<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kilise Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/kilise/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://p.fethigungor.net/etiket/kilise/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Thu, 15 Dec 2016 07:08:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>AMERİKA’YI SEYYİD KUTUB’UN GÖZÜYLE GÖRMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2016 09:10:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[barışseverlik]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[batı medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[George Washington]]></category>
		<category><![CDATA[ilkeler ve haklar]]></category>
		<category><![CDATA[ilkellik]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm ve Medeniyetin Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[kızılderililer]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[yerliler]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=363</guid>

					<description><![CDATA[Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır: “İlim adamı olmasının yanı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek</strong></p>
<p>Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır:</p>
<p>“İlim adamı olmasının yanı sıra Doğu’yu da Batı’yı da bilen bir düşünür ve aksiyon adamı olan Seyyid Kutub, Türkiye insanının da tanıdığı, kitaplarını okuduğu ve etkilendiği şahsiyetlerden birisidir. 1948-1950 yılları arasında ABD’de bulunduğu dönem, onun Batı toplumunun zihin kodlarını çözmesine imkân vermiştir. Seyyid Kutub, onu ABD’ye gönderenlerin beklentilerini boşa çıkarmış, Batı’ya hayran gözlerle bakmamış; bilakis ciddi bir kritiğe tâbi tutmuş; yer yer Doğu ile karşılaştırmalar da yaparak Batı’nın içine düştüğü çıkmaza işaret etmiştir.</p>
<p>Amerikan toplumuyla ilgili tespitlerine ABD’nin maddî gücü ile insanî değerlerin varlığı arasındaki tezada değinerek başlayan Kutup, manevî değerlerden oldukça yoksun olan Amerikan toplumunun maddî çıkarları önceleyen bir toplum olduğuna vurgu yapar. ABD’nin inşasında ilme dayanan ve sadece ona güvenen Amerikalı, yeni bir memleket inşa etmiştir. Olabildiğince zenginlik elde etmek, elindekinden daha fazlasına sahip olmak, Amerikalının hayat felsefesi olmuştur. ABD’ye ilk gelen Batılılar, bu hâlet-i rûhiye ile memleketlerini kurdular.</p>
<blockquote><p>“Amerikalı, barışa ilişkin söylemlerinde samimi değildir. Çünkü savaşa tutkundur ve kavgacıdır. ABD tarihi, savaşlar, kavgalar ve gözyaşı tarihidir.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un ABD dönüşünde yayımlanan “<em>el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre</em>: İslâm ve Medeniyetin Problemi” isimli kitabında da insanlığa medeniyetin zirvesi olarak sunulan Batı ve ABD eleştirisi yapmış ve onun yazdıkları, dönemin ABD hayranı Mısırlı aydınlar arasında şaşkınlıkla karşılanmıştır.</p>
<p>Seyyid Kutub’un altmış beş yıl önce yayımladığı gözlem ve tespitleri adeta bugün yazılmış gibi güncelliğini korumaktadır. Merhum Kutub, bir mümin ferasetiyle Batı medeniyetinin kalbi sayılan ABD’nin durumunu ortaya koyan hayatî gözlemlerde bulunmuştur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeni Olmanın Ölçütünü Doğru Koymak</strong></p>
<blockquote><p>“Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır.”</p></blockquote>
<p>Mümin ferasetiyle Amerikan toplumunu gözlemleyen ve tespitlerini ikna edici izahlarla eserinde paylaşan üstat Seyyid Kutub, öncelikle medeni olmanın ölçütünü doğru koyuyor, ardından müşahede ve tahlillerini paylaşıyor:</p>
<p>“İnsanlığın şahit olduğu uygarlıklardan hiçbirinin tüm değeri, ne insanın icat ettiği aletlerle, ne emre amade kıldığı güçle, ne de eliyle çıkardığı ürünle sınırlıdır. Bilakis bu uygarlıkların değerinin çoğu, insanın doğruyu aradığı kâinatın hakikatlerinde, hayatın biçim ve değerlerinde ve bu rehberliğin onun bilincine bıraktığı yükselmede, gönlünde bıraktığı ahlâkta ve hayatın değerleri üzerine derin düşünmededir.</p>
<p>İnsanın icat ettiği aletlere, emrine aldığı kuvvetlere, ürettiği eşyalara gelince; bunların insanî değerler ölçüsünde tek başına bir ağırlığı yoktur. Bilakis bunlar, başka bir temel değer için konulmuş bir işaretten ibarettir: Bu değer, insanlık unsurunun insanda ne denli yükseldiğinin, eşya ve hayvan âleminden de ne denli uzaklaştığının bilinmesidir. Yani, hayatı düşünme ve anlama hususunda insanî değerler sermayesine ne kadar zenginlik kattığıdır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerika’nın İlerleme Yanında İlkelliğin de Zirvesi Olduğunu Görmek</strong></p>
<blockquote><p>“Bir kısmı maceraperest ve suçlulardan oluşan Amerikalıların ataları, sahip oldukları düşünce ve duygularla vahşi bir medeniyetin inşasını gerçekleştirmiştir.”</p></blockquote>
<p>“Amerika’nın tüm dehasının <u>çalışma ve üretim</u> alanlarında geliştiği ve toplandığı görülmektedir. Öyle ki geriye diğer insanî değer alanlarında üretim yapılabilecek bir şey bırakmamış, bu alanda hiçbir milletin ulaşamadığı seviyeye ulaşmış ve mucizevî işler başarmıştır. Ama insan, alet karşısında dengeyi muhafaza edemedi. Hattâ neredeyse kendisi alete dönüşecekti. Yorgun hayatın yükünü taşıyıp, insanlığın yolunda ilerlemeye güç yetiremediğinde, hayvanî arzuların taşıyıcısına yorgunluk çöktü. Hem iş yükünü hem de insan yükünü taşımada zayıflığa mahkûm oldu.</p>
<p>Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada en zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır. İlk beşeriyetin seviyelerinden kopamamıştır. Hattâ bilinç ve davranışları bir yönüyle ilkellikten bile geridir!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerikalılardaki Kişilik Bozukluğunun Sırrını Keşfetmek </strong></p>
<blockquote><p>“Amerika’nın örnekliğini kendi hayat tarzı ve bilinci olarak görmekle insanlık tarihinin hatasını yapmakta ve sahip olduğu değerleri tehlikeyle atmaktadır.”</p></blockquote>
<p>“Grup grup, nesil nesil bu topraklara akın eden Amerikalıların ruhsal durumlarını unutmamamız gerekiyor. Bu durum, eski çağlarda hayata duyulan öfke ile gelenek ve prangalardan kurtulup özgürleşme arzusunu yansıtıyordu. Ve bu yapı, her türlü çaba ve araçla, ısrarla zenginliği ve malda en büyük paya sahip olmak için her türlü bedeli ödeme gayretini de barındırıyordu.</p>
<p>İlk akın edenlerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bu yeni çekirdek toplumun, içtimaî ve fikrî yapısını da unutmamak gerekir. Bu gruplar, maceraperest ve suçlulardan oluşmaktaydı. Maceraperestler; zengin öğrencilerle, eğlence ve maceralarla geldiler. Suçlular ise, üretim ve yapı çalışmaları için İngiltere İmparatorluğu’ndan getirildiler.</p>
<p>Amerikalılar tabiatı, ilim silahı ve beden gücüyle karşıladılar. Kuru bir zihin ve azgın bir duygu gücü dışında onları harekete geçiren bir şey olmadı. İlk insanların ruhunda açıldığı gibi onlara düşünce, ruh ve kalp pencereleri açılmadı. O ilk insanlar, bilim çağında o değerlerin çoğunu korudu ve bu değerleri de zamanla insanî değerler sermayesine kattı.</p>
<p>İnsanlık, iman pencerelerini din ile sanatı ve tüm manevi değerleri iman ile kapatmaya başladı, pratik bilgi, çalışma, lezzet hissi ve dünyalık arzular dışında onun canlılığı için bir şeyler yapan kimse kalmadı. İşte Amerika’nın dört yüz senedir geldiği nokta budur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsani Değerlerde İlkelliğin ve Şiddet Düşkünlüğünün Sebeplerini İrdelemek</strong></p>
<p>“Amerikalı, bilgide bu denli ilerlemesine ve yoğun çalışmasına rağmen hayata ve diğer insanî değerlere karşı insanı dehşete düşürecek kadar ilkel görüşlüdür. Amerika’daki bu muhteşem endüstriyel medeniyet hayatı ile işleri ve hayatı kontrol eden sistematik düzenin yanında, ormanlarda ve mağaralarda yaşanan dönemleri hatırlatan davranış ve bilinçteki ilkellik arasındaki bu çelişkiyi anlamak yabancıları zor durumda bırakmaktadır.</p>
<p>Amerikalı, iş hayatı, maddi ve iktisadi ilişkileri hariç hem bireysel hayatında hem de ailevi ve toplumsal hayatında, her türlü maddi güce tutkulu olmasının yanında, değerleri, ilkeleri ve ahlâkı küçümsemesiyle de ilkel bir görünüme sahiptir.</p>
<p>Aynı şekilde kitleler, Amerikalıların sert yapısını yansıtan ve futbol ile hiçbir ilgisi olmayan Amerikan futbolu karşılaşmalarını seyrederken aynı ilkelliktedir! Zira bu oyunda her türlü vahşilik, şiddetle göğse vurma, kol ve dize zarar verme serbesttir. Kitleler, bu oyuna, boks maçlarına, vahşi, kanlı dövüşleri izlemeye odaklanmıştır. Bu görüntü, hayvanî coşkulardan gelen yıkıcı şiddete olan tutkudan ve spor kural ve usullerini umursamamaktan kaynaklanmaktadır. Zira sporun ilkeleri onları; akıtılan kanlar, kırılan uzuvlar ve destekledikleri takım için yaptıkları “kafasını ez, kemiklerini kır, ez onu…” çığlıkları kadar etkilememektedir. Bu görüntü, şüphesiz ki, beden gücünü yücelten tutkulu duyguların ilkelliğini apaçık göstermektedir.”</p>
<p><u>Amerika’nın barış sevgisi uydurmadır</u>! Amerikalı, yapısı itibariyle savaşçıdır, kavga etmeyi sever. Savaş ve kavga düşüncesi, hem yapısında hem de davranışlarında baskındır. Bu durum, tarihiyle de uyumlu bir gerçekliktir. Zira Amerika’ya akın akın gelen ilk Amerikalılar, sömürme, kavga ve rekabet fikri için vatanlarından çıkmışlardı. Ardından bunlar, kendi aralarında cemaatler ve gruplar halinde birbirleriyle savaştılar. Sonrasında ise hep birlikte yerli halkla (Kızılderililer) savaştılar. Ve bu savaş onları yok etmek için hâlâ devam etmektedir. Ardından ise, Beyaz Anglo Saksonlar, Latin Amerikalılarla savaştı ve onları Güney ve Orta Amerika’ya kadar sürdü. Sonrasında, amansız bir savaşla George Washington’un komutasında, kökenlerinin dayandığı İngiltere ile savaştılar. Bu savaş, İngiliz Krallığına karşı bağımsızlıklarına kavuşana kadar devam etti… Amerika, birinci dünya savaşına katılarak uzlet süreci siyasetini bitirdi. Sonra ikinci dünya savaşının sorumluluğunu aldı. Şimdi de Kore’de savaşı üstlenmektedir. Üçüncü dünya savaşı da uzakta değildir. Bu durumda ben, tarihi savaşlarla dolu olan böyle bir halk için, “barışseverlik” uydurmasının nasıl karşılık bulduğunu anlayamıyorum!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölüm, Din ve Cinsellik Alanındaki İlkelliklerini Ortaya Koymak</strong></p>
<p>“Amerikalı için maddi güç kutsaldır. Zayıflık, sebebi ne olursa olsun suçtur, hiçbir mazeretin geçerli olmadığı, iyilik ve dayanışmayı da hak etmeyen bir suçtur. Amerikalının vicdanında <u>ilkeler ve haklar</u>, karşılığı olmayan bir hikâyeden ibarettir, bunlar onu mutlu etmez. <u>Güçlüysen, her şey senin içindir</u>; zayıfsan, hiç kimse sana yardım etmez! Bu durumda, tüm genişliğine rağmen hayatta sana yer yoktur. Ölüye gelince, o zaten ölerek suç işlemiştir. Onun için hiçbir ilgi ve ihtiram söz konusu olamaz. O zaten ölmüştür!</p>
<p>Ölümün kutsallığı neredeyse fıtrî bir duygudur. Amerikalının gönlünde bu duyguyu silen onun ilkelliği değildir. Bilakis bunun sebebi, hayattaki karşılıklı vicdanî sevginin durgunluğu, ilişkilerdeki karşılıklı maddi çıkarlar, hayatın; bedenin istekleri ve dürtüleri üzerine kurulması, geçmişe ait kutsal bilinen her şeyi bilerek küçümsemesi ve insanların kabul ettikleri değerlere muhalefet isteğinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Amerikalılar kadar <u>kilise inşa eden</u> yoktur. Öyle ki nüfusu on bini geçmeyen bir kasabada yirmiden fazla kilise saydım. Onlar kadar Pazar günleri, Noel kutlamaları ve Azizler yortusunda kiliseye giden kimse yoktur. Ama <u>Amerikalı kadar dinî duygu, değer ve kutsiyetten uzak kimse de yoktur</u>. Hiç kimse, Amerikalının düşünce tarzı, bilinci ve davranışları kadar dine uzak değildir.</p>
<p><u>Kilise yöneticisi</u>, kendi işini bir tiyatro sahnesi yönetmeninden veya ticaret müdüründen farklı görmez. Zira her şeyden önce <u>önemli olan başarıdır, araç önemli değildir</u>. Bu başarı ona güzel sonuçlarla; mal ve şöhretle döner. Kilisesindeki katılımcı sayısı arttıkça kazancı da artar. Bu da memleketinde itibar ve nüfuzunun artması demektir. Zira Amerikalı, yapısı itibariyle büyüklük ve sayıdan etkilenir. İşte bunlar, onun duygu ve değerlendirme yetisini etkileyen ilk ölçütlerdir. Bu yüzden Amerikalılara göre <u>amaca giden her yol mubahtır</u>!</p>
<p>Amerikalı, gerek cinsel hayatında, gerekse <u>aile ve evlilik ilişkilerinde de ilkeldir</u>. Kadınlar erkeklere, sadece bedenlerinin arzuları için, tüm örtülerinden sıyrılmış, her türlü hayâdan soyutlanmış bir şekilde yönelmektedir. Erkekler kızları, beden ve kol güçleri oranında etkilemektedir. Koca, haklarını bu beden gücüyle kazanır. Şayet bir gün bu güçten mahrum kalırsa tüm Amerikalıların gözünde haklarını kaybeder.</p>
<p>Amerika’da cinsellik meselesi biyolojik bir mesele kabul edilir. Bu yüzden utanma ve çekinme (<em>bashful</em>) kelimeleri ayıp ve küçümsenen kelimeler halini almıştır. Cinsel ilişkiler, hayvan ilişkileri gibi tüm kayıtlardan uzaklaşmış durumdadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın Bekası İçin Amerika’ya Yanlış Konum Biçmekten Kaçınmak</strong></p>
<p>“Amerika’daki hiçbir şey sakin bir zihne işaret etmemektedir. Hayatı kolaylaştıracak tüm rahat vesilelere, güven veren emniyete, kolay ve rahat bir şekilde harcanan bol enerjilere rağmen bu böyledir.</p>
<p>Amerika’nın dünyadaki temel rolü, pratik ilmi araştırmalar, düzen ve güzelleştirme ile üretim ve idare alanlarındadır. Akla ve güce dayalı her şeyde Amerika’nın dehası ön plandadır. Ruh ve duyguya ihtiyaç duyulan alanlarda ise Amerikan ilkelliği görülmektedir.</p>
<p>Elbette insanlık, Amerika’nın kendi alanındaki dehasından istifade edip onun üzerine yeni unsurlar ekleyebilir. Fakat <u>insanlık büyük hata yapmakta</u> ve insanlığın sahip olduğu değerleri büyük bir tehlikeyle baş başa bırakmaktadır. Çünkü insanlık, Amerikan hayat tarzını ve bilincini kendine örnek almaktadır!…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <strong>İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BATI’NIN NÂKIS İNSAN HAKLARI  SÖYLEM VE BELGELERİYLE YETİNMEMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2015 10:55:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[2:258]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa insan hakları sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Coşkun Can Aktan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[eski roma]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[haklar ve özgürlükler antolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İHEB]]></category>
		<category><![CDATA[insan hak(sızlık)ları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[insan vecibeleri]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kuala lumpur]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ani Hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=76</guid>

					<description><![CDATA[Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir. Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p></blockquote>
<p>Bir medeniyetin ürettiği söylem ve eylemler, ontolojik zemininin izlerini taşır. Batı’da ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri ile bunların pratikleri, beş asırlık tecrübeye rağmen sorunlarından kurtulabilmiş değildir. Bunun sebebi, Batı’da insanın günahkâr doğduğuna inanılmasıdır. Batı medeniyeti fıtraten kötü kabul ettiği insanı hep hayvan üzerinden tanımlar; alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan&#8230; tanımları üzerinden geliştirilen sadece ‘insan’ algısı değil, ‘hak’ algısı da sorunludur. Vecibe yüzünü ihmal eden ve sorumluluk dengesini kurma kaygısı gütmeyen tek yönlü hak algısı, Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerine de yansımaktadır. Nitekim bu çarpık insan tasavvuru ve illetli hak algısı Batı medeniyetinin sonunu getiren iki önemli neden olmuştur. Batı’nın içtenlikten uzak, ayrımcı ve maddeci medeniyetinin temelinde yatan ve Eski Roma’ya kadar uzanan güç kutsayıcılığı ile kaynakların kıt, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu, keza üretimin aritmetik, nüfusun ise geometrik olarak çoğaldığı, dolayısıyla beyaz insanın hayatta kalabilmek için dünya pastasından daha fazla pay almaya hak sahibi olduğu düşüncesine zemin hazırlayan derin yanılgıları vardır. Ne var ki Batı, bu derin yanılgılarından uyanıp özeleştiri yapmak yerine, tarihin sonuna gelindiği ve bundan sonra medeniyetlerin çatışarak birbirini yok edeceği tezlerini dünyaya yayarak müstekbir ve müstağni tavrını sürdürmeyi tercih etmektedir.</p>
<p>Tarihte başka bir dinle yaşama tecrübesinin zayıf olduğu Batı’da geliştirilen insan hakları söyleminin sorunlu oluşunun temelinde yatan bir başka sebep, Batı’da insan hakları tarihinin, kiliseden ve burjuvaziden koparılan hakların tarihi olarak gelişmesidir. Zira Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır. Bu çarpık zihniyet zemininde üretilen insan hakları belgelerinin bütün insanları değil, öncelikle Batılı insanları ‘insan’ ve ‘hak’ bağlamında muhatap aldığı, uygulamada ortaya çıkan belirgin ayrımcılık çelişkisini gideremediği yüzlerce açık örnekte açıkça ortaya çıkmıştır.</p>
<blockquote><p>Batı’da yaygın zihniyete göre kilise haşâ Tanrı’dan, kral kiliseden, burjuva sınıfı da kraldan haklarını söke söke almıştır.</p></blockquote>
<p><strong>Hiç olmamasından iyi ama yeterli değil</strong></p>
<p>Batı’nın insan hakları söylem ve belgeleri yetersiz olmakla birlikte, evrensel doğruya ve adalete yönelmede bir imkân olarak değerlendirilebilir. Batı’da üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin; ihmalleri, yanlışları ve kazanımları ile birlikte ve İslam dini ve Müslümanlar başta olmak üzere tüm din ve toplumların kırmızı çizgilerini de hesaba katarak yeniden değerlendirilmesi ve noksanlıklarının giderilmesi gereklidir.</p>
<p>Mevcut insan hakları birikimini insanlığa ait bir havzanın tecrübesi olarak kabul edip, insanlığın diğer havzalarının da tecrübeleri ile buluşturup, tüm insanlığı kuşatan kapsamlı bir çerçeve elde etmek mümkündür. Hak ve hukuk tanımadan dünya çapında elde ettiği askeri, siyasi ve ekonomik üstünlüğünü kötüye kullanan ‘Batılı’ insanın kendi tecrübesini tüm insanlığın kazanımı olarak sunması, salt bu tecrübeye dayanan bir insan hakları söylemi ve belgesi dayatması, diğer uygarlıkları görmezden gelmesi insan hakları söylemiyle çelişmektedir. Batı’nın bu müstekbir ve müstağni tavrının diğer toplumlar tarafından kabul edilmesi ve kanıksanması da insan haysiyeti ve insan hakları söylemiyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple, “insan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<blockquote><p>“İnsan hakları” söylem ve belgelerinin Batı’nın tahakkümünden kurtarılması ve kapsamlı yeni bir insan hakları belgesi hazırlanması bir insanlık ödevi olarak önümüzde durmaktadır.</p></blockquote>
<p><strong>“İnsan hakları” mı, “insan vecibeleri” mi?</strong></p>
<p>Batı’nın “insan vecibeleri”ni ihmal eden yaklaşımını, Mustafa İslâmoğlu Hoca’nın Kur’ani Hayat dergisinin insan hakları konulu sayısında kaleme aldığı baş yazıdan iktibas edelim: “Batının temel insan hakları olarak saydığı unsurlar, İslam’a göre hak değil vecibedir. Mesela en temel hak olan “yaşama hakkını” ele alalım. Batıda, “yaşama” temel bir insan hakkı olarak ele alınır. Zira tüm diğer haklar gibi, bu hak da, alt sınıfların mücadele yoluyla egemenlerden aldığı haklardan biridir. Fakat Batı’da “yaşama hakkı” olarak ele alınan şey, İslam’da çok daha üst seviyeye çıkarılarak, “yaşama vecibesi” olarak ele alınır. Zira insanlar hayatı, kendilerini yönetenlerin lütfu olarak elde etmemişlerdir. İslam aklında, hayat kölelere efendileri tarafından sunulmuş bir lütuf, altsınıflara burjuvazi tarafından sunulmuş bir hak, tebaaya yönetici tarafından sunulmuş bir ihsan değildir. Nitekim bu, tam da Nemrud’un bakış açısıdır: “&#8230; İbrahim demişti ki: “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir”. (Nemrud) cevap verdi: “Ben de hayat verir ve öldürürüm!” (Bakara 2:258). Hayatın sahibi, “el-Hayy” olan Allah’tır. İnsana hayatı bahşeden O’dur. Sadece İbrahim’e değil, Nemrud’a da hayatı O vermiştir. Sadece efendilere değil, kölelere de hayatı O vermiştir. Sadece galiplerin değil, mağlupların hayatını da O vermiştir. Hayat, Allah’ın insanoğluna mukaddes bir emanetidir. İnsanoğlu, O’nun emanet ettiği hayatı korumakla mükelleftir. Bu da yaşamayı bir “hak” değil, bir “vecibe” kılar.</p>
<blockquote><p>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’in itibarını zedeleyen önemli bir problemdir</p></blockquote>
<p>Hak ile vecibe arasındaki fark çok büyüktür. İnsan hakkından feragat edebilir. Buna kimse karışamaz. Hatta her feragat bir fedakârlık olduğu için, bunu yapan insan övülür. Hakkından feragat ettiğinden dolayı kimse sorumlu tutulamaz. Fakat insan, üzerine vecibe olan bir şeyden feragat edemez. Etse de buna “feragat” değil, “sorumsuzluk” denir. O kimse yükümlülüğünü yerine getirmediği için mesul duruma düşer. Bunu yapanın bizzat kendisi hak ihlali yapmış olur. Bu söylediklerimizi Batı’nın “yaşama hakkı” anlayışına tatbik edecek olursak: Batı’da yaşamak bir “hak” olduğu için, kişi bu hakkından feragat edebilir, vazgeçebilir. Hatta her hakta olduğu gibi bir başkasına devredebilir. Batıda intihara ve ötenaziye yaklaşımın temelinde bu yanlış tasavvur yatar. Fakat İslam’da yaşamak bir vecibe olduğu için, kişi bu hakkından kendi gönlüyle de olsa feragat edemez, vazgeçemez, bir başkasına devredemez. Bu yüzden İslam’a göre intihar çok büyük bir günahtır. Sebebi, Allah’ın emanet ettiği “yaşama vecibesini” ihlal etmek, hayat emanetine ihanet etmektir. Hak, özü itibarıyla hak değildir, yani hak mutlaklaştırılamaz. Öyle olsaydı katilin özgürlük hakkı elinden alınarak cezalandırılmazdı. Keza, bağımlının uyuşturucu kullanma hakkı elinden alınamazdı&#8230;” (İslâmoğlu, Kur’ani Hayat, 2015: 40/8-9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batılı belgelerde yer almayan temel haklar</strong></p>
<blockquote><p>BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</p></blockquote>
<p>Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948’de Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa Konseyi’nin 4 Kasım 1950’de Roma’da imzaladığı ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)” Batı’da üretilen insan hakları belgelerinin en gelişmiş iki örneğidir. Dünyanın büyük çoğunluğunu yok sayarak belli başlı bazı ülkelerin ortaya koyduğu bu her iki sözleşmede göz ardı edilen temel hak ve hürriyetleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Kâinatı yaratan, hayat, akıl, irade, hak bilinci gibi insana has yüksek emanetleri bahşeden Allah’ın yok sayılması, Allah hakkının söz konusu edilmemesi.</li>
<li>İnsanın yaratılmasına vesile olan, onu büyük zahmetlerle büyüten ve yetiştiren ana baba hakkının göz ardı edilmesi.</li>
<li>Hakların doğumla başlaması, dolayısıyla doğum öncesi ihlallerin suç kabul edilmemesi, hattâ kürtajda olduğu gibi bu ihlalin bir hak olarak kabul edilmesi. Oysa, ana rahmine düşen ve can bağışlanan ceninin sağlıklı doğma hakkı vardır.</li>
<li>Sadece insanların değil, hayvanlar ve bitkiler dahil tüm canlıların hayat hakkı.</li>
<li>Yetim ve öksüzler başta olmak üzere, yolda kalmış, borç yükü altında ezilen, vb. dezavantajlı kesimlerin hakları.</li>
<li>Aile, kardeş, akraba, komşu, dost, misafir vb. sosyal grupların hakları.</li>
<li>Dinin, ilahi kitabın, ulemanın, öğretmenin, dindaşların hakkı.</li>
<li>Asırlara baliğ olan uzun bir süreçte oluşturduğu manevi ve ahlaki değerleri görmezden gelinen toplumun hakkı.</li>
<li>Hakkı tesis ettiği için yüceltilmeyi hak eden ve yanıltmamayı bekleyen hukukun hakkı.</li>
<li></li>
</ul>
<p><strong>Batı kökenli hak belgelerinin temel zaafları27827</strong></p>
<blockquote><p>Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p></blockquote>
<p>İngiltere’de 1215 tarihinde papa, kral ve baronlar arasında yetki ve güç paylaşımını konu alan “Magna Carta Libertatum; Büyük Özgürlük Fermanı&#8221; ile başlayıp 19. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da ve Amerika’da yirmiyi aşkın önemli bildirge imzalanmıştır. Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında yine Avrupa ve Amerika’nın odak noktayı oluşturduğu yetmiş kadar küresel önemli belge dünya ülkeleri tarafından imzalanmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu kısa yazımızda biz BM’nin ve AB’nin insan hakları sözleşmelerini esas alarak her iki belgenin şu temel zaaflarına dikkat çekmek istiyoruz:</p>
<ul>
<li>Uygulamada hakkın değil gücün öne çıkmasına mani olamaması, özellikle doğu toplumlarına karşı siyasi baskı aracı olarak kullanılabilmesi İHEB’nin itibarını zedeleyen önemli bir problemdir. 67 yıldır geçerli olan bu bildirgeye rağmen BM’de imtiyazlı beş ülkenin halâ veto hakkı kullanabilmesi, derhal sonlandırılması gereken bir insanlık ayıbıdır.</li>
<li>Avrupa’da üretilen hak belgeleri; ötenazi, uyuşturucu kullanma, aileyi gereksiz gören nikâhsız birliktelikler ve eşcinsel evlilikler gibi anormal davranışları hak kapsamında ele alarak bütün bir insanlığın geleceğini koruma hakkını hafife almaktadır.</li>
<li>İçtenlikten yoksun olduğundan ayrımcılık yapmayı ve çifte standart uygulamayı kendine hak gören Batı, temel hakları ilkesel olarak savunmak yerine zamana, mekâna ve amaca göre farklı hak ve özgürlük söylemleri ortaya koyabilmektedir.</li>
<li>Ahlakı, vicdanı ve maneviyatı hesaba katmadığından ruhsuz olan bu bildirgeler, Batı’ya kendi menfaatleri doğrultusunda imtiyazlı bir hak algısı kurgulayabilme fırsatı tanıyabilmektedir. Salt hukuki sözleşmeler olarak kabul edilen insan hakları bildirgeleri ahlaki boyuttan yoksun olduğu için kolaylıkla siyasi manipülasyon aracına dönüştürülebilmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></li>
<li>Bireyin devlet karşısında korunmasına odaklanmış olması sebebiyle hakkın vecibe yüzünü görememesi, keza hak ve sorumluluk dengesini yeterince kuramaması BM ve AB insan hakları sözleşmeleri başta olmak üzere Batı menşeli insan hakları söylem ve belgelerinin derhal giderilmeyi bekleyen önemli zaafları olarak insanlığın önünde durmaktadır.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu belgelerin Türkçe tam tercümeleri için Hak-İş Konfederasyonu tarafından Coşkun Can Aktan editörlüğünde yayınlanan “Haklar ve Özgürlükler Antolojisi”ne bakılabilir (Ankara 2000: 39-634).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Adil Dünya Derneği’nin Aralık 1994’te Kuala Lumpur’da düzenlediği konferansın tebliğlerinden oluşan ve Pınar Yayınları tarafından 2004’te yayımlanan “İnsan Hak(sızlık)ları” isimli kitap bu konuda yüzlerce örneği detaylıca sunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/batinin-nakis-insan-haklari-soylem-ve-belgeleriyle-yetinmemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
