<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>insan Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/insan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/insan/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 27 Apr 2021 13:10:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’NIN DÜŞÜNCESİNDE  ‘İSLAM DÜNYASINI YENİDEN KURMAK’</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2016 08:18:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Erkilet]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[bilge önder]]></category>
		<category><![CDATA[bizim tembelliğimizin adı]]></category>
		<category><![CDATA[Civitas Dei]]></category>
		<category><![CDATA[Civitas Solis]]></category>
		<category><![CDATA[çok eşlilik]]></category>
		<category><![CDATA[derinlikli bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinî]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali]]></category>
		<category><![CDATA[düalizm]]></category>
		<category><![CDATA[İLEM]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insani]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Maneviyatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlüğe Kaçışım]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Şarkiyatçı]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Sorokin]]></category>
		<category><![CDATA[sükûnet ve pasiflik]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet ve hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[zekât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=395</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlığın yaşamakta olduğu çok boyutlu krizlere ilişkin fikirleri ve çözüme yönelik aktif mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç, çağımızın en büyük tanıklarından biri olarak iyi anlaşılmayı hak eden bir bilge önder olarak sadece Müslümanların değil tüm insanlığın dikkatle mütalaa etmesi gereken bir şahsiyettir. &#160; Doğru ve Derinlikli Bilgiye Yaslanan Düşünce Safhasından Organize Edilmiş Eylem Safhasına Geçmek Müslümanlar düşünsel [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlığın yaşamakta olduğu çok boyutlu krizlere ilişkin fikirleri ve çözüme yönelik aktif mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç, çağımızın en büyük tanıklarından biri olarak iyi anlaşılmayı hak eden bir <strong>bilge önder</strong> olarak sadece Müslümanların değil tüm insanlığın dikkatle mütalaa etmesi gereken bir şahsiyettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Doğru ve Derinlikli Bilgiye Yaslanan Düşünce Safhasından Organize Edilmiş Eylem Safhasına Geçmek </strong></p>
<blockquote><p>Müslümanlar düşünsel ve eylemsel bakımdan İslam’ın ideal dengesini yakalamak için çabalamalı ve meydan okumalara karşı yeni çözümler üretebilmelidir. (Aliya)</p></blockquote>
<p>Hapishanede tuttuğu notlarından oluşan “Özgürlüğe Kaçışım” isimli eserinde; “Cüretkâr bir binayı betonların veya içine yerleştirilmiş çeliğin bir arada tuttuğu doğrudur; ama esas doğru olan, onu bir arada tutan şeyin onun <u>temel denge ve oranları i</u><u>ç</u><u>indeki d</u><u>üşü</u><u>nce</u> olduğu” tespitini yapan Aliya, eserlerinde İslam binasının yeniden nasıl kurulacağına ilişkin düşüncelerini paylaşmaktadır.</p>
<p>Gerek düşünce gerekse siyaset alanında küresel vahşi düzenin pençesinde ezilen bütün bir insanlığın kurtuluşunun; <u>İ</u><u>slam’ın yeniden tarih sahnesine </u><u>ç</u><u>ıkması</u>yla mümkün olacağını ifade eden Aliya, bunun için öncelikle Müslümanların özgürleşmesi ve kendi aralarında vahdeti tesis etmesi gerektiğinin altını çizmektedir.</p>
<p>“Batılı paradigmanın artık çöktüğünü, insanlığa bir şey vaat etmekten uzak olduğunu izah eden Aliya, Müslümanlar için bir ufuk ortaya koymaktadır: “Sükûnet ve pasiflik devri ebediyen geçmiştir&#8230; Sorunların ve zorlukların büyüklüğü milyonların tam teşekküllü eylemini gerektirmektedir.” O nedenle <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manların</strong>, hangi tarafta ve <strong>nereye ait olduklarını bilmeleri elzemdir</strong> ve İslam dünyasının kaderini ellerine almaya mecburdurlar. Bu yüzden, <u>do</u><u>ğ</u><u>ru ve derinlikli bilgiye yaslanan düş</u><u>ü</u><u>nce safhasından organize edilmi</u><u>ş</u><u> eylem safhasına ge</u><u>ç</u><u>mek</u> gerekmektedir. Aliya’dan bize intikal eden entelektüel miras içerisinde, modern dünyanın açmazlarını, küresel/emperyalist siyasetin kodlarını ve Şarkiyatçı bilim felsefesinin köklerinin analizini ortaya koymak fikir dünyamızda yeni açılımlar ortaya koymamıza vesile olacaktır. Aliya’nın eserleri incelendiğinde görülecektir ki; onun teorisi, pratiğin içerisinde şekillenmiş ve olgunlaşmıştır. Aliya, bu yönüyle değerlidir ve söylemleri altında birer yaşanmışlık barındırmaktadır.” (Güvendi, 2013:11).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği İdealini Canlı Tutmak</strong></p>
<blockquote><p>Din ile bilim, ahlâk ile siyaset, bireysel ile toplumsal, maddi olan ile manevi olan arasında arabuluculuk yapmaya talip olan İslam düşüncesi, yeni şekil ve araçlar bulmakla mükelleftir. (Aliya)</p></blockquote>
<p>Etnik ve kültürel çoğulculuğun yoğun olduğu bir coğrafyada yaşayan bir düşünür ve devlet adamı olarak Aliya’nın İslam birliği ideali konusunda bize sundukları dikkatle mütalaa edilmesi gereken önemli tahlillerdir. Müslüman coğrafyamızda oynanan kirli oyunların girdabında boğulmadan küresel vahşi düzenin kodlarını deşifre etmede ve Müslümanların vahdetini sağlamada Aliya’nın özgüveni yüksek cesur tahlilleri mühim bir imkân olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>İLEM’in 26 Ekim 2013 tarihinde Üsküdar Belediyesi ile birlikte gerçekleştirdiği &#8220;Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç&#8221; sempozyumunda sunulan on tebliği ihtiva eden ve Aliya’nın fikir dünyasını yakından tanıyarak onun “Doğu ile Batı arasında İslam birliği ideali”ni yeniden tefekkür etmek için önemli bir katkı sağlayan kitabın Alev Erkilet’e ait bölümünden kısa bir iktibas konuyu izah için yeterli olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>D</strong><strong>ü</strong><strong>nyayı </strong><strong>Yeniden Ş</strong><strong>ekillendirmede </strong><strong>İ</strong><strong>slam’ın Dengeli Rol</strong><strong>ü</strong><strong>n</strong><strong>ü</strong><strong> Takdir Etmek</strong></p>
<blockquote><p>Aliya, İslam dünyasında yaygın olan mehdi beklentisi gibi pek çok inanç ve pratiğe bütünselci yaklaşımdan hareketle karşı çıkmaktadır.</p></blockquote>
<p>“Aliya İzzetbegoviç’e göre, çağdaş dünyaya damgasını vuran ideolojik çatışmalar içinde İslam’ın yerinin neresi olduğu sorusuna cevap vermek zorunludur ve bu sorgulama dünyayı şekillendirmede İslam’ın rolünün ne olacağına dair tartışmalar açısından da belirleyici olacaktır. Ona göre dünya görüşleri üç kümede toplanabilir:</p>
<p>“Dinî/<u>Maneviyat</u><u>ç</u><u>ı</u>, <u>Materyalist</u> ve <u>İ</u><u>slami</u>&#8230; En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine dayanmaktadır. Bunlardan birincisine göre yegâne ve esas varlık <strong>ruh</strong>tur; ikincisine göre <strong>madde</strong>dir. Üçüncüsüne gelince o, <strong>ruh ve maddenin bir arada varolu</strong><strong>ş</strong><strong>u</strong>ndan yola çıkmaktadır.” (2011:11).</p>
<p>Aliya da Sorokin’e benzer şekilde; ilki salt <u>madde </u><u>ö</u><u>tesi</u> gerçekliğe temellenme gayreti içinde bulunan, ikincisi salt duyu organlarıyla kavranabilen <u>maddi</u> gerçekliği esas alan, sonuncusu da <u>insan do</u><u>ğ</u><u>asının </u><u>ç</u><u>ift y</u><u>ö</u><u>nl</u><u>ü</u><u>l</u><u>üğü</u>nü dikkate alarak hem maddeye hem de madde üstü olan gerçekliğe dayanan ‘İslami’ dünya görüşlerinden söz eder:</p>
<p>“Eskiler iki cevherden, ruh ve maddeden bahsederlerdi&#8230; Gerçekten de bütün büyük felsefe ekolleri monistik idiler&#8230; Haddizatında insan olmamız itibariyle biz iki gerçek içinde bulunmaktayız&#8230; Tekli hayat insan için bir bakıma ‘teknik’ bakımdan mümkün değildir. ‘<em>Kâlû belâ</em>’dan, insanın ‘dünyanın içine’ veya ‘sosyal hakikatin içine’ itildiği andan beri bu böyledir.” (2011:13).</p>
<p>Burada açıklanan düşünce, insanın dünyevi bir varlık hâline geldikten sonra maddeyi tümüyle terk/ret etmesinin imkân dışı kaldığıdır. Bu nedenle maneviyatçı yahut ‘dinî’ olarak ifade edilen dünya görüşleri sonuna vardırıldığında (diyalektik manada potansiyellerinin tümüyle açıldığı noktada) insana yaşama imkânı bırakmazlar. Bu son nokta, insana bedenden ve dünyadan firar etmek dışında bir seçeneğin bırakılmadığı noktadır.” (Erkilet, 2013:37).</p>
<p>“Saf dinin ve materyalizmin hayatın sadece bir yönünü ifade eden bir hususu bir bütün teşkil eden hayata uygulamaya çalışırken ister istemez deforme olmak zorunda kalacak sistemler olduğunu belirten İzzetbegoviç, “İslam dünyasının asıl özelliğinin bu <strong>d</strong><strong>ü</strong><strong>alizmi anlamak ve kabul etmek, sonra da yenmek</strong>” (2011:19) olduğunu belirtir. Nitekim Aliya’ya göre <strong>İ</strong><strong>slam</strong>;</p>
<ul>
<li>Ruha, şuura, cana ve özneye vurgu yapan dinî tutumlar ile; maddeye, varlığa, vücuda ve nesneye vurgu yapan materyalist yaklaşımlara karşı, <u>her ikisini bir </u><u>ü</u><u>st de</u><u>ğ</u><u>erde birleştiren ve a</u><u>ş</u><u>an</u> <strong>insan</strong>a,</li>
<li>İbadete vurgu yapan dinî yaklaşımla hıfzıssıhhaya vurgu yapan materyalist yaklaşıma karşı, ikisini üst bir değerde birleştiren ve aşan <strong>namaz</strong>a;</li>
<li>Sadakayı vurgulayan dinî kültürle vergiyi vurgulayan materyalist yaklaşıma karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan <strong>zek</strong><strong>â</strong><strong>t</strong>a;</li>
<li>Ahlâka vurgu yapan dinî kültürlerle güce vurgu yapan materyalist kültüre karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan hukuka/<strong>ş</strong><strong>eriat</strong>a;</li>
<li>Aşka ve kötülüğe tahammüle vurgu yapan dinî kültürlerle sınıf kavgasına vurgu yapan materyalist kültüre karşı, her ikisini bir üst değerde birleştiren ve aşan <strong>adalet ve cihad</strong>a;</li>
<li>Civitas Dei’yi (Augustinus’un 5. yüzyılda yazmış olduğu kitapta ortaya attığı Tanrı şehri dünyevi zevkleri bir kenara bırakarak kendilerini Hristiyan inancının yaygınlaşmasına ve uygulanmasına adayanların mekânı) vurgulayan dinî kültürlerle Civitas Solis’i (Campanella’nın Güneş Ülkesi ütopyası gibi insanlar tarafından tasarlanmış bir dünyayı) vurgulayan materyalist kültürlere karşı, her ikisini birleştiren ve aşan <strong>ü</strong><strong>mmet ve hilafet</strong>e vurgu yapar (2011:26-28).</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak burada dikkat edilmesi gereken ikinci husus, yukarıda idealize edilmiş bulunan <u>kavramların i</u><u>ç</u><u>inin nasıl dolduruldu</u><u>ğ</u><u>u</u> ya da bunların <u>uygulamaya nasıl ge</u><u>ç</u><u>irildi</u><u>ğ</u><u>i</u>dir. Zira ümmet, hilafet, adalet ya da şeriat adına yapılan önerilerin ve uygulamaların, <u>maneviyatçı yahut materyalist u</u><u>ç</u><u>lara kayan i</u><u>ç</u><u>eriklerle doldurulması</u> da söz konusu olabilmektedir ve kanaatimce Aliya’nın en az kuramsal ayrımlar kadar önemsediği bir mesele de bu kavramların hayata aktarılışındaki sorunlardır.</p>
<blockquote><p>Aliya, mahiyetini ve maksadını anlamaya çalışmadan emir ve yasakları katı kurallar hâlinde dayatmaktan yana olan düşünür ve siyasetçilerden oldukça farklıdır.</p></blockquote>
<p>Aliya’ya göre “değişmez İslami prensipler vardır; ancak değişmeyen hiçbir İslami üretimsel, toplumsal yahut siyasal terkip bulunmamaktadır.” (2007:178). Bu demektir ki, “İslami terimiyle hazır çözümden çok metot kastedilmekte ve bu terim birbiriyle zıt umdelerin sentez prensibini dile getirmektedir.” (2011:20). Aliya’nın bu görüşleri, İslamcılığı bir paket programın uygulanmasından ya da emir ve yasakları, <u>mahiyetini ve muradını anlama</u>ya çalışmadan <u>katı kurallar</u> hâlinde dayatmaktan yana olan düşünürlerin ve siyasetçilerin yaklaşımından oldukça farklıdır. Aliya İslam’ı Doğu’nun ya da Batı’nın parçası olarak tanımlamaya çalışan görüşlerle arasına ciddi bir mesafe koyar. Ona göre İslam coğrafi ve epistemolojik manada bu ayrımları aşar. O, ‘bu dünya taraftarı’dır; doğaya açık olması vesilesiyle bilime de açıktır; azami ölçüde <strong>insani</strong> ve azami ölçüde <strong>iyi</strong>dir.</p>
<p>Din ile bilim, ahlâk ile siyaset, bireysel ile toplumsal, maddi olan ile manevi olan arasında <u>arabuluculuk yapmaya talip olan </u><u>İ</u><u>slam d</u><u>üşü</u><u>ncesi</u>, ebedi ve ezeli mesajları bu dünyada gerçekleştirebilmek için yeni şekil ve araçlar bulmakla mükelleftir (2007:179). (Erkilet, 2013:39).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Aliya, İslamcılık tarafından şiddetle eleştirilmekle birlikte İslam dünyasında yaygın olan ve zaman zaman İslamcı düşüncenin içine de sızan <u>pek </u><u>ç</u><u>ok inan</u><u>ç</u><u> ve prati</u><u>ğ</u><u>e</u> bütünselci yaklaşımdan hareketle <u>kar</u><u>ş</u><u>ı </u><u>ç</u><u>ıkmakta</u>dır. Mesela, İzzetbegoviç’e göre;</p>
<ul>
<li>Müslümanın hayatı dönüştürme sorumluluğundan kaçması anlamına gelen Mehdi beklentisi ‘bizim tembelliğimizin adı’dır (İslam Deklarasyonu, s.188).</li>
<li>İslam’da aşırı bilge, her şeyi bilen, hatasız ve ölümsüz kimseler yoktur (184) ve Kur’an-ı Kerim kahraman karşıtı bir kitaptır.</li>
<li>Gün içinde ekmeklerini nasıl kazandıklarına bakılmaksızın tüm iyi insanlar aynı topluluğa aittir (181).</li>
<li>İslam toplumunun diğer topluluklarla ilişkilerinde esas olması gereken prensipler arasında saldırgan savaş ve cinayetin yasaklanması ve herkesin dinî aidiyetinin hürriyeti bulunmaktadır (191).</li>
<li>Eski medeniyetlerin bütün bilgilerine hiçbir komplekse kapılmadan yaklaşılmalıdır (185).</li>
<li>Formlar tali öneme sahiptir (200).</li>
<li>Haremlere (çok eşliliğe) son verilmelidir. Kadına haksızlık yapmak için kimse İslam’a dayanma hakkına sahip değildir (189).</li>
</ul>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Özetle</strong>; Aliya’nın bütüncü yaklaşımı, zıt kültürlerin temel varsayımlarını eklektik şekilde bir araya getirmekten çok öte anlamlar taşımaktadır. Ona göre Müslümanlar, eklektik çözümlerle yetinmek yerine sürekli bir çaba içinde olmalı; düşünsel ve eylemsel bakımdan İslam’ın ideal dengesini yakalamak için uyanık bulunmalı ve meydan okumalara karşı yeni çözümler üretme mecburiyetinin bilincinde olmalıdırlar. İslam düşüncesi, toplumdaki her şeyin ‘İslami’ formlara uygun olduğunun düşünüldüğü zamanlarda bile içten içe işleyen karşıt dalgalara karşı uyanık olan bir zihinle yeniden ve yeniden üretilmek durumundadır. Çünkü bu formlar aslında hiç de İslami olmayan ‘maneviyatçı’ ya da ‘materyalist’ etkileri gizliyor ya da meşrulaştırıyor olabilirler.” (Erkilet, 2013:40).</p>
<p>Yazımızı merhum Aliya’nın hapishanedeyken kâğıda döktüğü bir duasına iştirak ederek sonlandıralım:</p>
<p>“İzin ver keremli ellerime</p>
<p>Yarattığın şeyler dokunsun</p>
<p>Sesini duymam için kulaklarımı keskinleştir</p>
<p>Kavrayabilmem için hikmet ver bana</p>
<p>Her yaprağa, her taşa gizemli bir şekilde yerleştirdiğin öğretini</p>
<p>Kuvvet istiyorum, fakat kardeşlerimi ezmek için değil</p>
<p>Sadece en kötü düşmanımı -kendimi- yenmek için</p>
<p>Rabbim, değiştiremeyeceğim şeyler için bana güç ver</p>
<p>Değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için de cesaret</p>
<p>Bir de ikisini tefrik etmek için hikmet…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ol>
<li>Güvendi, Merve Akkuş (Editör). (2013). <strong>Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç</strong> <strong>Sempozyumu Bildirileri</strong>. İstanbul: İLEM Yayınları, 102 s. (http://www.<strong>org.tr</strong>/m/713/788/dogu-bati-arasinda-islam-birligi-ideali-aliya-izzetbegovic, 29.10.2016).</li>
<li>Erkilet, Alev. (2013). “<strong>İslam Dünyasını Yeniden Kurmak: İslamcı Bir Dilin ve Hareketin Zemini Olarak Aliya’nın Düşüncesi</strong>”, <strong>Doğu Batı Arasında İslam Birliği İdeali: Vefatının 10. Yılında Aliya İzzetbegoviç</strong> <strong>Sempozyumu Bildirileri</strong> içinde. İstanbul: İLEM Yayınları, s.34-40.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2007). <strong>İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları.</strong> baskı, çev. Rahman Ademi, İstanbul: Fide Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2011). <strong>Doğu Batı Arasında İslam.</strong> baskı, çev. Salih Şaban, İstanbul: Yarın Yayınevi.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-dusuncesinde-islam-dunyasini-yeniden-kurmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEVDET SAİD’İ ANLAYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2015 12:34:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[13:2]]></category>
		<category><![CDATA[14:32]]></category>
		<category><![CDATA[14:33]]></category>
		<category><![CDATA[16:14]]></category>
		<category><![CDATA[16:78]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[60:8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[73:5]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[atom bombası]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[farisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Mesih]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[sehhara]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[te'vîl-i ahdâs]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<category><![CDATA[Zeyd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=198</guid>

					<description><![CDATA[“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).   Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!”  (Âl-i İmran 3:64).</p></blockquote>
<p><strong> </strong></p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavramak ve makul çözümler üretebilmek için fikrî çabalar ortaya koyan değerli mütefekkir ve ulemamızdan iktibaslar yapmaya, politik yorum enflasyonuna maruz kalan kamuoyunun dikkatini temel meselelere çekmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Geçen hafta “Cevdet Said’i Tanıyabilmek” başlıklı yazımızda üstadı kısaca tanıtmış, etkilendiği şahsiyetleri hatırlatmış; Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde üstadın cihad anlayışı ile savaş ve şiddetin sorun çözme kabiliyetinin bulunmadığı konularındaki ısrarlı vurgularını aktarmıştık.</p>
<p>Kur’an’ın hakikatini anlamadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranışın da yanlış olacağını, sorunların silahla çözüleceğini zannedenlerin ve silahlı mücadeleyi çözüme götürecek bir yöntem olarak benimseyenlerin derin bir yanılgı içinde olduğunu, hakikat düşmanlarının Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak DAİŞ gibi hareketler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmayı arzu ettiklerini ve cihadın ‘insanları öldürmek’ değil, Kur’an’ın anlaşılması ve ilahi mesajının yayılması için mücadele etmek olduğunu altmış yıldır anlatan üstadımızın Müslümanların temel sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin kanaatlerini Türkiye’deki sohbetleri çerçevesinde özetle ve kendi ifadeleriyle aktaracağız:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ı hakkıyla anlayabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var!</p></blockquote>
<p>“Kerim Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe var! Bu durum onların Kur’an’ı anlamadığının en bariz göstergesidir. Maalesef milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir!</p>
<blockquote><p>Ayağımızı sağlam basarsak, yani Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz.</p></blockquote>
<p>Esasen işe çocuklardan başlamalı ve Kur’an’ın yüksek mânâlarını onlara nasıl kavratabileceğimizin yollarını bulmalıyız. Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “<strong><em>Rabbü’l-âlemîn</em></strong>” âyetini tam kavrayabilsek bütün meseleleri çözeceğiz. Ama maalesef Müslümanlar daha Fâtiha Sûresi’ni bile yeterince anlayamamış! <em>Rabb</em>, Allah’tır. <em>Âlemîn</em> ise; kâinat, insanlar ve âhirettir. Nitekim Kur’an’ı baştan sona okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konuya odaklandığını görürüz.</p>
<p>Ayağımızı yere sağlam basabilirsek, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış geliştirebilirsek, sorunlarımızın bir bir çözüldüğünü göreceğiz. Zira, ışık gelirse karanlık kendiliğinden kaybolacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Irk meselesini doğru anlamak</strong></p>
<p><strong> </strong>Bizi annelerimizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkartan Allah Teala’dır (16:78). Sünni, Şii, Arap, Farisi, Kürt, Türk olarak değil, <strong>insan</strong> olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra annemiz, babamız, ailemiz, sosyal çevremiz bize dilimizi, kültürümüzü, dinimizi ve mezhebimizi öğretiyor. Atalarımız bize yanlış kültürel miraslar bıraktığı, biz de bu miraslara körü körüne tabi olduğumuz için bir türlü doğruyu bulamıyoruz. Hakkı ve hakikati bulabilirsek, bâtıl kendiliğinden yok olmaya mahkumdur.</p>
<p>Peygamberimiz Zeyd’i oğlu gibi severdi. Ailesi geldiğinde Zeyd’e “muhayyersin, istersen onlarla git, istersen benim yanımda kal” demişti. O da Allah Rasulü’nün yanında kalmayı tercih etmişti. Yani, Hz.Zeyd biyolojik ailesini değil, iman ailesini tercih etmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara adalet ve ihsan ile davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır. Bu, gerçekten çok ağır bir beyandır. Nitekim vahiy kendisini “<em>qawlen seqîlen</em>; ağır bir söz” (73/5) olarak tanımlamaktadır. “Adalet ve ihsan” ayeti (16:90) her hafta yüzbinlerce camide hatipler tarafından hutbelerin sonunda sürekli okunuyor, ama maalesef hiç anlaşılmıyor. Allah Teala, bize kötü davranana bile iyi davranmamızı tavsiye ediyor. Böyle davranırsak, o zaman o düşmanımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini de haber veriyor (41:34).</p>
<p>Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, tüm ‘insanlar arasında’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Adaletin, yani eşit muamelenin kıymetini en çok ezilen kesimler, kadınlar ve çocuklar bilir. Müşrikler Peygamberimiz’e; “ayak takımımız senin peşine takılıyor, onlar yanındayken biz seninle oturup konuşmayız” diyorlardı. Çünkü onlar, kendilerinden düşük bir seviyede gördükleri insanları kendileriyle eşit görmeye yanaşmıyor, onlarla iyi geçinmeye tenezzül bile etmiyorlardı.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, maalesef dünyada geçerli yegâne kural güç olmuş, insanlık birbirini katledip duruyor! Oysa Kur’an, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayar. Zerre kadar hayır işleyen de, zerre kadar şer, yani kötülük işleyen de bu eylemlerinin karşılığını bulacaktır. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, doğruyu mu seçmiş eğriyi mi, bu tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Kur’an’da en çok geçen ve en uzun anlatılan kıssa Hz. Musa ile Firavun kıssasıdır. Farklı sûrelerde tam 70 kez geçen bu kıssa güç ile ilkenin mücadelesini anlatıyor.</p>
<p>Cuma hutbelerinde hatibin sürekli okuduğu ayette (16:90) ve Mümtehane Sûresi’nde buyurulduğu üzere (60:8), insanlara adalet ve ihsan ile muamele etmeliyiz ve insanlarla geçinme yöntemi olarak adalet ve ihsan modelini savunmalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullaha/yasalara uygun davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Allah’ın varlık ve özellikle insan için koyduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmamız gerekir.</p></blockquote>
<p>Sünnetullahı keşfetmemiz lazım. ‘İnsan’ başta olmak üzere bütün yaratılmışların kanununu kavramamız gerekir. Çocukların bu hakikatleri kavraması çok daha önemlidir. Allah Teala tüm yaratılmışları insanın emrine müsahhar kılmıştır (13:2, 14:32, 14:33, 16:14 vd.). “<em>Sehhara</em>”, bedelsiz ve zorunlu hizmet etmek üzere emrine tahsis etmek anlamına gelir.</p>
<p>Varlığın ve insanın kanunlarını, Allah’ın onlar için koyduğu sünneti/yasayı keşfedip ona uygun davranmamız gerekir. Aksi takdirde zararlı çıkarız. Elektriğe iletken bir cisimle dokunursanız sizi çarpar. Ama kanununa uygun davranırsanız, size karşılıksız ve kesintisiz bir hizmet sunar.</p>
<p>Biz Kur’an’ı anlamak için okumalı, ayetlerin maksat ve hedeflerini kavramalıyız. Nasıl ki elektriğin bir kanunu varsa insanın da bir kanunu var. İnsanoğlu, aklını kullanarak, kanunu keşfederek nasıl ki tabiatı emrine âmâde kılıyorsa, tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni bir hayat sistemi kurabilir. Nitekim insan bu kapasitede yaratılmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Te’vîl-i ahdâs: olayları doğru okuyabilmek</strong></p>
<p>Müslümanlar tarih ilmine gereken önemi vermediği için dünyada olup biteni kavrayamıyor! Bu durum ümmetin ruh sağlığını bozuyor. Bu yüzden tarihi bilmek ruh sağlığımız açısından son derece önemlidir. Yeryüzünü fesada boğanlar Müslümanlara hayvan muamelesi yapıyorlar! Bize tepeden bakıp ‘şunlara bakın, nasıl da vahşi hayvanlar gibi birbirlerini tepeliyorlar’ diye gülüyorlar! Dünyada olup biteni anlamamız lazım. Bunun için de tarihi okuyup ibret almamız, olaylar arasında bağ kurabilmemiz gerekiyor. Olayları kavrayıp birbirleriyle bağını kurabilirsek; gözümüzün önünde cereyan eden Japonya’nın gelişmesi, AB’nin kuruluşu ve şiddetten kurtuluşu, Humeyni’nin silahsız devrimi ve silahlı hezimeti, SSCB’nin çökmesi, Saddam’ın bir bayram sabahı kurban edilircesine asılması gibi büyük olayları anlayabilir ve bunlardan dersimizi çıkarabiliriz. Tarihi doğru okuyabilirsek bu olayların hepsi bizim için birer ibret dersi olur.</p>
<p>Pakistan yıllar önce atom bombası yaptı. Peki, bu bombaların Pakistan’ın gelişmesine ne katkısı oldu? Şimdi İran nükleer silah üretme peşinde. Bunca yatırımla üreteceği silahları nerede kullanacak, ne işine yarayacak acaba? Bu silahlar hangi sorunu nasıl çözecek? 1950’de Mısır-Suriye ittifakı kurulmuştu ama maalesef başarısızlıkla sonuçlanmıştı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bâki olan haktır, bâtıl yok olmaya mahkumdur</strong></p>
<p>Ra’d Sûresi’nde hakkın ne anlama geldiği gayet güzel anlatılmaktadır. “O, gökten suyu indirir, sel olur vadilerde akar, köpükleri gider, suyu kalır&#8230;” (13:17). Allah, hakkı ve bâtılı bu temsille anlatır, köpük gider su kalır, cüruf gider çelik kalır. Zira, köpük ve cüruf yok olmaya mahkûmdur. Tarih boyunca gözlemlediğimiz odur ki, daha iyisi gelince eskisi yok olmaktadır.</p>
<p>Müşrikler Allah’ın nurunu söndürmeye çabalayadursun, ışık gelince karanlık kendiliğinden yok olacaktır. Daha faydalısı ortaya çıkınca, az faydalı olan ortadan kalkıyor. Elli yıl önce kullandığımız eşyaları kullanmıyoruz artık, çünkü bugün daha iyisi var. Dünyada veba gibi yaygın hastalıklardan binlerce insan ölüyordu, ama artık vebadan kimse ölmüyor. Günümüzde tıp bilimi ve tedavi imkânları gelişti, bütün dünyada insanların ömrü uzadı. Ortalama hayat beklentisi bazı Batı ülkelerinde 80 yaşın üstüne çıktı. Ama, maalesef Afrika’nın bazı ülkelerinde ortalama insan ömrü 50 yaşın üstüne daha yeni çıkabildi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Gelecek Kur’an’ındır</strong></p>
<p>“Kur’an’ın eşitlik söylemine dünya hâlâ ulaşabilmiş değildir. Eşitlik, ‘bana ne varsa sana da o var’ diyebilmektir. ‘Eşitiz’ demek, ‘sen de ben de aynıyız, bana özel bir ayrıcalık veya herhangi bir imtiyaz yok’ demektir. Batılı bazı düşünürlerin eserlerini okurdum, bir süredir hepsi gözümden düştü, çünkü eşitliği içselleştiremiyorlar. Mesela, BM’deki veto hakkına karşı çıkamıyorlar. Tarih boyunca geniş kitleler hep ezilegelmiş, eşitlik ise sadece söylemlerde kalmıştır. Oysa Kur’an insanlığa gerçek bir eşitlik çağrısı yapmamızı emir buyurmaktadır (3:64).</p>
<p>Yahudiler Mesih’i yalanladı. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i yalanladı, sahte mesih olarak tekfir etti ve böylece Yahudilerin düştüğü hataya düştüler. Ama, ben çok umutluyum. Kur’an’ın yüksek hakikatlerinin bütünüyle ortaya çıkacağına, insanların bu hakikatleri kavrayacağına bütün varlığımla inanıyorum. BM’nin çarpık yapısı da değişecek, insanların birbirleriyle ilişkileri de çok daha iyi bir düzeye erişecek. Bu hakikatler çok kıymetli, bunlar bizim geleceğimiz. Olayların iç yüzünü anlamak, hakikati kavramak gerçekten de çok önemli. Ben bu hakikatleri kavrayabilmek için şahsen çok çalıştım. Bu fikirler burada kalmamalı, aramızdan daha kapsamlı düşünenler ve bu düşünceleri daha ileriye götürenler mutlaka çıkmalıdır. Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır (9:32, 61:8), buna bütün kalbimle inanıyorum&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/cevdet-saidi-anlayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DURUMUMUZU DİRAYETLE TAHLİL EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/durumumuzu-dirayetle-tahlil-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/durumumuzu-dirayetle-tahlil-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 05:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:105]]></category>
		<category><![CDATA[afâk]]></category>
		<category><![CDATA[analiz]]></category>
		<category><![CDATA[çözümleme]]></category>
		<category><![CDATA[dirayet]]></category>
		<category><![CDATA[enfüs]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Okumuş]]></category>
		<category><![CDATA[hadisat]]></category>
		<category><![CDATA[hâlık]]></category>
		<category><![CDATA[ihtilaf]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ittifak]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[mahluk]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[müminler]]></category>
		<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=150</guid>

					<description><![CDATA[“Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın;  işte bunlar var ya, korkunç bir azaba müstahak olanlardır!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/105). Filoloji, kimya, psikoloji ve felsefe gibi çeşitli bilim dallarında farklılık arz edebilen tanımlarına rağmen “tahlil” kelimesi; ‘bir bütünü nicelik ve niteliklerine göre ana öğelerine ayırma’ anlamına gelmektedir. Sözlükte ‘beceriklilik, yetenek, ustalık, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın;  işte bunlar var ya, korkunç bir azaba müstahak olanlardır!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/105).</p></blockquote>
<p>Filoloji, kimya, psikoloji ve felsefe gibi çeşitli bilim dallarında farklılık arz edebilen tanımlarına rağmen “tahlil” kelimesi; ‘bir bütünü nicelik ve niteliklerine göre ana öğelerine ayırma’ anlamına gelmektedir. Sözlükte ‘beceriklilik, yetenek, ustalık, kavrayış ve zekâ’ anlamlarına gelen “dirayet” kelimesi ise, ilim ve düşünce alanında ‘aklı yetkinlikle çalıştırma’ manasında kullanılmaktadır. Arapça kökenli ‘tahlil’ kelimesi için yeni Türkçede ‘çözümleme’ ve Fransızca kökenli ‘analiz’ kelimeleri de kullanılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Konumumuzu tespit edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanoğluna bahşedilen büyük emanetlerden biri de sorunları kavrayabilme, tahlil edebilme ve onlara çözüm üretebilme yeteneğidir.</p></blockquote>
<p>Hiçbir varlığı boş yere ve anlamsız şekilde yaratmayan Allah Teala, yeryüzünü imar etmek ve yönetmek üzere insanı görevlendirmiştir.  Diğer bütün yaratılmışlardan farklı olarak insanoğluna bahşedilen büyük emanetlerden biri de sorunları kavrayabilme, tahlil edebilme ve onlara çözüm üretebilme yeteneğidir. Kâinat içerisinde insanlığın, insanlık içerisinde Müslümanların, ümmet içerisinde şahsımızın görev ve sorumlulukları üzerinde düşünmek, görevimizin bilincinde olmak ve rolümüzü iyi oynamakla mükellefiz. Bu mükellefiyeti bihakkın ifa edebilmek için, öncelikle görevimizin ne olduğunu iyi bellememiz gerekir. Bu da, bizi yoktan var eden, varlığından haberdar eden, elçileri aracılığıyla bize mesaj gönderen Rabbimizin sözlerine dikkat kesilmekle mümkündür.</p>
<p>Bizi niçin yarattığını, bize ne gibi görevler verdiğini, bizim için ne gibi sınırlar çizdiğini O’nun son vahyi Kur’an-ı Mübin’den öğrenmemiz icap eder. Zira, bizi yaratan ve bize yaratıkları içinde saygın bir konum bahşeden Rabbimiz, elbette bizi ve kâinattaki konumumuzu en doğru şekilde tanımlayacak olandır. İnsanın görev tanımını yapmaya hakkı ve yetkisi olan tek varlık O’dur.</p>
<p>Allah Teala hiç bir baskı kurmadan, bahşettiği akıl ve irade sayesinde hür tercihler yapmaya yetkili kıldığı insana, tercihlerinin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini ve bunu nasıl gerçekleştirebildiğini de elçileri aracılığıyla bildirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hadisatı doğru okuyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Devasa bir görünüme sahip sorunlarımızın bir kaç madde etrafında odaklandığı, çözüm iradesi ortaya konduktan sonra hayret verici bir hızda çözüme kavuşacağı görülecektir.</p></blockquote>
<p>İnsanın zaaflarını çok iyi bilen Rabbimiz, onun bu zaafları sebebiyle türlü türlü sorunlar yaşayacağını da bildiği için sorunların nasıl çözebileceğini, zaaflarını nasıl terbiye edebileceğini de göstermiştir. Bir taraftan âfak ayetleri olan varlığı, öbür taraftan enfüs ayetleri olan kendi iç dünyasını sürekli gözlemlemeye ve bunların kanunlarını keşfetmeye davet eden Allah, Kur’an ayetleri yanında hadisatı da okuyup anlamamızı emretmektedir.</p>
<p>Vahyin diriltici kılavuzluğunda aklımızı çalıştırarak hadisatı iyi okumak, tarihte vuku bulan ve günümüzde cereyan eden olay, olgu ve süreçleri görmek ve kavramak, sorunlarımızı çözümleyebilmek ve çözüm önerileri geliştirebilmek için elzemdir.</p>
<p>Eşyayı, hadisatı ve insanı doğru okuyabilmek için öncelikle doğru bir bakış açısı kazanmamız icap eder. Kur’an’ın hayatı inşa eden kavramlarını gözardı ederek eski inanç sistemlerinin ve farklı kültürlerden neşet etmiş geleneklerin ürettiği kavramlarla tasavvurunu oluşturmuş insanların ne vahyi ne hadisatı ne de insanı doğru okuyabilmesi mümkün değildir. Zira, doğru okuma için önce doğru bir bakış açısı ve selim bir akıl gerekmektedir.</p>
<p>Allah’ı, Rasulullah’ı ve kendimizi en iyi şekilde tanımak için başvurabileceğimiz ilk ve en güvenilir kaynak Kur’an’dır. Hâlık ile mahluk ilişkisinin nasıl kurulduğunu, varlık hiyerarşisindeki konumumuzu, görev ve sorumluluklarımızı, meziyet ve zaaflarımızı nasıl yönetmemiz gerektiğini ve kulluk rolümüzü oynarken karşılaşacağımız sorunlarımızla nasıl baş edeceğimizi öğrenebileceğimiz en sağlam kaynak Kur’an’dır.</p>
<p>Kur’an’ı bize nazil oluyormuş gibi okursak, hitaplarının bir kısmını Yahudilere, bir kısmını Hıristiyanlara, bir kısmını diğer müşrik kesimlere havale etmeden tamamını üzerimize alırsak, aklımızı Kur’an kavramlarının inşa ettiği bir tasavvurla çalıştırırsak, Allah bize olayları ayırt edebilme ve olayların ardını görebilme yeteneği bahşedecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam dünyasının kimlik krizi</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlık tarihi boyunca yaşanan ve kıyamete kadar yaşanabilecek muhtemel sorunlar, dönüp dolaşıp ‘insan’ın etrafında kümelenmektedir.</p></blockquote>
<p>Yaklaşık bir asırdır siyasi bağımlılık, ekonomik geri kalmışlık, kültürel bunalım, kimlik krizi, baskıcı, zalim ve kukla rejimler, savaş, çatışma ve sürgünler gibi bir çok problemle anılan İslam dünyası, tarihin en zor meydan okumalarından biriyle karşı karşıya bulunmaktadır. Son yüz yılda yaşadığı travmalar sebebiyle özgüven kaybı yaşayan İslam ülkelerinden bir kısmı komünist blokun, daha büyük bir kısmı da kapitalist blokun uydusu olmuştu. Son çeyrek asırda bütün İslam ülkelerinde yönetim biçimleri halklar tarafından sorgulanmaya, darbeler, totaliter rejimler ve vesayet sistemleriyle mücadelede mesafe kat edilmeye başlandı.</p>
<p>İslam dünyası şeffaflığı ve hesap verebilirliği önemseyen âdil yönetim modelleri geliştirerek insanlık haysiyetini koruyan bir hayat standardı tesis edebilecek imkânlara sahiptir. Bunun için dilimizde kullanılan anlamıyla ‘ihtilaf’ın değil ittifakın rahmet olduğunu kabul etmesi, kardeşlik bilinciyle hareket etmesi, insanların iradesinin idareye yansıması için mevcut yönetim biçimlerini ve vesayet sistemlerini cesaretle sorgulayabilmesi gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘İnsan’ kumaşımız</strong></p>
<blockquote><p>Rabbimiz, zaafları sebebiyle insanoğlunun türlü sorunlar yaşayacağını bildiği için sorunlarını nasıl çözebileceğini, zaaflarını nasıl terbiye edebileceğini de göstermiştir.</p></blockquote>
<p>İnsanlık tarihi boyunca yaşanan ve kıyamete kadar yaşanabilecek muhtemel sorunlar, dönüp dolaşıp ‘insan’ın etrafında kümelenmektedir. İnsan, sorunların da çözümün de odağında yer almaktadır. Bu yüzden, bir toplumun fertleri kendilerini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmeyeceğini beyan buyurmuştur. Rabbimizin tarihe ve topluma koyduğu bu yasa değişimin hem müspet hem de menfi yönü için geçerlidir. Allah, insanların tercihleri doğrultusunda onlar hakkındaki hükmünü takdir etmektedir. İnsanların niyet ve eylemlerine bağlı olarak haklarında verdiği takdirini icra etmektedir.</p>
<p>Şiddeti bir iletişim ve terbiye yöntemi olarak gören, zararlı maddeleri fütursuzca kullanan, kör taassubun tutsağı olmuş, varlık içinde yokluk çeken, insanlık onurunu ayaklar altında çiğneten&#8230; bir topluluğu Allah niçin muzaffer eylesin? Allah’ın kendisine emanet ettiği sayısız değerlerin yanında iman kardeşliğinin yüksek kıymetini takdir edebildiği, vahyin aydınlatıcı rehberliğinde aklını kullanmaya başladığı zaman Müslümanların durumları da müspet yönde değişmeye başlayacaktır. İçinde bulunduğumuz zavallı durumdan kurtulmak için önce ‘insan’lığımızı yeniden keşfetmemiz, insanlara değil sadece Allah’a kulluk yapmamız, dürüst olmamız, “mü’min”, yani hem güvenen hem de güven veren, güvenilen insan olmamız gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müslümanların temsil yeteneği</strong></p>
<blockquote><p>Eşyayı, hadisatı ve insanı doğru okuyabilmek için öncelikle doğru bir bakış açısı kazanmamız icap eder.</p></blockquote>
<p>Bugün için Müslümanların sağlıklı ve dengeli bir ümmet görüntüsü verebildiğini ve İslam’ı layıkıyla temsil edebildiğini söylemek zor da olsa bu mümkündür ve elzemdir. Her ne kadar Emevilerle başlayan saltanat odaklı yönetim anlayışı günümüzde devam ediyorsa da, özellikle son iki asırda gazaba uğramışların ve sapıtmışların fazlaca etki alanına girmiş de olsa Müslümanların İslam’ın şahsiyet ve izzetiyle yeniden buluşması zor değildir. Elde Kur’an gibi bir mucize-i baki varken, Allah Rasulü’nün örnek hayatı ve vahyi hayata tatbik şekli demek olan sünneti ortadayken sağlıklı ümmeti oluşturmak gerçekten kolaydır. Yeter ki, ölçümüz Kur’an olsun. Bu durumda tedvin kabiliyetimizi yeniden kazanarak, vahye mutabık bir hayatı inşa ederek, Müslümanların insanlığa şahit olma sorumluluğunu yerine getirmesi müyesser olacaktır. Müslüman şahsiyetin inşasına ve dolayısıyla dengeli ümmetin oluşumuna menfi yönde tesir eden etkenleri tespit ederek, küresel projelerle bozulan ümmet imajını düzeltmek için elden gelen tüm çabayı harcamak müminlerin üzerine borçtur. Bu ıslah ve yenilenme çabasını ortaya koyamaz isek, ailesinde İslami terbiyesini yeterli düzeyde alamamış, işgal edilmiş coğrafyalarda sömürgecilere hizmet eden bozuk siyasi düzenlerde, ahlaki ve dinî kaygılardan uzak sosyal ortamlarda yetişmiş milyonlarca Müslümanın İslam’ı temsil yeteneği gelişemeyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Batı dünyasıyla ilişkilerimiz</strong></p>
<p>Fatih Okumuş’un “Aynaya Bakma Zamanı!” başlıklı bir tahlil yazısında belirttiği gibi; oryantalizm, kolonyalizm, sömürgecilik ve nihayet İslamofobi Batı-İslam ilişkisindeki travmaların kaynağı. Bu ilişkinin son 400 yılında eşitliğin Müslüman dünya aleyhine bozulduğunu görüyoruz. Açık söylemek gerekirse İslam medeniyeti duraklama dönemine girdi ve sürecin sonunda Batının üstünlüğünü kabul etti.</p>
<p>Üstünlüğü sağlayan Batı, özellikle sömürgecilik döneminde her türlü şiddete başvurdu. Aşağılanan, kaynakları çalınan, yoksullaştırılan Güney’dekiler Kuzey’dekilere karşı önce pasif agresif bir tutum takındı. Sonra mesela Cezayir’de Malik bin Nebi (ö.1973) gibi düşünürler ortaya çıktı. Bin Nebi yazdığı kitaplar, konferansları ve öğrencileri aracılığıyla toplumuna “ev sahibinin hiç mi suçu yok?” mesajı verdi. Düşünür, bir yandan sömürgecinin hilelerini ve taktiklerini ifşa ederken, bir yandan da ‘sömürülmeye elverişli olduğumuz için sömürülüyoruz’ tezini işledi.</p>
<p>Batı-İslam ilişkisinin rayına oturması Kuzey’dekilerin üstünlük, Güney’dekilerin aşağılık kompleksinden kurtulmasına, bunun olması ise zayıf olanın güçlenmesine, cahil olanın öğrenmesine, ezik olanın kendine güven kazanmasına bağlı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözümü istemek</strong></p>
<p>Yapısal sorunlarımız yanında yönetim sorunlarımızı çözebilmemiz, birlikte iş yapabilme kabiliyetimizi geliştirmemiz, insanlık için fikir, bilgi, materyal ve kaliteli hizmet üretebilmemiz; plan ve program dahilinde hareket edebilmemize, bize bahşedilen ama yeterince farkına varamadığımız fiziki ve beşeri kaynaklarımızı aklın ve vahyin birlikte kılavuzluğunda verimli kullanmamıza bağlıdır.</p>
<p>Müslümanların Ümmet-i Muhammed’in ve bütün bir insanlığını sorunlarını önce tasnif edecek, sonra tahlil ve teşhis edecek ve nihayet çözüm önerileri geliştirecek araştırma merkezlerine şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır. Zira hayati derecede önem arzeden bu derin araştırmaların bir kişi, bir kurum, hatta bir ülke tarafından tek başına çözülmesi mümkün değildir. Ancak, hamiyet sahibi birilerinin ön ayak olmasıyla sivil toplum kuruluşlarına, merkezi ve yerel yönetimlere fikir verebilecek, hükümetlere yol gösterebilecek sorunlarımızı araştırma merkezleri kurmak iyi bir başlangıç noktası olacaktır.</p>
<p>Devasa bir görünüme sahip olsa da, ciddiyetle ele alınıp tasnif edildiğinde, binlerce kalemden oluşan sorunlarımızın bir kaç madde etrafında odaklandığı, çözüm iradesi ortaya konduktan sonra hayret verici bir hızda çözüme kavuşacağı görülecektir. İnsanlık ailemizin kıyamete kadar tek umudu olan Ümmet-i Muhammed’in bu potansiyeli fazlasıyla mevcuttur. Yeter ki bu potansiyel enerjiyi kinetize etmeye niyet edelim&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://www.dirilispostasi.com/durumumuzu-dirayetle-tahlil-edebilmek/</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/durumumuzu-dirayetle-tahlil-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSABETLİ BİR TEŞHİS KOYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:102]]></category>
		<category><![CDATA[3:102-109]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[bidat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[isyan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Müslim 2:227]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[taassup]]></category>
		<category><![CDATA[tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[teşhis]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizî 4:343]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=143</guid>

					<description><![CDATA[“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102). Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102).</p></blockquote>
<p>Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ kelimesi, söz, düşünce veya öneri ile ilgili olarak ‘yerindelik, uygunluk ve yanılmazlık’ manasında kullanılmaktadır. Arapça kökenli bu iki kelimeden ilki için yeni Türkçede ‘tanı’, ikincisi için de ‘yerinde’ kelimeleri de kullanılabilmektedir.</p>
<p>Daha yakın olduğunu savunanlar da olmakla beraber, yaklaşık elli bin yıl kadar önce akıl, irade, sorumluluk bilinci gibi donanımlar kendisine bahşedilerek ‘beşer’likten insanlığa terfi ettirilen ve ‘yeryüzünün halifesi’ seçilen âdemoğlu; Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar binlerce elçi aracılığıyla vahiy ile desteklenmiştir. Sonradan insanların farklı isimlerle anmasına rağmen, ilk peygamberden son peygambere kadar bütün elçilerin tebliğ ettikleri dinlerin ortak adı ‘islam’, ortak mesajı da ‘tevhit’ olmuştur. İslam; Allah’ın buyruklarına teslim olma, barış ve esenlik, tevhit ise Allah’ın bir tek ilah olduğunu kabul etme ve birilerinin ya da bir şeylerin O’na aracı, ortak veya yardımcı olduğu vehmine kapılmamaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ayrılmaz ikili: Kur’an ve akıl</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Toplumsal çürüme süreçlerinde kaybedilen yol gösterici ilahi mesajlar, insanlığın karanlıklar içinde boğulmaması için Rahman ve Rahim Rabbimizin yüksek bir lütfu olarak tarih boyunca dönem dönem yenilenegelmiştir. Ancak, Son Elçi Muhammed aleyhisselamdan sonra artık yeni bir peygamber ve yeni bir vahiy gelmeyeceği alenen beyan buyurulmuştur. Kıyamete kadar gelecek bütün insanların ve bütün toplumların yollarını aydınlatacak tek kılavuz Kur’an ve akıl ikilisidir.</p>
<p>Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliği vahyi en doğru şekilde anlayabilmemiz için, bilim de aklı en doğru şekilde çalıştırabilmemiz için izlememiz gereken iki uygulama modelidir. Zira, nebevî sünnet vahyin, bilim ise aklın hayata tatbik edilmiş şeklini ifade eder. Dolayısıyla, tamamı Allah’ın insanoğluna büyük ikramları olan bu nimetlerin çelişmesi ve çatışması söz konusu değildir. Bilakis, sadece insana bahşedilen bu nimetlerin dengeli birlikteliği sayesinde biz durumumuzu değerlendirebilir, sorunlarımızı teşhis edebilir ve onlara kalıcı çözümler oluşturabiliriz.</p>
<p>Sebeplerle sonuçlar arasında bağ kurabilmek ve olayları doğru görüp isabetle yorumlayabilmek için işletilmesi gereken akıl melekesi göz mesabesinde olup, görebilmesi için ayrıca ışığa ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamamaktadır. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p>
<p>Anlayarak okumayan, mesajlarını algılayıp hayata tatbik etme çabası gütmeyen birisi için vahiy yol gösterici olmamış demektir. Zira, vahyin bir insana hidayet rehberi olması, o insanın bu niyetle vahye muhatap olması ve vahyi muhatap alması gerekmektedir. Keza, aklını devre dışı bırakarak bir insanın vahyin kılavuzluğuna tabi olması mümkün değildir. Zira, kullanılmayan, işletilmeyen akıl yok hükmündedir ve aklı olmayanı vahiy muhatap bile almamaktadır. Bu sebeple biz mevcut durumumuza ilişkin isabetli bir teşhis koyabilmek için vahyin aydınlattığı aklın çabalarına ihtiyaç duymaktayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuçları ve sebeplerini birlikte görebilmek</strong></p>
<ol>
<li>Kur’an’ı kendi iç bütünlüğü çerçevesinde anlama çabasına girmek yerine, ciddi bir ayıklama zahmetine girmeden ve Kur’an ile sağlamasını yapmadan hâtıbulleyl misali yapışıp aldığımız rivayetler; günümüzde yaşadığımız ahlâk, inanç, düşünce ve bireysel ya da sosyal davranış problemlerimize mesnet teşkil eden ana kaynağı oluşturmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>Aklı devre dışı bırakarak nassın tek başına yeterli olduğunu zannetmek, rivayetleri kutsayıp eleştiri konusu olmaktan çıkarmak; ümmetin içinde haricilik, tekfircilik ve kadercilik gibi çarpık inanç ekollerinin gelişip yayılması sonucunu doğurmuştur.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>Bidatlere bulanma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti yüceltme, tefrikayı içselleştirme, körü körüne tarafgirlik gibi sosyal hastalıklarımız; bütünü ıskalamamızdan, elimize geçirdiğimiz parçanın bütünün kendisi olduğuna kendimizi inandırmaktan ve lafzın yanında manayı ve maksadı da göremememizden dolayı derinleşerek bugüne kadar gelmiştir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>Tarihi ibret vesilesi olarak görüp ders çıkarmak yerine övgü ya da sövgü malzemesi yapmamız; bilgiyi hor görüp her şeyi duygudan ibaret görmemiz; tedvin kudretimizi yitirip bilgi üretemez hale gelmemiz; temyiz kabiliyetimizi kaybedip iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırt edemez hale gelişimiz&#8230; bütün bu hastalıklı durumlarımız, her ikisi de Allah’ın bize ikramı ve emaneti olan akıl ile vahyin arasını açmamızdan, bu ikisini birbirine rakip, hatta düşman gibi görmemizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>Nezaketi istihza konusu edip kabalığı yiğitlik saymamız; insan olmadan müslüman, bilgi sahibi olmadan düşünce sahibi, sorumlu davranmadan müttaki olunabileceğini zannetmemiz gibi derin yanılgılarımız, tasavvurumuzu Kur’an’ın kavramlarıyla inşa edemeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Hakikati anlama çabalarını küçümseyip kendi cemaatimizin doğrularını tartışmasız hakikat ilkeleri olarak görmemiz, mümin şahsiyetin inşasında temeli oluşturan ahlâkın yerine akideyi koymamız, piramidi tersine çevirerek cezayı eyleme, eylemi inanca, inancı da ahlâka göre daha üstün görmemiz, Kur’an’ın hayat inşa eden muhteşem kavramlarını yeterince kavrayamamamızdan, daha da kötüsü taassupkârane tarafgirlikler sebebiyle vahyin kavramlarını çarpıtmamızdan, içini boşaltıp kendi hiziplerimizin kifayetsiz manalarını Kur’an’ın kavramlarına yedirmeye çalışmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="7">
<li>İslam coğrafyası genelinde karşımıza çıkan sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların bir çoğu hilafet gibi kuşatıcı güçlü bir siyasi şemsiyeyi yitirmekten kaynaklanmaktadır. Hilafet kurumunun ilgasıyla darmadağın olan Âlem-i İslam, küresel şer odaklarının ve zalim büyük komşularının çifte sömürüsüne sahne olmuştur. Batı medeniyeti karşısında farklı alanlarda peşpeşe yaşanan yenilgiler, cetvelle çizilen sun’i sınırların yol açtığı toprak sorunları, şeytani bir ustalıkla körüklenen etnik çatışmalar, son derece zengin tabiî ve beşerî kaynaklarının fütursuzca sömürülmesi gibi tarihî ve sosyolojik travmalar, Ümmet-i Muhammed’in özgüvenini yitirmesine ve kimlik krizi yaşamasına yol açmıştır.</li>
</ol>
<ol start="8">
<li>Kur’an’ın ve Sevgili Nebi’nin bize tavsiye ettiği tevbeyi ve nefis muhasebesini anlamını bilmediğimiz Arapça sözleri belli bir nağme eşliğinde tekrar etmekten öteye geçirerek hatalarımızdan yakıcı bir pişmanlık duymayışımız ve içtenlikle özeleştiri yapamayışımız ve bize eleştiri yöneltenleri düşman belleyişimiz; dilimizle farklı söylesek bile kendi mezhebimizin, meşrebimizin, cemaatimizin ve önderimizin korunmuş olduğuna kesin olarak inanmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="9">
<li>Büyük insanların, dinî ve siyasi önderlerin, eski ve yeni âlimlerin hata yapabileceğini kabul etmeyişimiz ya da bir hatalarını gördüğümüzde onların gözümüzden büsbütün düşmesi, sorumluluğun “ferden” olduğunu, ayıklamanın ve doğru olanı seçmenin kaderimizin taa kendisi olduğunu kavrayamayışımızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="10">
<li>Allah’ın koyduğu ölçülerle yetinmeyişimiz; sahte kutsallar ve asılsız takva anlayışları geliştirmemiz, yalancı otoriteler oluşturmamız; Allah’ın hakkını yeterince takdir edemeyişimizden ve O’nun bizim için belirlediği çerçeveye razı gelmeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="11">
<li>Allah’ı bir, Peygamber’i bir, Kitab’ı bir, Kıble’si bir olan Ümmet-i Muhammed’in dirlik bulamaması birlik olamamasından, birlik olamaması da “Kardeş olun” ve “Müminler ancak kardeştirler” gibi açık ilahi talimatlara kulak asmayışından, daha da kötüsü kendi kavim, hizip, mezhep ve grup menfaatlerini ümmetin menfaatlerinden üstün ve öncelikli görmelerinden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dengeli bir ümmet olabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Bu haftaki yazımızı Rabbimiz’in Âl-i İmran Sûresi’ndeki şu diriltici buyruklarıyla noktalayalım:</p>
<p>“102. Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!</p>
<ol start="103">
<li>Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lutfu sayesinde kardeş oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.</li>
<li>Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran bir ümmet olun! İşte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler.</li>
<li>Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın; işte bunlar var ya, korkunç bir azaba müstahak olanlardır;</li>
<li>bazı yüzlerin ağarıp bazı yüzlerin karardığı o günde, yüzü kara çıkanlara (denilecek ki): “İmana erdikten sonra inkâra saptınız ha? O hâlde, inkârınızdan dolayı tadın azabı!”</li>
<li>Fakat yüzü ağaranlar Allah’ın rahmetine garkolacaklar; onlar o rahmette daimi kalacaklar.</li>
<li>İşte bütün bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Biz bunları sana, gerçek bir amaca mebni olarak iletiyoruz; zira Allah, hiç kimseye haksızlık etmek istemez.</li>
<li>Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’a aittir; ve tüm iş ve oluş sonunda Allah’a döner (bu yüzden kâinattaki her şey Allah’ın yasalarına göre hareket eder).”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu hocamız, açık ve anlaşılır şekilde çevirdiği bu muhteşem âyetlere şu notları da düşmüştür:</p>
<ol>
<li>Allah Rasulü 103. âyette sözü edilen ipin Kur’an olduğunu söylemiştir (Müslim, 2:227; Tirmizî, 4/343). Vahdet sosyal tevhid, tevhid akidevi vahdettir. Doğal olarak tefrika da sosyal şirk olmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>104. âyetin alternatif bir anlamı da şudur: “Ümmet saparsa onu düzeltecek bir maya topluluk bulunsun!” Bu bir ebedî risalet çağrısıdır. Risaletin Nebi’den sonra ümmetin omuzlarında olduğunu beyan eden bu âyet Fâtır Sûresi’nin 32. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet “ümmet” olmanın bir takım kurmak ve kuru kuruya o takıma mensup olmak değil, ehliyet ve liyakat kesbetmek demeye geldiğinin belgesidir. Zira ‘ummet’ kelimesinin türetildiği kök “anne”, ümmet de insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplum anlamına gelir.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>105. âyetle yasak kılınan görüş farklılığı değil, bu farklılıkların inanç birliğini parçalamasına izin vermektir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>109. âyette zımnen şöyle denmektedir: Ey insan! Bütün bir kâinat Allah’ın yasalarına uyarken, sen Allah’ın tabiat, tarih ve toplum için koyduğu yasaları gözardı ederek nasıl bir netice elde etmeyi bekliyorsun?! Bütün bir kâinat Allah’a aitken, sen O’na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun?</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>110. âyetten itibaren sûre, Uhud imtihanı üzerinden İslâm cemaatine hitap ediyor ve Müslümanların evrensel ahlâkî sorumluluklarını hatırlatıyor. (Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir, İstanbul 2013, c. I, s. 125-126).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BAYRAMI İNSANLIK AİLEMİZLE İDRAK EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/bayrami-insanlik-ailemizle-idrak-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/bayrami-insanlik-ailemizle-idrak-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Jul 2015 19:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[20:59]]></category>
		<category><![CDATA[5:114]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[bayram namazı]]></category>
		<category><![CDATA[bezrâm]]></category>
		<category><![CDATA[easter]]></category>
		<category><![CDATA[fısıh]]></category>
		<category><![CDATA[hamursuz]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âişe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Bayraktar]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Paçacı]]></category>
		<category><![CDATA[îd mubarek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık ailesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzzet Er]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[passover]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[şevval]]></category>
		<category><![CDATA[Şinasi Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<category><![CDATA[zilhicce]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=118</guid>

					<description><![CDATA[Bayrama ilişkin kavramlar Eski Türkçe’de ‘bayram’ şeklinde telaffuz edilen Farsça kökenli ‘bezrâm’ kelimesi; neşe, huzur, mutluluk, sükun ve barış anlamlarını ihtiva etmektedir. Hemen bütün din ve kültürlerin çok önemli kabul ettikleri günleri sevinç ve coşkuyla kutladıkları herkesin malumudur. Dinî ya da millî bayram adı verilen bu gibi günlerde insanlar çalışmaz, bu günlerin sevincini birbirini ziyaret [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bayrama ilişkin kavramlar</strong></p>
<p>Eski Türkçe’de ‘bayram’ şeklinde telaffuz edilen Farsça kökenli ‘bezrâm’ kelimesi; neşe, huzur, mutluluk, sükun ve barış anlamlarını ihtiva etmektedir. Hemen bütün din ve kültürlerin çok önemli kabul ettikleri günleri sevinç ve coşkuyla kutladıkları herkesin malumudur. Dinî ya da millî bayram adı verilen bu gibi günlerde insanlar çalışmaz, bu günlerin sevincini birbirini ziyaret ederek, ibadet ederek, istirahat ederek, eğlenerek, özel merasimler düzenleyerek, birbirlerine çeşitli yollarla tebrik mesajları göndererek kutlarlar.</p>
<p>Müslüman toplumların dillerinde yerleşmiş olan ve Arapça’da ‘tekrar dönen sevinç günü, toplanma günü’ anlamlarına gelen <em>‘îd</em> (ç. <em>a’yâd</em>) kelimesi bayram, bu kökten türetilmiş olan <em>mu’âyede</em> kelimesi bayramlaşma, <em>‘îdiyye</em> kelimesi de bayramlık ve bayram hediyesi anlamında yaygın olarak kullanılmaktadır. Arapça’da ramazan ya da fıtır bayramına <em>‘îdu’l-fıtr</em>, kurban ya da hacılar bayramına <em>‘îdu’l-adhâ </em>denir. Sayıları iki milyara baliğ olan Müslümanların bu ortak dinî bayramlarını Türkiye’de şeker ya da et bayramına indirgeme girişimleri toplumda kabul görmemiştir.</p>
<p><strong>Dinî bayramlar</strong></p>
<blockquote><p>Dinî bayram günleri; toplumsal dayanışmanın ve sosyal bütünleşmenin zirveye ulaştığı, yıl boyunca toplumsal tabakalar arasında açılan mesafenin daraltılarak toplumun yekvücut olduğu müstesna günlerdir.</p></blockquote>
<p>Dinî açıdan ayrı bir öneme sahip olan ve bu sebeple o dinin müntesipleri tarafından şerefli ve uğurlu olduğuna inanılarak hususi bir takım ayinlerle kutlanan özel günler bulunmaktadır. Hemen tüm dinî geleneklerde görülen bu bayramlar; ya önemli bir olay ve dönemin anısına ya da ürün, hasat, sağlık gibi çeşitli nimetlere karşı bir şükran ifadesi olarak kutlanmaktadır. Bu bayramların tarihçesini, menşe, zaman ve önemini araştıran ve ‘heartoloji’ diye isimlendirilen bir bilim dalı da mevcuttur (Gündüz, 1998:61).</p>
<p>Yahudiler ‘pesah’ (fısıh, passover; hamursuz) adıyla her yıl nisan ayının 15. gününü, İsrailoğulları’nın Mısır topraklarından çıkışının anısına bir çeşit bahar festivali şeklinde kutlamaktadır. Keza Hıristiyanlar ‘easter’ dedikleri paskalya bayramını, ‘İsa Mesih’in dirilişi anısına her yıl nisan ayında kutlar.</p>
<p>Müslümanlar Kur’an’ın inmeye başladığı ve bu yüzden oruç ibadetiyle ihya ettikleri ramazan ayının bitişini üç günlük fıtır bayramı ile; hac ve kurban ibadetlerini ifa etmenin şükrünü de dört günlük kurban bayramı ile kutlamaktadır. Ramazan bayramı kamerî takvime göre 10. ay olan Şevval’in ilk üç gününde; kurban bayramı ise 12. ay olan Zilhicce’nin on, on bir, on iki ve on üçüncü günlerinde kutlanır.</p>
<p><strong>Millî bayramlar</strong></p>
<p>Hemen tüm ülkelerde her yıl bir veya bir kaç kez kutlanan; daha ziyade devletlerin kuruluş, kurtuluş, bağımsızlık ilanı ve ihtilal günlerini yâd etme gibi gerekçelerle düzenlenen millî bayramlar, resmî sevinç ve eğlence günleri olarak kutlanır. Yüzyıllar boyunca İran’da kutlanan nevruz ve mihrican, komşuları olan bir çok halk tarafından da millî bayram olarak kutlanagelmiştir. Modern dönemde çeşitlenerek yaygınlaşan millî bayramlar halkların yoğun teveccühüne mazhar olamamakta, devlet erkânı ve öğrenci, memur gibi görevlendirilmiş belli kesimler tarafından icra edilen ve resm-i geçitlerin yapıldığı ‘zoraki’ bayramlar görüntüsü vermektedir. Millî bayram günlerinde çoğunlukla toplu dans gösterilerine de rastlanmaktadır.</p>
<p><strong>Bayramlar: sevinç, coşku ve nimetin paylaşıldığı günler</strong></p>
<blockquote><p>Malayca konuşan 300 milyon müslüman “selamat îdu’l-fitri” diyerek birbirinin bayramını tebrik eder; bu tebriklere Arapça’dan uyarladıkları “mine’l-‘âidîn ve’l-fâizîn” diyerek karşılık verirler.</p></blockquote>
<p>Toplumun topyekun iştirak ettiği dinî bayram günlerinde önce bayram namazı kılınır, bayram vaaz ve hutbesi dinlenir, tehlil ve tekbirler getirilir, topluca dualar edilir. Ramazan bayramında bir gün öncesinden fıtır sadakası verilir, kurban bayramında bayram namazının ardından kurban kesilerek etinden yakınlara, komşulara ve muhtaçlara da pay dağıtılır.</p>
<p>Bayram günleri boyunca yakın ve uzak akrabalar, komşular, dost ve arkadaşlar birbirini ziyaret eder, muhabbet tazeler, ikramlar sunulur, çocuklara, yetim ve yoksullara hediyeler verilir, vefat etmiş yakınlar hatırlanır, mezarlıklar ziyaret edilir, küsler barıştırılır. Bazı yörelerde uygun alan ve meydanlarda yarışma vb. etkinlikler de düzenlenir. Siyasiler ve kanaat önderleri tebrik mesajları yayınlar, yediden yetmişe tüm insanlar çeşitli iletişim araçları kullanarak ya da yüz yüze karşılıklı iyi dilek mesajlarını sunarlar.</p>
<p>Dinî bayram günleri; toplumsal dayanışmanın ve sosyal bütünleşmenin zirveye ulaştığı, yıl boyunca toplumsal tabakalar arasında açılan mesafenin daraltılarak toplumun yekvücut olduğu müstesna günlerdir.</p>
<p><strong>Kur’an’da bayram kelimesi</strong></p>
<blockquote><p>Anlayarak okunsa, kalplere iner Kur’an<br />
Hayat olur ramazan, ahiret ise bayram&#8230;</p></blockquote>
<p>Bayram kelimesi Kur’an-ı Kerim’de iki yerde sarahaten, ilkinde <em>‘îd</em>, ikincisinde <em>zîynet</em> kelimeleriyle söz konusu edilmektedir:</p>
<p>“Meryem oğlu İsa şöyle dua etmişti: “Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için bayram ve Sen’den bir nişane/delil olsun. Bize bu rızkı lûtfet, zira rızık verici sadece Sen’sin.” (Mâide 5/114).</p>
<p>“&#8230; Musa bu durumu, insanlara hakkı ve tevhidi anlatmak için bir fırsat bildi ve Firavun’un meydan okumasına cevaben ‘peki’ dedi. ‘Herkesin toplandığı bayram gününde bu düelloyu yapalım.’ Bunun üzerine Firavun, ülkedeki en mahir sihirbazları toplayıp onlara çeşitli vaatlerde bulundu ve onları bayram gününde halkın huzurunda Musa’nın karşısına çıkardı&#8230;” (Tâhâ 20/59).</p>
<p><strong>Bayram yeri namazgâh</strong></p>
<p>Dinî ve sosyal olmak üzere iki boyutta icra edilen ramazan ve kurban bayramı kutlamaları; Asr-ı Saâdet’te musallâ (namazgâh) adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı. Allah Rasulü’nün (s), bayramların kalabalıkla ve büyük bir coşku içinde kutlanmasını arzu ettiği, Mescid-i Nebevî’nin toprak zemininde bir grup Habeş’in mızrak ve kalkan kullanarak sergilediği folklorik gösteriye izin verdiği, gösteriyi Hz. Âişe validemiz ile birlikte seyrettiği, bazı sahabilerin gösteriyi durdurma girişimine de “Her milletin bayramı vardır, bu da bizim bayramımız.” diyerek mâni olduğu hadis kitaplarında rivayet edilmektedir.</p>
<p>Rasulullah’ın (s) ramazan bayramlarında musallâya çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş ve bu telakki bayramda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Bağdat’ta hicri 380 (m.990) yılında yapılan bir bayram kutlamasında uzunluğu yaklaşık 150 metreye varan sofralarda tatlıların sunulduğu rivayet edilmiştir (Bozkurt, 1992:262).</p>
<p>Asr-ı Saâdet’ten bu yana bayram namazları bir çok müslüman toplumda geniş alanlarda büyük cemaatler halinde kılınmıştır. Türkiye’de camiler tercih edilmekle birlikte Kafkasya, Rusya ve Balkanlar gibi bir çok bölgede yüzbinlerce insanın büyük meydanlarda, geniş bulvarlarda, stadyumlarda bayram namazlarını olağanüstü bir coşkuyla kıldıklarına şahit olmaktayız.</p>
<p><strong>Bayram tebriği</strong></p>
<p>İlk dönem Müslümanların, “<em>Teqabbelallâhu minnâ we minkum</em>; Allah bizden de sizden de (oruçlarımızı ve diğer ibadetlerimizi) kabul buyursun” gibi dua cümleleriyle tebrikleştikleri aktarılmaktadır. Arap ve Batı ülkeleri başta olmak üzere iki milyara yakın müslüman “îd mubarek” ya da “ramadan mubarek, eid mobarak” diyerek birbirinin bayramını kutlar. Türkçe konuşan 150 milyon müslüman “Ramazan bayramınız mübarek olsun” diyerek tebrikleşir. Uzakdoğu’da Malayca konuşan 300 milyon müslüman “<em>selamat îdu’l-fitri</em>” diyerek birbirinin bayramını tebrik eder; bu tebriklere Arapça’dan uyarladıkları “<em>mine’l-‘âidîn ve’l-fâizîn</em>” (tekrarını görenlerden ve başaranlardan/kurtulanlardan olasın) diyerek karşılık verirler. Boşnakça’da “bayram-ı şerif mübarek olsun” tebriği “Allah razi ola” şeklinde karşılık bulur. Ümmet-i Muhammed’in Kürt evlatları “cejna ramazane pîroz u mubarek be”, Çerkes evlatları ise “Tham fi nec-nemazxer qabıl yeş&#8217;” diyerek birbirinin ramazan/fıtır bayramını tebrik eder&#8230;</p>
<p><strong>Bayram namazları</strong></p>
<p>Güneşin doğması ve bir miktar yükselip kerahet vaktinin çıkmasından sonra cemaatle kılınan bayram namazı zeval vaktinin girmesine kadar eda edilebilir. Mazeretleri sebebiyle ilk gün bayram namazını kılamayanlar ramazan bayramında ikinci gün, kurban bayramında ikinci ve üçüncü gün de kılabilirler.</p>
<p>Cuma namazı kılması farz olan kişilerin bayram namazı kılmaları Hanbelîlere göre farz-ı kifâye, Hanefîlere göre vâcip, Mâlikîlere göre de sünnet-i müekkededir. Şâfiîlere göre ise üzerine beş vakit namaz farz olan her kadın ve erkeğin bayram namazı kılması sünnettir. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre bayram namazının cemaatle kılınması şart, Şâfiîlere göre ise sünnettir. Bu görüş ayrılığı Kevser Sûresi’nin ikinci âyetinin delâleti ve konuyla ilgili hadislerin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Ezan okunmadan ve kâmet getirilmeden kılınan bayram namazı cuma namazı gibi iki rek‘attır. Fakat diğer namazlardan daha fazla tekbirleri vardır. Bu tekbirlerin yeri ve sayısı mezheplere göre değişmektedir (Bayraktar, 1992:260).</p>
<p>Normal zamanlarda bayram namazları camide veya musallâda cemaat halinde kılınır, tek başına kılınmaz. Camiye ya da musallâya gitmenin mümkün olmadığı olağanüstü zamanlarda, zaruret sebebiyle evde cemaat halinde ya da tek başına kılınabileceğini belirten âlimler olmuştur. Diğer namazlardan farklı olarak, birinci rekâtta ‘sübhâneke’ duasından sonra ve Fâtiha’dan önce üç, keza ikinci rekâtta rükudan önce üç olmak üzere fazladan altı tekbir (zevâid tekbirleri) alınarak kılınır. Namazın ardından hatip bayram hutbesini okur. Dua ve tekbirlerle bayram namazı sona erer.</p>
<p><strong>Bayramı insanlık ailemizle idrak edebilmek</strong></p>
<p>Rabbimiz bizleri, hak yolunda yürüyen, kendisine, ailesine, yakın ve uzak sosyal çevresine karşı sorumluluklarını yerine getiren, Allah’ın arı duru mesajıyla buluşmayı bekleyen kardeşlerine tebliğ ve temsil görevini ifa eden salih ve muhsin kulları arasına girmeye muvaffak eylesin.</p>
<p>Savaşların, işgallerin, sürgün ve ilticaların geride bırakıldığı, kardeşçe, medeni bir sosyal hayatı vahyin yol göstericiliğinde birlikte inşa edeceğimiz, insanlık ailesi olarak gerçek bayram günlerini birlikte idrak edeceğimiz erdemli bir döneme en yakın zamanda erişmek duasıyla, ömrünüzün ramazan, ahiretinizin bayram almasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.</p>
<p>Anlayarak okunsa, kalplere iner Kur’an,<br />
Hayat olur ramazan, ahiret ise bayram&#8230;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Bayraktar, İbrahim ve Nebi Bozkurt; “Bayram” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1992, 5/259-263.</li>
<li>Er, İzzet; “Bayram” maddesi, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları, İstanbul 1990, c.1, s.161-162.</li>
<li>Gündüz, Şinasi; “Bayram” maddesi, Din ve İnanç Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara 1998, s.61.</li>
<li>Paçacı, İbrahim; “Bayram” maddesi, Dinî Kavramlar Sözlüğü, DİB Yayınları, Ankara 2010, s.59.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/bayrami-insanlik-ailemizle-idrak-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>11</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YETİMLERİ GÖRMEK VE HAKLARINI GÖZETMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/yetimleri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/yetimleri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2015 19:18:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[107:2]]></category>
		<category><![CDATA[17:34]]></category>
		<category><![CDATA[2:177]]></category>
		<category><![CDATA[2:215]]></category>
		<category><![CDATA[2:220]]></category>
		<category><![CDATA[4:10]]></category>
		<category><![CDATA[4:127]]></category>
		<category><![CDATA[4:2]]></category>
		<category><![CDATA[4:3]]></category>
		<category><![CDATA[4:36]]></category>
		<category><![CDATA[4:6]]></category>
		<category><![CDATA[4:8]]></category>
		<category><![CDATA[59:7]]></category>
		<category><![CDATA[6:152]]></category>
		<category><![CDATA[76:8]]></category>
		<category><![CDATA[8:41]]></category>
		<category><![CDATA[89:17]]></category>
		<category><![CDATA[90:15]]></category>
		<category><![CDATA[93:9]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüsselam Arı]]></category>
		<category><![CDATA[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Ağırman]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Esirgeme Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Darulhayr-i Âlî]]></category>
		<category><![CDATA[Daruşşafaka]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Feneri]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Yetimler Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Dürr-i yetim]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sofuoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[et-Tekâful]]></category>
		<category><![CDATA[Eytam İdaresi]]></category>
		<category><![CDATA[Eytam Nizamnamesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eyyübiler]]></category>
		<category><![CDATA[her sınıfın bir yetim kardeşi var]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Zeki Kapcı]]></category>
		<category><![CDATA[Himâye-i Etfâl Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Ertuç]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[ICHAD]]></category>
		<category><![CDATA[İHH]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Islamic Relief]]></category>
		<category><![CDATA[kardeş aile]]></category>
		<category><![CDATA[manevi evlat]]></category>
		<category><![CDATA[Memlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Midhat Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Nurullah Eski]]></category>
		<category><![CDATA[öksüz]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[psiko-sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[UNICEF]]></category>
		<category><![CDATA[Vecdi Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Yardımeli]]></category>
		<category><![CDATA[yetim çocuklar fonu]]></category>
		<category><![CDATA[Yetimistan]]></category>
		<category><![CDATA[yetimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=113</guid>

					<description><![CDATA[Çoğu Müslüman halkın dilinde Arapçadan girmiş olan ‘yetim’ sıfatı, henüz buluğa ermeden babasını veya annesini yahut her ikisini birden kaybeden erkek ya da kız çocukları için kullanılmaktadır. Türkçede daha ziyade babasını yitiren çocuklar için ‘yetim’, annesini yitiren çocuklar içinse ‘öksüz’ kelimesi tercih edilmektedir. İnsan yavrusunun çok özel bakım ihtiyacı Yetimlik olgusunu daha ilk nüzûlünden itibaren [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çoğu Müslüman halkın dilinde Arapçadan girmiş olan ‘yetim’ sıfatı, henüz buluğa ermeden babasını veya annesini yahut her ikisini birden kaybeden erkek ya da kız çocukları için kullanılmaktadır. Türkçede daha ziyade babasını yitiren çocuklar için ‘yetim’, annesini yitiren çocuklar içinse ‘öksüz’ kelimesi tercih edilmektedir.</p>
<p><strong>İnsan yavrusunun çok özel bakım ihtiyacı</strong></p>
<blockquote><p>Yetimlik olgusunu daha ilk nüzûlünden itibaren önemseyen vahiy, 22 âyette yetimlerin korunması ve gözetilmesi için hükümler vaz’ etmiştir.</p></blockquote>
<p>Diğer canlılardan farklı olarak insanın yavrusu, ilk iki yılı çok yakın ve yoğun olmak üzere en az sekiz-on yıl özel bakıma ihtiyaç duymaktadır. Barınma ve beslenme gibi temel fiziki ve biyolojik ihtiyaçları yanında sevgi, güven, şefkat gibi yoğun psikolojik bakım ve desteğe de ihtiyaç duyan küçük çocuğun; özellikle bebeklik döneminde bu ihtiyaçlarının doyurucu şekilde karşılanamaması, onun bütün hayatını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu yüzden, küçük yaşta anne ya da baba kaybı yaşayan çocuklar ‘yetim’ statüsü kazanarak toplumda özel bir muameleyi hak etmektedir. Bu gerekçeyle, yetimin yoksunluğunu yaşadığı anne ya da babasından ortaya çıkan boşluğu yakın akrabalarının doldurması ve toplumsal düzenin yetim lehine bir takım düzenlemeler yapması icap etmektedir. Zira, hak ettiği alakayı gören yetim çocuklar sosyal çevresine ve toplumuna yararlı bir insan olarak sosyal hayata katılırken, ihmal edilmiş yetim çocuklar ise toplumdan intikam almaya yeltenebilmektedir.</p>
<p><strong>Kur’an’da yetim hakları ve hukuku</strong></p>
<blockquote><p>Son yetmiş yılda imzalanan BM ve AB merkezli 70 kadar hak bildirgesinde yetimlerden özel olarak söz edilmemektedir.</p></blockquote>
<p>Son yetmiş yılda imzalanan BM ve AB merkezli 70 kadar hak bildirgesinde yetimlerden hiç söz edilmemektedir. Oysa, onbeş asır önce Kur’an-ı Kerim yetimin hak ve hukukunu en ince detayına kadar düzenlemiştir. Yetimlik olgusunu daha ilk nüzûlünden itibaren önemseyen vahiy, 22 âyette yetimlerin korunması ve gözetilmesi için hükümler vaz’ etmiştir. Allah Teâlâ, yetimin yakınlarına yönelik emir ve tavsiyeleri yanında devlet yöneticilerine de yetimler için hazineden ve ganimetlerden pay ayırmalarını emretmiştir (Enfâl 8/41, Haşr 59/7). Akraba ya da sorumlu yönetici olmasa da, insanların yetimlere mali ve sosyal açıdan destek olmalarını tavsiye etmiştir (Bakara 2/215, İnsan 76/8). Yetimlere karşı duyarlı davranmayan, dahası onlara kötü davrananları ise Rabbimiz şiddetle kınamıştır (Fecr 89/17, Mâ’ûn 107/2).</p>
<p>Kur’an’da yetim meselesi Allah’a iman ve ibadetin yanıbaşında anılmış (Bakara 2/177, Nisâ 4/36), yetimlerin küçümsenip kendilerine hakaret edilmesi yasaklanmıştır (Duhâ 93/9). Müminler muhtaç durumdaki yetimleri doyurmaya, onları malî yönden desteklemeye ve hayat standartlarını iyileştirmeye teşvik edilmiştir (Bakara 2/220, Nisâ 4/8, Beled 90/15). Yetimlere adaletle davranılması, özellikle mallarını ele geçirmek amacıyla yetim kızlarla evlenip haksızlık yapılmaması, evlendirilen yetim kızların mehirlerine el konulmaması (Nisâ 4/3, 127), yetimlerin mallarının en güzel şekilde korunup yönetilmesi (el-En‘âm 6/152; İsrâ 17/34), büyüdüklerinde mallarının geciktirilmeden kendilerine teslim edilmesi ve teslim sırasında şahit bulundurulması emredilmiştir (Nisâ 4/6). Yetim malı yemek büyük günahlardan sayılmış, haksız yere yetim malı yiyenlerin şiddetli azap görecekleri bildirilmiş, yetimin veli ve vasilerine ancak fakir olmaları durumunda onun malından belli ölçülerle faydalanma izni verilmiştir (Nisâ 4/2, 6, 10).</p>
<p><strong>Dürr-i yetim: insanlığın büyük incisi</strong></p>
<blockquote><p>Hak ettiği alakayı gören yetim çocuklar yararlı bir insan olarak sosyal hayata katılırken, ihmal edilmiş yetimler toplumdan intikam almaya yeltenebilmektedir.</p></blockquote>
<p>Kendisi de doğmadan yetim kalmış olan Hz. Peygamber, birçok hadisinde yetimlerin hukuku üzerinde hassasiyetle durmuştur. Sevgili Efendimiz’in, “Allah’ım! Ben yetimin ve kadının; bu iki zayıf insanın hakkını ihlâl etmekten insanları şiddetle sakındırıyorum” dediği, bir defasında şahadet parmağı ile orta parmağını birleştirerek, “Yetimi koruyup gözetenle cennette böyle yan yana olacağız” buyurduğu nakledilir. Rasulullah (s), Allah rızası için yetimin başını okşayan kimseye elinin dokunduğu her saç teli kadar sevap verileceğini bildirmiş, yetimlere ait malların ticaret yoluyla arttırılmasını istemiştir. Öte yandan yetim malı yemenin insanı helâke sürükleyen yedi büyük günahtan biri olduğu belirtilmiş, müminlerin bundan şiddetle kaçınması gerektiği vurgulanmıştır. Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayata hazırlayan, eğitimleriyle ilgilenip edep ve ahlâk öğreten dul kadınlardan Hz. Peygamber övgüyle bahsetmiştir.</p>
<p><strong>İslam tarihinde yetimler</strong></p>
<blockquote><p>Tüm yetim çocuklar bir yerde toplanabilse dünyanın 5. büyük ülkesi Yetimistan kurulur!</p></blockquote>
<p>İslam tarihi boyunca yetim mallarının korunmasına özel bir önem verilmiş, insanlar yetimlerle kendi çocukları gibi ilgilenmeye teşvik edilmiş, idari açıdan kadılar eliyle, mali açıdan vakıflar yoluyla çözümler üretilmiştir. Bilhassa Selçuklulardan itibaren eytamhane ve ıslahhaneler kurularak yetimlerin bakımı sağlanmaya çalışılmıştır. Eyyubiler ve Memlükler döneminde yetimler için özel mekteplerin açıldığı, yetimlere mahsus vakıflar kurulduğu bilinmektedir. Osmanlılarda yetimlerin himayesine yönelik uygulamalar daha da geliştirilmiş, avârız vakıfları fakir yetimler için bir tür sosyal güvence olmuş, daruleytamlarda yetimlerin ihtiyaçları karşılanmıştır. Yeniçeri birliklerindeki orta sandıkları şehidlerin yetimlerine, esnaf birliklerince kurulan esnaf sandıkları da kendi mensuplarından ölenlerin çocuklarına maddî destek sağlamış, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren eytam sandıkları oluşturulmuştur.</p>
<p><strong>Osmanlı döneminde yetim kurumları</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nde Tanzimat döneminde hız kazanan mevzuat çalışmaları kapsamında 1851 yılında ‘Eytam Nizamnamesi’ çıkarılmış, ardından önce ‘Eytam İdaresi’, sonra ‘<em>Emvâl-i Eytâm Nezareti</em>; Yetim Malları Bakanlığı’ kurulmuştur. çöküş döneminde savaşların ve kitlesel göçlerin ortaya çok sayıda yetim çıkarması, bu alandaki kurumsal çalışmalara ve kanuni düzenlemelere yol açmıştır. İlk kurulan sınırlı sayıdaki ‘eytamhane’ler, Müslüman ve Hıristiyan kimsesiz çocukların tahsil ve terbiye gördüğü sanat mektepleri görevi görmüştür. Midhat Paşa tarafından hazırlanan ‘Islahhaneler Nizamnamesi’nden sonra ‘Darulhayr-i Âlî’ adıyla kimsesiz Müslüman yetimler yurdu kurulmuştur. 1912-1915 Balkan ve Trablus Savaşları esnasında ve sonrasında yaşanan yetim patlaması sebebiyle çeşitli şehirlerde ‘Daruleytam’lar (yetim yurtları) kurulmuştur. Tedrisiyye-i İslamiyye Cemiyeti tarafından 1873 yılında kurulmuş olan Daruşşafaka (el-İslamiyye), halen yatılı lise olarak yetimlere barınma ve eğitim hizmeti sunmaya devam etmektedir.</p>
<p><strong>Cumhuriyet döneminde yetim kurumları</strong></p>
<p>1917’de kurulan Himâye-i Etfâl Cemiyeti daha sonra Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştürülmüş, 1981 yılına kadar faaliyetlerini dernek statüsünde sürdürmüş, 1983’te Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu teşkil edilmiştir. 2011 yılında gerçekleştirilen yasal düzenlemeyle bu hizmetlerin yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmesi kararlaştırılmış, küçük çocuklar için açılan bakımevleriyle on üç-on sekiz yaş arasındaki gençlere hizmet veren çocuk yetiştirme yurtları il özel idarelerine bağlanmıştır. Son yıllarda yetimlerle ilgili sempozyumlar düzenlenerek, tez çalışmaları teşvik edilerek problemlere etkin çözümler bulmaya gayret edilmektedir.</p>
<p><strong>‘Yetimistan’: Dünyanın beşinci büyük ülkesi </strong></p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca yetimler hep var olagelmiştir. Ne var ki, yeryüzü tarihin hiç bir döneminde günümüz kadar fazla sayıda yetimi aynı anda ağırlamış değildir. Doğal afetler, AIDS gibi salgın hastalıklar, yoksulluk ve göç gibi zorlu süreçler yanında, bunlara da kaynaklık eden çatışma ve savaşlar, çocukların yetim kalmasının en önemli sebebi olmaya devam etmektedir. Ne hazindir ki, gerek doğa bilimlerinde gerekse sosyal bilimlerde, teknoloji ve ulaşımda sağlanan bunca ilerlemeye rağmen, her yıl milyonlarca çocuk savaş, doğal afet, açlık, hastalık gibi nedenlerden dolayı ebeveynlerinden birisini ya da her ikisini kaybederek yetim kalmaktadır.</p>
<p>UNICEF’in geriden giden raporlarına göre bugün dünyada 200 milyon civarında yetim bulunmaktadır. Kurumun çalışma yapamadığı 50 kadar ülkeyi de hesaba kattığımızda, Haziran 2015 itibarıyla bu rakamın yarım milyara doğru tırmandığını tahmin etmek zor değildir. Sadece Irak’ta 8 yıl süren ABD işgali sonucunda 5 milyon çocuğun yetim kaldığı tahmin ediliyor. AIDS Afrika ülkelerinde ortalama hayat süresini kısaltan ve çocukları yetim bırakan en önemli etken. Uluslararası bazı kuruluşların verilerine göre her 2 dakikada bir çocuğun anne-babasından birini kaybettiği dünyamızda yetim çocuklar bir yerde toplanabilse, ‘Yetimistan’ adıyla dünyanın 5. büyük ülkesini oluşturabilecek kadar bir nüfus büyüklüğüne ulaşır!</p>
<p>Yetim veya öksüz olmadığı halde ebeveynlerinin korumasından mahrum kalan ve desteğe ihtiyaç duyan çok sayıda çocuk (hükmi yetimler) bu sayıya dahil değildir. Türkiye’de %10’u İstanbul’da olmak üzere 600 bin civarında yetim çocuk olduğu tahmin edilmektedir.</p>
<p>Yetimler, insan kaçakçılığı, yabancı memlekette evlatlık verilme, çocuk askerliği, çocuk işçiliği, organ mafyası, misyonerlik, suça karışma, madde bağımlılığı, fuhşa zorlanma gibi ciddi tehditlerle karşı karşıya kalabilmektedir.</p>
<p><strong>15 Ramazan: İslam Dünyası Yetimler Günü </strong></p>
<p>Islamic Relief, et-Tekâful, İHH, Deniz Feneri, Yardımeli gibi uluslararası insani yardım kuruluşlarının ‘Manevi Evlat Projesi’, ‘Yetim Çocuklar Fonu’, ‘Her Sınıfın Bir Yetim Kardeşi Var’, ‘Kardeş Aile Projesi’, ‘&#8230; Yetimhanesi’ gibi projelerle dünyada yarım milyonu aşkın yetime aylık maddi ve sosyal destek sağlaması takdire şayan faaliyetler olup, bölgemizdeki son yıkıcı savaşlarda annesini ya da babasını yitirmiş Suriyeli yetimlere yönelik psiko-sosyal projelerin de hayata geçirilmesi büyük bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>İHH’nın teklifiyle İslam İşbirliği Teşkilatı, 1/40 ICHAD numaralı kararıyla, her yıl ramazan ayının 15. gününü İslam âleminde <u>İslam Dünyası Yetimler Günü</u> olarak ilan etmiştir. İlki geçen sene ramazan ayının 15. günü (12 Temmuz 2014) ihya edilen Dünya Yetimler Günü’nün ikincisini 15 Ramazan 1436/ 2 Temmuz 2015 Perşembe günü idrak edeceğiz. Bu vesileyle yetimlerimizi yeniden hatırlamalı, onlar için yapılabilecek projeleri el birliğiyle hayata geçirmeye azmetmeliyiz.</p>
<p>Bir yetimin maddi ve manevi bakımını üstlenmek, ona aileden biri gibi muamele etmek, onun canını, malını ve namusunu tehditlere karşı korumak, iyi bir eğitim almasına, ahlâklı ve şahsiyetli bir insan olarak yetişmesine, toplumsallaşmasına ve nihayet kendi yuvasını kurmasına yardımcı olmak; insan ve müslüman olmanın boynumuza yüklediği ağır bir sorumluluktur. Bu vecibe karşısında sorumsuzluk hem dünyada hem de ahirette feci bir karşılıkla cezalandırılacaktır, hafizanallah. Rabbim bizleri yetime karşı sorumluluğunu üstlenen ve her iki cihanda büyük ödüllere mazhar olan bahtiyar kullarından olmaya muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Ağırman, Cemal; “Fert ve Toplumun Yetim ve Öksüzlere Karşı Sorumlulukları”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII/2 (2007), s.9-30.</li>
<li>Akyüz, Vecdi; İslam’da Yetim Hakları ve Sorumluluklarımız, İHH Kitap, İstanbul 2011, 36 s.</li>
<li>Arı, Abdüsselam; “Yetim” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2013, 43/501-503.</li>
<li>Ayral, Mehmet Şirin; Kur’an’ın Yetimlere Bakış Açısı, yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2007, 105 s.</li>
<li>Ertuç, Hüseyin; “İslam’da Yetimlerin Hukuki Statüsü”, EAÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 31, Erzurum 2009, s.127-150.</li>
<li>Eski, Nurullah; Hak ve Sorumlulukları Bakımından İslam Hukukunda Yetimler, yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2007, 119 s.</li>
<li>Kapcı, Hikmet Zeki; Yetimlere Yönelik Bir Eğitim Kurumu Darülhayr-i Âli, doktora tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 2012, 284 s.</li>
<li>Sofuoğlu Ebubekir; “Osmanlı Devletinde Yetimler İçin Alınan Bazı Tedbirler”, Savaş Çocukları Öksüz ve Yetimler kitabı içinde, İstanbul 2003.</li>
<li>Özcan, Tahsin; “Osmanlı Toplumunda Yetimlerin Himayesi ve Eytâm Sandıkları”, İÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 14, İstanbul 2006, s.103-121.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/yetimleri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VAHİYLE İNŞA OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 19:05:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[16:2]]></category>
		<category><![CDATA[16:65]]></category>
		<category><![CDATA[17:82]]></category>
		<category><![CDATA[2:159]]></category>
		<category><![CDATA[21:30]]></category>
		<category><![CDATA[25:1]]></category>
		<category><![CDATA[40:15]]></category>
		<category><![CDATA[42:52]]></category>
		<category><![CDATA[6:112]]></category>
		<category><![CDATA[6:121]]></category>
		<category><![CDATA[6:122]]></category>
		<category><![CDATA[7:58]]></category>
		<category><![CDATA[70:3]]></category>
		<category><![CDATA[8:24]]></category>
		<category><![CDATA[9:124-125]]></category>
		<category><![CDATA[ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Azîz]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrâil]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kerîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vahy]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzünün halifesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=110</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var: [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var:</p>
<p>“Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (<em>vahy</em>) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demektir (Lisânü’l-Arab, “<em>vhy</em>” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişi aşkın yerde fiil kalıplarıyla, altı yerde de “<em>vahy</em>” şeklinde geçer ve bu âyetlerin çoğunda Allah’a, bunun dışında şeytana ve yardımcılarına nisbet edilir. Allah’a izâfe edilen vahyetme fiili peygamberler yanında Hz. Mûsâ’nın annesinde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, yer küresine ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamındadır ve şeytanın kendi dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını ifade eder (el-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyetlerde (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15) peygamberlere indirilen vahyin “<em>ruh</em>” diye anılmasının sebebi vahyin insanları, mecazi mânada ölüm demek olan bilgisizlik ve imansızlıktan kurtarıp onların gerçeği bulmasına yardım etmesi hikmetine bağlıdır. Özellikle Kur’an vahyine, insanın dünya hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazi anlamda ruh denilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Fahreddin er-Râzî, XXVII, 190). Vahiy meleği Cebrâil için “<em>er-rûhu’l-emîn</em>” isminin kullanılmasını mânevî hayatla ilgili vahiy getirmesiyle açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın <em>ruh</em> şeklinde nitelendirilmesi de aynı sebeple izah edilebilir (er-Râzî, XIX, 210-220). (Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslam Ansiklopedisi, 2012, 42/440-443).</p>
<p><a name="_Toc44373854"></a><a name="_Toc44375893"></a><a name="_Toc44375972"></a><a name="_Toc44376057"></a><a name="_Toc44376134"></a><a name="_Toc44462499"></a><a name="_Toc44463255"></a><a name="_Toc44465068"></a><a name="_Toc44466194"></a><a name="_Toc44466459"></a><strong>Vahiy: hayat suyu</strong></p>
<blockquote><p>Vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bunun için de önce vahyi anlayarak okumak icap eder.</p></blockquote>
<p>Vahyin hayata dönüşmesi için üstün bir çaba harcayarak teslim-i ruh eyleyen merhum Abdulcelil Candan hoca, “O, gökten su indirdi. Bu sayede vadiler hacimleri kadar suyla dolup taştı. Derken akıntı, (yüzeyde biriken ne kadar) köpüklü tortu ve atık varsa alıp götürdü. Bir tür takı ya da alet yapmak amacıyla ateşte/potada eritilen (metalin hasını, yüzeyine çıkan) köpüklü posadan arındırma işlemi gibi… İşte Allah hak ile bâtılı bu misalle açıklar. Artık bakılır: eğer köpüklü tortuysa sonuçta atılıp gider, fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur.” (Ra’d, 13/17) âyetini izah ederken vahyin aynen su gibi hayat bahşettiğini şöyle anlatır:</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, vahyin işlevini <u>su</u> ve <u>ateş</u> teşbihiyle anlatır. Çünkü su hayat kaynağı olduğu gibi, vahiy de kalplerin hayatıdır. Su ile vahiy arasındaki ortak payda diriltmektir. Nitekim ikisi de dirilticidir. Su kâinatı, insanı, bitkiyi, toprağı kısacası her canlıyı diriltmektedir; hayat kaynağıdır. Vahiy de kalbi, ruhu, düşünceyi diriltmektedir. Su ölmüş toprağı diriltmektedir. Vahiy de ölmüş kalbi ve ruhu diriltmektedir. Su ölmüş bitkiyi, yapraksız, meyvesiz bitkiyi diriltir; vahiy de bilinci ölmüş, duygusuz, bilinçsiz insanı diriltmektedir. Su hayatın kaynağıdır. Vahiy ise hayatın anlamı ve sırrıdır; ona yön ve hayatiyet verir. Bu nedenle Allah Teâlâ vahyi “ruh” olarak nitelemiştir (Şûrâ, 42/52).</p>
<blockquote><p>Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir.</p></blockquote>
<p>Vahiyle tanışan insanın kalbinde aydınlıklar doğar, her şeye bakış açısı değişir. Vahiy sonsuz âlemlerle bağ kurdurur, hayat bahşeder, diriltir. Aydınlık, inşirah ve huzur verir. Küfür ise ıstırap ve sıkıntıdır. Vahiyden uzak insan, köksüz bitki gibidir; tüm kâinatla irtibatını kesmiştir. Hem kendisine hem de tüm kâinata yabancıdır. Vahiyle tanışan insan, önce Rabbiyle, sonra da evrenle tanışır, hayata anlam verir. Zihin, duygu ve hareketlerinde canlanma olur.</p>
<p>Toprağın yağmur ve su dışında bir şeyle dirilmemesi (Nahl, 16/65) gibi kalp de vahiy dışında bir şeyle dirilmez. “Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar.” (A’raf, 7/58) âyetinde geçen güzel memleket müminin kalbidir. Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar, toprağın yağmurla bereketlenip dirildiği gibi vahiyle dirilip bereketlenir. İnkârcının kalbi çorak toprak gibidir, Kur’an’ı dinlediği halde, yağmurdan hayat ve yarar alamayan çorak toprak gibi onunla hayat bulamaz.</p>
<p>Vahiy de yağmur da gökten nazil olmakta, ikisi de insanlar umutsuz ve çaresiz kaldığında nazil olmaktadır. Vahiy önceki milletlerin ve kişilerin davranışlarını anlatır. Kişi vahyi okurken ona hayatını arz eder. Muvafık olan hareketlerine devam eder, uymayanları ise terk eder.</p>
<blockquote><p>“Allah’ın insana bahşettiği ‘tekâmül mertebeleri’nin/yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir.”</p></blockquote>
<p>Su hayatın kaynağıdır; canlı her şey ondan yaratılmıştır (Enbiya, 21/30). Vahiy de manevi hayat, sağlam inanç ve ibadetin kaynağıdır. Suyun tutulması ve menedilmesi haram olduğu gibi (Ebu Davud, Zekât, 35), vahyin gizlenmesi de haramdır (Bakara, 2/159). Su necaset ve kiri giderir; vahiy de inkâr, cehalet, küfür ve nifakı dağıtır. Yağmur mümin münafık herkese iner; insanlar suda müşterektirler (Ebu Davut, Buyû’, 60). Vahiy de âlemlere rahmet olarak inmiştir, tüm insanları muhatap alır (Furkan, 25/1).</p>
<p>Kur’an, vahiyden nasibi olmayanları ölüye benzetir (En’am, 6/122). Yağmur hayat verdiği halde ondan rahatsız olanlar çıkabildiği gibi, kalpleri erozyona uğramış insanlar da vahiyden rahatsız olmaktadırlar. Yağmur sele dönüştüğünde zarara sebebiyet verebildiği gibi, vahiy de kalplerinde hastalık olanların azgınlık ve inkârlarını artırabilmektedir (Tevbe, 9/124-125; İsrâ, 17/82). Suya yabancı maddeler karışınca zehir olur, toprağı, bitkiyi ve insanı öldürür. Vahye de bid’at, hurafe, israiliyat karışınca ilahî olma özelliğini yitirir, yarar yerine zarar verir, sağlam inancı öldürür.</p>
<p>Âyette <strong>vahyin ateşe benzetilmesi</strong>, ateşin madenlerden yabancı kısımları atıp saf ve özü bırakma özelliğinden dolayıdır. Vahiy de yabancı, uydurma, ithal inanç ve bidatleri dağıtıp yok etmektedir. Her ikisinde ortak özellik, yabancı ve zararlı unsurları ayıklayıp özü bırakmaktır. Madenler eritilince yabancı maddeler atılır; ilim ve yakînle ile yabancı inanç, şüphe ve tereddütler giderilir.</p>
<blockquote><p>“Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti/yol göstericiliği, ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir.”</p></blockquote>
<p>Su bu dünyaya hayat verir ama, vahiy her iki dünyaya hayat ve anlam verir. Sudan yüz çevirmek bedenin ölümüne, vahiyden yüz çevirmek de imanın sönmesine sebebiyet verir. Rabbimiz son elçisine hitaben, “Kuşkusuz biz sana Kevser’i (vahyi) verdik.” (Kevser, 108/1) buyurur. Kur’an kurumuş, katılaşmış kalp ve toprakları hayat veren kevseriyle diriltir.” (Abdulcelil Candan, “Vahiy: Âb-ı Hayat”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.24-28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hayatın vahiyle anlam bulması</strong></p>
<blockquote><p>“Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşa eder.”</p></blockquote>
<p>Allah’ın insana bahşettiği “tekâmül mertebeleri”nin (Me’âric, 70/3), yani yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir. Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir. Böylece insan, yeryüzünde varoluş amacına uygun bir hayatı inşa etmekle görevlendirilmiştir. Vahye mutabık bir hayatı inşa etmede ustalık görevi kendisine verilen insanı Kur’an’ın nasıl inşa ettiğini, “Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşâ eder.” vecizesinin sahibi müfessir Mustafa İslâmoğlu şöyle açıklar:</p>
<p>“Vahiyle inşa olmanın olmazsa olmaz şartı; önce vahyin, yani Rabbimizin ne dediğini anlamaktır. İlahi bir inşa projesi olan vahyin muhatabı insandır. Zira insan hayatın öznesi olsun diye yaratılmıştır. Hayatı inşa edecek olan insandır. Yerler ve gökler, güneş ve ay, karalar ve denizler bu yüzden insanın emrine musahhar kılınmıştır. Bu yüzden insan Allah tarafından “yeryüzünün halifesi” olarak atanmıştır. Halifeliğini hakkıyla eda edebilmek için önce bir ustaya çırak olması lazımdır. O usta vahiydir. İnsan yeryüzünün ustası olmak istiyorsa önce vahyin çırağı olmalıdır. Vahiy tarafından eğitilmeli, vahyin terbiyesinden geçmelidir. Bunun olmazsa olmaz şartı vahyi anlamaktır.</p>
<p>Kur’an’ın bir anlamı vardır, çünkü bir amacı vardır. Kur’an’a bir anlam taşımıyormuş muamelesi yapmak, onu amacından koparmaktır. Kur’an’ın amacı muhatabının aklını karanlıklardan kurtarıp ışığın kaynağına kavuşturmak, yani doğru yola yöneltmektir (hidayet). Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti (yol göstericiliği), ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir. Zira, anlamın kaynağı olan Allah anlaşılmasın diye konuşmaz. Bu abestir. Allah abesle iştigalden münezzehtir.</p>
<p>Kur’an’a inşa edici bir özne olarak iman eden kimse, Kur’an’ı inşa etmek için değil, Kur’an’la inşa olmak için Kur’an okur. Kur’an öznedir. Zira, kendisi için kullandığı <em>Mecîd</em>, <em>Kerîm</em> ve <em>‘Azîz</em> gibi sıfatların hepsi de özne, hem de mübalağalı özne kipidir ve bu, Kur’an’ın en üst derecede inşa edici bir özne oluşuna delalet eder. Kur’an’ı anlaması gereken insan da öznedir. Bu yüzden Kur’an okumak iki özne arasında kurulan bir diyalogdan ibarettir.</p>
<p>Anlama dönüş Rabbin tenezzülüne kulca teşekkürdür. Elbette vahiyden herkesin anladığı aynı olamaz. Herkes vahiyden aklı, imanı, ihlâsı, bilgisi, birikimi, gayreti, hikmeti, himmeti oranında istifade eder. Vahyi anlama çabası, Kur’an’ın ifadesiyle, “vahiyle hayat bulma” anlamına gelir (Enfal, 8/24). Vahiyle hayat bulma, aynı zamanda vahye hayat vermedir. Tersi de geçerlidir: Vahyin anlamını göz ardı ederek vahyi fetişleştiren her yaklaşım, vahyin dirilten damarlarını kesiyor, vahyin hayatla olan sahih ilişkisini kopartıyor demektir. Bu işlem Kur’an’ı Mushaf’a indirgeme, ilahî hitabı lafza indirgeme, tertîl ile okuma emrini tecvide indirgeme, <em>haml</em>’i (sorumluluğunu yüklenmeyi) <em>hıfz</em>’a (ezbere) indirgeme gibi hepsi de birbirinden vahim birçok sonuca yol açmaktadır. “Vahyi nesneleştirme” dediğimiz felaket işbu yaklaşımın top yekûn sebep olduğu sonuçtur.</p>
<p>Vahyi nesneleştirme, Kur’an’dan kopma değil vahyin anlamından kopmadır. Tıpkı Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde anlatılan Yahudiler’in Tevrat’a yaptığını Müslümanlar’ın da Kur’an’a yapması demektir. Vahyin yazıldığı kâğıdı, meşk edildiği hattı, içine konulduğu kabı yüceltmek, fakat onun manasını ve o mana ile hayatı inşa talebini görmezden gelmektir. Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde ifade buyurulduğu gibi onu <em>metruk</em> (terk edilmiş) bırakmak yerine <em>mehcur</em> (işlevsiz) bırakmak!</p>
<p>Vahyin eliyle inşa olan insanlar, yeryüzünü inşa ettiler. Vahiy onların öznesi, onlar da hayatın öznesi idiler. Öylesi zamanlarda tarihin yatağını İslam ümmeti belirledi. İslam ümmetinin belirlediği bu yatakta aktı insanlık. Fakat ne zaman ki Müslümanlar vahyi nesneleştirdiler. İşte o zaman kendileri de tarihin nesnesi olmakla cezalandırıldılar&#8230;” (Mustafa İslâmoğlu, “Vahyi Anlamaya Dair”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.3-10).</p>
<p>Hayatını hevasıyla veya gaybten haber aldığını iddia eden yalancıların ilham ve rüyalarıyla değil, Allah’ın son vahyi Kur’an ile inşa çabasında olan; Kitab’a varis olmaya çalışan, Muhammed İkbal’in dediği gibi ölürken değil yaşarken Kur’an ile buluşan ve Kur’an’ı kendisine iniyormuşçasına okuyan; duygu, düşünce ve davranışlarını vahyin terbiye ettiği; tasavvurunu, aklını, şahsiyetini ve nihayet bütünüyle hayatını vahyin inşa ettiği hâlis mü’minlere selam olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜLTECİLERİ GÖRMEK VE HAKLARINI GÖZETMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/multecileri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/multecileri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 09:15:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Dertleriyle Dertlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[1967 Protokolü]]></category>
		<category><![CDATA[59:9]]></category>
		<category><![CDATA[AFAD]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Arakan]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenistan]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hakları Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Türkistan]]></category>
		<category><![CDATA[gelişmiş ülkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Göç İdaresi Genel Müdürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Somali]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli mülteciler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=96</guid>

					<description><![CDATA[“&#8230; Bir de, onlar (gelmeden) önce kendilerine yurdu hazırlayan ve imanı (yerleştiren) kimselere (verilir); onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerine verilenlerden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri çok muhtaç halde bulunsalar da, başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, kendi bencilliğinin tutkusundan korunanlar var ya: kurtuluşa erecek olanlar da işte onlardır.” (Haşr Sûresi, 59/9). Dünyadaki mültecilerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>“&#8230; Bir de, onlar (gelmeden) önce kendilerine yurdu hazırlayan ve imanı (yerleştiren) kimselere (verilir); onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerine verilenlerden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri çok muhtaç halde bulunsalar da, başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, kendi bencilliğinin tutkusundan korunanlar var ya: kurtuluşa erecek olanlar da işte onlardır.” (Haşr Sûresi, 59/9).</em></p></blockquote>
<p>Dünyadaki mültecilerin onda dokuzuna Pakistan, İran, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ev sahipliği yapmaktadır.</p>
<p>Gelişmiş batılı ülkeler, sadece ‘onda bir’ gibi küçük ve nitelikli seçme bir mülteci kitlesine sığınma hakkı vermektedir!</p>
<p>İnsanlar inanç, ırk, siyaset, çıkar gibi farklı sebeplerle maruz kaldıkları baskılar yüzünden yurtlarını terk etmek zorunda kalmaktadır.</p>
<p>Doğal afetlere oranla daha çok savaşların doğurduğu mültecilik olgusunun son örneğini Suriyeli sığınmacılar oluşturmaktadır.</p>
<p>Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre mülteci statüsü kazanmaya çalışan çocuklar mülteci çocuklarla aynı haklara sahiptir.</p>
<p>Olağanüstü şartlarda gelişen ve çoğu zaman hazırlıksız ve zorunlu olarak gerçekleşen göç öncesinde, göç esnasında ve göç sonrasında yaşadıkları olaylar, mültecilerde çoklu travmalara yol açabilmektedir. Gelinen ülkede fiziki ve biyolojik temel ihtiyaçları belli bir oranda karşılansa bile, mültecilerin psiko-sosyal destek ihtiyaçları çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Ailelerin parçalanması, bazı yakınların sorunlu ülkede kalması, onlardan sağlıklı haber alınamaması mültecilerde derin kaygılara yol açmaktadır. Mültecilerin iltica sürecinde yaşadıkları çoklu travmalarla baş etmede, ailenin bir arada olması büyük bir avantaj sağlamaktadır. Bu sebeple, mültecilik sürecinde aile bütünlüğünün korunmasına yönelik çalışmalar büyük önem arz etmektedir.</p>
<p>İltica sürecinde bütün mülteciler biyo-psiko-sosyal hasarlar almakla beraber kadın, çocuk ve engelliler bu süreçte en çok zarar gören dezavantajlı kesimi oluşturmaktadır. Mültecilerin tamamı çeşitli zorluklar yaşamakla beraber, narin yapıları sebebiyle kadınlar cinsiyet temelli, çocuklar ise gelişim temelli ilave sorunlar yaşamaktadır.</p>
<p>Dünyadaki mültecilerin yarısına yakınını 18 yaş altı çocukların oluşturması, ailesinden ayrılmak zorunda kalan refakatsiz çocuk mülteci sayısının son üç yılda 30 bini aşması, mülteci ailelerin bütünlüğünün korunmasına yönelik köklü acil tedbirler alınmasını zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Tarih boyunca insanlar inanç, ırk, siyaset ve ekonomik çıkar gibi farklı sebeplerle maruz kaldıkları baskılar yüzünden, kendilerine daha güvenli bir yurt aramak için doğup büyüdükleri yerleri terk etmek zorunda kalmıştır. Doğal afetlere oranla daha çok savaşların doğurduğu bu mültecilik olgusunun son örneğini Suriyeli sığınmacılar oluşturmaktadır.</p>
<p>Afganistan, Çeçenistan, Somali, Sudan, Irak, Suriye gibi savaşın yıktığı ülkeler başta olmak üzere Arakan, Doğu Türkistan gibi dünya kamuoyunun yeterince haberdar olmadığı bir çok bölgede evini terk edip yabancı ülkelere sığınan mülteci sayısı günümüzde 60 milyona ulaşmıştır.</p>
<p>Dünyadaki mültecilerin onda dokuzuna Pakistan, İran, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ev sahipliği yaparken, gelişmiş batılı ülkeler sadece onda bir gibi küçük, nitelikli ve seçme bir mülteci grubuna sığınma hakkı vermektedir!</p>
<p>Göçmen, sığınmacı ve mültecilere ilişkin tüm işlem ve hizmetleri 18 Mayıs 2015 tarihinde Emniyet Müdürlüğüne bağlı Yabancılar Şube Müdürlüğünden devralan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, daha önce AFAD tarafından işletilen geçici barınma merkezlerini de 21.03.2018 tarihinde devralmıştır.</p>
<blockquote><p>Dünyadaki mültecilerin onda dokuzuna Pakistan, İran, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ev sahipliği yapmaktadır.</p></blockquote>
<p>Mülteci kavramının tanımlandığı, mültecilere ilişkin hakların ve sorumlulukların belirlendiği ve uluslararası korumanın çerçevesinin çizildiği, 144 ülkenin taraf olduğu 1951 Sözleşmesi’nin 1. maddesinde “mülteciler” şu şekilde tanımlanır:</p>
<p><em>“&#8230; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve ülkenin korumasından yararlanamayan&#8230; kişiler.”</em></p>
<p>Uygulamada kullanılan şekliyle <u>mülteci</u>; ülkesinden ekonomik, siyasi, sosyal, dini vb. sebeplerle göç ederek başka bir ülkeden sığınma talebinde bulunan ve talebi kabul edilen kişidir. <u>Sığınmacı</u> ise ülkesini terk eden ve henüz sığınma talebi kabul edilmemiş, soruşturma aşamasında olan kişidir.</p>
<p><strong>Uluslararası sözleşmeler</strong></p>
<blockquote><p>Gelişmiş batılı ülkeler, sadece ‘onda bir’ gibi küçük ve nitelikli seçme bir mülteci kitlesine sığınma hakkı vermektedir!</p></blockquote>
<p>Günümüz dünyasında kitlesel nüfus hareketlerinin neredeyse bütün sınırları kuşatan bir boyutta gerçekleşmesi, tüm devletlerin bu konuya eğilmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda göç ve kitlesel sığınma durumlarına ilişkin çözümler üretmek amacıyla uluslararası kuruluşlar oluşturulmuş ve birtakım evrensel sözleşmeler imzalanmıştır. Böylelikle göç ve iltica konularına yaklaşım, insani yardım ve insan hakları bağlamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Halen mültecilere yönelik uluslararası çalışmalar, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi, Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol (1967) ve 1969 Tarihli Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi çerçevesinde yürütülmektedir.</p>
<p>Öncelikle, her mülteci güvenli sığınma hakkına sahiptir. Uluslararası koruma, fiziksel güvenlikten fazlasını içerir. Mülteciler; din özgürlüğü, medeni haklardan yararlanma özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma hakkı, mesken edinme hakkı, sosyal sigorta  hakkı, sosyal yardım hakkı gibi haklara sahiptir…</p>
<p>Mültecilerin korunması öncelikle devletlerin sorumluluğundadır. Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi&#8217;ne imza koyan devletler, Sözleşmede belirtilen hükümler uyarınca mültecileri korumakla hukuken yükümlüdür. Bu yükümlülük, hükümlerin, ırk, din ve menşe ülke ayrımı gözetmeksizin uygulanmasını ve geri göndermemek gibi temel koruma ilkelerine riayet edilmesini de içermektedir.</p>
<blockquote><p>İnsanlar inanç, ırk, siyaset, çıkar gibi farklı sebeplerle maruz kaldıkları baskılar yüzünden yurtlarını terk etmek zorunda kalmaktadır.</p></blockquote>
<p>Mültecilerin haklarıyla ilgili çok sayıda uluslararası ve bölgesel sözleşme ve belgeler mevcuttur. Tüm insanların sahip olması gereken haklar yanında özel olarak mültecilere vurgu yapan belgeler de mevcuttur. Mesela; Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989), 18 yaş altındaki tüm çocukların entelektüel, ahlaki ve ruhi kapasitesini geliştirmek için ihtiyaç duyduğu özgürlüğün, pek çok başka ihtiyaç arasında, sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama yanında asgari standartlarda bakım, beslenme, giyim ve barınma ihtiyacının karşılanmasına bağlı olduğunu kabul etmektedir. Çocuğun her türlü ayırımcılığa karşı korunması gerektiğine vurgu yapan sözleşme, çocukların ve ailelerinin, ailenin birleşmesi amacıyla bir ülkeye girme ya da o ülkeyi terk etme hakları olduğunu, mülteci statüsü kazanmaya çalışan çocukların mülteci çocuklarla aynı haklara sahip bulunduğunu hükme bağlamaktadır (Buz, 2012: 47-48).</p>
<p><strong>En önemli sebebi savaşlar</strong></p>
<blockquote><p>Doğal afetlere oranla daha çok savaşların doğurduğu mültecilik olgusunun son örneğini Suriyeli sığınmacılar oluşturmaktadır.</p></blockquote>
<p>Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’nın raporuna göre ülkeyi terk etme gerekçelerinin başında <u>savaşlar</u> geliyor. Mültecilerin yüzde 55&#8217;ini Afganistan, Çeçenistan, Somali, Sudan, Irak, Suriye gibi iç savaş ve çatışma yaşanan beş ülkeden kaçan insanlar oluşturmaktadır.</p>
<p>Savaştan harap olmuş ülkelerde kamu hizmetlerinin bozulması ve altyapının zarar görmesi, çoğunlukla savunmasız nüfusa herhangi bir yardım yapılmasını ciddi şekilde zorlaştırmaktadır. Bazı ülkelerde devlet yapısı tamamen çökmüş olup sivil nüfus kendi imkânlarıyla ayakta durmak zorundadır. Özellikle savaş hâlindeki hükümetler, genel olarak yerinden edilmiş nüfusu düşük bir öncelik olarak görmekte ve kaynaklarını askeri alana yöneltmeyi tercih etmektedir.</p>
<p><strong>Yerinden edilmiş kişiler</strong></p>
<p>Savaş görmüş ülkelerdeki yerinden edilmiş nüfusun çoğu uygun barınak bulamadan, çok az gıda ile, çoğunlukla sıcak savaşa yakın bir durumda hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Sürekli olarak savaşçıların veya ülke güvenlik kuvvetlerinin saldırılarına maruz kalan bu kişiler tekrar tekrar yer değiştirmek zorunda kalmaktadır. Bu durumda kalan kişilere hükümetlerin yardımda bulunamaması ve uluslararası yardım kuruluşlarının da güvenlik sorunları yüzünden bölgeye erişememeleri nedeniyle insani yardımlar bu insanlara ulaşmamaktadır. Ayrıca bazı durumlarda hükümetler veya savaşçı gruplar isteyerek yardıma ihtiyacı olan bu kişilere insani yardımın ulaşmasını engellemektedir.</p>
<blockquote><p>Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre mülteci statüsü kazanmaya çalışan çocuklar mülteci çocuklarla aynı haklara sahiptir.</p></blockquote>
<p>Uzun süreli yer değiştirme, geleneksel geçim yeteneklerinin yok olmasına ve <u>aile ve toplum yapısının dağılmasına</u> neden olmaktadır. Çoğu durumda çocukların eğitime ulaşımı, okul binalarının zarar görmesi veya öğretmenlerin kaçmış olması nedenleriyle zorlaşmaktadır.</p>
<p>Ülkelerin yarısında, başlangıçta bu kişilerin kaçmalarına yol açan tehdit ve şiddet artık geri dönmelerinin önünde kalıcı bir engel de oluşturmaktadır. Kafkaslar, Ortadoğu ve Latin Amerika’da onbinlerce kişi on yıl veya daha uzun süredir yerinden edilmiş durumdadır ve birçoğu için gelecekte geriye dönebileceklerine dair yeterince ümit bulunmamaktadır (Global IDP Project, 2005).</p>
<p><strong>Geri gönderme yasağı</strong></p>
<p>1951 Mülteci Sözleşmesi’ne ve 1967 Protokolü’ne taraf olan devletler ile uluslararası toplumun, mültecileri geldikleri ülkelere geri göndermeme ve onlara koruma sağlama yükümlülükleri vardır. Ancak, yerinden edilme (yerinden olma) bir ülkenin iç meselesi sayıldığı için bu konunun ulusal egemenlik alanına girdiği kabul edilmektedir. Bu konuda uluslararası toplumun görevi, hükümetlere bu sorunun çözümü konusunda yardım etmektir (Deng, 2003).</p>
<p>Hâlihazırda ‘ülke içinde kaçış alternatifi’nin bulunduğu varsayılarak, hem bireylerin iltica taleplerinin reddedilmesi, hem de eğer sınırları aşmışlarsa ülkelerine geri gönderilmeleri mümkün olabilmektedir. Bu durum, Mülteci Sözleşmesi’ndeki geri gönderme yasağı ilkesini ihlal etmekte, dolayısıyla mültecilerin korunması ve çatışma ortamlarına geri gönderilmemesi hususundaki yerleşik uluslararası hukuk ilkeleri çiğnenmektedir (Frelick, 1999).</p>
<p><strong>Suriyeli mülteciler </strong>Lübnan, Ürdün ve Türkiye başta olmak üzere onlarca ülkeye dağılmış bulunmaktadır. Türkiye’de sayıları 4 yılda 2 milyona ulaşan ‘misafirler’in barınma, beslenme, ısınma, sağlık, dil ve iletişim, sosyal kabul görme, çalışma gibi temel ihtiyaçları bulunmaktadır. Suriyeli bu devasa ‘misafir’ kitlesine; danışmanlık, savunuculuk, yönlendirme, kaynaklarla buluşturma, güçlendirme, toplumla bütünleştirme, talep etmeleri halinde gönüllü olarak vatanlarına döndürme, üçüncü bir ülkeye yerleştirme gibi kalıcı sosyal destekleri kamu, özel sektör ve gönüllü kuruluşlar aracılığıyla etkin şekilde koordine etmek icap etmektedir. Türkiye’nin göç ve iltica politikaları ve mevzuatı çerçevesinde Suriyeli mültecilerin durumunu ayrı bir yazıda müstakil bir konu olarak ele almak daha yararlı olacaktır.</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Buz, Sema. (2012). “Aile Politikalarına Mülteciler Boyutunda Bir Bakış”, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Aile ve Toplum; Eğitim-Kültür ve Araştırma Dergisi, cilt: 2, sayı: 6, Ekim-Aralık, Ankara.</li>
<li>BMMYK Cenevre, (1994). Mülteci Çocuklar Koruma ve Bakım Kılavuzu, Ankara.</li>
<li>BMMYK Cenevre, (2003). Mültecilerin Korunması: Sivil Toplum Kuruluşları için Alan El Kitabı, Ankara.</li>
<li>Deng, Francis M. (2003). “Internally Displaced Persons in the Caucasus Region and Southeastern Anatolia”, http://www.brookings.edu/~/media/research/files/testimony/2003/6/10humanrights%20deng/deng20030610.pdf</li>
<li>Frelick, Bill. (1999). The Wall of Danial: Internal Displacement in Turkey, Immigration and Refugee Services of America.</li>
<li>Global IDP (Internally Displaced People) Project, 2005.</li>
<li>Yılmaz, Halim. (2005). “Mülteci Kadınlar ve Uluslararası Koruma”, Türkiye’deki Geçici Sığınmacı Kadın ve Çocukların Psiko-sosyal Durumlarının Tespiti ve Yaşam Koşullarının İyileştirilmesi İçin Çözüm Önerileri, Mazlumder, Ankara.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/multecileri-gormek-ve-haklarini-gozetmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN İNSAN HAKLARI NAZARİYESİNİ ORTAYA KOYMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2015 11:21:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet MErcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr-ı saadet]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[hukukulibad]]></category>
		<category><![CDATA[hukukullah]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Hatemi]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[islam hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[islam insan hakları beyannamesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İnsan Hakları Nazariyesi]]></category>
		<category><![CDATA[İzzet Özgenç]]></category>
		<category><![CDATA[kesbi haklar]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Birsin]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Şentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Reşid Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[vehbi haklar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=83</guid>

					<description><![CDATA[Arapçada olduğu gibi Türkçede de “hak” kelimesi, gerçek, sabit, doğru yol, hakiki inanç, adalet, görev, muvafakat ve mutabakat gibi çeşitli manalar ihtiva etmekte olup Kur’an’da Allah Teala’nın güzel isimlerinden biri olarak  da (el-Hakk) takdim edilmiştir. Hak kelimesinin türevleriyle birlikte Kur’an’da iki yüz doksan yerde geçmesi Rabbimiz tarafından ne denli önemsenen bir kavram olduğunu göstermektedir. İslam [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Arapçada olduğu gibi Türkçede de “hak” kelimesi, gerçek, sabit, doğru yol, hakiki inanç, adalet, görev, muvafakat ve mutabakat gibi çeşitli manalar ihtiva etmekte olup Kur’an’da Allah Teala’nın güzel isimlerinden biri olarak  da (<em>el-Hakk</em>) takdim edilmiştir. Hak kelimesinin türevleriyle birlikte Kur’an’da iki yüz doksan yerde geçmesi Rabbimiz tarafından ne denli önemsenen bir kavram olduğunu göstermektedir.</p>
<blockquote><p>İslam hukukunda haklar genel anlamda Allah’a aittir ve ancak Allah’ın tahsis ve yetkilendirmesiyle ikinci şahıslara geçer.</p></blockquote>
<p>Batıda yaşanan derin hak ihlallerinin ortaya çıkardığı hak arama bilinci ve hak bildirgeleri İslam dünyasında aynı tarzda ortaya çıkmamıştır. Zira, Müslümanlar asırlarca birlikte yaşadıkları başka toplumların ve din mensuplarının haklarını önemli oranda gözetmiş ve barış içinde birlikte yaşamayı başarabilmiştir. İslam tarihi incelendiğinde, Batı’nın çok büyük bedeller ödeyerek ağır şartlar altında elde ettiği hak ve hürriyetlerin Asr-ı Saadet’ten başlayarak bütün Müslüman toplumlarda büyük oranda korunduğu görülecektir. Bu müspet durum Batı tarzı hak söylem ve belgelerinin İslam dünyasında yaygın olmayışının temel sebebi olarak görülebilir. Ne var ki, yedi milyarlık insanlık âleminin benimsediği sosyal hayat tarzı ve yaşadığı derin acılar, artık İslam insan hakları söylem ve belgelerinin bütün açıklığıyla ortaya konmasını acil bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır.</p>
<blockquote><p>Hak, içinde Allah’a karşı yükümlülük taşıyan bir tahsis ve yetkidir.</p></blockquote>
<p>İslam’ın insan hakları nazariyesini ortaya koyabilmek için Kur’an vahyine ve Hz. Peygamber’in vahyi uygulama biçimi olan sünnetlerine bakmak icap eder. Yüz yıl önce telif edilen el-Menar Tefsiri’nde Yunus Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerini yorumlanırken, Batı’nın yaklaşımını eleştiren Muhammed Abduh ve Reşid Rıza, “hak ve özgürlük” kavramlarını, insanın fıtratı ve Yaratıcı’sına duyduğu ihtiyaç bağlamında ele almışlardır. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde özellikle son çeyrek yüzyılda İslam’ın insan hakları anlayışı konusunda telif edilen eserler, Müslümanların mütekâmil bir ‘İslam İnsan Hakları Nazariyesi’ ortaya koyabileceğini göstermektedir. Bu ihtiyaç, Batı’nın insan hakları yaklaşımlarının ve belgelerinin insanlığın derdine deva olmak bir yana büyük çaplı hak ihlallerinin bir aracı haline getirilmiş olması sebebiyle aciliyet kesbetmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hukukullah ve hukukulibad tasnifi </strong></p>
<blockquote><p>İslam hukukçuları, süjenin obje üzerinde özgülük oluşturan ve hukukça tanınan yetkisini hak olarak görmektedir.</p></blockquote>
<p>Hak mefhumu İmam Buhari tarafından Allah hakkı (<em>hukukullah</em>) ve kul hakkı (<em>hukukulibad</em>) şeklinde tasnif edilmiştir. Bu tasnife göre menfaati özel olana kul hakkı denmiştir. İslam hukukçularının genel eğilimi, süjenin obje üzerinde özgülük oluşturan ve hukukça tanınan yetkisini hak olarak görmek şeklindedir. ‘İnsan hakları’ kavramında ise kişisel haktan çok, insan türüne ait yetki ve aidiyete vurgu yapılmaktadır. İslam hukukunda haklar genel anlamda Allah’a aittir ve ancak Allah’ın tahsis ve yetkilendirmesiyle ikinci şahıslara geçer. İkinci şahıs bakımından bu haklar, Allah’a karşı bir yükümlülük niteliğine bürünürken, üçüncü bir şahsa karşı talep ve tahsise yetkili olduğu bir hakka dönüşmektedir. Buna göre hak, içinde yükümlülük taşıyan bir tahsis ve yetkidir (Birsin, 2012: 77-93).</p>
<blockquote><p>İslam’a göre insan tür olarak yaratıldığından itibaren hak sahibi olarak kabul edilmiştir.</p></blockquote>
<p>Kulluk söylemi insana izafe edildiğinde ‘kölelik’ anlamına gelmekte olup Kur’an bunu yasaklamıştır. Kulluk Allah’a izafe edildiğinde, insanlar arasında ‘mutlak eşitlik’ zihniyetine sağlam bir temel oluşturur. Hz.Peygamber’in bütün bir insanlığa tebliğ ettiği vahiy mesajı insanlığı ‘kula kulluk’tan kurtulup sadece Allah’a kul olmaya çağırarak, gerçek özgürlüğün ve eşitliğin en sağlam yolunu göstermiş, uygulamalarıyla da bir ‘felah’ modeli inşa etmiştir.</p>
<blockquote><p>Varoluş haklarında adalet eşitliktedir. Kazanılmış haklar alanında ise -temel hakların aksine- eşitlik zulüm anlamına gelir.</p></blockquote>
<p>Hak kavramına Kur’an’ın perspektifinden baktığımızda şunu görürüz: İnsan tür olarak yaratıldığından itibaren hak sahibi olarak kabul edilmiştir. İnsanın sahip olduğu temel hak yaşama hakkıdır. Bu hak yaşayan her canlıya tanınmış bir haktır&#8230; (Birsin, 2012: 22).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan Hakkı”, “Adalet” ve “Hukuk Devleti” kavramlarını insanlığa kazandıran İlahi Vahiy’dir&#8230; ‘Hak’, hukukun koruduğu menfaattir. Allah’ın bağışladığı hakları en iyi şekilde koruyacak olan hukuk da ‘İlahi-Tabii Hukuk’tur. Bu hukuk değişmez düzenlemeye sahiptir ki, zaten insan haklarının güvenceye bağlanması için bu hakları koruyan hukuk ilkelerinin değişmez olması gerekir. Bu bağlamda, şeriatin değişmezliği bir sorun değil, tam aksine bir güvencedir (Hatemi, 1994: 26-29).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam insan haklarının evrenselliği</strong></p>
<p>Ebu Hanife ve takipçileri, hiçbir otorite tarafından alınamayan evrensel insan hakları teorisini geliştirmişlerdir. İnsan hakları, hiçbir koşula bağlı olmaksızın, devamlı, eşit bir temelde, her bireye doğuştan verilen haklar olarak tanımlanmaktadır. Fakihler, Müslüman olsun olmasın Hz. Âdem’in neslinden gelmenin temel haklara sahip olmak için yeterli olduğunu savundular. İnsan haklarının evrensel olduğuna kanıt olarak da Kur’an’da Allah’ın hitabının evrenselliğini ve Hz. Peygamber’in davetinin evrenselliğini delil göstermişlerdir (Şentürk, 2007: 46-48). İstisnaları olmakla birlikte fukahanın genel olarak fikir birliğine vardığı bu ‘hakların evrenselliği’ yaklaşımı herkesin ve her kesimin insan olmaktan kaynaklan temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu savunmaktadır. Bu görüş İslam’ın evrenselliği ve kapsayıcılığı ile de örtüşmektedir.</p>
<p>İslam insan hakları açısından evrenseldir. Müslüman olsun ya da olmasın bir birey insan haklarına saygılı olduğu müddetçe Müslümanlarla aynı toplumda yaşamasında bir sakınca yoktur. Bu durumda bu bireyi öteki olarak görüp ona düşmanlık yapmak yasaktır. Buna karşın, bir Müslüman, toplum içinde zulüm yapıyor ve insan haklarına saygı göstermiyorsa bu durumda ona karşı çıkmak da bir yükümlülüktür. Sosyal seviyede, ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramları arasındaki ölçüt, zulüm ve adalettir (Şentürk, 2007: 22).</p>
<p>İslam, haklar konusunda din ayrımı yapmamaktadır. Zulüm söz konusu olduğunda, zulme sebebiyet veren her kimse ona karşı müdahalede bulunmak ve zulmü engellemek esastır. İslam müminlere yaşadıkları ortamı ıslah etme ve ifsada karşı çıkma görevi yüklemiştir. Müslümanlar yakın çevrelerinde ve tüm yeryüzünde olan biten olaylara ilgisiz kalamazlar. Güçleri ölçüsünde olan biten tüm olaylara karşı doğru bir tavır almakla yükümlüdürler. Zulme karşı çıkmak ve mazlumdan yana tavır almak Allah’ın insana yüklediği temel bir sorumluluktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’da hakların karakteristik yapısı </strong></p>
<blockquote><p>Vehbî haklar kategorisinde bırakın ayrım yapmayı, dozaj farkına gitmek bile bir zulüm fiili işlemek olarak telakki edilir.</p></blockquote>
<p>İslam literatüründe ‘<em>hukukulibad</em>’ kavramıyla ifade edilen insan haklarının, varoluştan gelen (<em>vehbî</em>; Allah tarafından doğuştan bağışlanmış) haklar ve kazanılmış (<em>kesbî</em>; kulun çabasıyla kazanılmış) haklar şeklinde tasnif edildiği görülmektedir. Bu bahsi, uzunca bir süredir İslam’ın insan hakları yaklaşımı konusunda bir eser üzerinde çalışan Ahmet Mercan’ın ifadeleriyle özetlemekle yetinelim:</p>
<p><strong>Vehbî haklar</strong> doğumla değil daha anne karnında yüz yirmi günlük bir cenin iken başlar. Ona yönelik bir saldırı, yaşama hakkını ihlal kapsamında karşılık görür. İnancı, cinsiyeti, ırkı ve bölgesi konu edilmeden her bir insan için hayatı idame edecek ihtiyaçların sağlanması esastır. İstediği inancı seçme; buna uygun yaşama, ifade etme ve örgütlenme hakkı vardır. Temel haklar eşitliği ön gören bir mahiyete sahiptir. Herkesin canı, malı, aklı, nesli, mülkü aynı oranda kıymetlidir. Bu haklar kategorisinde bırakın ayrım yapmayı, dozaj farkına gitmek bile bir zulüm fiili işlemek olarak telakki edilir. Varoluş hakları zaman, bölge etnik köken, statü ile değişmeyen, önemi azalmayan, şahısların ve devletlerin dokunamayacağı, devredilmez, vazgeçilmez haklardır. Bu hakları her insan eşit oranda kullanır. Hakları ihlal edenler, sebeple orantılı olarak, aynı cezaya çarptırılırlar. Bu haklardan yararlanma ehliyeti olmayanların hakları, devlet ve toplum tarafından korunmaya devam eder. Varoluş hakları aynı zamanda her insana aynı oranda sorumluluk yükleyen haklardır. Dünyanın bir yerinde “suçsuz” bir insan öldürülse başka bir bölgede, birinin sözü kesilse, diğer tüm insanların buna tepki göstermesi gerekir. İlahi Kelâm müminler için bu tepkiyi farz-ı kifâye olarak ortaya koyar. Eğer bu görevi ifa eden bir grup çıkmamışsa bütün Müslümanlar bu ihlalden sorumludur… Varoluş haklarında adalet eşitliktedir… Kur’an’ın Müslümanlara yüklediği vazifelerin yerine getirilmesi kulluk görevi ile de ilgilidir. Bir Müslüman temel haklar konusunda çalıştığında, iyi bir fiil ürettiğinde, yaptığı iş “salih amel” kapsamına girer ve ahiretini de etkiler (Mercan, 2015: 73-74).</p>
<p><strong>Kesbî haklar</strong> kategorisi, kişisel tercihlerin yer aldığı alan olup farklılığa imkân tanıyan bir özelliğe sahiptir. İnsanlar, temel hakları kullanarak yer aldıkları sosyal hayat içerisinde yetenekleri ve çalışmaları nispetinde imkân ve statü elde ederler. Her statünün o statünün dışında kalan insanlara nispetle avantajları ve sorumlulukları vardır. Temel hakların aksine bu alanda eşitlik, zulüm anlamına gelir. Çalışanla çalışmayanın, bilenle bilmeyenin eşitlenmesi adalet açısından mümkün olmayacağından, yarışmacı haklar diye de isimlendirilen kazanılmış haklarda temel hakların aksine farklılık esastır. Yarışmacı özellikleriyle, ilerleme anlayışı içinde gelişen kesbî hakları dünya üzerinde tek düze bir yapıya dönüştürmek, bu hakların özüyle çelişir. Temel haklar için geçerli olan “her yerde, her zaman, herkes için” anlayışı, sözleşmelerin geçerli olduğu kazanılmış haklar alanı için donukluk ve tekdüzelik anlamına gelecektir (Mercan, 2015: 75-76).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yararlanılan kaynaklar</strong>:</p>
<ul>
<li>BİRSİN, Mehmet. (2012). İnsan Hakları Kuramı, Düşün Yayıncılık, İstanbul.</li>
<li>HATEMİ, Hüseyin. (1994). “İslam’da İnsan Hakkı ve Adalet Kavramı”, İnsan Hakları Sempozyumu, İstanbul, s.25-40. (2. Baskı 1995).</li>
<li>MERCAN, Ahmet. (2015). “İslam Medeniyeti Açısından Hakların Karakteristik Yapısı ve Ayrımcılık”, Kur’ani Hayat Dergisi, sayı: 40, s.72-77.</li>
<li>ÖZGENÇ, İzzet. (1994). “İnsan Haklarının Felsefi Temeli”, İnsan Hakları Sempozyumu, İstanbul, s.41-52. (2. Baskı 1995).</li>
<li>ŞENTÜRK, Recep. (2007). İnsan Hakları ve İslam, Etkileşim Yayınları, İstanbul.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-insan-haklari-nazariyesini-ortaya-koymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
