<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iktidar Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/iktidar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/iktidar/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 16:59:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE  ŞÛRANIN ANAHTAR ROLÜNÜ KAVRAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 09:47:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’l-Kur’ân]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’s-Sultâniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmrân 3:159Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[âlim ve âdil]]></category>
		<category><![CDATA[bağlayıcı bir karar]]></category>
		<category><![CDATA[Bedreddin İbn Cemâa]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiMâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Cessâs]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[danışma]]></category>
		<category><![CDATA[danışma kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[derin kavrayış]]></category>
		<category><![CDATA[devlet başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[ehil insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i sünnetŞehristânî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muharrerü’l-Vecîz]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[güç ve kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hâdeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Hatîb eş-Şirbînî]]></category>
		<category><![CDATA[Hattâb]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefâ-yi Râşidîn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü’l-Hümâm]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtubî]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Şevkânî]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[TDVİA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=576</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını çizdi ve tarihte şûra kararlarının bağlayıcı olmaktan çıkarılmasının doğurduğu acı sonuçları hatırlattı. Biz de üstadın izinden giderek bu hafta şûranın mahiyetine ve sorun çözmedeki yüksek kabiliyetine bir daha dikkat çekmek istedik.</p>
<p>Fıkıh müktesebatında “danışma” ve “danışma kurulu” anlamında kullanılan “<em>şûrâ</em>” terimini, Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ederek, sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin mahiyetini birlikte iyice kavramaya çalışalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın fıkıh müktesebatında tartışılan hükmünü netleştirebilmek</strong></p>
<p>“Şûra kelimesi fıkıhta kamu hukukunu ilgilendiren meselelerde <em>danışma</em> anlamında yaygın biçimde kullanılmakla birlikte doktrinde şûranın bir <u>terim olarak tanımı yapılmamıştır</u>. Bu durumun kamu hukuku alanında büyük ölçüde tarihsel uygulamanın izlenmiş olmasıyla ilgisinin bulunduğu söylenebilir. Ahkâm âyetlerinin tefsiriyle ilgili bazı kaynaklarda yer alan tanımlar ise daha çok kelimenin sözlük anlamını açıklamaya yöneliktir ve şûranın çeşitleri, hükmü, konusu, alınacak kararın bağlayıcı olup olmadığı ve usulü gibi unsurlar içermemektedir.” (s.233).</p>
<p>Fıkıhta şûranın <strong>hükmü</strong> söz konusu olduğunda öncelikle devlet yönetiminde istişarenin zorunluluğu meselesi gündeme gelir. Klasik fıkıh doktrininde azınlığın görüşü bu konuda <strong>şûranın vâcip sayıldığı</strong> yönündedir. Meselâ Cessâs, “Onların işleri aralarında şûra iledir.” ifadesinin (Şûrâ 42:38) iman edip namaz kılanların bir niteliği şeklinde zikredilmesinden hareketle <u>müslümanların istişare ile emrolundukları</u> sonucuna ulaşmaktadır (<em>Ahkâmü’l-Kur’ân</em>, III/572).</p>
<p>İbn Huveyzimendâd’ın, yöneticilerin şer‘î hükmünü bilmedikleri ya da hükmü hususunda karar veremedikleri meselelerde ulemâ ile istişarede bulunmalarının vâcip olduğunu söylediği (Kurtubî, IV/250; Hattâb, V/7), diğer bir kısım Mâlikî hukukçusunun da hâkimlerin ulemâya danışmaları bağlamında aynı görüşü benimsediği ifade edilmektedir (Hattâb, VIII/108-109). Ayrıca Zeydiyye’nin bir kolu olan Hâdeviyye’nin devlet işlerinin yürütülmesinde şûra yöntemini vâcip gördüğü nakledilmektedir (Şevkânî, VII/239). Hatta İbn Atıyye el-Endelüsî <strong>şûra yöntemini terkeden yöneticinin azledilmesi gerektiği</strong>ni ve bu hususta bir <u>ihtilâfın bulunmadı</u>ğını söylemektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>Çağdaş İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunun desteklediği bu yaklaşım, öncelikle Hz. Peygamber’den ashabı ile istişare etmesini isteyen âyete dayandırılmaktadır. Onlara göre âyetteki <strong>emir sîgası</strong> aksine bir karîne bulunmadığı için <u>vücûba delâlet eder</u>. Bu görüş ayrıca şûrayı müminlerin temel özellikleri arasında sayan âyet, Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti ve Hulefâ-yi Râşidîn’in uygulamaları ile desteklenmektedir.</p>
<p>Devlet başkanının yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin yetkilerini kullanırken istişareye başvurmasının vâcip değil <u>mendup olduğu</u> görüşü İmam Şâfiî ile diğer bazı hukukçulara nisbet edilmektedir. Bunu savunan hukukçuların âyetteki emri nedbe hamlederken karîne olarak uygulamaya dayandıkları anlaşılmaktadır. Ehl-i sünnet içinde bir kesim, müctehid sayılmayan bir kimsenin devlet başkanı seçilebileceğini kabul etmekte, ancak onun, şer‘î meselelerin hükümleri hususunda kendisine danışacağı müctehid bir kimseyi yanında bulundurmasını şart koşmaktadır (Şehristânî, I/160; İbnü’l-Hümâm, s.277). Bu eğilim müctehid olmayan devlet başkanı açısından istişarenin vâcip görüldüğü biçiminde anlaşılırsa devlet yönetiminde şûrayı mutlak vâcip ya da mutlak mendup sayan yaklaşımları kısmen uzlaştırmaktadır.</p>
<p>Klasik fıkıh doktrininde devlet yönetiminde şûranın hükmü meselesine yeterince açıklık getirilmediği anlaşılmaktadır. Bu konuda ağırlıklı görüşün hangi yönde olduğu hususunda çağdaş yazarların ihtilâfa düşmesi bu tesbiti doğrulamaktadır. Öte yandan evlenme, boşanma ve alım satım gibi günlük işler hakkında ilgililerle istişare etme dinen tavsiye edilen (mendup) bir davranıştır. Hâkim karar öncesinde ve müftü kendisine sorulan meselenin dinî hükmü hususunda ilim adamlarına danışma ihtiyacı duyabilir; bu durumlarda istişare çoğunluğa göre zorunlu sayılmamakla birlikte önemle tavsiye edilmiştir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hükmü vahiyle bildirilmemiş tüm meseleleri şûranın konusu yapabilmek </strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrininde nelerin şûraya konu olabileceği hususunda bir tasnif bulunmamakla birlikte <u>nasla düzenlenen meselelerin şûra konusu yapılamayacağı</u> ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in vahiyle bildirilen şer‘î hükümlere dair ashabı ile istişare etmemesi bu anlayışın temel dayanaklarındandır. Hükmü nasla bildirilmemiş meselelerden hangilerinin şûraya konu olabileceği hususunda özellikle, “İş hususunda onlarla istişare et!” âyetinde geçen (Âl-i İmrân 3:159) “emr” (iş) kelimesi yorumlanıp farklı görüşler ortaya konmuştur.</p>
<p>Bazı hukukçular, âyetin bağlamından hareketle istişare emrinin yalnızca <u>savaşla ilgili meseleler</u>i içine aldığını ileri sürerken bazıları din ve dünya işleri ayırımı yaparak istişare emrini sadece dünya işleriyle sınırlamakta, çoğunluk ise her meselenin dinî yönünün bulunduğu gerekçesiyle istişarenin alanını <u>hükmü vahiyle bildirilmemiş meselelerin hepsi</u>ne teşmil etmektedir. Öte yandan halifenin/devlet başkanının nasla tayini ilkesini benimseyen Şîa’daki hâkim görüş bir yana bırakılırsa devlet başkanının ehlü’l-hal ve’l-akdin biatı ile seçilmesi anlamında şûranın <strong>iktidarı elde etmenin aslî yöntemi</strong> sayılmasında fikir birliği bulunmaktadır.</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan bir kısmı ictihada açık alanda, fakat yalnızca ince ve derin analiz yapmayı gerektiren önemli işlerde şûra yönteminin işletilmesi gerektiği görüşündedir. Araştırmacıların çoğunluğu ise önemli iş kavramının objektif bir kriterinin olmadığı gerekçesiyle bu fikri reddetmektedir. İbn Abbas’ın âyeti, “İşlerin bir kısmında onlara danış!” anlamına gelecek şekilde (“<em>ve şâvirhüm fî ba‘dı’l-emr</em>”) okuması söz konusu görüşü destekler nitelikteyse de İbn Atıyye el-Endelüsî tarafından bu kıraat, istişarenin ancak <u>helâl ve haram kılma dışındaki konularda</u> yapılabileceğini delillendirmek üzere zikredilmektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>İstişareye ilişkin talebin Hz. Peygamber bakımından hangi konuları kapsadığı yolundaki tartışma, aynı zamanda şer‘î hükümlerin tesbitinde onun ictihad yetkisinin bulunup bulunmadığına ve fiilen ictihad edip etmediğine dair görüş ayrılığı ile de alâkalıdır. Buna karşılık sahâbenin ictihada açık alanda şer‘î hükümlerin tesbiti dahil bütün konularda birbirleriyle istişare ettikleri bilinmektedir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûraya ehil insanları doğru belirleyebilmek </strong></p>
<p>“Bireysel işlerle ilgili istişarede fikir alınacak kimselerin nitelikleri danışılan işin türüne göre değişir. İstişare bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek için yapılıyorsa danışılan kişinin <strong>âlim ve âdil</strong> (dindar ve güvenilir) olması gerekir. İstişare dünyevî meselelerle ilgiliyse danışılan kişinin muhakemesi sağlam, tecrübeli, dindar, danışılan meseleyle ilgili <u>özel amacı veya çıkarı bulunmayan</u> biri olması gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda “danışan kimseyi seven” kaydı koyan müellifler bir insanı seven kişinin onun için en iyi olanı düşüneceği noktasından hareket etmiş veya en azından <u>aralarında düşmanlık bulunmaması</u> gerektiğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır (Mâverdî, <em>Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn</em>, s.290-291; Kurtubî, IV/251). Danışılan kimsenin <strong>güvenilir</strong> olması her çeşit istişarede ortak bir şarttır. Bu şart, özellikle, “Danışılan, kendisine güven duyulan kimse demektir.” hadisine (Ebû Dâvûd, Edeb 114) dayandırılmaktadır (s.234).</p>
<p>Devlet yönetimiyle ilgili işlerde şûraya kimlerin katılacağı hususunda Kitap ve Sünnet’te özel bir düzenleme yoktur. Hz. Peygamber bu konuda tek bir yöntem izlememiş, bazı meseleleri mescidde hazır olan <u>bütün ashapla</u>, bazılarını ise başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere <u>ashabın önde gelenleriyle </u>istişare etmiştir. Klasik doktrinde şûra ehlini belirleyen açık bir tanım yer almamakla birlikte devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu ele alınırken kullanılan ehlü’l-hal ve’l-akd tabiriyle bu konu arasında sıkı bir ilişki bulunduğu söylenebilir. Bu tabirin ve yakından alâkalı olduğu ulü’l-emr tabirinin kapsamı tartışmalıdır. Çoğunluk, iki sınıf arasında iktidarın kullanımında ortaya çıkan tarihsel uzlaşmaya da uygun olarak ulü’l-emrin yöneticilerden ve ilim adamlarından meydana geldiği fikrini benimsemiştir.</p>
<p>Toplumun önde gelenleri (rüesâ, eşraf, âyan, vücûhü’n-nâs) yönetici ve ilim adamları sınıfına eklenerek <u>ehlü’l-hal ve’l-akdin kimlerden teşekkül edeceği</u> karara bağlanmıştır (Bedreddin İbn Cemâa, s.52-53; Hatîb eş-Şirbînî, V/422). Ancak ehlü’l-hal ve’l-akdi teşkil edecek kimselerin, içinde yer aldıkları toplumsal sınıflar belirlenmiş olsa bile onların niteliklerinin tesbit edilmesi hususunda objektif kriterler geliştirilememiştir. Müellifler ehlü’l-hal ve’l-akdi müslümanların erdemlileri, ictihad ve adalet ehli, icmâ ehli, ilim ve din ehli, toplumun önde gelenleri, önderler ve reisler, görüş ve düşünce ehli gibi tabirlerle niteleme yoluna gitmişlerdir.</p>
<p><strong>Mâverdî</strong>, bir kimsenin ehlü’l-hal ve’l-akdden sayılabilmesi için şu üç temel niteliğe sahip olmasını şart koşmaktadır: Bütün gereklerini taşıyan <strong>adalet</strong>, öngörülen şartlar çerçevesinde devlet başkanlığına lâyık olan kimseyi tesbit etmeye imkân verecek düzeyde <strong>bilgi</strong>, devlet başkanlığına en uygun ve toplumun yararını gözetme hususunda en dirayetli ve en bilgili kimseyi seçebilecek ölçüde ince düşünce ve <strong>derin kavrayış</strong> (<em>el-Ahkâmü’s-Sultâniyye</em>, s.4-5). Fakat bir kimsenin hangi düzeyde adaletli, âlim ve hakîm olduğu ve bunun nasıl belirleneceği sorunu Mâverdî’nin de ilgi alanı dışındadır.</p>
<p><strong>İbn Haldûn</strong> ise şûraya katılacak kimsenin asabiyet sahibi olmasını zorunlu görmektedir. Ona göre asabiyet sahibi olmayan kimsenin şûrada bildireceği görüşün, etkisi bakımından özel bir fikir sorma işleminden (istiftâ) farkı bulunmayacaktır (Mukaddime, s.223-224). İbn Haldûn’un belirlediği <strong>güç ve kudret</strong> unsuru, daha önce aynı açıklıkta İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin yaklaşımında hukukî bir değer şeklinde ortaya çıkmaktadır. <strong>Cüveynî</strong> çok sayıda taraftarı olan, içinde yaşadığı topluluğun kendisine itaat ettiği tek bir kişinin biatı ile imâmet akdinin kurulabileceğini ifade edip İbn Haldûn’un asabiyet şeklinde tabir ettiği sosyolojik öğeyi vurgulamakta ve ona hukukî bir kıymet atfetmektedir (el-Ğıyâsî, s.70-72).</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan önemli bir kısmının ehlü’l-hal ve’l-akd tabirini, günümüzün parlamenter ya da başkanlık sistemlerindeki yasama ve yürütme organlarının işlevlerine benzer görevlerle <strong>sorumlu bir kurul</strong> biçiminde anlama eğiliminde olduğu görülmektedir. Şûra meselesinde klasik ve çağdaş fıkıh doktrinleri arasında açığa çıkan yaklaşım farkını, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasî iktidarın iktisap ve kullanımında toplum iradesini esas alan düşüncenin ağırlık kazanması ve bunun evrensel bir değer şeklinde algılanmaya başlanmasına bağlamak uygun olur. Bu algılama biçimi Kitap ve Sünnet naslarının yorumunda da kendini göstermektedir. Bu yöndeki gelişim, çağdaş yazarlarca kaleme alınan bazı eserlerde şûra ve demokrasi kavramları arasında yapılan karşılaştırmalardan takip edilebilmektedir.</p>
<p>Klasik doktrinde hâkim eğilim kadınların seçme ve seçilme haklarının bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kadınların şûra ehlinden sayılıp sayılmayacağı çağımız İslâm âlimleri tarafından Kitap ve Sünnet nasları ile İslâm’ın temel ilkeleri ışığında tartışılmakta ve ağırlıklı olarak <strong>kadınların da erkeklerle aynı hakka sahip bulundukları</strong> benimsenmektedir. Klasik ve çağdaş çıkarımlar arasındaki farkın kendi dönemlerinin kadın ve siyaset algılamasından kaynaklandığı açıktır. Benzer bir durum, gayri müslim vatandaşların şûra üyesi olup olamayacağına ilişkin tartışmada da kendini göstermektedir.” (s.234).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın sorunları çözebilmesi için kararlarını bağlayıcı kabul etmek</strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrinindeki genel yaklaşıma göre şûra sonucunda ortaya çıkan karar çoğunlukla, hatta <u>ittifakla alınmış olsa bile devlet başkanı için bağlayıcı değildir</u>. Zira istişareyi emreden âyetin devamında, “Kesin karar verdiğinde artık Allah’a tevekkül et!” buyurularak (Âl-i İmrân 3:159) Hz. Peygamber’e şûrada ortaya çıkan fikirlerden uygun gördüğünü alıp kararını verme yetkisinin bulunduğu bildirilmekte ve istişare ettiği kimselerin fikirlerine ister uygun isterse aykırı düşsün kendi düşüncesinde ağırlık kazanan görüş doğrultusunda davranması istenmektedir (Taberî, <em>Câmi’u’l-Beyân</em>, IV/204). Bu yaklaşım tarihsel uygulama ile paralellik göstermektedir.</p>
<p>Çağdaş hukukçu ve araştırmacıların büyük çoğunluğu ise şûrada ortaya çıkan umumun görüşünü <strong>devlet başkanını hukuken bağlayıcı bir karar</strong> diye telakki etmektedir. Klasik doktrini büyük ölçüde dikkate almadan doğrudan Kitap ve Sünnet’ten elde edilen, şûraya başvurmanın vücûbu, hâkim iradenin <u>topluma ait</u> olduğu, siyasî iktidarın <u>toplum adına</u>, ona vekâleten kullanıldığı ve devlet başkanının yetkisinin <u>maslahatla sınırlı</u> bulunduğu gibi genel ilkelere dayandırılan bu yaklaşımın taraftarları tarihî şûra örneklerini belirtilen ilkeler çerçevesinde yorumlamaktadır. Ayrıca bazı çağdaş hukukçular tarafından şûra kararının bağlayıcı olduğu görüşü ile şûranın vâcip olduğunu benimseyen yaklaşım arasında ilgi kurulmakta, bazılarınca da devlet başkanının müctehid olup olmamasına göre farklı öneriler geliştirilmektedir.” (s.235).</p>
<p>Bu haftaki yazımızı Nizâmülmülk’ün konuya ilişkin görüşüyle noktalayalım: “Şûra prensibi kişinin <u>düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesi</u>ne imkân verir; bu ilkenin ihmal edilmesi <u>zayıf fikirlilik</u>ten kaynaklanır. Zira on kişinin alacağı tedbir <u>bir kişinin alacağı tedbirden</u> daha kuvvetli olur.” (Siyâsetnâme, s.116-117).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GÖNÜLLÜ KURULUŞLARDA  DEĞİŞİM SÜRECİNİ DİRAYETLE YÖNETEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Oct 2017 09:50:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[beceri]]></category>
		<category><![CDATA[becerileri]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değişim]]></category>
		<category><![CDATA[dernek]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik gelişme]]></category>
		<category><![CDATA[hesap verme]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kültür Eğitim Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[iş dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[işlevsel kurumlar]]></category>
		<category><![CDATA[jeopolitik konum]]></category>
		<category><![CDATA[Kamu ve özel sektör]]></category>
		<category><![CDATA[kolektif akıl]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel mirası]]></category>
		<category><![CDATA[Kurumsal Yönetim Akademisi]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsalyonetim.org]]></category>
		<category><![CDATA[KYA]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[niteliksel büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş]]></category>
		<category><![CDATA[refah]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Kuruluşları]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[süreklilik]]></category>
		<category><![CDATA[Süreklilik ve Kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[üçüncü sektör]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<category><![CDATA[yapma isteği]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim felsefesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=570</guid>

					<description><![CDATA[Gönüllü kuruluşlar alanında önemli projelere imza atan İLKE İlim Kültür Eğitim Derneği, STK’ların yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik sorunlarına çözüm üretmek amacıyla Kurumsal Yönetim Akademisi (KYA) kurduğunu duyurdu. Faaliyetlerini gönüllülük esasıyla yürüteceği açıklanan KYA, 30 Eylül 2017’de İstanbul’da düzenlenen bir törenle kamuoyuna tanıtıldı. &#160; Sayısal büyüme yanında kurumsal büyümeyi de gerçekleştirebilmek Altmışı aşkın sivil toplum kuruluşunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gönüllü kuruluşlar alanında önemli projelere imza atan <strong>İLKE</strong> İlim Kültür Eğitim Derneği, STK’ların yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik sorunlarına çözüm üretmek amacıyla <u>Kurumsal Yönetim Akademisi</u> (<strong>KYA</strong>) kurduğunu duyurdu. Faaliyetlerini gönüllülük esasıyla yürüteceği açıklanan KYA, 30 Eylül 2017’de İstanbul’da düzenlenen bir törenle kamuoyuna tanıtıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sayısal büyüme yanında kurumsal büyümeyi de gerçekleştirebilmek</strong></p>
<p>Altmışı aşkın sivil toplum kuruluşunun yöneticileri yanında üniversite rektörleri, dekanlar ve öğretim üyeleri ile iş dünyasından temsilcilerin de katıldığı tanıtım toplantısında protokol konuşmaları yanında tebliğler de sunuldu. KYA Başkanı Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş, “Sivil Toplum Kuruluşlarında Yönetim, Süreklilik ve Kurumsallaşma” başlıklı tebliğinde sivil toplum kuruluşlarının sayısal olarak büyümeleri ve etki alanlarının genişlemesine rağmen; <strong>yönetim, kurumsallaşma ve süreklilik</strong> sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu, akademiyi de bu sorunlara çözüm üretmek amacıyla kurduklarını açıkladı.</p>
<p>Akademinin, sivil alanda gönüllü faaliyetler yürüten kuruluşların “kurumsal <strong>kapasite</strong>lerini” ve bu kuruluşlarda “gönüllü ve profesyonel çalışanların <strong>yetkinlikler</strong>ini” artırmayı hedeflediğini vurgulayan Erdoğmuş, STK’lar için gönüllülüğü temel alan, ahlaki değerlere uygun, etkin, adil, şeffaf, dolayısıyla <strong>güvenilir</strong> bir yönetim sisteminin ve daha <strong>verimli</strong> çalışabilen kurumsal yapıların oluşturulmasına odaklanacaklarını belirtti. Kurumsal Yönetim Akademisi’nin sorumluluk bilinciyle sivil toplum hayatına ve kuruluşlarına dair araştırmalar yapacağını açıklayan Erdoğmuş, yayınlar üreterek, eğitimler vererek, seminer ve çalıştaylar düzenleyerek sivil toplum kuruluşlarına destek vereceklerini anlattı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gönüllü kuruluşlarda süreklilik ve kurumsallaşmayı sağlayabilmek </strong></p>
<p>Başkan Nihat Erdoğmuş’un Kurumsal Yönetim Akademisi’nin tanıtım toplantısında sunduğu açılış tebliğini şöylece özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Kamu ve özel sektör(ün) yanında <strong>üçüncü sektör</strong> olarak kabul edilen sivil toplum kuruluşları devlet ve özel sektörün ulaşamadığı pek çok alanda faaliyet göstererek önemli bir boşluğu doldurmaktadır. <u>Toplumsal değişimin önemli aktörleri</u> arasında yer alan STK’ların sayı, faaliyet alanı, ölçek ve uluslararası iş yapma kapasitesi bakımından büyümeye devam ettiği, çeşitlendiği ve değiştiği görülmektedir.</p>
<p>Son dönemlerde gönüllü kuruluşlar, sayısal olarak büyümeleri ve etki alanlarının genişlemesine rağmen birtakım sorunlarla karşı karşıyadır. Niceliksel büyüme ve genişlemenin <strong>niteliksel büyüme</strong> ve genişlemeye doğru dönüştürülmesi gereği dikkat çekmektedir. Büyüme ve genişleme süreci, sivil toplum kuruluşlarının, <u>varoluş gayelerini yeniden tanımlama</u>, organizasyonel yapı, insan kaynağı ve mali kaynakların yönetimi bakımından yeni duruma uygun düzenlemeler yapmalarını gerektirmektedir. Gelinen noktada, gönüllü kuruluşlar için genel geçer ve <u>tek tip çözümlerin yeterli olmadığı</u> açıktır. Faaliyet alanı, ölçek ve uluslararası iş yapma durumuna göre sivil toplum kuruluşlarında <u>sorunların türü ve düzeyi</u> de değişmektedir. Buna bağlı olarak çözüm yollarının da farklılaşması tabiidir.</p>
<p>Sivil toplum alanında yaşanan <u>gelişmeler</u>, yeni yönetsel ve organizasyonel pratiklerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu pratikler <u>yeni örgütsel formlar</u>a (kurumsal yapılara) ve yeni iş yapma usul ve tekniklerine dönüşmeye başlamıştır. Artık küçük ve tekil dernek veya vakıfların yanında, çok sayıda kuruluşu bünyesinde barındıran ve bunları yöneten <u>platform, çatı, şemsiye</u> gibi <strong>üst yapılar</strong>ın da var olduğu örgütlenme biçimleri ile karşı karşıyayız. Yine istatistiklere bakılırsa, sivil toplum alanında <u>profesyonel çalışan sayısı</u>nın gönüllü çalışan sayısından daha fazla olmaya başladığı dikkat çekmektedir. <strong>Değişim</strong> sürecinin doğal haliyle mi evrileceği, yoksa <u>planlı değişim çabaları</u>yla arzu edilen istikamete doğru mu gideceği kritik bir konudur. Gönüllü kuruluşların bir gaye için yola çıktıklarını düşünürsek, bu kuruluşların ulaşmak istedikleri gayenin tasarlanması, bu <u>gayenin somut modellere dönüştürülmesi</u> ve değişimin bu yönde kanalize edilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, gönüllü kuruluşların, siyaset ve iş dünyası ile ilişkileri, yeni oluşmaya başlayan kurumsal yapıları, bu yapıların kendi iç ilişkileri, insan kaynağının niteliği ve mali kaynakların etkin yönetimi konuları yeni bir <strong>yönetim felsefesi</strong> ve buna uygun yönetim <strong>becerileri</strong> gerektirmektedir. İhtiyaç duyulan beceriler, daha önce sivil toplum alanında deneyimlenmemiş büyüklük ve çeşitlilikte organizasyon yapılarının yönetimine işaret etmektedir.</p>
<p>Yapısal unsurların yanında; kurum olarak, <strong>adalet, şeffaflık, hesap verme</strong> ve sorumluluk gibi yönetişim ilkelerine uygun davranmayı sağlayacak sistem ve davranışlar her gün daha fazla önem kazanmaktadır. Günümüzde giderek karmaşıklaşan ve çeşitlenen sivil toplum alanında ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak ve <strong>değer üreten kurumlar</strong> olarak işlev görmek büyük önem arz etmektedir. Karşı karşıya kaldığımız <u>sorun, ihtiyaç ve meydan okumalar</u> daha güçlü kurumlar ve daha <strong>nitelikli insan kaynağı </strong>ile yola devam etmemizi zorunlu kılmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Büyüme ve değişim sürecini dirayetle yönetebilmek  </strong></p>
<p>“Ülkemizde birçok vakıf, dernek ve gönüllü teşkilat bin bir güçlükle ve büyük fedakârlıklarla güzel işler yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bununla beraber, uluslararası gelişmeler, sosyal, ekonomik, siyasi ve teknolojik değişimler gönüllü kuruluşları ciddi biçimde etkilemektedir. Bu açıdan baktığımızda “büyüme ve değişim sürecini yönetmek” gönüllü kuruluşların önündeki en temel yönetim meselelerinden birisi olarak durmaktadır. Peki, önemli, bir o kadar da zor ve meşakkatli bu süreçte neler yapılabilir?</p>
<ol>
<li>Ekonomik gelişme, refah, iktidar, iş dünyası, meslek sahibi olmak gibi önemli alanları deneyimlemiş kişiler olarak hayatın gayesinin ne olduğu konusunda yeniden düşünmeye, zihnî berraklığa kavuşmaya ve bu çabalardan sonra <u>anlamlı ve anlaşılır bir kurumsal <strong>gaye</strong> ortaya koyma</u>ya ihtiyaç var. Gayenin oluşturulması sonrasında, gönüllü kuruluşun gayesinin (temel varoluş amacının) yöneticiler, gönüllüler ve profesyoneller tarafından <strong>benimsenmesi</strong> ve paylaşılmasını sağlamak gerekmektedir. Sivil toplum alanında gönüllülük ruhunun ve heyecanının kaybolmaması için buna çok ihtiyacımız var.</li>
<li>Gönüllü kuruluşların sahip olduğu kaynak, kabiliyet ve kapasitelerini doğru analiz etmeleri, buna göre geleceğe hazırlanmaları ve <strong>stratejik tercihler</strong>ini yapmaları büyük önem arz etmektedir.</li>
<li>Üçüncü adım, stratejik tercihlerle uyumlu, faaliyet alanına ve ölçeğe uygun, etkin işleyen bir organizasyon yapısı, yönetici kompozisyonu ve liderlik yetkinliklerine sahip olmak gerekmektedir. Yani fikrî çerçevenin hayata geçirilmesine aracılık edecek doğru ve <strong>işlevsel kurumlar oluşturma</strong> ve/veya var olanların kapasitelerini geliştirme ihtiyacı bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile kurumsal yapıların, stratejik amaçlarla uyumlu, kurumsal ve yönetsel sürekliliğe katkı sağlayan ve <u>yönetimi devredilebilir</u> bir niteliğe sahip olmaları önemlidir. Kurumsal yapıların değer üretmesini önemsiyorsak, yönetici kompozisyonu ve <strong>liderlik</strong> konusunu da ciddiye almak durumundayız. Bu husus ya kurumların önünü açıyor ya da darboğaz oluşturuyor. Yönetim kurulları ve yönetim kadrolarında <u>uyum ve farklılığın</u> nasıl <strong>denge</strong>leneceği sorusu günümüzün en hayati yönetim sorularından birisidir. Liderin baskınlığı mı yoksa <strong>kolektif akıl</strong> mı sorusu üzerine çokça düşünmemiz gerekiyor. Son olarak, zamanın ve şartların farklı liderlik tarzları gerektirdiğinin altını çizmekte yarar var.</li>
<li>Nitelikli ve <strong>gönüllü insan kaynağı</strong>nın temini, elde tutulması ve geleceğe hazırlanması gönüllü kuruluşların karşı karşıya kaldığı temel yönetim meselelerinden bir diğeridir. Gönüllü bulmak ve gönüllüleri etkin yönetmek, gönüllü çalışma ile profesyonelliği dengeleyebilmek, çalışma ortamı ve özlük haklarıyla ilgili iyileşme yapmak gerekmektedir. Bu bağlamda <u>genç</u> nesli anlamak ve gönüllü kuruluşlara katılımını artıracak <u>istek ve motivasyonu sağlamak</u>, özellikle üzerinde durulması gereken kritik bir husustur.</li>
<li>Mali kaynak bulmak ve geliştirmek, mali kaynakların yönetiminde iyileşme, iş ve işlemlerde şeffaflığın sağlanması ve <strong>hesap verebilir</strong> sistemler oluşturmak diğer bir kurumsal yönetim konusudur. Gönüllü kuruluşların büyük ölçüde hayırseverlerin yardımları ile faaliyetlerini gerçekleştirdiklerini biliyoruz. Hayır faaliyetlerinde “bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi” hassasiyeti yanında, gönüllü kuruluşlarda yanlış, ihmal ve hataların olmaması için nasıl bir <strong>şeffaflık</strong> ve hesap verme sistemi olmalı sorusu üzerine de çokça düşünmemiz gerekiyor.”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Zengin potansiyelimizi yetkinlikle açığa çıkarabilmek</strong></p>
<p>“Ülkemizin <u>kültürel mirası, jeopolitik konumu, gelişmekte olan ekonomisi ve genç nüfusu</u> gönüllü kuruluşlara önemli imkânlar sunmaktadır. Ancak mevcut organizasyon biçimlerimiz ve   kurumsal yapılarımız dönüştürülemezse geleceğe hazırlıksız yakalanma yanında, sonraki kuşaklara çözümü zor <u>sorun yumakları</u> bırakma potansiyeli de taşımaktadır. Karşı karşıya kaldığımız durum, <u>geçmişin doğru anlaşılması, bugünün doğru okunması ve geleceğin doğru tahmin edilmesi</u>ni gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Kurumların gaye ve stratejik amaçlara ulaşmak için tasarlanmış <strong>araçlar</strong> olduğunu hatırlamakta yarar var. Tarihsel ve sosyolojik bir karaktere sahip olan kurumlar <u>sosyo-teknik sistemler</u>dir. Kurumlar, kurucu iradenin biçimlendirdiği, görünmeyen ancak buzdağının altında tüm davranışlarımızı etkileyen bir <u>kurum kültürü</u>ne sahiptir. Bu açıdan bakınca kurumlar, tesisi zor, değişimi ve dönüşümü daha da zor yapılardır. Kurumları böyle bir gerçekliğe sahip, özenle kurulması ve büyütülmesi gereken araçlar olarak görüyoruz.</p>
<p>Kurumsal Yönetim Akademisi, sivil toplum alanında kâr amacı gütmeden faaliyet gösteren kuruluşların “kurumsal kapasiteleri” ve bu kuruluşlarda “gönüllü ve profesyonel çalışanların yetkinliklerini artırmayı” hedeflemektedir. Yetkinliği; <strong>bilgi, beceri ve yapma isteği </strong>üçlüsünün <u>birlikte var olması</u> olarak kabul ediyoruz.</p>
<p>STK’lar için ahlaki değerlere uygun, etkin, adil, şeffaf, dolayısıyla <strong>güvenilir</strong> bir yönetim sisteminin ve daha verimli çalışabilen kurumsal yapıların oluşturulması önemli bir odaklanma alanı olacaktır. Gönüllü teşekküller olarak ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarının, <u>profesyonelleşme</u> sürecine evrildiği bu dönemde bilgi ve birikim açısından donanımlı <u>yönetici, profesyoneller ve gönüllüler</u>e önemli derecede ihtiyaç duyulmaktadır. KYA, kurumsal ve bireysel düzeydeki bu ihtiyaçların giderilmesine katkı vermek üzere yola çıkmaktadır. Bu yolculukta, üniversitelerimiz ve gönüllü kuruluşlarımızla birlikte yürümek, kamu ve özel sektörün desteğini de arkamızda görmek istiyoruz.</p>
<p>Uzun yıllardır gönüllü kuruluşlar alanında çalışmalar yapan İLKE Derneği, gönüllü kuruluşların faaliyetlerini yürütürken <strong>gönüllülüğü kaybetmeden</strong> daha organize, sistemli ve <strong>verimli</strong> çalışmalarının gereğine inanmaktadır. Bu yüzden <u>gönüllülük, kurumsallık, verimlilik ve sürekliliği</u> bir bütün olarak ele alıyoruz…”</p>
<p>Kurumsal Yönetim Akademisi, alanında uzman eğitimciler tarafından verilecek kurumsal yönetim eğitimlerinde, STK’ların uygulanabilir ve işlevsel olacak şekilde kurumsal yönetim prensiplerine göre hareket etme kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla STK’lara kendi <u>organizasyon yapılarını tasarlama, stratejik planlarını hazırlama, yıllık faaliyet ve iş planı oluşturma ve takibi</u> süreçleri hakkında <strong>bilgi ve beceri</strong> kazandırma hedeflemektedir. Keza, yönetim birimlerinin etkin çalıştırılması üzerinde yoğunlaşacak eğitimler süresince; yönetim ve yöneticilik, bir sistem olarak kurumlar, kurumsal gelişim ihtiyacının analizi, stratejik yönetim ve stratejik plan hazırlama, organizasyon yapısının oluşturulması ve geliştirilmesi, iş akış süreçleri ve iyileştirilmesi, kurumsal performans ölçümü ve denetleme, kurumsal yönetim ve yöneticilerin rolleri gibi başlıklar altında dersler verileceğini duyurmaktadır.</p>
<p>Bu yeni girişimin ülkemiz ve insanlık için hayırlı olmasını diler, emeği geçenlere yürekten tebrik ve takdirlerimi sunarım.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://www.kurumsalyonetim.org">www.kurumsalyonetim.org</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/gonullu-kuruluslarda-degisim-surecini-dirayetle-yonetebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’NIN FİKRÎ MİRASINA SAHİP ÇIKABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Nov 2016 07:56:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[anlam]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[doğal kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Karaarslan]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslami fanatizm]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Hakkı Akın]]></category>
		<category><![CDATA[Malatya Kültür A.Ş]]></category>
		<category><![CDATA[orta yol]]></category>
		<category><![CDATA[sorgulamak]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Aktaş]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=390</guid>

					<description><![CDATA[Batı medeniyetiyle hesaplaşmaya girerken, hiçbir komplekse kapılmadan beslendiği kültürü de eleştirebilecek kadar yüksek bir özgüvene sahip olan Aliya, insanoğlunun kadim varlık meselelerine kafa yorarak evrensel ölçekte düşünce üretebilen bir çağdaş İslam mütefekkiridir. Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da. İslam dünyasında öncülüğe soyunan lider tiplerinin büyük bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı medeniyetiyle hesaplaşmaya girerken, hiçbir komplekse kapılmadan beslendiği kültürü de eleştirebilecek kadar <u>yüksek bir özgüvene sahip</u> olan Aliya, insanoğlunun <u>kadim varlık meselelerine kafa yorarak</u> evrensel ölçekte düşünce üretebilen bir çağdaş İslam mütefekkiridir. Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da. İslam dünyasında öncülüğe soyunan lider tiplerinin büyük bir kısmının entelektüel açıdan malul oldukları bir ortamda, maddi şartların tüm olumsuzluklarına rağmen fikrî ve ahlâki açıdan zengin bir bilge liderin tarihi nasıl yeniden kurabileceğine tüm dünya tanıklık etmiştir.</p>
<p>Bir düşünür ve bir özgürlük savaşçısı olarak ortaya koyduğu felsefi metinler, onu evrensel ölçekte fikir geliştirilebilen, insanlığın temel var oluş problemlerine dair düşünce üretebilen bir düşünür konumuna getirmiştir (Korkmaz ve Temel, 2014:367).</p>
<p>“Sadece soran cevap alacaktır” diyen Aliya, ömrü boyunca insanlık ve özgürlük için sorgulamaya devam etmiştir. Hayatı sorgulayan diğer düşünürlerden Aliya’yı ayıran ve onu ayrıcalıklı kılan fark ise aldığı cevapları samimiyetle hayata geçirmesidir. Aliya bu hususu şu şekilde değerlendirmektedir:</p>
<p>“Aşırı okuma bizi daha zeki kılmaz. Bazı insanlar kitapları basitçe yutarlar. Onlar bunu yaparken ‘sindirmek’, okunanı işlemek, hazmetmek gibi ‘anlam’ için gerekli olan zorunlu düşünce fasılalarına riayet etmezler. Bir arının poleni bala dönüştürmesinin dâhili çalışma ve zaman gerektirmesi gibi okuma da şahsi bir katkı gerektirir.” (İzzetbegoviç, 2011:4).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın Ayrıştıran Değil Birleştiren Orta Yol Olduğunu Dünyaya Anlatabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Çağına bilgece şahitlik eden Aliya, güçlü bir düşünür olduğu kadar öncü bir eylem adamıdır da.</p></blockquote>
<p>İnsanlığın değişmez değerlerinin adı olan İslam’ın temel ilkelerini derinden kavrayan ve hakkıyla kavradığı bu ilkeleri büyük bir belagatle ifade eden Aliya, Kral Faysal Ödülü’ne layık görülmesi haberi üzerine Riyad Radyo ve Televizyonu (RTV) muhabiri ile telefon aracılığıyla 16 Şubat 1993 tarihinde gerçekleştirilen mülakatında şunları söylemişti:</p>
<p>“Her şeyden önce bana acılar ve kendi halkımla birlikte geçirmekte olduğum imtihan da dâhil tüm bahşettikleri için Allah’a şükrediyorum. Allah’ın tarihi yönlendirdiğine inanıyorum. İlk gençlik yıllarımdan itibaren faaliyetlerimin ilham kaynağının İslam düşüncesi olduğu bir gerçektir. Benim için gelecekte de böyle olacaktır. İslam’da daima onun <u>insanları ayırmak yerine birle</u><u>ş</u><u>tiren</u> ve Yüce Kur’an’ın öğrettiği üzere hepimizin tek bir erkek ve kadından yaratıldığını teyit eden o evrensel değerlerinin peşine düştüm. Dolayısıyla hepimiz aynı soydanız, yine Yüce Kur’an’ın buyurduğu gibi birbirimize kötülük yapmak değil, birbirimizi tanıyabilmek için kabilelere ayrıldık. İslam ve Müslümanlara hizmet ederken aynı zamanda tüm sağduyulu insanların hizmetinde bulunuyorum.” (İzzetgegoviç, 2005:65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aliya, ‘üçüncü yol’ dediği ‘orta yol’ konusunda da şunları söylemiştir:</p>
<p>“Birbirleriyle çatışan ideolojilerin aşırılıklarının insanlığa empoze edilmeyeceğinin ve bir senteze, orta yola doğru gitme mecburiyetinin aşikâr olduğu bu zamanda biz göstermek isteriz ki; İslam, bu tabii fikir seyrine ahenkli bir tarzda bağlanmakta, bu fikirleri kabul ve teşvik etmekte ve peyderpey onların en etkili ifadesi olmaktadır. Doğu ve Batı arasında geçmişte birçok defa köprü görevi vazifesini görmüş olan İslam’ın öz vazifesini idrak etmeliyiz. Geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, bu gün bu dramatik çıkmaz ve alternatifler zamanında parçalanmış dünyada, aracılık rolünü yeniden devralmalıdır. Üçüncü yol olan ‘İslamî yol’un manası işte burada yatmaktadır.” (İzzetbegoviç, 1998:22).</p>
<blockquote><p>Aliya’yı hayatı sorgulayan diğer düşünürlerden ayıran ve onu ayrıcalıklı kılan fark, aldığı cevapları samimiyetle hayata geçirmesidir.</p></blockquote>
<p>Aliya’yı değerli kılan; bireysel ve toplumsal anlamda dert edindiği meselelerde yalnızca ortaya bir düşünce koyması değil, bunu kişisel olarak yaşaması ve toplumsal hayata yönelik örnek yaşantısı ve fikirleriyle bir eylem adamı oluşudur. Onun izlediği yol <strong>orta yol</strong>dur. Aliya, hiçbir zaman şiddeti alternatif olarak görmemiştir. Problemleri her zaman itidalle çözme gayretinde olan Aliya, toplumsal hedeflerine ulaşma çabasında İslami esasları kendisine dayanak noktası olarak kabul etmiştir. İslami düzenin sağlanması için ise kontrolsüz ve <u>a</u><u>ş</u><u>ırı g</u><u>üç</u><u> kullanımıyla </u><u>İslam</u><u>’ı lekelemeye kimsenin hakkının olmadı</u><u>ğ</u><u>ı</u> düşüncesiyle düşmanlarından nefret etmeme, adalet sahibi ve affedici olma yolunu seçmiştir. Bu anlamda Aliya, “Amaca giden her yol mubahtır felsefesi”ni reddetmiştir. Şiddeti reddeden Aliya, âlicenaplık, cesaret ve tutarlılığın hedefe götüreceğini savunmuştur (İzzetbegoviç, 2012:65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslami Yeniden Doğuşun Sorunlarını Ortaya Koyabilmek</strong></p>
<blockquote><p>‘Amaca giden her yol mubahtır’ felsefesini ve şiddeti temelden reddeden Aliya, âlicenaplık, cesaret ve tutarlılığın hedefe götüreceğini savunmuştur.</p></blockquote>
<p>En son Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan ve Ümit Aktaş’ın; “Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları” başlığıyla birlikte hazırladığı eser Malatya Kültür A.Ş. tarafından basılarak dağıtılmıştır. Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından 10-15 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 5. Anadolu Kitap Fuarı’nda bilge önder Aliya İzetbegoviç ana tema olarak benimsemiş, fuar etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve Süleyman Gündüz’ün yönettiği “Aliya İzzetbegoviç: Özgürlük Mücadelecisi” başlıklı panelde eseri hazırlayan zevat birer tebliğ sunmuştu.</p>
<p>Müslümanların samimiyetle ve fedakârlıkla İslam’a dönmeye ve onu yaşamaya ihtiyaçları olduğunu haykıran, bu uğurda hayatı boyunca kesintisiz bir mücadele veren merhum Aliya’nın düşüncesinin ve hayat tarzının anlaşılmasına katkı sunmayı amaçlayan bu özgün eseri ve adı geçen panelde sunulan tebliğleri esas alarak, bilge önder Aliya İzetbegoviç’in entelektüel mirasını özetle takdim etmekte, İslam dünyasının sorunlar yumağını çözmeye ışık tutması açısından büyük yarar bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorunları Doğru Teşhis Edip Sebeplerini Dirayetle Tahlil Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, bu günkü parçalanmış dünyada aracılık rolünü yeniden devralmalıdır.”</p></blockquote>
<p>İnsanlığın yegâne alternatif nizamı olan İslam’ın hayat tasavvurunu derinden kavrayan ve bu tasavvuru dirayetle ihya eden Aliya, Müslümanların neden geri kaldığı sorusunu sorarak başladığı “İslami Yeniden Doğuşun Sorunları” isimli cesur eserinde; İslam ve çağdaşlık, Müslüman kadın, eğitim sorunlarımız, İslami yenilenmenin esasları, Kur’an’ın nasıl okunması gerektiği, hicret, İslam’ın şartları ve Müslümanların kurtuluş mücadeleleri gibi mühim konulara temas etmektedir. Aliya, bazı çağdaş mütefekkirler gibi <u>İslam’ı sadece teolojinin konusu olarak algılamanın</u> ve böylelikle onun dış âlemi düzenleyen ve değiştiren tarafının yok sayılmasının <u>İslam toplumunun gücünü ve direncini içeriden zayıflatarak</u> sömürgeci barbarlar için kolay av haline gelmesine sebep olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır (İzzetbegoviç, 2016:12).</p>
<p>Uzun bir tarih diliminde insanlığa takdim ettiği parlak medeniyet unsurları bilindiği halde <u>İslam</u><u>’ı fanatizm, cehalet ve zul</u><u>ü</u><u>m dini olarak tanıtan yalanlar</u>ın nasıl devamlı gündemde tutulabildiğini sorgulayan Aliya bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır:</p>
<p>İslam hakkında ortaçağda oluşturulan ve gerçekle alakası olmayan tasavvur, eskiden olduğu gibi bugün de Avrupa’da bulunan çeşitli ideolojik ve siyasi güçlerin <u>menfaatlerinin lehine</u> olan bir durumdur. Bu güçler bütün diğer meselelerde birbiriyle kavgalı oldukları halde, İslam ve <u>M</u><u>ü</u><u>sl</u><u>ü</u><u>manlara zarar vermek gerekti</u><u>ğ</u><u>inde her zaman hemfikirdirler</u>. Sözde ‘ilerici unsurlar’ın ayrı, kilisenin ayrı sebepleri vardı ve emperyal devletler doğuya yönelik kendi işgal ve yağma seferlerini, barbarları medenileştirme misyonu olarak gösterebiliyorlardı. Bütün bunlara da yeni neslin <u>tarih bilgisi</u>nin neredeyse sıfır olduğu hakikati yardımcı olmuş ve gerileme dönemindeki Müslüman şehirlerin sefalet görüntüleri gerektiği şekilde bu yalancı tiyatroyu desteklemiştir. Tabii ki, aynı sonucu, denenmiş metot olan yarı gerçekleri kullanarak da elde etmek mümkündü. Bu metodun içeriği; İslam’ın geçmişindeki ve bugünündeki olumsuz hadiseleri her gün, titiz bir şekilde ve devamlı olarak tescil etmek ve ısrarla tekrarlamak, olumlu hadiseleri ise sistematik olarak <u>görmezden gelmek</u>ten ibarettir. İşte bu ‘suskunluk ihaneti’dir… (İzzetbegoviç, 2016:30-31).</p>
<p>Müslüman halkların mevcut geri kalmış ve <u>perişan durumunun sorumlusunun İslam değil Müslümanlar olduğu</u>na dikkat çeken, bu iki hususu maharetle tefrik eden Aliya, sorunun <strong>Müslümanların şahsi ve toplumsal hayatlarından İslam’ı dışlaması</strong> olduğunu tespit etmektedir. Mesela; Şûra Sûresi’nde olduğu Kur’an zulme karşı direnmeyi emrederken Müslümanlar zulme boyun eğmekte, iktidar sahiplerine yağcılık yapmaktadır. Yasak olduğu halde Müslüman ülkelerde hem üretilen hem de tüketilen alkol, binlerce aileyi parçalamaktadır. Kur’an bütün Müslümanların kardeş olduğunu açıkça beyan ettiği ve kardeşlik hukukunu gözetmelerini istediği halde Müslümanlar <u>birlik olamadıkları gibi</u> <u>düşmanlarının hesabına birbirleriyle savaşmaktadırlar</u>! İslam, komşusu açken tok uyuyanı Müslüman kabul etmezken Müslüman toplumlarda insanlar açlıktan ölmeye devam etmekte! (İzzetbegoviç, 2016:33).</p>
<p>Halklar layık olduğu tarzda yönetilir. İktidar mahiyeti gereği insanları bozar. Bu bozgunluğun yıkıcı etkisine sadece <u>Allah’a samimiyetle iman eden ve ahlâki değerleri sürekli canlı tutanlar</u> karşı durabilir. İslam batıl inançlara karşı çıkmış ve geniş bir coğrafyada bu batıl inançları temizlemiştir. Keza, din ile batıl inanç arasına kalın bir çizgi çizmiştir. Ne var ki, birçok batıl inanç Müslümanların benliklerinde ve evlerinde rahat bir sığınma bulabilmektedir! Hurafeler din ticaretine dönüşmüş durumdadır! Nitekim, din batıl inancı yok edemezse, batıl inanç dini yok eder. Hz. Muhammed (s) savaş esirlerini Müslümanlara okuma yazmayı öğretme karşılığında serbest bırakırken, günümüzde bir çok Müslüman İslam’a cehalet yoluyla hizmet edebileceğini zannetmekte, İslam ülkeleri eğitime millî gelirden düşük bir pay ayırmaktadır… Ezcümle, <u>Müslüman toplumlarda yaşanan sorunlar <strong>İslam’ın sosyal hayattan dışlanması</strong>ndan kaynaklanmaktadır</u> (İzzetbegoviç, 2016:35).</p>
<p>Sorunlarımızla cesurca yüzleşen Aliya, muazzam bir umutla dolu gönlünde, sadece Müslümanların değil bütün bir insanlığın yegâne alternatifinin İslam olduğunda zerrece tereddüt taşımamaktadır:</p>
<p>İslam dünyasının dört bir yanında yeni bir iradenin ortaya çıktığı görülmektedir. İslam düşüncesinin yol göstericiliğinde ve İslam ülkelerinin olağandışı doğal kaynaklarının maddî dayanağını oluşturacağı bu irade, yaklaşan İslami yeniden doğuş günlerinde dünyayı bir kez daha hayran bırakacaktır. Bu yeniden doğuşa katılmak her Müslümanın görevidir (İzzetbegoviç, 2016:40).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<ol>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (1998). <strong>Doğu ve Batı Arasında İslam</strong>. Çev. Salih Şaban. İstanbul: Nehir Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2005). <strong>Konuşmalar</strong>. Çev. Fatmanur Altun ve Rıfat Ahmetoğlu. İstanbul: Klasik Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2011). <strong>Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar</strong>. Çev. H. T. Başoğlu. İstanbul: Klasik Yayınları.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2012). <strong>İslam Deklarasyonu</strong>. Çev. Rahman Âdemi. İstanbul: Fide Yayınları.</li>
<li>Korkmaz, Ali ve Faruk Temel. (2014). “<strong>Bir Lider ve Eylem Adamı Olarak Aliya İzzetbegoviç</strong>”. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması. 26-28 Mayıs 2014. Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı (TDKB), s.367-378.</li>
<li>İzzetbegoviç, Aliya. (2016). <strong>Özgürlük Mücadelesi ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>. Hazırlayan ve katkı yapanlar: Mahmut Hakkı Akın, Faruk Karaarslan, Ümit Aktaş. Malatya Kültür A.Ş. Yayını, 344 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyanin-fikri-mirasina-sahip-cikabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
