslami açıdan tarihî seyri düşünmek, bizi hayatın zor ulaşılır hedefine götüreceği ve çeşitli toplumların <strong>yükseliş ve çöküş</strong> sebeplerini öğreteceği için teşvik edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şu vurguları okuyoruz:</p>
<p>“De ki: “Dolaşın yeryüzünü, sonra görün gerçeği yalanlayanların sonunun ne olduğunu!” (En’âm 6:11). Keza, “Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>Bu süreç kendiliğinden, sonraki nesillere anlamlı bir <strong>kavrayış yetisi</strong> verir. Tarihi araştırmak, Bin Nebî’nin kabul ettiği gibi bizi sadece teorik sonuçlara götürmekle kalmaz, aynı zamanda <u>başvurulabilir fikirler</u>e de götürür (Hadîs, 50).</p>
<p>Müslümanlar <u>İslam’ın dinamik esaslarından uzaklaştıkları</u> için gereken tarih bilgisinden de yoksun kaldılar. Bin Nebî’ye göre tarihin doğasını bilmemek ve öğeleriyle çelişmek müslümanları, tarihî olayların sonuçlarını <u>kadere yükleme</u>ye, bu da sonuçta statükoyu kabullenme ve <u>boyun eğme</u>ye götürür. Bu durumda da tarih ne arzularımızı canlandırır ne de hareketlerimize yön verir (Hadîs, 51).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeniyetimizi Canlandırmak İçin Üç Farklı Âlemin İdeal Dengesini Kurabilmek</strong></p>
<p>“Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler üç önemli âlemin etkileşiminden doğar: Şahıslar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <strong>(<em>‘âlemu’l-efkâr</em></strong>) ve eşya âlemi <em>(‘âlemu’l-eşyâ</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından fikirler âlemi son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mîlâd, 34). <strong>Medeniyet</strong> kendi ürününe hayat verir. Bundan dolayı bir medeniyetin ürünlerini başka bir medeniyet inşa etmek için almak, ne nitel olarak ne de nicel olarak mümkün değildir. Bin Nebî’nin ifadesiyle; “Medeniyet kendi ruhunu, fikirlerini, beğenilerini, özel zenginliğini veya dokunulmaz bilgi ve anlam birikimini satamaz.” (Şurût, 43). Bu birbiriyle uyumlu ve karmaşık öğeler, medeniyete onun eşsiz özelliklerini vermek için tarih boyunca şekil almıştır.</p>
<p>Bin Nebî, tarih ve fikirlerin güçlü bir birbirinin yerine geçebilir etkiye sahip olduğunu ve tarihî mucizelerin tek başına <u>yaratıcı fikirler</u>in sonucu olduğunu iddia eder (Muşkilât, 56). İslam; şahıslar âlemi <strong>eşsiz din kardeşliği</strong> idrakine göre oluştuğunda tarihte <u>yeni bir toplumun doğması</u>nı mümkün kılar. Bir taraftan Muhacirûn ve Ensarın, diğer taraftan tüm müslüman topluluğun tüm üyelerinin bütünleşmesinin tarihî önemi Kur’an-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir:</p>
<p>“Farzet ki onlar seni (barış tuzağıyla) aldatmayı planlamış olsunlar; o zaman da elbette Allah sana yeter: O’dur seni yardımıyla ve imanlı insanlarla güçlendiren: ki onların yüreklerini O kaynaştırdı; eğer sen yeryüzünün bütün servetini harcasaydın, onların yüreklerinin arasını (ısıtıp) kaynaştıramazdın, ama Allah onları birleştirdi: çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden yalnızca O’dur.” (Enfâl 8:62-63).</p>
<p>Bin Nebî, bu aşamanın İslam medeniyetinin yükselişinin başlangıcına işaret ettiğini yazar. “Ne yazık ki, eşine az rastlanır bir şekilde kırk yıl sonra ümmet <u>ilk geriye dönüş acısı</u>nı yaşadı: Kur’ani ruhla cahiliyenin özellikleri arasında meydana gelen Sıffin Savaşı!” (Vichet, 27). Düşünür şöyle devam eder:</p>
<p>“Bununla beraber İslam medeniyetinin öğeleri ilk döneme münhasır değildir. İslam dininin esasları, bu dinin <strong>özünde</strong> yer almaktadır. Bundan dolayı, Sıffin’in sebep olduğu iç çatışmaya rağmen İslam, medeniyetine şekil vermeye devam etmiştir. İslam medeniyetinin gerçek ve nihayetinde tam çöküşü, medeniyet dairesinin sonuna gelmiş paramparça ümmeti birleştirmek için çaba sarfeden bir Kuzey Afrikalı hanedan olan Muvahhidîn devri sonrasında gerçekleşmiştir.” (Vichet, 28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Muvahhidîn Sonrası Birey’in Özelliklerini Bilmek ve Bu Zaaflardan Kurtulmak</strong></p>
<p>“Sosyal ve tarihî bir ürün olarak <strong>insan</strong>, toplumun gelişmesinde temel bir rol oynar. Bin Nebî’ye göre bir insan iki özelliğe sahiptir:</p>
<p><u>Birincisi</u>; tarihin değiştiremediği ve etkileyemediği, Allah tarafından <strong>şerefli</strong> kılınmış doğal bir varlık oluşudur. İslami açıdan insanlık, evrenin diğer öğeleri tarafından reddedilen emaneti kabul ederek <strong>halife</strong> tayin edildiği için, diğer bütün yaratıklardan üstündür.</p>
<p><u>İkinci özellik</u>; değişken ve tarihin etkileyebildiği <strong>sosyal</strong> bir varlık oluşudur. Bireyi şahıs yapan <u>sosyal-tarihî yapı</u>dır. Şahıs, medeniyeti üreten karmaşık bir varlıktır (Mîlâd, 28). Fikir ve ana örnekleriyle (fikirler âlemi) şahısların (şahıslar âlemi) etkileşimi maddi ürün verecek ve eşya (varlık) âlemini oluşturacaktır. Bu etkileşimde ve her iki âlemin herhangi bir ilk yapısında meydana gelen herhangi bir <strong>bozukluk</strong>, medeniyet sürecini (olumsuz) etkileyecektir. Gerçekte müslümanların yaşadığı <strong>düşünsel kriz</strong>, her iki düzeydeki böyle bir bozukluğun sonucudur.</p>
<p>Şahıslar âlemini temsil eden Muvahhidîn sonrası bireyini Bin Nebî, enerji üretimi için kullanıldıktan sonra <u>havuzda depolanmış su</u>ya benzetir. Bu su, tekrar enerji üretme kudretini kaybetmiştir. Aynı şekilde ‘Muvahhidîn sonrası bireyi’ de “medeniyet dışı”dır ve ana akıntıya tekrar giremez (Şurût, 70). Bu birey, sadece medeniyet öncesi şahsı (<em>raculu’l-fıtra</em>) gibi, medeniyet dışında değil, medeniyet öncesi şahsının tersine, <u>bilinçli bir değişime girişmediği takdirde</u> medenileştirici bir çalışma (<em>oeuvre civilistrice</em>) yapmaya muktedir olmayan biridir. Bu birey, bilineni geliştirmeye veya terk etmeye <u>kâdir değil</u>dir ve sonunda yeni anlamlar <u>üretemez ve özümleyemez</u> (Vichet, 31). 1940’larda Cezayirli şehir sakinleri, Muvahhidîn sonrası bireyinin özelliklerini gösterdi. Şehir hayatı dairesinin sonunda yaşayan böyle bir kişi <u>sınırlı özlemlere, bozuk bir zihne ve mağlup olmuş bir ruha sahiptir</u>. İlaveten, o orta halden memnundur ve genellikle “orta yol”, “orta fikir” ve “orta gelişme”yi temsil eder (Şurût, 76). Kısacası, böyle bir kişi ve böyle bir toplum, inancını etkin bir şekilde kullanamamıştır.</p>
<p>Hem <u>fikirler</u> ve <u>uyanış</u> arasındaki dinamik ilişki, hem de aydınların tarihin seyrini etkilemedeki rolü tartışılamaz. Her toplumda <strong>dağılma</strong>, toplumun gerileyişinden etkilenerek <u>fikirler âlemindeki</u> bir <strong>düşüş</strong>ün sonucudur. Mâlik b. Nebî’ye göre fikirlerin etkinliğini ve canlılığını iade etmeye ve toplumu yeniden kurmaya yetkin olan <strong>şahıslar âlemi</strong>dir. Böyle bir ihtimalin varlığını düşünmek, medeniyetin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu düşünen İbn-i Haldun’la çelişir. Düşünsel ve sosyal aktivitelerini çare arayarak geçiren şahıslar âleminin bazı üyeleri, <u>düşünsel problemleri büyütmekle hata ettiler</u>…”</p>
<p>Altmışsekiz yıllık ömrünü İslam ümmetinin problemlerini anlamaya ve bu problemleri en doğru şekilde analiz ederek bunlara kalıcı çözümler üretmeye adayan merhum Mâlik Bin Nebî aramızdan ayrılalı kırkdört yıl olmuş. Ancak onun mevcut krizden çıkabilmemiz için yarım asır önce ortaya koymuş olduğu acı ama gerçekçi tespit ve teklifler hâlen geçerliğini korumakta olup Fevziye Bariun’un makalesinde özetlediği bu tespit ve önerileri gelecek haftaki yazımızda paylaşacağız inşaAllah.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Mâlik Bin Nebî ve Ümmetin Düşünsel Sorunları</strong>”, Haksöz Dergisi, Sayı: 95, Şubat 1999. www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2297, 31 Ekim 2017.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Mâlik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Muşkilâtu’s-Seqâfe we Mîlâdu Muctema’</em></strong>, Türkçeye Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, 175 s. (<em>Mîlâdu Muctema’ kitabının Arapçası müstakil olarak da basılmıştır: </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>İntâcu’l-Musteşrikîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslamî el-Hadîs</em></strong>, Kâhire, 1970.</li>
</ul>
<p><strong>Mâlik Bin Nebî hakkında daha fazla bilgi için:</strong></p>
<ul>
<li>Bedran bin Lahsen; <strong>Malik Bin Nebi’de Medeniyet: Sosyo-entelektüel Temeller</strong>. Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya. Mahya Yayınları, İstanbul 2011, 304 s. (Badrane Benlahcene’nin matbu doktora tez çalışması olan eser Malezya’da “The Socia-intellectual Foundations of Malek Bennabi’s Approach to Civilization” adıyla 2004 yılında University Putra Malaysia yayınları arasında, 2013’te de The International Institute of Islamic Thought (IIIT) Londra şubesi tarafından İngiltere’de basılmıştır).</li>
<li>Ali Kureyşî; <strong>Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim</strong>. Çeviren: Mustafa Altunkaya. Ekin Yayınları, İstanbul 2002, 272 s. (<em>et-Tağyîru’l-İctimâî inde Mâlik Bin Nebî.</em> Zehra li’l-İ’lami’l-Arabî, 1989).</li>
<li>Abdülhamîd H. Hasan; “<strong><em>Mâlik b. Nebî: Bibliyocrâfyâ</em></strong>”, Âlemü’l-Kütüb, XXI/4-5, Riyad 1421/2000, s.423-429.</li>
<li>Fatih Okumuş; <strong>Malik Bin Nebi: Yirminci Asrın Şahidi</strong>. (Malik ben Naby: witness of XX<sup>th</sup> Century). Denge Yay., İstanbul 1998.</li>
<li>Süleyman el-Hatib; <strong><em>Felsefetu’l-Hadâra inde Mâlik Bin Nebî -Dirâse İslâmiyye fî Dav’i’l-Vâkıi’l-Muâsır-</em></strong> (Doktora tezi). Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü (IIIT), London 1993.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi</strong>: <strong>Sosiolog Muslim Masa Kini</strong>. Terj. Oleh Munir. Bandung: Penerbit Pustaka 1997, 157 p.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi, His Life and Theory of Civilization</strong>. (Yüksek lisans tezi). Malezya Müslüman Gençlik Hareketi yayını, Kuala Lumpur 1993.</li>
<li>Cevdet Said; “<strong>Takdim</strong>”. Zeki Ahmed; <em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em> Beyrut 1992.</li>
<li>Zeki Ahmed; <strong><em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em></strong> Beyrut 1992.</li>
<li>Abdusselâm el-Cefâirî; “<strong><em>Mefâhîm Esâsiyye fî Fikri Mâlik b. Nebî</em></strong>”, Mecelletü Külliyyeti’d-Da’veti’l-İslâmiyye, VII, Trablus 1990.</li>
<li>Es’ad es-Sahmerânî; <strong><em>Mâlik b. Nebî: Müfekkiren Islâhiyyen</em></strong>. Dâru’n-Nefâis, 2. Baskı, Beyrut 1406/1986, 264 s.</li>
<li>Ömer Muskavî; ‘<strong>Takdim’</strong>, Malik Bin Nebi, <em>Fî Mehebbi’l-Ma’reke: İrhasâtü’s-Sevre</em>, Dımaşk: Dârü’l-Fikr, 1981, s.7–9.</li>
<li>Khaldî; ‘<strong>Önsöz</strong>‛, Malik Bin Nebi, Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş, çev. Ergun Göze, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1973, s.9–14.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN MEDENİYET KURUCU ROLÜNE GÜVENMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 09:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[“Üç Nesil” teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Asrın Şahidinin Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Çin seddi]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergun Göze]]></category>
		<category><![CDATA[ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Fawzia Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İçgüdü Aşaması]]></category>
		<category><![CDATA[ilmu’l-’umrân]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Davası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyasına Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Fenomeni]]></category>
		<category><![CDATA[Malayca]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilâtu’l-Hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm uykusu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Ertuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonel Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Saf Sûresi 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Seçkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgeleştirilmeye müsait]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ufûl]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Yöneliş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=578</guid>

					<description><![CDATA[“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9). Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik bin Nebî’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9).</p>
<p>Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik bin Nebî</strong>’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olan Mâlik bin Nebî hakkında İngilizce bir yüksek lisans tezi hazırlayan, Malayca müstakil bir kitap da yazmış olan Fevziye Bariun’un, üstadın “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni analiz edişine güzel bir örneklik teşkil eden makalesini özetle iktibas etmekte yarar görüyorum.</p>
<p>Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapan Fawzia Bariun, üstadın İslam ümmetinin fikrî problemlerine ilişkin görüşlerini özetleyen İngilizce bilimsel makalesini 1992 yılında neşretmişti. Hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Fevziye Bariun’un makalesinin ilk kısmını, Özlem Ertuğ’un İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi’nde 1993 yılında yayımlanan çevirisinden okuyalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm arayışında ilk aşama: Problemi doğru analiz edebilmek</strong></p>
<p>“Binnebi’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p>Son çeyrek asırdır Müslüman ve gayrimüslim bilim adamları <u>İslam </u><u>ü</u><u>mmetinin gerilemesinin nedenleri</u>ni araştırmaktadırlar. Bu bilim adamları farklı görüş açılarına, farklı siyasi ve kültürel yönelimlere sahip oldukları için, her grup konuya kendi anlayışına göre yaklaşma eğilimindedir. Ne var ki, yazarların bu derdin çok yönlü emarelerini sınıflandırmaktan öteye geçmelerini engelleyen önemli metodolojik kusurları bu araştırmalardan çıkacak sonuçları da boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Gayrimüslim bilim adamlarının çoğu, İslam dünyasının geri kalmışlığını <u>İslamiyet’in kendisine</u> atfeder. Bu konudaki muhtelif yazılar “ilmî” ve “akademik” olarak adlandırıldığı halde, çoğu gerçekten objektif olmaktan uzak ve <u>savunma</u> kabilindendir (s.62).</p>
<p>Müslüman düşünür ve ıslahatçılar, ümmetin dağıldığı gerçeğini kabul etmekle birlikte, farklı bir sonuca varmışlardır: İslam değil, ama <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manlar değişmek zorundadır</strong>. Birçok siyasi ve kültürel çevre için, bu değişimin <u>neden ve nasıl</u> gerçekleşmesi gerektiği soruları, onu kimin omuzlayacağı sorusu gibi büyük ölçüde neticesiz ve eksik kalmıştır. Temel zayıflıklardan biri de çalışmaların çoğunun <u>analitik</u> değil <u>tanımlayıcı</u> olmasıdır. Yapılan analizler de daha çok teorik ve yüzeyseldir. Entelektüellerin çeşitli düzeylerde <u>hürriyetten mahrum</u> olmaları, problemlerin nedenlerine parmak basabilme ve kavramlar ve kurumlar ile ilgili yanlışları <u>açıkça tartışabilme</u> yeteneklerine gölge düşürmektedir. Buna ilave olarak, Batı’nın askerî zaferlerinin ve diğer kültürler karşısında sağladığı fikrî üstünlüğünün yol açtığı <u>kendine güvenin kaybı</u>yla savaşan Müslüman entelektüeller arasında, “diğer görüşleri” reddetmek hâlâ yaygın bir davranış biçimi olmaya devam etmektedir.” (s.63).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam’ın tarih ve medeniyetteki kurucu rol</strong><strong>ü</strong><strong>ne içtenlikle güvenmek </strong></p>
<p>“Malik Binnebi (1905-1973), eğitimi açısından Batılı bir üründür. Bir Müslüman olarak güçlü inancı, onun bütün kültürel ve entelektüel eğitimlerine hâkimdi. Hem Fransa’da hem de ülkesinde vatandaş muamelesi görmesi -bazı bilim adamlarının adlandırmasıyla- “kültürel şizofreni” çekmesine neden olmuşsa da, Binnebi İslam’ın tarih ve medeniyetteki rolüne olan inancını korudu ve ondan ilham aldı. Fransa’da, Doğu ve Batı’nın, Afrika ve Avrupa’nın, İslamiyet ve Hıristiyanlık’ın zıt dünyalarında yaşadı. Binnebi, İslam ve Hıristiyanlık gibi temel bir antitezi kafasında çözmeyi başardı. <u>İslam’ın temelden tehdit altında bulunduğu yolundaki Batı faraziyesini reddederek</u>, İslam dünyasının çökmesinin İslam’a değil, <u>ümmetin tarihteki uygulamasına</u> atfedilmesi gerektiği sonucuna vardı. İslam’ın, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmasını sağlayan <strong>aklı, araştırmayı ve </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>r iradeyi teşvik</strong> ettiği gerçeğini belirterek tezini doğruladı (s.63).</p>
<p>Binnebi’nin kitaplarındaki ana tema medeniyettir. Diğer Arap entelektüeller gibi <em>terakki</em> (ilerleme), <em>tekadd</em><em>ü</em><em>m</em> (gelişme) ve <em>nehda</em> (rönesans, yeniden doğuş) gibi terimleri kullanmamıştır.</p>
<p>İnsan hayatının sosyal yönü hakkındaki görüşünü ifade etmek için, bilinçli ve dikkatli bir şekilde <strong><em>hadâra</em></strong> (medeniyet) terimini seçmiştir. Aralarında otobiyografisi <em>M</em><em>ü</em><em>zekkirâtu Şehîdi’l-Qarn</em> (Asrın Şahidinin Anıları) ve <em>ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye</em> (Kur’an Fenomeni)’nin de bulunduğu kitapları, genellikle <em>Müşkilâtu’l-Hadâra</em> (Medeniyetin Problemleri) üstbaşlığını taşır.</p>
<p>Binnebi’nin medeniyeti bir kriter olarak kullanması “<u>Herhangi bir insanın problemi, o medeniyetin problemidir.</u>” temel tezinden ileri gelir. Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceler. Ümmetin çöküşünü, entelektüel meselelerin bütün problemlerin özü olduğu tezine dayanmadan teşhis etmesini sağlayan bu anlayıştır.” (s.64).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’un teorisini geliştirip ileriye taşıyabilmek </strong></p>
<p>“İbn-i Haldun <em>Mukaddime</em> isimli kitabında, insan toplumunu <em>ilmu’l-’umrân</em> (toplum ilmi) adını verdiği farklı bir sosyolojik ve antropolojik incelemeye konu etmiştir. Bazı araştırmalar Binnebi’nin medeniyet üzerine fikir üretmede İbn-i Haldun’dan sonra gelen en özgün Arap düşünürü olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Binnebi’nin sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbn-i Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Binnebi yalnızca İbn-i Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modern sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Binnebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbn-i Haldun’un görüşlerinin ötesine geçmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Binnebi kitaplarının çoğunda, özellikle <em>Şurûtu’n-Nahda</em> kitabında her medeniyetin üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş (<em>mîlâd</em>), yükseliş (<em>awc</em>) ve çöküş (<em>ufûl</em>). Bu şekilde İbn-i Haldun gibi medeniyetin devrî bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Binnebi aslında böyle bir devir kavramının “Üç Nesil” teorisinde İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbn-i Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini <u>devlet düzeyiyle sınırladığı</u>nı savunur. Bu yüzden Binnebi, İbn-i Haldun’un eserini daha çok devletin tekâmülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır (Şurût, s.53).</p>
<p>Binnebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbn-i Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (<em>‘asabiye</em>) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (<em>istikrâr</em>) hayatın da lüksü (<em>teref</em>) doğurarak çöküşle (<em>inhiyâr</em>) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine o kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (<em>insiyâk</em>) aşaması.” (s.65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruh ile aklın altın dengesini kurarak içgüdüye yenik düşmekten kurtulabilmek</strong></p>
<p>“<strong>Manevi Aşama</strong>: Binnebi’nin teorisine göre, bir kişi doğal durumunda (<em>fıtrat</em>) iken daha çok tabii içgüdüleri tarafından yönetilir. Ruhani bir düşünce ya da din ortaya çıktığında bu durum zabt u rabt altına alma vetîresine sokar. Bu ise içgüdülerin yok edileceği anlamına gelmeyip, onların bu ruhani görüş veya dinle bağdaşacak şekilde yeniden şekillendirileceği anlamına gelir. Böylece manevi gücü hayatını yönetirken, kişi fıtratından kısmen kurtulmuş olur. Bu teoriyi İslam tarihine uygulayan Binnebi, <u>ruhani dönem</u>in Rasulullah’ın (s) Hira’da ilk vahyi almasından Sıffîn Savaşına kadar sürdüğü görüşündedir. Bu dönemin ruhani kuvveti şu iki önemli vak’ada gözlenebilir:</p>
<p>Bilal’in bu yeni çağrıya bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Nebi’ye (as) gelip zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Binnebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar: “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak <strong>ruh</strong> verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yerçekiminden ötürü batmaya mecburdur.” (Vichet, s.30).</p>
<p><strong>Rasyonel Aşama</strong>: Toplum, dinî vecibelerini yerine getirmeye ve iç bağlarını kuvvetlendirmeye devam ettikçe din bütün dünyaya yayılır. Binnebi’ye göre “İslam medeniyeti, bir <u>itici g</u><u>üç</u> olarak ruhların derinliklerinden hız alarak, Atlantik kıyısından Çin seddine kadar yayılmıştır…” (Şurût, s.53).</p>
<p>Bu bağlamda İslam toplumu genişler ve yeni oluşturulan ihtiyaç ve gayeler toplumun özgün üretim kapasitesine hız ve canlılık kazandırır. Bilim ve sanat geliştiği için <u>akıl y</u><u>ö</u><u>netici g</u><u>üç</u> haline gelir ve toplum, medeniyet döngüsünün zirvesine doğru yükselir. Ancak Binnebi’ye göre akıl, içgüdüyü ruh gibi etkili bir şekilde kontrol altında tutamaz. Bu nedenle içgüdü yavaş yavaş özgür kalmaya başlar ve toplumun birey üzerindeki kontrolü zayıflar.</p>
<p>Bu analizi İslam medeniyetine uygulayan Binnebi, <u>Emevi dönemini akıl aşaması</u>nın örneği olarak görür. Bu dönemi siyasi açıdan “yoldan çıkmış bir medeniyet” olarak tanımladığı halde, ondalık sistem ve tıpta deneysel metot keşfedildiği için insanlığın bu döneme çok şey borçlu olduğunu belirtir (s.66).</p>
<p><strong>İçgüdü Aşaması</strong>: Toplum, üyelerinin içgüdülerini daha fazla kontrol edemeyince kaçınılmaz hâle gelen <u>zayıflık ve </u><u>çü</u><u>r</u><u>ü</u><u>me</u> bu döneme damgasını vurur. Binnebi’ye göre akıl bu aşamada sosyal işlevini kaybederek, verimsizliğe ve belirsizliğe girmiştir. Medeniyetin devri sona ererken, toplum “tarihin karanlığına” sürüklenir. Bu aşama <u>Moğol istilasından önceki devre</u> rahatlıkla uygulanabilir. Binnebi dönüm noktası olarak, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağa rastlayan ondördüncü asrı seçmiştir. Bu dönem <u>ahlaki, siyasi ve entelekt</u><u>ü</u><u>el çöküş</u> ile tasvir edilir…” (s.67).</p>
<p>Merhum üstadın Müslümanlara konum ve görevlerini hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne şahitlik eden bu haftaki yazımızı, İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Mâlik bin Nebî’nin büyük bir dikkatle gözlemlediği Müslüman topluma ilişkin şu veciz tespitleriyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>“Seçkinleri istiklalin mesuliyetini üstlenmeye hazır olmayan halklar için hürriyet ağır bir elbisedir.”</li>
<li>“Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevî zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbusları veya rüyaları vardır.”</li>
<li>“Sömürgeleştirilmeye müsait kalındığı sürece sömürgeleştirilmekten kurtulmak mümkün değildir. İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden (sömürgeciden) de kurtulmuş olacaktır.”</li>
<li>“Toplumsal dönüşümün yaşanması için önce toplumu oluşturan kişilerin düşüncelerinin değişmesi gerekir.”</li>
<li>“Müslümanların medeniyet kurmasını sağlayan unsur Kur’an’dı. Onun hayattaki etkisi azaldıkça İslam dünyası duraklamıştır.”</li>
</ul>
<p>Mekânı cennet, makamı âlî, taksiratı mağfûr olsun…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri</strong>”, çev. Özlem Ertuğ. İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1993, c. 1, Sayı: 2, s.62-74.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
