<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kadercilik Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/kadercilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/kadercilik/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Thu, 15 Dec 2016 07:09:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖZGÜR BİREYİN  HAK VE SORUMLULUK DENGESİNİ KURABİLMESİ</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 06:06:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:13]]></category>
		<category><![CDATA[16:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:73]]></category>
		<category><![CDATA[19:80]]></category>
		<category><![CDATA[19:93]]></category>
		<category><![CDATA[19:95]]></category>
		<category><![CDATA[2:255]]></category>
		<category><![CDATA[2:48]]></category>
		<category><![CDATA[33:72]]></category>
		<category><![CDATA[40:12]]></category>
		<category><![CDATA[6:107]]></category>
		<category><![CDATA[6:148]]></category>
		<category><![CDATA[6:94]]></category>
		<category><![CDATA[7:6]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Yaparel]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=93</guid>

					<description><![CDATA[İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “<em>ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ</em>: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey olarak insanın fıtratında var olan hak bilincini geliştirmeyi amaçlamış, hak ve sorumluluk dengesini kurarak dünyada insanca bir hayat nizamı kurmayı öğütlemiştir. Bu emaneti toplumsal alanda yapma ödevinde olan insan, fert olarak hak sahibi kılındığı gibi vecibelerin de öncelikli muhatabı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birey mi toplum mu?</strong></p>
<blockquote><p>Bahşedilen bir hakkın kullanımı kişinin keyfine kalmış bir husus olmayıp o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de.</p></blockquote>
<p>Hak ve sorumluluklar toplumsal alanda görünür olsa da meselenin odağında birey bulunmaktadır. Nitekim, dünyadaki tutum ve davranışlarının hesabını vermek üzere mahşer alanına gruplar halinde sevk edilecek olan insanlar toplu halde değil, bilakis tek tek, “ferden” (19:95:5, 19:80:5), “abden” (19:93:10), “furâdâ” (6:94:3), “vahdeh” (40:12:6) yani ferden ferda sorguya çekilecektir. Bu bireysel sorgudan elçiler de muaf değildir (7:6:6). Bu sebeple insan hak ve sorumlulukları kişiye özgü olup vazgeçilemez ve devredilemez niteliktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din psikolojisi hocası Prof.Dr. Recep Yaparel, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “İslam’a Giriş: Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar” isimli eser içinde yer alan “Birey: Özgür ve Sorumlu Varlık” başlıklı çalışmasında (Ankara 2007: 347-364) özgürlük ve sorumluluk konusunda odakta ferdin oluşunu şu şekilde açıklamaktadır: İnsan açısından birey vasfını kazanmak, onun tabiatının normal bir neticesidir. Yani, insana giydirilmiş ya da ödünç olarak verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu onun en doğal insan hakkıdır. Ancak, insanlık tarihi, bu hakkın ona nasıl, ne kadar ve ne şekilde verileceği ya da verilip verilmeyeceği üzerindeki tartışmaların sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda en geniş arşividir (354).</p>
<blockquote><p>Batıda üretilen insan hakları söylemleri, başta Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından nakıstır.</p></blockquote>
<p>Doğumla birlikte birey olma yolunda ilk adımını atan insan yavrusunun tabiatındaki bedenî, hissî ve bilişsel (kognitif, zihnî) unsurlar eşzamanlı gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Bu güçleri vasıtasıyla birey adayı insan, çevreye uyum sağlayabilmektedir. Ancak, bu uyumunun sağlıklı ve insan onuruna uygun olabilmesi, bu unsurlar arasındaki bütünlük ve ahenge bağlıdır. “Benlik” diye isimlendirilen bu kişilik bütünlüğü ferdîleşme süreci ile paralel gitmediğinde insan, yalnızlık ve güçsüzlük duygularıyla baş edebilmek uğruna birtakım sağlıksız ya da normal olmayan, insan onuruyla bağdaşmayan davranışlara yönelebilmektedir. Bu çerçevede insana bahşedilen özgürlük (hürriyet), onu varlık sebebine yükseltirken ağır bir sorumluluk yüküyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyselleşme sürecinde ortaya çıkan ve insan hayatının olmazsa olmazlarından bir diğeri de tecrit (izolasyon) edilmekten ya da psikolojik yalnızlıktan kaçınma ihtiyacıdır (356).</p>
<blockquote><p>Sadece haklardan söze edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p></blockquote>
<p>Kişilik bütünlüğünün harcı diyebileceğimiz ahlaki değerlerin kazanılması ve yaşanması, toplum sayesinde mümkün olduğundan, bireyin mutlak anlamda kendisini toplumdan tecrit etmesi, ruhsal ve fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat açısından uygun değildir. Çevre karşısında kişilik bütünlüğünü, yani benliğini korumak ve geliştirmek durumunda olan birey için sadece reaksiyonda bulunmak yeterli değildir. Sürekli değişme istidadı gösteren çevreyi yeniden yorumlamak ve yapılandırmak, bireyin çevresine yönelik eylemlerinde aktif rol oynamasını kaçınılmaz hâle getirmektedir. Her bireyin içinde bulunduğu durum kendine özgü olacağından, her bireyin kendi sorunlarını tek tek çözmesi en uygun yaklaşım olacaktır. İnsana tanınan bu büyük ayrıcalık aynı zamanda onun ferdîleşmesini mümkün kılan en değerli unsurdur (357).</p>
<blockquote><p>Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur.</p></blockquote>
<p>Her açıdan üstün niteliklerle donatılmış bir varlık olan insan diğer taraftan birtakım zaaflarla da mualleldir. Zaten insanın ayrıcalığı bu ikilemin doğurduğu dinamizmden neşet etmektedir. İnsan tabiatında doğuştan var olan bu dinamizm ve değişkenlik, toplumla girilen karşılıklı etkileşimin de katkısıyla, bölünemez bir bütünlük arz eden tek tek, biricik bireylerin gelişmesine zemin hazırlamaktadır (359). Kur’an’ın “emanet” olarak tanımladığı hedef, yani tüm insanların birlikte gerçekleştirerek paylaşacakları huzur, barış ve mutluluk dolu bir hayat; bu görevin üstesinden gelebilecek donanıma sahip bireylerin önüne konmuştur (33:72). Çünkü şeytanın desiselerine maruz kalan benliklerini sahip oldukları gerçek iman ve irade gücüyle ayakta tutabilen bireyler, sadece Allah’ın emanetinin gereğini yerine getirebilir. Bunun sebebi, benlik sahibi kişilere, yani bireylere, şeytanın gücünün yetmeyeceği gerçeğidir (16:99). Benlik yapısındaki düzen ve ahenk birtakım içsel ve dışsal faktörlere bağlı olarak bozulabilse de, birey olabilmeyi başarmış insanlar, tabiatlarındaki asli özelliklerine, –güçlü irade ve doğru algılayışlarının da yardımıyla–, tekrar Allah’a dönerek ve O’nu sürekli hatırlayarak birey olmanın yegâne anlamı olan benliklerini güçlendirebilir (361).</p>
<blockquote><p>Allah kulunun şirk koşmasını asla dilemez, ancak, onun düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına alarak şirk koşmasını da engellemez.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın insan kişiliğindeki hassas denge hâline işaret eden “takva” kavramı, dengedeki bozulmanın neden olabileceği olumsuz sonuçlara karşı bireyin kendisini muhafaza etmesini ifade etmektedir. Takva, insanın, birey olma bilinciyle, gerçeklik karşısında benliğini koruma gayreti içerisinde haddini aşmayarak dengeyi devam ettirmesidir (362). Kur’an, bazı dinlerde olduğu gibi Allah ile insan arasına herhangi bir aracının girmesine müsaade etmemektedir. Çünkü aksi, kişinin bireyselliğinin ihlali anlamına gelir. Onurlu birey, Allah’ın karşısında tek başına dimdik ayakta durabilme cesaretine ve gücüne sahip olmakla sorumludur: “Hiçbir kimsenin diğerinin adına bir şey yapamayacağı, hiçbir aracının kabul edilmeyeceği, hiçbir karşılığın alınmayacağı ve insanların hiçbir yardım görmeyecekleri kıyamet gününden sakınınız.” (2:48). Kıyamet günündeki durumu tasvir eden benzeri ayetlerdeki manzara, bireyselliğin ve tekbaşınalığın doruk noktası olarak görülebilir. Böyle bir güne hazır olmanın ön şartı, birey olmayı başarabilmektir. Kur’an böylece, kabileciliğin ve kavmiyetçiliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içerisinde değersizleşen insan onurunun yeniden hak ettiği düzeye çıkabilmesi için, bireyin evrendeki konumuyla ilgili bilinç düzeyini yükseltmeyi hedeflemektedir. Kur’an’ın idealize ettiği insanlık projesinde bireyler, birbirinden kopuk ve ilintisiz monadlar gibi hareket eden varlıklar değildir. Tam tersine, kendisi için istediğini bir başkası için de istemedikçe gerçek bir mümin olamayacağı bilinciyle sürekli iyinin ve güzelin elde edilmesinin peşinde koşan kimselerdir (363).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak varsa sorumluluk da var</strong></p>
<blockquote><p>Baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Allah tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255).</p></blockquote>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilerek yönetme emaneti kendisine tevdi edilen insan, elbette bu emaneti ifa edebilecek haklar sistemiyle desteklenmiştir. Ancak, olay haklardan ibaret olmayıp bu haklar sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İstisnai durumlar ve dezavantajlı kişiler hariç, hakkın söz konusu olduğu yerde sorumluluk da zorunlu olarak söz konusu olur. Sadece haklardan söz edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p>
<p>Hakkın aynı zamanda bir ‘vecibe’ boyutunun bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira, bahşedilen bir hakkın kullanımı insanın keyfine kalmış bir husus olmayıp kişinin o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de. Bu yüzden, alacağı bir haktan feragat etmek kişi için faziletli bir davranış sayılırken, vecibe olan bir haktan feragat etmek görevini ihmal etmek ve sorumsuz davranmak anlamına gelir, bu yüzden de cezalandırılır. Batı dünyasında ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri, başta her şeyi yaratan, hak bilincini bahşeden Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından, insanlığın derdine deva olamamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sadece Allah’a kul olmak </strong></p>
<p>Hak ve sorumluluk dengesini gözeten hakiki bir özgürlük anlayışı, ancak, Allah’a kul olmakla elde edilebilir. Zira, Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur. Sadece Allah’a kul olan, O’nun vaz’ettiği zamanlar ve mekânlar üstü ezeli ve ebedi ilkelere riayet eden insan, yaratılmış, kurgulanmış hiç bir gücün önünde eğilmez, insanın özgürlüğünü ipotek altına almaya çalışan, onu köleleştirerek sömürmek isteyen tüm odaklara karşı mücadele etme hak ve vecibesini bütün benliğiyle hisseder ve bu yolda bir ömür mücadele eder.</p>
<p>Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı hoca, En’âm Sûresi’ndeki “Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı&#8230;” ayetinin tefsirini yaparken (6:107), Yüce Allah’ın kulunun şirk koşmasını asla dilemediğini, zira şirki büyük bir zulüm olarak tanımladığını, ancak, insanın şirk koşmasını da engellemediğini, düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına almadığını izah eder (Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları, İstanbul 2013: 6/466-467).</p>
<p>Hz. Peygamber de (s) insanların dine girmesi için zorlayıcı tedbirler almamıştır. Çünkü onun görevi mesajı ulaştırmaktı, kabul ettirmek değil: “Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara &#8216;zor ve baskı&#8217; kullanacak değilsin.” (88:21-22).  Zira, baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Yaratıcı tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255). Bu yüzden Yüce Allah, dinden dönen mürtedler hakkında dünyada bir yaptırım uygulanmayıp o kişilerin Kendisine havale edilmesini istemektedir (4:137). İşte Kur’an insana bu denli geniş bir özgürlük alanı tanımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çarpık kadercilik anlayışı </strong></p>
<p>Kur’an’ın “kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” diyerek insanın sorumluluğunda olduğunu açıkça ifade ettiği eylemlerini İslam tarihi boyunca ‘kader’e havale edenler hep olmuştur. Oysa, Allah “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (11:13) buyurmuş, bireysel ve toplumsal değişimden insanı sorumlu tutmuştur. Allah Rasulü (s) bu âyetin tefsiri sadedinde “Nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” buyurmuştur. İsrâ Sûresi’ndeki “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (17:73) âyetiyle eylemlerin sorumluluğu açıkça insana verilmişken, asırlar boyunca İslam dünyasında, tıpkı müşriklerin düşündüğü gibi “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (6:148) şeklindeki batıl savunmayla özdeş addedilebilecek çarpık bir kader anlayışı yayılma alanı bulabilmiştir.</p>
<p>Gerek batıda üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin, gerekse İslam dünyasında on dört asır boyunca oluşan hak söylemlerinin Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmesi ve Müslümanların ve tüm insanlığın dikkatine sunulması ehem bir vecibe olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
