<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. İbrahim Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/hz-ibrahim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/hz-ibrahim/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Aug 2017 16:47:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KURBAN KESMENİN  METAFİZİK VE PSİKOSOSYAL TEMELLERİNİ GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-kesmenin-metafizik-psikososyal-temellerini-gorebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-kesmenin-metafizik-psikososyal-temellerini-gorebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Aug 2017 09:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Allah aşkı]]></category>
		<category><![CDATA[birlik ve beraberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[gaye]]></category>
		<category><![CDATA[Hacc 22:36-37]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[ideal sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[kurban]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[madde üstü]]></category>
		<category><![CDATA[maddeden kurtuluş]]></category>
		<category><![CDATA[mana]]></category>
		<category><![CDATA[öz varlık]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat ve merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[sıla-i rahim]]></category>
		<category><![CDATA[varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=552</guid>

					<description><![CDATA[“Malum kurbana gelince: Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden biri olarak (ibadet) kıldık… Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz takvadır (derin sorumluluk bilincidir)…” (Hacc 22:36-37). Kurban ibadetinin mahiyeti ve ehemmiyeti, önceki semavi dinlerde ve İslamiyet’te kurbanın yeri, fıkhı, hikmeti ve takva [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Malum kurbana gelince: Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden biri olarak (ibadet) kıldık… Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz takvadır (derin sorumluluk bilincidir)…” (Hacc 22:36-37).</p>
<p>Kurban ibadetinin mahiyeti ve ehemmiyeti, önceki semavi dinlerde ve İslamiyet’te kurbanın yeri, fıkhı, hikmeti ve takva ile alakası hususlarını daha önce kaleme almış olduğumuz “Kurban: Varlık Hiyerarşisindeki Yerimizi Bilmek” başlıklı makalemizde kısa kısa ele almıştık. Bu yazımızda kurban kesmenin metafizik ve psikososyal temellerini merhum Ali Murat Daryal Hoca’dan iktibasla dikkatlerinize sunmak istedim:</p>
<p>“Bilindiği gibi kurbanın tarihi İslamiyet’te Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail’i kurban etme teşebbüsü ile başlar. Sonra bu teşebbüs, bizzat Allah tarafından Hz. İsmail’in yerine bir koç kurban edilmesi şekline çevrilir. Daha sonra da bizlerde koyun kurban etme şeklinde devam eder. İslam’da kurban kesme vâkıasını, tarihî menşeinden itibaren günümüze kadarki seyrinde üç merhaleye ayırmak mümkündür:</p>
<ol>
<li><strong> İbrahim</strong>’in kendi oğlunu Allah’a kurban etme teşebbüsü.</li>
<li>Bu teşebbüsün yine bizzat Allah tarafından durdurularak <strong> İsmail</strong>’in yerine bir koçun gönderilmesi. Bu ikinci merhalede dikkat edilirse kurban eden aynı kalmış, fakat kurban edilen değişmiştir ki, bu da intikal devresidir.</li>
<li>Son merhalede, yani <strong>bizler</strong>de ise hem kurban eden değişmiştir ve hem de kurban edilen.”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığı Kurtaracak Yegâne Gücün Allah Sevgisi ve Saygısı Olduğunu Derinden Hissedebilmek </strong></p>
<p>“Hz. İbrahim’in (as) kurban olarak evladını seçmesi tesadüfi değildir. Bu seçişi sadece sevgi ile değerlendirmek de mümkün değildir. Çünkü insan pekâlâ ailesini de evladı kadar, belki de daha fazla sevebilir. Böyle olabileceği hâlde, Hz. İbrahim’in kendi öz evladını seçmesinde daha başka hikmetlerin var olacağı muhakkaktır.</p>
<p><strong>Ana-baba ile evlat</strong> arasında sadece manevi bir bağ olan “sevgi”den başka maddi bakımdan da kuvvetli bir bağ mevcuttur. Zira evlat, ana-babanın maddi varlıklarının bir neticesi ve yine onların maddi ve manevi bir devamıdır. Hâl böyle olunca, baba ve ananın kendi manevi varlıklarının bir devamı olan evlatlarını kurban etmeye razı olmaları, bir bakıma kendilerini, <strong>kendi öz varlıklarını fedaya razı olma</strong>ları demektir.</p>
<p>Koç ile sahibi arasında da tamamen aynı münasebetler mevcuttur. Koyun madde, yani para karşılığı alınıp kesilmekte ve eti de bir kısmı evde bırakılmak üzere fakir-fukaraya, eşe-dosta hediye edilmektedir. Bir insanın zaman ve emek (yani <strong>güç ve enerji</strong>) olarak kendi ömründen bir parçasını teşkil eden, yani onun geçen ömründen bir kısmı demek olan para ile koyun alarak kesmeye razı olması, zaman ve emek sarf etmek suretiyle kendinden bir parça hâline gelen evladını kesmeye razı olması ve daha kısacası kendini kurban gibi feda etmeye razı olması manasına gelir.</p>
<p>Yine insanın kendi maddi varlığından bir kısmını vererek kazandığı para ile arasında maddi bağlantı olduğu gibi aynı zamanda ömrünün bir kısmı demek olan para ile manevi bir bağlantı, bir sevgi bağlantısı da mevcuttur. Çünkü o para, o insanın <strong>ömrünün bir kısmını</strong> temsil etmektedir. Kısacası para, insanın evladı gibi hem maddi ve hem de manevi olmak üzere her iki tarafının da tamamlayıcısıdır ve onlar öldükten sonra da iyi veya kötü olarak tıpkı evlat gibi onların bir devamcısıdır. Bu gerekçeler iledir ki, Hz. İbrahim’in evladı Hz. İsmail’i (as) kurban etme teşebbüsü bizlerde kendi alnımızın teri ile helâlinden kazandığımız para karşılığı aldığımız koyunu kurban etme şeklinde devam edegelmektedir.</p>
<p>Gerek Hz. İbrahim’in evladı Hz. İsmail’i kurban etme teşebbüsü ve gerekse bizlerin koyun kurban etme gayretlerimiz, <strong>madde üstü</strong> olup manevi sahaya giren sevgiyi de kademelere ve merhalelere ayırmaktadır. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in kıssasıyla <strong>Kendi sevgisi</strong>nin insanlara saadet ve selamet getireceğini ve ancak Kendi sevgisinin insanlığı düştüğü girdap ve felaketlerden kurtaracağını anlatmaktadır.</p>
<p>Evladı Hz. İsmail’i kurban etme teşebbüsünde Hz. İbrahim’in hareket noktası <strong>Allah aşkı</strong> idi. Allah aşkının Hz. İbrahim’deki tezahür ve tecellisi idi. Allah aşkıyla başlayan kurban kesme vâkıası, bizlerde Allah aşkına yönelme şeklinde devam etmektedir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurbanın Temel İşlevinin Allah Sevgini Artırmak Olduğunu İdrak Etmek </strong></p>
<p>“Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail ile olan münasebetine karşılık, bizlerin koyun ile olan münasebetimiz arasında ne gibi benzerlikler ve ne gibi bir ve aynı olan hususiyetler vardır?</p>
<p>Hz. İbrahim’in, evladı Hz. İsmail’i kurban etme teşebbüsünde hareket noktası, kemâliyle sahip olduğu ilahî sevgi idi. İşte bunun için evladını kurban etmeye lüzum hâsıl olmadı ve bu aynı sevgi, bir kurtarıcı olarak tecelli etti. Buna karşılık bizlerde ise kurban; layığı veçhile sahip olmadığımız ilahî sevgiye nail olabilmek için para, mal, mülk gibi ikinci-üçüncü dereceden <strong>birtakım sevgilerimizi bu ilahî sevgiye feda edebilmek</strong> gayretinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu da pekâlâ göstermektedir ki, ikinci, üçüncü veya daha aşağı dereceden de olsa herhangi bir sevginin gayret, çalışmak ve fedakârlık sonucu en üst sevgiye, <strong>ideal sevgi</strong>ye, yani ilahî sevgiye inkılap edip dönüşeceğini göstermektedir. Yoksa Allah Teâlâ, kestiğimiz veya keseceğimiz kurbanların kanından ve etinden müstağnidir. Bu kestiğimiz kurbanların, Allah Teâlâ’ya karşı beslediğimiz sevgi ve muhabbetin artmasına hizmet etmekten başka hiçbir değeri yoktur.</p>
<p>Bunlara ilaveten koyun hem bizzat kendi varlığıyla ve hem de alındığı karşılık itibariyle maddedir, <strong>maddeyi temsil etmekte</strong>dir. Şöyle ki;</p>
<p>1- Onu almak için para kazanmak gayesiyle sarf ettiğimiz enerji-güç-kuvvet itibariyle maddedir.</p>
<p>2- Enerji karşılığında kazandığımız ve alırken de vermek mecburiyetinde olduğumuz “para” itibariyle maddedir.</p>
<p>3- Ve nihayet sırf kendi varlığı itibariyle maddedir. Hâl böyle olunca, Kurban bayramının gelmesiyle, Allah rızası için kurban kesmemiz, maddeyi üç hâliyle, <strong>enerji-para-varlık</strong> olarak kendi nefsinde toplamış olan koyunu, yani <strong>maddeyi</strong> Allah rızasına, yani <strong>manaya tamamen feda etme</strong>mizden başka bir şey değildir.</p>
<p>Burada, potansiyel hâlindeki enerjiyi harekete geçirip ona istikamet ve şekil veren <strong>Allah rızası</strong> <strong>ve sevgisi</strong>dir. Canı et isteyen bir kimsenin bir koyun alıp kesip yediğini düşünelim. Burada ilk hareket noktası olan et ihtiyacı fizyolojik (bedenle ilgili), yani maddi bir ihtiyaçtır. Koyunu alıp kesip yemekle de bu ihtiyaç giderilmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Maddenin Dar Kalıplarından Kurtulup Onu Manaya Feda Edebilmek </strong></p>
<p>“Hâlbuki <strong>kurban</strong> vâkıasında durum hiç de böyle değildir. Başlayış ve bitiş madde değildir, bilakis <strong>madde üstü</strong>dür. <u>Maddenin manaya feda edilişi, zannedildiğinden çok daha fazla değer taşımaktadır</u>. Zira İslam’dan önce müşrikler, putları uğruna yaptıkları kurbanları putlarının dibinde keserlerdi. Böylece her ikisi de maddenin birer temsilcisi olarak bu insanların beş duygusuna hitap ederdi. Fakat bu insanlar, maddeyi kendi aralarında kademelere, sıralamalara ayırdıklarından, madde olan kurbanın yine madde olan puta kurban edilişinde hiçbir fevkaladelik görmezlerdi. İşte İslam’ın gelmesiyle, bu <strong>maddeden kurtuluş</strong> bir anda gerçekleşmiş ve insanlar maddenin dar sınırını bir anda aşabilmişlerdir.</p>
<p>İslam’dan çok önce, daha binlerce yıl önce, <strong>insanları</strong> maddenin dar sınırlarından ve belirli kalıplarından kurtarıp onları <strong>fikren ve ruhen yepyeni ufuklara yöneltmek</strong> için en büyük atılımı, insanı dehşete düşüren en büyük fedakârlığı, insanların bu hususa dikkatini çekmek için Hz. İbrahim (as) ve onun saygıdeğer oğlu Hz. İsmail (as) yapmıştır. Yapılan bu fedakârlık, insanları gözün dar zaviyesinden kurtarmış ve insanları <strong>daha büyük âlemler aramaya</strong> teşvik etmiştir. Bu da birçok yeni keşiflerin, yeni buluşların ve modern ilmin nüvesini teşkil etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlahî Sevginin Her Yerde ve Herkese Mahza İyilik Getirdiğini Görebilmek </strong></p>
<p>“Bunlardan başka yine bu kurban vâkıasının cemiyet içerisinde pek çok tarafı vardır. Etinden ve yününden konu komşunun, fakir fukaranın istifade etmesi gibi. Göze ilk bakışta cüz’î gibi görünen bu kurban etinden fakir fukaranın istifade etmesi meselesi, ciddi olarak hesaplanırsa, hiç de küçümsenmeyecek neticelerin alınacağı muhakkaktır. İşte bu küçücük bir vâkıa bile, <u>ilahî sevginin her yerde herkese iyilikten başka hiçbir şey getirmeyeceğini</u> gösterir. Nitekim canı et istediği için bir koyun alıp da kesen bir kimsenin bu koyunun etini kendi boğazından keserek fakir fukaraya dağıttığı pek görülmüş hadiselerden değildir. Bu kimsenin hareket noktası fizyolojik ihtiyaçtır. Hâlbuki kurban kesen bir kimsenin hareket noktası Allah sevgisidir.</p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden ve işinde akşama kadar bıkmadan usanmadan çalışan ve bu emeği karşılığında aldığı para ile satın aldığı koyunun etini akrabalarına gönderen bu kimse, onları hatırlamış, onlara olan sevgi ve bağlılığını ispat etmiş ve nihayet onları ziyaret etmiş durumdadır.</p>
<p>İslam’da <strong>sıla-i rahim</strong>, akrabaları ziyaret esası vardır. Burada dikkat edilecek olursa, gerek akrabalarını ziyaret eden kimse ve gerekse onlara kurban eti gönderen kimsenin tâbi oldukları formüller aynıdır. Yani, bu iki çeşit insan da akrabalarına aynı şeyleri vermişlerdir.</p>
<p><strong>Netice</strong> olarak şunu söyleyebiliriz ki; bir koyun satın alarak bunun üçte birini akrabalarına hediye eden bir kimse ömründen en az beş gününü zaman ve enerji olarak onlara adamış, onlara feda etmiş, dolayısıyla kendi varlığından onlara bir şeyler vermiş ve böylece hem onları hatırlamış hem <strong>onlara sevgi ve bağlılığını göstermiş</strong> ve hem de onları ziyaret etmiş, onları yoklamış ve bir sıkıntıya düşerlerse onlara elinden gelen yardımı yapacağını, her fedakârlığı göstereceğini ima yoluyla hissettirmiş durumundadır.</p>
<p><strong>Fakir fukaraya dağıtılan</strong> son üçte bire gelince: Böyle bir kimse, bu son üçte bir için de yine yukarıda anlatıldığı gibi, bütünüyle ömrünün tam beş gününü bu fakir fukaraya adamış, feda etmiş durumdadır. <u>İnsanlar hizmet ettikleri varlıklara tepeden bakamazlar</u>. Bunu isteseler de yapamazlar, daha doğrusu beceremezler. Zira <strong>hizmet sevgi getirir</strong>, yoksa boş bir gurur değil.</p>
<p>Bunlardan başka, bu fakir fukaraya dağıtılan bu etlerin onların gıdaları, beslenmeleri ve geçimleri üzerinde de fazlasıyla müspet yönden tesirli olacağını ve birçok faydalar sağlayacağını belirtmek kurbanın diğer faydalarını görmek açısından herhâlde kâfi gelecektir.</p>
<p>Yine bu kurbanın gelişigüzel olmayıp senenin muayyen günlerinde kesilmesi de diğer ibadetlerde olduğu gibi bu ibadette de Müslümanlar arası <strong>birlik ve beraberlik içinde olma</strong>nın lüzumunu göstermektedir.</p>
<p>İslamiyet, bütün canlılara karşı bizlere daima <strong>şefkat ve merhamet</strong>i emreder. Kurban, dikkatimizi şefkat ve merhamet üzerine daha fazla çeker ve bu hususta bizlere daha fazla tavsiyelerde bulunur. Bu da bizlere açıkça göstermektedir ki, canlı varlıklar ve hattâ cansız <strong>varlıklar gayeleri kadar değerlidir</strong>ler.</p>
<p>Nitekim gerek eti için ve gerekse kurban için olsun, her iki hâlde de koyun kesilmektedir. Yalnız bunları birbirinden ayıran ve birini diğerinden daha üstün kılan şey, kesilişlerindeki <strong>gaye</strong>dir. Kaldı ki, bu gaye de koyunun bizatihi kendinden gelmemektedir. Bilakis insanların niyetleri bu kendi malları olan koyunlar üzerinde bu kadar farklılık doğurursa, bu niyetleri taşıyan insanların bizzat kendilerinde ne derece farklılık doğuracağını bu küçücük misalden hesap edip çıkarmak herhâlde mümkündür ve yine de bu misalden hareket ederek kendi <strong>niyetlerimiz üzerine eğilerek</strong>, onlara en mükemmel şeklini vermeye çalışmamız da herhâlde şarttır…”</p>
<p>İbadetlerin felsefesi, psikolojisi ve sosyolojisi üzerine uzun yıllar kafa yoran ve bu alanda bizlere kıymetli eserler bırakan merhum Ali Murat Daryal Hoca’ya Allah’tan gani gani rahmet, siz muhterem okurlara huzur dolu bayram günleri ve dâreyn saadeti dilerim. Yüce Rabbimiz kurbanımız, haccımız ve namazlarımız başta olmak üzere tüm ibadetlerimizi kabul buyursun…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>GÜNGÖR, Fethi; “<strong>Kurban: Varlık Hiyerarşisindeki Yerimizi Bilmek</strong>”, <a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/</a>, 21.09.2015.</li>
<li>DARYAL, Ali Murat; <strong>Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, 507 s.</li>
<li>DARYAL, Ali Murat; <strong>Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, 336 s.</li>
<li><a href="https://tr-tr.facebook.com/alimuratdaryal/posts/572940862780226">https://tr-tr.facebook.com/<strong>alimuratdaryal</strong>/posts/572940862780226</a>, 15.03.2017.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-kesmenin-metafizik-psikososyal-temellerini-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’YI ‘BİLGE KRAL’ DEĞİL ‘BİLGE ÖNDER’ OLARAK TANIMLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2016 09:28:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[2:124]]></category>
		<category><![CDATA[25:74]]></category>
		<category><![CDATA[27:34]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[bilge kral]]></category>
		<category><![CDATA[bilge önder]]></category>
		<category><![CDATA[Cermen]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu ve Batı Arasında İslam]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Deklarasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[liyakat ve ihlas]]></category>
		<category><![CDATA[Medine İslam Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[melik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların İslamlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[mütevazı]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Alkan]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük mücahidi]]></category>
		<category><![CDATA[Platon]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit halifeler]]></category>
		<category><![CDATA[Saraybosna]]></category>
		<category><![CDATA[serin akıl]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[ulusun babası]]></category>
		<category><![CDATA[yetkinlik ve içtenlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=392</guid>

					<description><![CDATA[“Hani Rabbi İbrahim&#8217;i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki: ‘Ben seni insanlığa önder yapacağım.’ İbrahim: ‘Neslimden de mi?’ demişti. Allah buyurmuştu: ‘Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir!’” (Bakara 2:124). Sadece Allah’a kul olanların ideal anlamda insan olabileceğini derinden kavramış Aliya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hani Rabbi İbrahim&#8217;i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki:<br />
‘Ben seni insanlığa önder yapacağım.’ İbrahim: ‘Neslimden de mi?’ demişti. Allah buyurmuştu: ‘Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir!’” (Bakara 2:124).</p>
<p>Sadece Allah’a kul olanların ideal anlamda insan olabileceğini derinden kavramış Aliya gibi bir bilgeye “kral” lakabının yakıştırılması yakışık almamaktadır. Nitekim Allah’a kul olmayan bir insan, yaratılmışa kul ve köle olmaya mahkumdur.</p>
<p><strong>Kral</strong>; çoğunlukla babadan oğula veraset yoluyla intikal eden, hayat boyu süren, devleti kendi mülkü gibi gören ve toplumu neredeyse sınırsız yetkilerle sevk ve idare eden, keyfî kararları dahil hiçbir tasarrufu sorgulanamayan yönetici tipinin adıdır. Aliya’da bunların hiç birisi olmadığı gibi hepsine karşı idi: Yönetimi ne babadan devraldı ne de oğluna devretti. Kendi iradesiyle siyasetten çekildi, ölene kadar cumhurbaşkanlığı koltuğunda kalmayı hiç istemedi. Sadece sivil idarede değil savaşın en ateşli aşamalarında bile ilkeye dayalı muameleyi terk etmedi, keyfî davranmadı. Bir kral gibi devleti kendi mülkü gibi görme eğilimi ise Aliya’ya çok yabancı bir duygu idi. Konuşma yapmaya geldiği bir salonda masaya konan küçük fotoğrafı kaldırılmadan kürsüye çıkmayan, Saraybosna’nın en büyük caddesine adını verme önerisini reddeden, yerde bağdaş kurup oturarak bir çocukla arkadaşça sohbet eden, camiye girdiğinde kimseyi rahatsız etmeden boş bulduğu yere oturan, komşularından ayırt edilemeyen mütevazı evinde emekli maaşıyla hayatını tamamlayan bir insana ‘kral’ sıfatını reva görmek ya onu anlamamak ya da iltifat ediyorum zannıyla ona hakaret etmektir. Kral unvanı mecazen bir alanda en iyi olan kimse için de kullanılmakta olup Aliya’yı mütevazı, adil, bilge yönetici modeli olması itibarıyla ‘yöneticilerin kralı’ olarak düşünenler de olabilir. Ancak, zulmü ve istibdadı çağrıştıran bir kavramı mecazi anlamını kast ederek bile olsa -yanlış anlamalara mahal vermemek için- Aliya’nın temiz adına yapıştırmamak kanaatimce daha uygun olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kral Değil Kul, Bilgiç Değil Bilge, Uydu Değil Önder Olmak</strong></p>
<p>İzetbegoviç adil ve müşfik bir yönetici olması yanında ciddi bir fikir adamıydı. Doğu’yu da Batı’yı da yakından tanımış, İslam’ın da küresel vahşi düzenin de genetik kodlarını iyi kavramıştı. Aliya iman, aşk, akıl, irade ve birçok alanda bilgi sahibi idi. Ama asla bilgiçlik taslamadı. Fikrî derinliğine, bilgi birikimine, sadece kendi toplumu nezdinde değil bütün dünyada tanınmasına ve büyük bir itibar sahibi olmasına rağmen son derece mütevazı bir hayat tarzını ve gösterişten uzak doğal davranışları gönül huzuruyla benimsemişti.</p>
<p>Aliya inandığı gibi yaşayan, olduğu gibi görünen, toplumunu, insanları yürekten seven bir eylem adamıydı aynı zamanda. Bu gerekçelerle, Aliya gibi bir insanı betimlemek için ‘bilge kral’ yerine ‘bilge önder’ terkibini kullanmak daha isabetli olacaktır. Zira o, sırça köşkünde düşünce üretmekle yetinen ve uygulamayı halka bırakan elit bir entelektüel değil, hakimane fikirlerini bizzat hayata tatbik eden, toplumun sorunlarını çözmek için var gücüyle çaba sarf eden, insanlık onurunu muhafaza etmek için aktif mücadele yürüten bir <strong>bilge önder</strong> idi.</p>
<p>“Bilinçsizce yaşayan toplumların yıkılması ve yok olması kimseyi şaşırtmasın.” diyerek Allah’ın tarihe ve topluma vazetmiş olduğu değişmez bir yasaya işaret eden <strong>bilge</strong> Aliya, “Hedefimiz <u>Müslümanların İslamlaşması</u>, sloganımız ise <u>inanmak ve mücadele etmektir.</u>” özlü sözüyle de eylem stratejisini belirleyen bir hareket <strong>önder</strong>i olmuştur. Kökü gerek içeride gerekse dışarıda olan son derece karmaşık çok katmanlı problemlerle boğuşan günümüz Müslümanlarına bilgece yol gösteren Aliya, şanına yaraşır bir edayla İslam dünyasının önderlerine nasıl davranmaları gerektiğini de hatırlatmaktadır:</p>
<p>“Bize lazım olan <strong>serin akıl</strong> ve <strong>sıcak kalp</strong>tir.” tespitiyle Aliya, İslam siyaset teorisinde <strong>liyakat</strong> ve <strong>ihlas</strong>a tekabül eden iki mühim vasfa atıf yapmaktadır. Bu tespit doğrultusunda, Müslümanları yönetme emanetini deruhte eden liderler <strong>yetkinlik</strong> ve <strong>içtenlik</strong> kıstaslarını ne kadar taşıyıp taşımadıklarının muhasebesini yapmalı, ya bu hususlardaki kusurlarını hızla gidermeli ya da ‘fuzuli şagil’ konumunu daha fazla sürdürmekten vaz geçip emaneti ehline tevdi etmelidir. Aksi takdirde daha da karmaşık bir hal alarak kartopu gibi büyüyecek problemler yumağında emaneti zayi etmeleri, kendileriyle birlikte yönetim erkini gasp ettikleri toplumları da hüsrana sürüklemeleri kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple, kalıcı ahiret hayatını ebediyen yitirme pahasına bu geçici dünya hayatının anlık hırs ve tamahlarına yenik düşmeme, keza insani zaaflarını terbiye ederek nefsin arzularına gem vurabilme hususunda günümüzün Müslüman liderleri bilge önder Aliya’yı örnek edinmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Bilge’ Sıfatının ‘Kral’lık Düzenini Meşrulaştıramayacağını İdrak Etmek</strong></p>
<p>“Platon’dan itibaren ve onun etkisi altında kalan Müslüman filozofların siyasetnamelere soktukları bir siyasal idealdir ‘bilge kral’lık. Öyle ki bu, geleneksel kutsal ve tanrısal liderlik kültü ile ‘İslami hilafet’ geleneğini de birleştirerek, ortaya en azından önceki kadar kutsalcı, sonraki kadar da tanrısal payeye sahip bir otorite ve otoriterlik anlayışı çıkaracaktır. Bu öylesine yaman bir yanlış anlamadır ya da adlandırmadır ki, bırakın bu anlayışa teşne padişahları, 20. yüzyılın sonlarında ve Avrupa’nın ortasında bir ölüm kalım savaşımı veren, ama <u>hiçbir zaman otoriterliğe yönelmeyen</u>, kelimenin tam anlamıyla <u>otoriterlik/krallık karşıtı bir ‘bilge’</u> olan Aliya İzetbegoviç’in üzerine bile yapışmıştır. Onu çok seven Müslümanlar, ona layık hiçbir sıfat bulamadıklarından olacaklar ki, geleneksel bilgi dağarcıklarına müracaat ederek, hayatı boyunca ‘kral’cı anlayışlarla mücadele etmiş ve ortaya koyduğu felsefe kadar siyasal mücadeleyle de geleceğin paradigması için özgürleşmeci bir çığır açan bu şahsiyete, aslında onun için bir <u>aşağılama</u> bile sayılabilecek, onun aziz hatırasını incitecek ve onun ısrarla reddettiği “kral” unvanını ona vermişlerdir. Oysa Aliya, ‘<strong>ulusun babası</strong>’ deyimini bile reddetmiştir (Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç, 2003:280). Aliya, olsa olsa çağımızın bir bilgesi (müceddidi/yenileyicisi), bir özgürlük mücahididir.</p>
<p>Bosna-Hersek’in ölüm kalım mücadelesi sürecinde zaman zaman askerî kıyafetler giymesine ve bağımsızlık sonrasında sürecin salimen yürütülmesi için bir süre siyasi liderlik yapmasına rağmen Aliya son tahlilde nebevi mücadele geleneğine uygun bir ‘<u>sivil mücahid/mücadele adamı</u>’dır…</p>
<p>Farklı etnik ve dinî topluluklarla iktidarını paylaşması bir yana, otoriterliği reddi, tevazuu, iktidar imkânlarını şahsi çıkarları için kullanmaması, şaşaa ve gösterişten uzak liderliği ve iktidar kibrine kapılmaması, sadece İslam dünyası için değil, Batı dünyası için de <strong>önemli bir örneklik</strong>tir. Sözgelimi savaş esnasında bir gün Cuma namazına geç geldiği için namazını caminin dışında, karların üzerinde kılar. Kendisini içeriye buyur edenleri ise, “beni bir diktatöre mi çevirmek istiyorsunuz?” diye reddeder. Savaştan sonra da şahsi hayatında bir değişiklik olmadığı gibi, eşi de pazardan alışverişini kendisi yapardı.” (Soran, 2016:603; el-İdrisî, 2016:659).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Krallık Düzeniyle Mücadeleyi Şiar Edinen Aliya’yı ‘Kral’ Sıfatıyla Yaftalamamak</strong></p>
<p>Prof. Dr. Necmettin Alkan’a göre de ‘Aliya İzetbegoviç’ ismine ‘Bilge Kral’ sıfatının eklenmesi anlamsız, gereksiz, hattâ yanlıştır. Düşünce ve siyaset alanındaki başarılardan dolayı kendisine layık görülen bu tanımlama, Platon’un ütopyası olan ‘ideal devlet’in ‘filozof kralı’ndan mülhemdir. Eflatun’a göre, “filozoflar kral ya da krallar gerçekten filozof olmadıkça…” ideal devletten bahsedilemez. Aliya için özellikle Türkiye’de kullanılan bu sıfat Bosna-Hersek’te de alaka görmektedir.  Dört farklı gerekçeden hareketle Aliya için ‘kral’ sıfatının kullanılmasını yanlış bulan Alkan’ın görüşleri şöylece özetlenebilir:</p>
<p>“Avrupa’da ortaya çıkan ‘kral’ kelimesinin Cermen dillerindeki kökeni ve kullanışı çok eskilere dayanmaktadır… Sırpçada ‘kral’, Rusçada ‘korol’ şeklinde telaffuz edilen kelime Türkçe’ye ‘kral’ şeklinde geçmiştir. Dolayısıyla, Ortaçağ Avrupası’nın ideal yaygın yönetici tipinin karşılığı olan ‘kral’ kavramının, Aliya İzetbegoviç için kullanılması doğru değildir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de krallık fesat düzeni, krallar da insanların hak ve haysiyetlerini ayaklar altına alan zalimler olarak tanımlanır (Bkz. Neml Sûresi, 27:34). İnsanlık için ideal tip olan Allah Rasulü de; “Ben kral değilim, içinizden biriyim.” buyurmuş, başkenti Medine olan İslam Devleti’nin başkanı olmasına rağmen, dönemin ‘kral’ anlamındaki yaygın yönetici sıfatı olan ‘melik’ kavramını asla kullanmamıştır. Raşit halifelerden hiç birisi de ‘melik/kral’ sıfatını kullanmayı kendilerine yakıştırmamıştır.</p>
<p>‘Kral’ kavramı Aliya İzetbegoviç’in savunduğu değerlere ve düşüncesine; siyasî ve felsefî birikimi ile mücadelesine ters olması, diğer bir itiraz hususudur.  Aliya’nın başta “İslâm Deklarasyonu” ve “Doğu ve Batı Arasında İslâm” eserleri olmak üzere, diğer yayınlarında mevcut Avrupa medeniyetine ve kültürüne eleştiriler getirmiş; buna karşı alternatif arayışına girerek, İslâm’ı bu bağlamda bir çözüm olarak görmüştür. Özellikle de “İslâm Deklarasyonu” kitabı baştan sona böyle bir meydan okumanın ilanıdır. Bu kitabında <u>her türlü imtiyazlı otorite ve sınıfa karşı olduğunu</u> net bir şekilde anlatmaktadır. Bir fikir ve aksiyon adamı olan Aliya İzetbegoviç’in bu tür felsefi ve siyasi görüşleri, ona atfedilen “kral” lakabıyla asla örtüşmemektedir.</p>
<p>Bütün bu itiraz noktalarının en önemlisi de, Aliye İzetbegoviç’in kendisi için kullanılan bu kavramdan rahatsızlık duyduğunu bizzat dile getirmesiydi. Kendisini yakînen tanıyan ve son anlarına kadar yanında bulunan Süleyman Gündüz bu hususta çok net konuşmaktadır. Saraybosna’da Kasım 2013’te bir sohbet esnasında kendisine Aliya’nın böylesine bir adlandırmadan haberi olup olmadığını sorduğumuzda şöyle cevap vermişti:</p>
<p>“Türkiye’de kendisine ‘Bilge Kral’ dendiğini Aliya’ya söylediğimde, bu hiç hoşuna gitmemiş ve buna karşı çıkmıştı.” Ayrıca İzetbegoviç’i tanıyan ve onun yanında bulunan bazı Boşnaklar da aynı şekilde bu kavramın kullanılmasından rahatsızlık duyduklarını yine o gün dile getirmişlerdi.</p>
<p>Siyasi ve felsefi kimliğini, modern pozitivist Avrupa medeniyetine ve sonuçlarına getirdiği eleştirilerle ortaya koyan bir şahsiyete, Ortaçağ Avrupaî kökenli ‘kral’ lâkabının verilmesi tam anlamıyla ironiktir. ‘Bilge Kral’ ifadesi, onun temsil ettiği ve savunduğu değerler dünyasına terstir. Bu, Aliya İzetbegoviç’e ve onun fikirlerine bir değer katmaz. Aliya ismi kendi başına zaten bir kıymettir. Entelektüel ve siyasi kimliği şahsında birleştiren böylesine önemli bir şahsiyete, bu tür yanlış ve gereksiz yakıştırmalar yapmaya veya eklemeye hiç gerek yoktur. Mütevazı bir hayat yaşayıp ve mütevazi bir şekilde vefaat eden Aliya İzetbegoviç’e sadece kendi ismiyle hitap etmek yeterlidir.” (Alkan, 2016).</p>
<p>“… Ve onlar derler ki: ‘Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller ver! Ve bizi (Sana karşı sorumluluk bilinci taşıyan) muttakilere önder eyle!” (Furkan 25:74).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>ALKAN, Necmettin; “<strong>Aliya İzetbegoviç ‘Bilge Kral’ Değildi</strong>”, Beyaz Tarih, http://www.beyaztarih.com/makale/aliya-izetbegovic-bilge-kral-degildi, 04.01.2016.</li>
<li><strong>Bilgemiz Aliya İzzetbegoviç</strong>, HECE Dergisi Aliya Özel Sayısı, Ocak 2016, 832 s. (Ufuk Soran ile Bir Bosna Gazisinin İlginç Anıları, s.658-660. Ebuzeyd el-Mukrî el-İdrisî; Mağrib’den Maşrık’a Aliya İzzetbegoviç, 596-609).</li>
<li><strong>Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç: II. Endülüs Soykırımına Geçit Vermeyen Bilge Adam</strong>, Çev.: A. Demirhan, A. Erkilet, H. Öz, Vakit Gazetesi Yayını, İstanbul 2003, 400 s.</li>
<li>İZZETBEGOVİÇ, Aliya; <strong>İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>, Çeviren: Dr. Rahman Ademi, Fide Yayınları, İstanbul 2010, 184 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KURBAN: VARLIK HİYERARŞİSİNDEKİ YERİMİZİ BİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2015 09:43:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[16:115]]></category>
		<category><![CDATA[2:173]]></category>
		<category><![CDATA[23:115]]></category>
		<category><![CDATA[5:3]]></category>
		<category><![CDATA[6:121]]></category>
		<category><![CDATA[6:145]]></category>
		<category><![CDATA[6:162-163]]></category>
		<category><![CDATA[7:148]]></category>
		<category><![CDATA[Ahd-i Atîk]]></category>
		<category><![CDATA[ahimsa]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Antik Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[aynî vâcip]]></category>
		<category><![CDATA[Câhiliye Arapları]]></category>
		<category><![CDATA[câiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eski İranlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[eyyâm-ı nahr]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Hititler]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[konfüçyüs]]></category>
		<category><![CDATA[kurban]]></category>
		<category><![CDATA[mâbedler]]></category>
		<category><![CDATA[meratibü'l-vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Mezopotamya]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[sunak]]></category>
		<category><![CDATA[zerdüşt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=178</guid>

					<description><![CDATA[“De ki: “Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir! Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!” (En’âm 6/162-163). &#160; Kurban: Allah’a yaklaşmak amacıyla hayvan kesmek “Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“De ki: “Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir! Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!” (En’âm 6/162-163).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurban: Allah’a yaklaşmak amacıyla <u>hayvan</u> kesmek</strong></p>
<p>“Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın olmayı kuşatacak bir anlam yelpazesine sahip olan <strong><em>kurbân</em></strong> kelimesi dinî terminolojide kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeyi, özel olarak da Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet (<em>kurbet</em>) amacıyla belli vakitte belirli cinsten hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Türkçe’de <strong>kurban</strong> kelimesi yalın olarak kullanıldığında kurban bayramında ibadet amacıyla kesilen hayvanı ve bu kesim işlemini ifade ederken diğerleri türüne göre “adak kurbanı, kefâret kurbanı” gibi özel isimler almıştır.” (Güç, 2002:26/433).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam öncesi dinlerde kurban</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Kurban tapınılan tabiat üstü varlık veya varlıklara yakınlaşma, şükran duygularını ifade etme, bir şey isteme ya da günahlara kefâret olması gibi niyetlerle sunulan varlık ve nesnelerdir. Tabiat üstü bir güce sunulan nesnelere genel anlamda <strong><em>takdime</em></strong> (sunak) adı verilirken kurban kelimesi özellikle öldürme veya boğazlama yoluyla sunulanlar için kullanılmaktadır. Kurban sunan kişi bu şekilde tabiat üstü güçle ilişkiye girmeyi veya daha önce girmiş olduğu ilişkiyi sürdürmeyi amaçlar.</p>
<p>Çeşitli kültürlerde kurban ibadetinin farklı uygulamaları ortaya çıkmıştır. Mesela, Antik Yunan dininde çeşitli tanrılara at veya boğa kurban edilirdi. Eski Mısır’da ve Sümerler’in yaşadığı eski Mezopotamya’da rahiplerin eşliğinde kurban merasimleri yapılırdı. Hititler’in tanrıların yardım ve affını kazanmak için kurban kestikleri, bazı yiyecekler takdim ettikleri, Eski İranlıların tanrılara kurbanlar, çeşitli bitkiler ve içki sundukları bilinmektedir. Zerdüşt hayvan kurbanını yasakladıysa da ölümünden sonra bu âdete geri dönülmüştür.</p>
<p>Şintoizm’de erken dönemlerde uygulanan insan kurbanlarının yerini sonradan hayvan kurbanları almıştır. Günümüzde pirinç ve pirinç şarabından oluşan yemek takdimeleriyle elbise ve mesken gibi birçok şey kurban olarak sunulmaktadır. Eski Çin’de tanrılara ve ölen ataların ruhlarına evcil olan ve olmayan hayvanlar kurban edilir; hububat, mayalandırılmış içki, çeşitli yiyecekler ve ipek gibi takdimeler sunulurdu. Önceleri yaygın olan insan kurbanına Konfüçyüs’le birlikte son verilmiştir. Budizm ve Jainizm’de “ahimsa” (hiçbir canlıyı öldürmemek) prensibi ve tenâsüh inancı gereği canlı yaratıklar kurban edilmemektedir. Bu yüzden her iki din mensupları mâbedlerinde tütsü, mum, buhur, yiyecek ve içecekler takdim ederler.</p>
<p>Yahudilik’te kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrâhim’e kadar götürülmektedir. Onun döneminde sığır, davar, kumru, güvercin gibi hayvanlar Tanrı’ya sunulurdu. Hıristiyanlık’ta Îsâ’nın haç üzerindeki ölümünün tek başına yeterli ve diğer kurban sunma fiillerini faydasız kılan biricik kurban olduğu inancı kabul edilmiş, Ahd-i Atîk’in kurban sistemi iptal edilmiştir.” (Güç, 2002:26/434-435).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm’da kurban ibadeti</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Önceki din ve kültürlerde farklı şekil ve amaçlarla da olsa varlığını sürdüren ve Câhiliye toplumunun dinî hayatında önemli bir yeri olan kurban âdeti İslâm dininde cinayet, şirk, israf, hayvana eziyet ve çevre kirliliği gibi olumsuz unsurlardan temizlenerek taabbüdî, malî ve sosyal nitelikleri bir arada bulunduran bir ibadet halini almıştır. İslâm döneminde Câhiliye Arapları’nın kurban âdeti tevhid inancına aykırı öğelerden temizlenerek Hz. İbrâhim’in sünnetine uygun biçimde ihya edilmiş ve sosyal işlevler de yüklenerek zenginleştirilmiştir. Putlar için hayvan kurban etme şirk, bu şekilde kesilen hayvanlar da murdar sayılmış (el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En‘âm 6/121, 145; en-Nahl 16/115), akîka kurbanı âdeti ana hatlarıyla İslâm döneminde korunmuştur.</p>
<p>Kur’an’da ayrıntısı verilmeksizin Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (el-Mâide 5/27) ve ilâhî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğu bildirilir (el-Hac 22/34). Kur’an’da hac ibadeti esnasında kesilecek kurbanlarla ilgili bazı hükümler yer alsa da (el-Bakara 2/196; el-Mâide 5/2, 95, 97; el-Hac 22/28, 36, 37; el-Feth 48/25) dolaylı bir işaret hariç (el-Kevser 108/2) hac dışındaki kurban ibadetine temas edilmez. İbadetler konusunda takip edilen teşrî siyasetine uygun olarak gerek hac ve umre yapanların gerekse diğer şahısların kurban kesme yükümlülüğü ve diğer kurban türleri hakkındaki hükümler Hz. Peygamber’in söz ve uygulamasıyla belirlenmiştir. Resûl-i Ekrem’in hicretin 2. yılından (624) itibaren kurban bayramlarında kurban kesmeye başlaması, hac ve umre esnasındaki uygulaması ve kurbanla ilgili çeşitli açıklamalarından oluşan zengin hadis rivayeti bu alandaki dinî geleneğin, fıkhî yorum ve değerlendirmelerin ana zeminini teşkil etmiştir.” (Bardakoğlu, 2002:26/436).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurbanın fıkhî hükmü</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“&#8230; Kurban toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar; sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Ancak, kurban ibadetinin yararı sadece sosyal dayanışma ve malî yardıma indirgenemez. Her ibadetin öz ve biçim olarak ayrı anlam ve hikmetleri bulunduğu için kurban yerine başka bir ibadetin ikame edilmesi, meselâ kurbanın parasının dağıtılması, fakirlere gıda yardımı yapılması câiz görülmez.</p>
<p>Kurbanın meşruiyetinde müslümanların ittifakı bulunmakla birlikte dinî hükmü fakihler arasında tartışmalıdır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmesi Hanefî mezhebine göre vacip, fakihlerin çoğunluğuna göre ise müekked sünnettir. Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü olabilmesi için müslüman, akıl bâliğ (ergen), mukim ve zengin olması şartları birlikte aranır. Hanefîler, yükümlülük şartlarını taşıyan herkesin ayrı ayrı kurban kesmekle yükümlü olduğunu (aynî vâcip) ileri sürerken Mâlikîler, kurban kesen kimsenin niyet etmesi halinde aynı kurbanın sevabına nafaka halkası içinde bulunan birlikte oturduğu yakınlarını da iştirak ettirebileceği ve bu kurbanın onlar için yeterli olacağı görüşündedir.</p>
<p>Dinen kurban olarak kesilmesi kabul edilmiş hayvan türleri, topluca “en‘âm” adıyla anılan ehlî hayvanlar yani koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Dolayısıyla ancak bu hayvanlar veya türdeşleri kurban olarak kesilebilir. Kurban, kurban bayramının ‘<em>eyyâm-ı nahr</em>’ denilen ilk üç günü yani zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günleri, bayram namazının kılınmasından üçüncü günün akşamına kadarki süre zarfında kesilebilir. Kurban sırf Allah rızâsını kazanmak için kesildiğinden etinin satılması câiz olmadığı gibi derisi, yünü, bağırsakları, kemikleri, iç yağı gibi eti dışında kalan parçalarının da sahibine gelir temin etmek amacıyla para ile satılması câiz değildir&#8230;” (Bardakoğlu, 2002:26/437).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kurban ibadetinin hikmetini kavramak</strong></p>
<p>İbadetlerin şekil unsurlarına riayet gerekli olmakla birlikte asıl önemli olan ibadetlerin mana, ruh ve maksadını kavrayabilmektir. İbadetlerde illet, maslahat ve hikmeti görebilmek gerekir. İlletler ibadetlerin sebepleri, maslahatlar yararları, hikmetler ise gayeleriyle ilişkilidir.</p>
<p>Hikmetsiz bir ibadetten söz edilemez. Zira, Allah Teala hâşâ abesle iştigal etmez. Ne insan nede insanın hayatını tanzim etmek için vazedilen emir ve yasaklar amaçsız ve anlamsızdır: “Yoksa sizi boş yere ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı mı sanıyorsunuz? Dahası, (hesap vermek için) Bize döndürülmeyeceksiniz, öyle mi?” (Mü’minûn, 23:115).</p>
<p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir. Anlamsızlığın ve amaçsızlığın olduğu yerde niyetten söz edilemez. Bu keyfiyet diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi kurban ibadeti için de geçerlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlık hiyerarşisine riayet etmek</strong></p>
<blockquote><p>İbadetleri ibadet yapan şekil ve kabukları değil niyet ve özleridir. Niyet ise bir bilinçlilik, dolayısıyla bir amaçlılık ve anlamlılık halidir.</p></blockquote>
<p>“Kurban ibadetinin gayesi müminleri dünyevileşme tehlikesine karşı uyarmaksa, hikmeti de Allah’ın mahlukat için tayin ve tespit ettiği meratibu’l-vücûda yani varlık hiyerarşisine riayettir.</p>
<p>Hikmetler bazen illetlerle, bazen de maslahatlarla karıştırılır. Oysa ki hikmetler gayelerle alakalıdır. Bir ibadetin hikmeti, onu bir yere ‘bağlamak’tır. Yani, onun anlam ve amacını keşfetmektir. Onun, insanın ‘<em>mâ hulika leh</em>’ini yani yaratılış amacını gerçekleştirmede oynadığı rolü tespit etmektir. İbadetlerin hikmeti bazen onları emreden nasların açık ve zımni delaletleri ve hal karineleri yoluyla, bazen de muhakeme ve istikra yoluyla bilinebilir.” (Kurban El Kitabı, 2011:20-21).</p>
<p>“Kurban ibadetinin hikmeti, “eşyanın insanın emrine âmâde kılınması” demeye gelen teshir sırrında yatmaktadır. Bu sırrı ‘<em>kezalike sahharnâhâ lekum</em>’ ile ‘<em>kezâlike sahharahâ lekum</em>’ ibâreleri ele verir. Teshir, insanın yaratılmışlar âlemindeki şerefini gösterir. <em>Lekum</em>’deki lâm hem “insanın emrine âmâde kılınmayı” hem de “insan için bir yasaya bağlı olarak yaratılmayı” ifade eder. Allah’ın insana musahhar kıldığı her şeyin üzerinde zımnen “insanî hizmete mahsustur” yazılıdır. Kur’an’a göre yıldızlar, nehirler, güneş ve ay, gece ve gündüz, yer ve gökteki her şey, denizler, kuşlar, bulutlar insanın emrine musahhar kılınmıştır. Kurbanlık hayvanlar da öyle… Teshir, varlık hiyerarşisine (<em>meratibü’l-vücud</em>) delâlet eder. Kurban kesmek, Allah’ın koyduğu varlık hiyerarşisine saygı göstermektir. Zira insanlığın dünü ve bugünü, varlık hiyerarşisi bozulunca başta öküz (apis) ve inek (hotor) olmak üzere emrine verilen her şeyi tanrılaştırdığının sayısız örnekleriyle doludur (7:148). Mâide 103. âyet, cahiliyye insanının varlık hiyerarşisini bozma teşebbüsünü reddeder. Kurban kesen zımnen şu ahdi vermiş olur: Allah’ım! Senin varlık için koyduğun sıralamayı bozmayacağım!” (İslâmoğlu, 2003:1/648).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Takva: sorumluluk bilincini kuşanmak</strong></p>
<p>Kurban’ın mahiyet ve gayesini Hac Sûresi’ndeki mübarek ayetler şöyle açıklar:</p>
<p>“34: Ve Biz, her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık ki, bu vesileyle O’nun kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah’ın ismini ansınlar. Bakın, ilâhınız tek bir İlah’tır; o halde yalnız O’na teslim olun! Ve (sen de Ey Peygamber); O’na yürekten boyun eğenleri (O’nun rızasıyla) müjdele!</p>
<p>35: Onlar ki, ne zaman Allah anılsa kalpleri saygıyla ürperir ve başlarına gelen şeylere sabrederler; üstelik namazı hakkını vererek kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan cömertçe sarf ederler.</p>
<p>36: Malum kurbana gelince: Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden biri olarak (ibadet) kıldık: o halde, (ön ayaklarından biri bağlanıp) sıra sıra diz çöktürülen hayvanları kurban ederken Allah’ın ismini anın; nihayet onların yanı yere gelince artık ondan siz de yiyin, ihtiyacını belli eden ya da etmeyen herkese de yedirin. Bu böyledir; zira Biz onları sizin yararınıza âmâde kılmışızdır; umulur ki şükredersiniz.</p>
<p>37: <strong>Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir.</strong> Böylece onları sizin yararınıza âmâde kıldı ki, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ın yüceliğini lâyıkıyla takdir edesiniz; ve (sen Ey Peygamber,) iyileri (O’nun rızasına ermekle) müjdele!”</p>
<p>Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’in birbirini değil kurbanlık hayvanlarını kesmekle ve birbirlerinin etini değil helal hayvanların etini yemekle yetineceği, yüzbinlerce sığınmacının katmerli zulümlerden kaçarken karada ve denizde kurban olmaktan kurtulacağı hakiki bayram günlerini göstersin bize.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rabbimiz bizzat yahut vekâlet yoluyla keseceğiniz kurbanlarınızı kabul buyursun. Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde kurban etiyle birlikte Müslümanların sevgilerini ve selamlarını mazlum ve mağdur milyonlara ulaştırmak için bayram günlerini kurban eden gönül erlerine selam olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Akabe Vakfı, Kurban El Kitabı, İstanbul 2011, s.20-21.</li>
<li>Bardakoğlu, Ali; “İslam’da Kurban” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2002, 26/436-440.</li>
<li>Güç, Ahmet; “Kurban” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2002, 26/433-435.</li>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2013, c.I, s.647-648.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kurban-varlik-hiyerarsisindeki-yerimizi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KÜLTÜR İLE DİNİ TEFRİK EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kultur-ile-dini-tefrik-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kultur-ile-dini-tefrik-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2015 10:59:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[12:39-40]]></category>
		<category><![CDATA[16:52]]></category>
		<category><![CDATA[4:44-45]]></category>
		<category><![CDATA[40:66]]></category>
		<category><![CDATA[49:16]]></category>
		<category><![CDATA[5:35]]></category>
		<category><![CDATA[6:161-165]]></category>
		<category><![CDATA[60:4-5]]></category>
		<category><![CDATA[60:5]]></category>
		<category><![CDATA[7:35-37]]></category>
		<category><![CDATA[akıl yürütme]]></category>
		<category><![CDATA[Allah rızası için]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a has]]></category>
		<category><![CDATA[beğeni]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ekin]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[fark]]></category>
		<category><![CDATA[fırka-i nâciye]]></category>
		<category><![CDATA[hars]]></category>
		<category><![CDATA[hayat tarzı]]></category>
		<category><![CDATA[huri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[inanç sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[kâmil]]></category>
		<category><![CDATA[kevnî âyetler]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kültür ile din]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[masum]]></category>
		<category><![CDATA[münzel âyetler]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[selef-i salihin]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[teakkul]]></category>
		<category><![CDATA[tedebbür]]></category>
		<category><![CDATA[tefakkuh]]></category>
		<category><![CDATA[tefrik]]></category>
		<category><![CDATA[tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[tezekkür]]></category>
		<category><![CDATA[toplumbilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet-i Muhammed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=166</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbimiz! Yalnız Sana güvendik, yalnız Sana yöneldik: zira tüm yollar Sana çıkar! Rabbimiz! Bizi küfre gömülenlerin elinde oyuncak etme!  Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz: Zira Sen, evet Sensin mutlak üstün ve yüce olan, Sensin her hükmünde tam isabet kaydeden!” (Mumtehane 60:5). Kavramların mütedavil manaları Sözlükte uygun bir ortamda bir mikrop türünü üretmek anlamına gelen “kültür” [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Rabbimiz! Yalnız Sana güvendik, yalnız Sana yöneldik: zira tüm yollar Sana çıkar! Rabbimiz! Bizi küfre gömülenlerin elinde oyuncak etme!  Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz: Zira Sen, evet Sensin mutlak üstün ve yüce olan, Sensin her hükmünde tam isabet kaydeden!” (Mumtehane 60:5).</p></blockquote>
<p><strong>Kavramların mütedavil manaları</strong></p>
<p>Sözlükte uygun bir ortamda bir mikrop türünü üretmek anlamına gelen “<strong>kültür</strong>” kelimesi; bir çok dilde “bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının tamamı”na verilen isimdir. Türkçe’de “ekin”, Osmanlı Türkçesi’nde Arapça kökenli “hars” kelimeleriyle karşılanan ve dilimize Fransızca’dan girmiş olan kültür kelimesi, bireyin herhangi bir alanda kazandığı bilgi ve alışkanlıklar için de kullanılmaktadır.</p>
<p>Toplumbiliminde “tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde oluşturulan her türlü değerler ile bunları kullanmada ve sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü” olarak tanımlanan kültürü; kısaca <strong>hayat tarzı</strong> olarak anlayabiliriz.</p>
<p>Akıl yürütme, eleştirme ve beğeni yeteneklerinin öğrenim, deney ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimi için de kullanılan kültür kelimesi; kültür akımı, kültür çatışması, kültür göçü, kültür mirası, kültür şoku, kültür varlıkları gibi bir çok bileşik kelimede de yerini almıştır.</p>
<p>Arapça’dan birçok dünya diline geçmiş olan “<strong>din</strong>” kelimesi; hemen bütün dünya dillerinde Tanrı düşüncesine dayalı toplumsal bir kurumun adı olarak kullanılır. Büyük Türkçe Sözlük’te; “İnsanların doğaüstü güçlere, kutsal saydıkları türlü varlıklara, tanrılara ya da Tanrı’ya inanma, tapınma biçiminde katıldıkları gizemsel bir olgu” olarak tanımlanan din kelimesi, “bu nitelikteki inançları kurallar, töreler, törenler ve simgeler biçiminde düzenleyen örgütlenme”nin de adıdır. Din adamı, dini bütün, dini gibi bilmek, dini imanı para gibi birçok bileşik kelimede kullanılan din kelimesi, Müslüman toplumlarda ilk elden “İslam dini” anlamında kullanılmaktadır.</p>
<p>Arapça’dan dilimize geçen ve “fark” kökeninden türetilmiş olan “<strong>tefrik</strong>” kelimesi ise sözlükte ayırt etme, ayırma anlamına gelmekte olup; hak ile bâtılı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı fark edip ayırabilme, bunları birbirine karıştırmayıp ayıklayabilme kudreti anlamında kullanılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini Allah’a Has Kılabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Hayati olan mesele, kültür ile dinin tefrik edilmesi ve kültürün din yerine ikame edilmeye kalkışılmamasıdır.</p></blockquote>
<p>Tarih boyunca farklı toplumların ve kültürlerin etkisiyle oluşan İslam kültürleri ile İslam dinini tefrik edebilmek, “dini Allah’a has kılma” emrine imtisal edebilmek ve “Allah’a din öğretme” hadsizliğine düşmemek için büyük önem arzetmektedir. Birlikte Rabbimiz’in yolumuzu aydınlatan mübarek ayetlerine dikkat kesilelim:</p>
<p>“De ki: “Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?” (Hucurât 49:16). Ayete bu meali verdikten sonra Mustafa İslâmoğlu, dipnotta şu açıklamayı da ekler: Zımnen: Kitab’a uymayı değil de, kitabına uydurmayı mı düşünüyorsunuz? Bu âyet iki mânaya da gelir:</p>
<p>1) Allah, hangi inanç sisteminin sizi mutlu edeceğini bilir.</p>
<p>2) Allah, sizin keyfinize göre uydurup da adını “din” koyduğunuz şeylerin gerçeğini bilir.</p>
<p>“Zira göklerde ve yerde olanların hepsi ona aittir; (varlıkların) O’na olan borçluluk sorumluluğunun bittiği bir nokta yoktur. Şimdi siz kalkıp Allah’tan başkasını kaygı edineceksiniz, öyle mi?” (Nahl 16:52).</p>
<p>“De ki: “Elbet ben, hele de Rabbimden bana hakikatin apaçık delilleri ulaşmışken, Allah’tan başka yalvarıp yakardıklarınıza kulluk etmekten nehyolundum; ve ben kendimi Âlemlerin Rabbine teslim etmekle emrolundum.”</p>
<p>(Mu’min 40:66).</p>
<p>“Ey hapishane arkadaşlarım! Birbirinden farklı birden fazla ilâha (inanmak) mı daha makul, yoksa bütün varlıklar üzerinde otorite olan biricik Allah’a (inanmak) mı? O’nu bırakıp da taptığınız şeyler, başka değil, yalnızca sizin ve atalarınızın (Allah’a ait) nitelikleri kendilerine yakıştırdığınız isimlerdir, Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Varlıkların konumları hakkındaki) nihâî yargı yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir: O size kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir: İşte bu dosdoğru olan tek dindir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf 12:39-40).</p>
<p>“Doğrusu İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örneklik vardır. Hani onlar kendi kavimlerine şöyle demişlerdi: “Bakın, biz sizden ve Allah’ın yanı sıra taptığınız her şeyden uzağız; biz sizi(n hayat tarzınızı) reddediyoruz; sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah’a ibadet edinceye kadar ebediyen sürecek bir düşmanlık ve nefret vardır.” Tek istisna, İbrahim’in babasına “Senin için kesinlikle Allah’tan mağfiret dileyeceğim; ama senin lehine Allah’tan bir şey elde etme yetkisine sahip değilim” diye söz vermesiydi. (Size düşen şöyle yalvarmaktır):  “Rabbimiz! Yalnız Sana güvendik, yalnız Sana yöneldik: zira tüm yollar Sana çıkar! Rabbimiz! Bizi küfre gömülenlerin elinde oyuncak etme!  Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz: Zira Sen, evet Sensin mutlak üstün ve yüce olan, Sensin her hükmünde tam isabet kaydeden!” (Mumtehane 60:4-5).</p>
<p>“De ki: “Kuşku yok ki, Rabbim beni dosdoğru bir yola yöneltti; (Allah-insan arasında) her türlü aracı inancını reddeden ve Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırmayan İbrahim Milleti’ne.”</p>
<p>De ki: “Benim tüm istek ve arzum,   bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir!</p>
<p>Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!</p>
<p>De ki: “O her bir şeyin Rabbi iken, şimdi ben Allah’tan başka bir Rab mi arayacağım?”</p>
<p>İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz.  Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size tek tek bildirecektir.</p>
<p>Çünkü O, sizi yeryüzüne mirasçı kılmış ve bahşettiği nimetlerle sizi sınamak için bir kısmınızı diğerlerinizden derecelerle üstün kılmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz Rabbin karşılık vermede çok seridir: Fakat, bununla birlikte O gerçekten tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. (En’am 6:161-165).</p>
<p>“Kendilerine vahiyden bir pay verilmiş olanların onu sapıklıkla değiştirdiklerini ve sizin de yoldan çıkmanızı istediklerini görmüyor musun? Fakat Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ama (eğer size veli lazımsa) veli olarak Allah yeter; (yardım lazımsa) yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisa 4:44-45).</p>
<p>“Kendi uydurduklarını Allah’a isnat eden ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim biri olabilir mi? Bu tipler için yazılan (ceza)lardan onların payına düşen gelip onları bulacak: En sonunda canlarını almak için elçilerimiz geldiğinde, onlara “Nerede Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardıklarınız?” diye soracak. Onlar (ise) “Bizi yüzüstü bıraktılar!” cevabını vererek, hakikati ısrarla inkâr etmeleri konusunda yine kendi aleyhlerine tanıklık edecek.” (A’râf 7:35-37).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eskiyen din dilini yenileyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kültürün dinleşmesi neticesinde otoritesi tartışılmayan, peygamberden fazla yetki kullanan, sorgulanamaz binlerce ‘masum’ önder ortaya çıkmıştır!</p></blockquote>
<p>Farklı geleneklerin ve İslam dışı fikir akımlarının yoğun baskısı altında oluşan din dili; Kur’an’ın kendisini değil mushafını, manasını değil lafzını, iyi anlaşılmasını değil güzel okunmasını, maksadını gözetmeyi değil asırlar öncesinden aktarılagelen manasını, mesajın iç bütünlüğünü kavramak için çaba harcamayı değil anadan atadan aktarılan şeklini mutlak hakikat kabul etmeyi öncelemiştir. Bu din dilinin artık güncellenmesi, yenilenmesi hem İslam dininin, hem Müslümanların, hem de insanlığını geleceği adına kaçınılmaz ve ertelenemez acil bir zaruret haline gelmiştir.</p>
<p>Yeni din dilini oluştururken elbette on dört asırlık birikimden istifade edilmesi yadsınamaz bir zorunluluktur. Bırakınız İslam kültür ve medeniyetlerinin kültür mirasını, bütün bir insanlığın tarihî tecrübesinden istifade etmeye bir mani bulunmamaktadır. Lâkin, burada hayati olan mesele, kültür ile dinin tefrik edilmesi ve kültürün din yerine ikame edilmeye kalkışılmamasıdır.</p>
<p>Önceki ümmetlerin kazanımları kendilerini bağlar. Bizi bağlayacak olan da kendi kazanımlarımızdır. Mehmet Görmez hocanın ifadesiyle, “bizden önceki âlimlerin ürettiği hazineleri, müsrif bir mirasyedi misali harcamakla mı iktifa edeceğiz, yoksa selef-i salihine hayru’l-halef olarak yeni problemlere yeni çözümler bulacak, karşımıza çıkan duvarlarda yeni kapılar mı açacağız?”</p>
<p>Merhum Mehmet Âkif’in veciz ifadesinde olduğu gibi; doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültüre din muamelesi yapmanın acı neticelerini görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Teakkul, tedebbür, tefakkuh ve tezekkürü emreden indirilmiş dini yeniden keşfedemez isek, akıbetimiz dünyada ve ahirette azaba duçar olmaktır.</p></blockquote>
<p>Kültürel birikime din muamelesi yaparak çürük rivayetleri iman esası gibi benimseyen binlerce genç, kendince bir cihad söylemi geliştirerek önce tekfir ettiği Müslümanları ardından ‘Allah rızası için’(!) infaz etmektedir. Bir hamlede birkaç kâfir öldürüp cennette kendilerini beklediğine inandıkları hurilere kavuşmak için gözünü kırpmadan canını feda eden intihar bombacılarının sayısı da az değildir.</p>
<p>Geleneğe din muamelesi yapmanın doğurduğu acı neticelerden biri de aklı devre dışı bırakarak hisse teslim olmak ve tahkik yerine taklidi yüceltmektir. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak; otoritesi tartışılmayan, peygamberden fazla yetki kullanan, sorgulanamaz binlerce ‘masum’ önder ortaya çıkmıştır!</p>
<p>Tek taassubu hakikat olması gerekirken kör taassupların girdaplarında boğulmak, Allah’ın muradını ve Kur’an’ın maksatlarını kavramak için bütün çabasını ortaya koymak yerine tarafgir taklitçiliğin tembelliğine ve konforuna kapılmak, İslam’ı çağa taşıma gayreti yerine insanları eski çağlara götürme gayreti gütmek, kevnî âyetleri münzel âyetlerle uyumlu bir şekilde anlamak yerine din ilimleri ve dünya ilimleri diye seküler bir yaklaşım benimseyip bunu da takva zannetmek&#8230; gibi indirilen dini tersyüz etmiş birçok geleneksel tutum ve davranışımız, kültürü din edinmenin acı neticelerinden sadece bir kaçıdır.</p>
<p>İslam’ı kâmil manada temsil edebilecek, ümmete ve insanlığa örneklik ve önderlik yapabilecek mutedil bir cemaatin ortaya çıkamıyor olması, dahası, dünyanın dört bir tarafında yüzlerce Müslüman cemaatin yanlış odaklara hizmet eder duruma düşmesi dini hayata hakim kılmak yerine kültür ve geleneği din haline getirmenin alçaltıcı bir neticesidir. Allah’ın indirdiği, Kur’an’ın açıkladığı, Hz. Peygamber’in öğrettiği din yerine atalarından devraldıkları kültürel mirasa din muamelesi yapan günümüz Müslümanları bu durumdan çok da rahatsız görünmemektedir.</p>
<blockquote><p>Geleneğe din muamelesi yapmanın doğurduğu acı neticelerden biri de aklı devre dışı bırakarak hisse teslim olmak ve tahkik yerine taklidi yüceltmektir.</p></blockquote>
<p>Kültürünü din edinmenin yakıcı neticeleri İslam coğrafyasını dört bir yanıyla kuşatmış olmasına; Ümmet-i Muhammed ateş, kan ve gözyaşı içinde boğulmasına rağmen, neden bu durumdayız, nerede yanlış yapıyoruz, niye ittifak edemiyoruz, gelin problemlerimizle yüzleşelim, sorunlarımızın çözümü için Rabbimizin rehberliğine başvuralım diyerek silkinememesi, zehirli kör taassubun yol açtığı akıl tutulmasından olsa gerek. Yetmiş üç fırkaya bölünmek gerektiğini bir iman esası zanneden kültür dini, ham hayalden öteye geçmeyen varsayımlarla kendi grubunu kurtuluş garantisi elinde olan “fırka-i nâciye” olarak görmekte, nefis muhasebesi yapmayı, özeleştiri yaparak kendine çeki düzen vermeyi aklının ucundan bile geçirmemektedir.</p>
<p>Teakkul, tedebbür, tefakkuh ve tezekkürü emreden indirilmiş dini yeniden keşfedip dini sadece Allah’a has kılamaz isek adeta paralel bir din haline gelen uydurulmuş kültür dininin bizi götüreceği yer irtica, şirk ve cahiliyeden, akıbetimiz ise dünyada ve ahirette azaba duçar olmaktan başka bir şey değildir, hafizanallah&#8230;</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve O’na yaklaşma çabası içinde bulunun ve O’nun yolunda tüm gayretinizi harcayın ki kurtuluşa erebilesiniz..” (Mâide, 5:35).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kultur-ile-dini-tefrik-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
