<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/hayat-kitabi-kuran-gerekceli-meal-tefsir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/hayat-kitabi-kuran-gerekceli-meal-tefsir/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Mon, 11 Sep 2017 17:18:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>HZ. NUH’UN UZUN SOLUKLU ISLAH TECRÜBESİDEN  DERS ÇIKARABİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 09:52:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[1683]]></category>
		<category><![CDATA[1685]]></category>
		<category><![CDATA[17-18]]></category>
		<category><![CDATA[80]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâf 46:35]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:62]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Cezairî]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Doç.Dr. Murat Kayacan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muvâfakât]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:50]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:90]]></category>
		<category><![CDATA[Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:25-26]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:31]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:32]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[inanç birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî inanç sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kasas 28:25]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneğ]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:43]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Meydânî]]></category>
		<category><![CDATA[müjdeler]]></category>
		<category><![CDATA[Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Musafa İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:10-12]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:25]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:4]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[qasas]]></category>
		<category><![CDATA[sabır ve üslup yumuşaklığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer]]></category>
		<category><![CDATA[Şırnak Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûra 42:13]]></category>
		<category><![CDATA[Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tebliğler Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam]]></category>
		<category><![CDATA[tehditler]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Çare İslamî Çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yasalar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hz. Nuh ve CudiDağı Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:71]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:88]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:3]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=554</guid>

					<description><![CDATA[Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni bir çalışmadan siz kıymetli dostlarımı haberdar etmek isterim.</p>
<p>Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde tefsir hocalığı yapan Doç.Dr. Murat Kayacan’ın “Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları” isimli eserinden önce kıssaların mahiyetine ve ehemmiyetine ilişkin giriş kısmını, ardından Nuh aleyhisselamın toplumsal ıslah gayretleri, faaliyetleri ve tecrübelerinden günümüze uyarlayarak çıkarabileceğimiz dersleri maddeler hâlinde sıralayan sonuç kısmını özetle iktibas edeceğiz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın İnsanlık Tarihinden Bize Sunduğu Kareleri Hakkıyla Görebilmek</strong></p>
<p>“QSS” kök harflerinden türeyen<em> kıssa</em><em> </em>ve türevleri<em>,</em> bir şeyin izini sür­mek, birbirini takip eden haberler anlatmak, beyan etmek, açıklamak, bir şeyin ortası ya da büyüğü anlamlarına gelmektedir. İslâmî literatürde veya Kur’anî terminolojide kıssa denildi­ğinde Kur’an’da anlatılan tarihî olaylar ve peygamberlerin ha­yat hikâyeleri anlaşılmaktadır; ancak Kur’an-ı Kerim’de söz ko­nusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen aslında isim olup mastar yerine de kullanılan ve kıssanın ço­ğul formu olan “<strong><em>qasas</em></strong>” kullanılmaktadır (Âl-i İmran 3:62, Yusuf 12:3, Kasas 28:25). Kasas, aynı zamanda Kur’an’ın yirmi sekizinci sûresinin adıdır (Kayacan, 11).</p>
<p>Kur’an; insanlık tarihinde meydana gelen olaylardan ilginç kareler sunar, daha önceki risaletlere, peygamberlere ve onların içinde yaşadıkları toplumların doğru yolu bulmaları için Rablerinden getirdikleri vahiylere değinir, önceki kitaplarda hak içerikli bilgilerin olduğunu tasdik eder. Kur’an kıssalarında, peygamberlerin risaletlerine dair küllî unsurların (Rabbanî risaletlerin aslında tek olduğu gerçeğinin) açıklaması mevcuttur ve onlarda düşünen kimseler için ibretler vardır. Onları okuyanlar, Allahu Teala’nın kulları hakkındaki yasalarını, geçmiş toplumlardan olup peygamberleri yalanlayan günahkârların ve zalimlerin yok oluş nedenlerini kavrarlar. İçlerinde Allah korkusu taşıyanlar, O’nun Kitabı’na ve Rasulullah’ın (s) sünnetine tâbi olurlar. Kıssalarda peygamberlere ve müminlere, Allahu Teala’dan gönderilen açıklamalar ve bilgilendirmeler mevcuttur. O anlatılar aynı zamanda, Muhammed ümmetinden inananlara bir yol göstermedir ve müminlere düşen de kıssalar üzerine kafa yorarak doğru yolu bulmalarıdır. Kıssalar aynı zamanda yalanlayanların, azgınların, zorbaların, zalimlerin ve onlara yardımcı olanların yok edilmelerinin/cezalandırılmalarının ardından Allahu Teala’nın peygamberleri ve onlara inananları, yardımıyla yeryüzünde muktedir kılacağını belirtmektedir. Bu aktarımlar, sünnetullah kapsamında zaferin, eninde sonunda müminlerin olacağı müjdesini vermektedir (Meydânî, 16).</p>
<p>Olayları derinlemesine düşünüp sonuçlar elde edecek kimseler ise günahları, inkârları ve isyanları nedeniyle, Allahu Teala’nın yok ettiği toplumların kıssalarını işittiklerinde, içleri korkudan ürperir ve öğüt alırlar. Bu korku devam ettiği sürece fücur, tuğyan ve şehvet, onların hayatında belirleyici olamaz. Yine bu korku, her insanın önceki toplumların başına gelen olaylardan ibret ve öğüt alması için yeterli bir unsurdur (bkz. Naziât 79:15-26). Allahu Teala’nın cezalandırmasından korkan kimse Firavun’un helak edilmesinden ibret alır. Artık “ibretin” sesine kulak verip vermemek; hevasına, şehvetine uyup uymamak veya fücura, tuğyana sapıp sapmamak ona kalmıştır (Kayacan, 12).</p>
<p>Kıssalarda peygamberlerin tevhid ve adalet mücadeleleri anlatılırken, Allahu Teala’nın dinine davet yolu, yöntemi ve davetçinin ahlakı somut hale getirilmiştir. Ayrıca kıssaları okuyanlar insan tabiatını, ahlakını ve kalplerin doğru yolu tercih etmede birbirlerine benzediğini görebilmekte ve sosyal alanda yürürlükte olan sünnetullaha dair bazı çıkarımlarda bulunabilmektedirler (Meydânî, 17-18).</p>
<p>Kıssaların büyük oranda Mekkî surelerde yer aldığı gerçeğinden hareketle Müslümanların toplumsal ıslah çabalarında neyi, ne zaman yapmaları gerektiği konusunda, onlara kıssalardaki -çoğu peygamberlerden oluşan- karakterler aracılığıyla rehberlik edildiği söylenebilir. Müslümanlar, bu karakterlerin mücadeleleri, muhalifleri ile yaşadıkları sorunları ile kendi dönemlerindeki İslam karşıtı çevrelerin tutumları arasındaki benzerlikleri dikkate almazlarsa tarihin olumsuz yönde kendini tekrar etmesi kaçınılmazdır.” (Kayacan, 13).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini/Doğru Yolu İnsanlara Anlatma Karşılığında Ücret Talep Etmemek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh, bazı din simsarları ve sömürücülerin yaptığı gibi, doğru yolu anlatmasının karşılığında kavminden ücret istememektedir. Aksine kavmine karşı iyilik yapmakta, onlardan takva sahibi olmalarını ve kendilerine çeki düzen vermelerini talep etmektedir. Hz. Nuh mensup olduğu soy ya da ırk açısından kardeşliğinin ve onlara yabancı olmayışının gereği olarak onları barışa, imana ve tasdike götürmek istese de onun toplumu bu bağa dikkat edip değer vermedi. Hz. Nuh onlara adeta şöyle diyordu: “Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız? İşlediğinizin cezasından korkmaz mısınız? Kalpleriniz Allah korkusunu ve ürpertisini hissetmez mi?” Ne var ki kardeşleri olan Hz. Nuh’un çağrısına karşı, onların kalpleri yumuşamadı. Hâlbuki onun geçmişini, davranışlarını ve istikametini biliyorlardı. Yapmaları gereken şey; onu dinlemeleri ve akıllarına, onun hevadan uzak olan davetini anlama fırsatı vermeleriydi. Çünkü hakkı kabul konusunda insanı yoran şey, kalplerinin bâtılla meşgul olmasıdır. Bu devam ettiği sürece, hakkın kalbe girmesi mümkün değildir. Bunun için de hevaya uymayı ve sapkınlığı saf dışı bırakmak gerekir (Kayacan, 49).</p>
<p>İnsanların ahirette kurtulanlardan olmasını önemseyen Hz. Nuh, -günümüzdeki ifadesiyle- liberal bir tutumla “Dileyen dilediğini yapsın.” dememekte ve ilahî emirlerin duyurucusu ve uygulayıcısı olarak insanları kendine itaate çağırmaktadır:<em> “Gelin artık, Allah’tan korkun ve bana itaat</em><em> edin.”</em> (Şuarâ 26:108,110). Bu ayetin orijinalindeki “<em>etî’ûni</em>: <em>bana itaat edin</em>” emrinin “beni izleyin” anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü yolcu olup “iz bırakanlar” izlenirler. İz bırakmak, Allahu Teala için düşünülmez. Birer insan olan peygamberler iz bırakırlar ve izlenirler. Hz. Nuh tebliğ ederken, Hz. Muhammed’in de yaptığı gibi “Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığını, gaybı bilmediğini ve melek de olmadığını” söylemektedir (Hûd 11:31, En’âm 6:50).</p>
<p>Hz. Nuh, Allah’ın bağışlayıcılığını ve toplumlar için Allah’ın belirlediği vakit gelince bu vaktin ertelenmediğini ifade etmektedir: “<em>Tâ ki, (Allah) günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz Allah’ın süresi geldiğinde geciktirilmez. Keşke bilseydiniz</em>.” (Nuh 71:4).</p>
<p>Hz. Nuh, kavmine apaçık bir “uyarıcı” olduğunu ve onları acıklı bir azaba karşı uyardığını söylemektedir (Hûd 11:25-26). <strong>Uyarıcı</strong>; Allah’ın ayetlerini ve rasulü inkâr edip yalanlayanları, Allah’ın azabıyla ve “din günü”yle ikaz eden kimse anlamındadır. Allah’a itaat edenler bol nimetlerle ödüllendirilirler…” (Kayacan, 50).</p>
<p>İnce bir üslupla başlayan tebliğ, ileri gelenlerin muhalefeti nedeniyle pek taraftar bulmamıştı. Hz. Nuh’un uzun soluklu bir çaba gösterip kavmi hakkında olumsuz bir kanaat belirtmesinden sonra, Allah tarafından aleyhlerine hükmedilmişti. Hz. Nuh, kavmine dini anlatırken tevhide ve ahirete vurgu yapmıştır…” (Kayacan, 51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini Doğru Anlamak: Asıl Olanın Şaibeli Bir Zafer Değil Onurlu Bir Sefer Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh’a dinde ne tavsiye edilmişse son peygambere de o tavsiye edilmiştir: “<em>Allah dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve </em>(Ey Muhammed!)<em> sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki<strong>: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!</strong> Fakat senin kendilerini davet</em><em> ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir</em>.” (Şûra 42:13). Başka ayetlerde de önceki şeriatlarda mevcut bulunan küllî hükümlerden haber verilmiştir (Mesela; Ahkâf 46:35, En’âm 6:90, Mâide 5:43). Bunlar aynen son şeriatta da bulunmaktadır ve aralarında bir fark yoktur (Şâtıbî, III/112). Bu açıdan Nuh kıssası ibret alma amacıyla okunduğunda, adeta son peygamber döneminden söz etmektedir (Kayacan, 163).</p>
<p>Nuh kıssasından elde ettiğimiz <strong>sonuçlar</strong>ı maddeler halinde şöyle ifade edebiliriz:</p>
<ol>
<li>Davetleri sonuçlarına göre değerlendirenler, peygamberlerin atası sayılan Hz. Nuh’u hatalı çıkaracaklardır! Davetini <strong>en güzel şekilde</strong> yürüttüğü, mücadelesini en çetin ve kesin delillerle yaptığı, hatta yenilgiye uğrayan ve bütün karşı koymaları kırılan müşriklerin “<em>Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmanda hayli ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bize vaat ettiğini getir bakalım!</em>” (Hûd 11:32) diyerek açık isyanlarına muhatap olduğu halde, yine de Hz. Nuh’un yanlış taktik uyguladığını iddia edeceklerdir (Karadavi, 218). Hâlbuki başarı, dünyevî iktidarı elde etmekle sınırlı görülmemelidir.</li>
<li>Her “<strong>tufan</strong>”ın bir Nuh’u, her Nuh’un bir gemisi, her geminin bir rotası vardır. Muhammed ümmetinin rotası ve yol haritası Kur’an’dır. Kur’an’ın kılavuzluğuna teslim olan kimse, ahir zaman tufanından kurtulur (İslâmoğlu, 1172).</li>
<li>Müşrikler inkâr etse de “<strong>vahiy</strong>” diye bir gerçek vardır. “Gayb” âleminin birer parçası olan kıssaların gerçek niteliğini, daha önce ne peygamberimiz ne de soydaşları biliyordu. O haberleri vahiy ile gönderen, her şeyden haberdar olan Yüce Allah idi.</li>
<li><strong>İslamî inanç sistemi</strong>, tarih boyunca aynıdır. Bu aynılık, insanlığın ikinci atası Hz. Nuh’un dönemine kadar dayanmaktadır. Bütün bu tarih süreci boyunca aynı inanç sistemi ile karşılaşırız. Öyle ki bazen ifade biçimi bile neredeyse aynıdır.</li>
<li>Peygamberlerin yalanlayıcıları, büyük oranda aynı itirazları ve suçlamaları tekrarlaya gelmişlerdir. Oysa birçok açık belge, bu itirazları ve suçlamaları çürütmektedir. Fakat bir önceki kuşak döneminde asılsız oldukları kanıtlanan bu <strong>bayat suçlamalar</strong> ve itirazlar, bir sonraki kuşak tarafından sanki yeni sözlermiş gibi piyasaya sürülmektedir. Bu kısır döngü, tüm insanlık tarihi boyunca bir türlü kırılamamıştır.</li>
<li>İnsanlara yönelik ilahî <strong>müjdeler ve tehditler</strong>, eksiksiz olarak gerçekleşmektedir. Peygamberler, müjdelerinde ve tehditlerinde ne diyorlarsa aynen çıkmaktadır. Nuh kıssası, bu gerçeğin tarihî kanıtlarından biridir.” (Kayacan, 164).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullahın/Toplumsal Yasaların Kimsenin Hatırı İçin Değişmeyeceğini Anlamak</strong></p>
<ol start="7">
<li>Yüce Allah’ın yürürlükteki <strong>yasalar</strong>ı değişmemekte, hatır-gönül dinlememekte, ayrım yapmamakta ve sapma göstermemektedir. Şirkten sakınanlar mutlu sona ermekte, sonunda kurtulanlar ve “kötülerin” yerlerini alanlar, her zaman iyiler olmaktadır.</li>
<li>Nuh kıssasında gerek tek tek bireyleri ve gerekse kuşakları birbirine bağlayan, kaynaştıran bağın ne olduğu vurgulanmaktadır. Bu bağ, <strong>inanç birliği</strong> bağıdır. Tarihboyunca bütün müminleri tek Allah’a, tek Rabbe bağlayan bağdır. Bu bağın var olabilmesi için bütün müminlerin, Yüce Allah’ın ortaksız ve rakipsiz egemenliği altında birleşmeleri ve bütünleşmeleri gerekir.</li>
<li>Gemiye binenler az sayıda olduysa ileri gelenlerce aşağı tabaka görülenlerin büyük kısmının, bâtıla ikna edilip kandırıldıklarını ya da yıldırıldıklarını söyleyebiliriz. Şirkin toplumun ileri gelenlerince de zayıf tabakalarınca da kabul görmesi, hakikatin peşinde olanları yıldırmamalıdır. Hakikatin büyük kitlelerce <strong>kabul görmemesi</strong>, onun doğruluğunu şüpheli hale getirmez.</li>
<li>Davette doğru yol, <strong>sabır ve üslup yumuşaklığı</strong>dır (Cezairî, 1682). Davette hikmet gereği Hz. Nuh, muhataplarındaki dünya sevgisini dikkate aldı. Onları bağışlanmaya davetetti ki bu sayede onlara nimetler (yağmur, mal, oğul vs.) verilecekti: “<em>Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. </em>(Mağfiret dileyin ki)<em> üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın</em>.” (Nuh 71:10-12). Bu ayetlerdeki anlama uygun olarak bazı âlimler, mal ve oğul isteyenin bağışlanma talebini artırması gerektiğini söylemişlerdir (Cezairî, 1683).</li>
<li>Nuh kavminin “tufan”da boğulmaları ve ahirette de ateşe girecek olmaları (Nuh 71:25) <strong>kendi hatalarının sonucu</strong> Demek ki hataları, helaki gerektirecek düzeydeydi (Cezairî, 1685). (Kayacan, 165).</li>
<li>Zalim, kâfir ve mücrimlere <strong>beddua</strong>; mümin ve müminelere <strong>dua</strong>, meşru eylemlerdir. Nitekim Hz. Nuh’tan sonra gelen peygamberlerden Hz. Musa da Firavunve ileri gelenlerine beddua etmişti: “<em>Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına, dünya hayatında süs ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! İnsanları, senin yolundan saptırmaları için mi </em>(verdin)<em>? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerini de bağla ki, o acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler!</em>” (Yunus 10:88).</li>
</ol>
<p>“<em>Ey kavmim! Aranızda durmam ve size Allah’ın ayetlerini hatırlatmam, size ağır geliyorsa bilin ki ben Allah’a güvendim; siz de ortaklarınızla bir araya gelip ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş kendi aranızda örtülü kalmasın. Sonra vereceğiniz kararı bana karşı uygulayın ve bana hiç süre tanımayın</em>!” (Yunus 10:71). denmesi Mekke müşriklerine dolaylı bir uyarıdır. Allah, onlara -genelde de Kur’an’ın tüm muhataplarına- öğüt ve <strong>ibret</strong><strong> alınan bir hatırlatma</strong> olsun diye Nuh kavminin akıbetinden söz etmektedir (Meydânî, 80).” (Kayacan, 166).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Cezairî, Ebu Bekr Cabir; <strong><em>Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr</em></strong>, Mektebetu’l-Hikem, Medine, 2002.</li>
<li>Heleyyil, Muhammed Ahmed; <strong><em>Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam</em></strong>, Wizâratu’l-Ewqâf ve’ş-Şuûni’l-Mukaddesâti’l-İslâmiyye, Amman, 1981.</li>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; <strong>Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, 3. bs., Düşün Yay., İstanbul, 2009.</li>
<li>Karadavi, Yusuf; <strong>Tek Çare İslamî Çözüm</strong>, (çev: Ahmet Bedri), İkbal Yay., Ankara, ts.</li>
<li>Kayacan, Murat; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları</strong>, Ekin Yayınları, İstanbul, 2016, 178 s.</li>
<li>Keskin, Hasan; “<strong>Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi</strong>”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas, XIII/2, 2009, s.69-116.</li>
<li>Kılıç, Halil; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2014.</li>
<li>Meydânî, Hasan Habenneke; <strong><em>Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd</em></strong>, Dâru’l-Kalem, 1990.</li>
<li>Ömer, Ahmed; <strong>Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh</strong>, (çev.: Abdullah F. Kocaer), Kelebek Yay., Konya, 2003.</li>
<li>Şâtıbî, Ebu İshak; <strong><em>el-Muvâfakât</em></strong>, (çev.: Mehmet Erdoğan), 4 c., İz Yay., İstanbul, 1993.</li>
<li>Temizkan, Abdullah; <strong>Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneği</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2012.</li>
<li><strong>Uluslararası Hz. Nuh ve Cudi</strong><strong>Dağı Sempozyumu </strong>(27-29 Eylül 2013) Tebliğler Kitabı, Şırnak Üniversitesi Yay., Şırnak, 2014.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM CEZA HUKUKUNUN RAHMET BOYUTUNU GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jul 2017 09:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:203]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:52]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[denklik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşün Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[fasık]]></category>
		<category><![CDATA[günahkâr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman 31:2-3]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[Suç bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zina]]></category>
		<category><![CDATA[zina iftirası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=532</guid>

					<description><![CDATA[“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir rahmet olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın<strong><br />
</strong>Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir <strong>rahmet</strong> olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in insanlara sunduğu <u>hukuk sistemi</u>nin insanın ve toplumun psikolojisini gözetmede, adalet ile rahmeti dengelemede ne kadar üstün olduğunu hatırlatmak istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ile merhametin altın dengesini bulabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an’ın hukuk sistemi insanlık için rahmettir. Keza gelişim yolunda insana eşlik eden yüce insani değerlere yaraşır gerçek bir maslahattan doğan temeller üzerinde kullarının işlerini düzenlemesi Allah Teâlâ’nın engin rahmetindendir. Bu gayet doğru ve dürüst iki başlangıç noktası ile Kur’an-ı Kerim’in âyetleri son derece uyumludur. Nitekim “rahmet” Kur’an’ın özü ve Muhammedî risaletin amacıdır:</p>
<p>“İşte bu yüzden (ey Nebi), Biz seni bütün insanlığa ancak bir <strong>rahmet</strong> olarak gönderdik.” (Enbiya 21:107).</p>
<p>“Ve sen onlara istedikleri âyeti getirmediğin zaman, hemen “Bari sen düzüp koşsaydın ya!” diyerek (alay ederler). De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyarım: Bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır;  inanacak bir toplum için de <u>kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir <strong>rahmet pınarı</strong></u>dır.” (A’râf 7:203).</p>
<p>“Biz onlara, iman eden bir toplum için bir <u>yol haritası ve <strong>rahmet pınarı</strong></u> olan, tarifsiz bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir kitap ilettik.” (A’râf 7:52).</p>
<p>Rabbimizin âyetlerini dikkatle inceleyen kimse Kur’an’ın bizatihi rahmet oluşu gibi insanlığa sunduğu hukuk sisteminin de rahmeti esas aldığını rahatlıkla görür (s.179).</p>
<p>Bir kimse çıkıp da; Kur’an’ın emretmiş olduğu ve hırsızın elinin kesilmesi, zina edene yüz, namuslu bir kadına iftira atana seksen sopa vurulması gibi cezaların <u>sert ve acımasız</u> olduğunu dile getirebilirler. “Hem nasıl olur da savaşa ve kan dökülmesine izin veren bir hukuk sistemi rahmet olabilir?” diye sorabilir (181).</p>
<p>Bu gibi önyargılı sözler sağlam gözlem ve delillere dayanmamaktadır. Zira Kur’an’ın getirmiş olduğu rahmet <u>suçluları koruyan, günahkârlara şefkat duyan, fâsıkları şımartan, suçu ve suç işlemeyi mazur gören, insanların maslahatını umursamayan, menfaatlerini gözetmeyen, suçu görmezden gelen ve suçluya acıyan</u> nakıs bir rahmet değildir. Zira kâtile merhamet etmek zulüm, suçluya şefkat göstermekse mağdura eziyettir. Pek çok merhamet görüntüsü özünde ve sonucunda zulmün kötülüğünü taşırken bazı şiddet görüntüleri de özünde rahmet unsurları taşımaktadır. İslam’ın koyduğu sınırlar bu kesin ve derin rahmetten kaynaklanmaktadır. Bu sınırlar içinde rahmetle çelişen bir şey gören kimse ya toplum düzenini anlamamış ya da kötülüğü serbestçe işlemeyi arzu ediyor demektir.” (183).</p>
<p><strong>Mağdurun hukukunu ve toplumun güvenliğini öncelemek </strong></p>
<p>“Şüphesiz (şartları tamamen tahakkuk ettiğinde) bir hırsızın elinin kesilmesi, insanların malların gasp edilmesi, <u>toplumda emniyet yerine korkunun hüküm sürmesi</u> ve (mal yüzünden) cinayetlerin işlenmesine kıyasla önemsiz bir durumdur. Bu konuda Şâri’in hükmünü eleştirenlere; “Kaç soygun girişimi mal sahibinin ölümüyle sonuçlanmıştır?” ve “Hırsızlık konusunda İslam’ın getirmiş olduğu had uygulandığında her yıl kaç el kesilmektedir?” diye sorun. Rasulullah (s)’in; “Gücünüz yettiğince had cezalarını şüphelerle düşürün.” hadisi gereğince şüphe hâlinde hadlerin uygulanmadığını da hatırlatmayı unutmayın (s.183).</p>
<p>İstatistikler incelendiğinde, Allah’ın hükmü ile eli kesilenlerin sayısının, şehvetin gücü ve şeytanın aldatması sonucunda ölenlerin sayısıyla kıyas edilemez düzeyde daha az olduğu kesinlikle görülecektir. Cinayet vakalarını inceledikten sonra biri; “Hırsızın elinin kesilmesinin rahmet ya da hikmetle alakası yoktur.” derse bu kimse, mağdura değil suçluya/kâtile merhamet göstermiş demektir (s.185).</p>
<p>Önümüzde kâtil ve maktul, hırsız ve malı çalınan, tecavüzcü ve namusları kirletilmişler olmak üzere <strong>iki kesim</strong> insan bulunmaktadır. Bunun ötesinde ise içerisinde <strong>emniyetin hüküm sürmesi</strong> ve kötülüğün yayılmaması <strong>gereken bir toplum</strong> bulunmaktadır. O hâlde akıl sahibi bir kimseden merhametini bu iki gruptan birine tahsis etmesinin istendiğini farz edelim. Bu kimse merhametini saldırganlık yapan, cinayet işleyen, huzur içindekileri rahatsız eden, aşağılık işleri yayan ve kargaşanın kapılarını sonuna dek açan kişilere tahsis eder mi? Yoksa merhametini saldırıya maruz kalan, hissettiği korkunun emniyete dönüştürülmesi, içerisinde erdemin hükmetmesi ve iğrenç işlerin yok edilmesi gereken bir topluluğa mı tahsis eder? Bu noktada aklın kanunu şöyle diyecektir:</p>
<p>Şüphesiz rahmet ister fertler ister toplum bazında olsun <strong>suça maruz kalan</strong>a gösterilir. Şiddetli ceza ise suçluya uygulanır. Bu kimseleri ibret olsun diye cezalandırmak geriye kalanlar <strong>için bir rahmettir</strong>. Bu şekilde suçlu suçundan dolayı Allah’ın hükmünü hak etmiş olur; onun başına gelen akıbet kıyamet gününe değin apaçık bir şahit olarak kalır; böylelikle yoldan sapmış olana engel olunur, doğru yolda olan da yolundan sapmaz…” (s.187).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Birey’in ‘suçlu’ya dönüşmesine en baştan mâni olmak</strong></p>
<p>“Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: “Hırsızlık durumunda işlenen suçla verilen ceza arasında bir <strong>denklik</strong> yoktur. Zira çalınan mal yerine gelebilir. El ise bir kere giderse bir daha yeniden oluşmaz. Bu durumda suçla ceza arasında denklik yoktur.” Şüphesiz bu söz ilk bakışta muteber görülebilir. Oysa ne Allah katında ne aydınlara göre ne de toplumsal adalet ve herkesi kapsayıcı olan genel bir merhamet anlayışına göre bu asla itibar edilecek bir söz değildir. Çünkü insan eliyle düzenlenmiş kanunlar da Kur’an’ın hukuk sistemi de suç ile ceza arasında bir benzerlik bulunmasını şart koşmaz. Bu benzerlik yalnızca kısas cezasının uygulamasında gözetilir. Zira kısasın temelinde denklik bulunur.</p>
<p><strong>Kısas</strong> dışındaki cezalandırma şekillerinde denklik şart değildir. Çünkü hırsızın cezalandırılmasındaki amaç, başkasının malına zarar veren kişinin verdiği zarar veya yitip gitmesine yol açtığı faydaları yeniden temin etmesiyle gerçekleşecek olan <u>mali bir garanti değildir</u>. Bilakis bu cezada amaçlanan <strong>hırsızlık suçunun engellenmesi</strong>, bu günahı işlemeye niyetlenen kişilerin bu yanlış düşünceden men edilmesi ve bu suçu işlemenin fertler için kolay bir hâl almasına mâni olunmasıdır (s.189).</p>
<p>Böylece verilen ceza toplumsal bir onarım, genel bir reform ve toplumu oluşturan fertler için psikolojik bir engel ve sınırlama hâlini alır. Şüphesiz modern hukuk sistemleri de bu yöntemi benimsemiştir ve hırsızlık ve benzeri suçlarda çalınan malın miktarından çok hırsızın şahsına ve işlediği suçun toplum içerisinde korkunun yaygınlaşıp güvenliğin ortadan kalkması yönünde verdiği zarara bakarlar. Bu nedenle suçun alışkanlık hâlini alması ve tekrarlanması hâlinde ceza miktarı da artar. Bu gibi durumlarda suçla ceza arasındaki fark büyük olur. Hattâ suç alışkanlık hâlini almamışsa verilen ceza ile alışkanlık hâline geldiğinde verilen ceza daha farklıdır. Böylece cezanın oranı, suçlunun <strong>toplum için tehlike arz etmesi</strong> ve salıverilmesi hâlinde insanlar arasında bozgunculuğu ve kötülüğü yaygınlaştırma ihtimali oranında belirlenir.</p>
<p>İslam olaya bu şekilde bakmış ve cezalar özellikle de şer’î hadler konusundaki ilkelerini böylece genel olarak dile getirmiştir. Şüphesiz İslam kısas konusunda “Bakın ey aktif akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>” (Bakara 2:179) derken, “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah’tan ibret-i âlem bir <strong>müeyyide</strong> olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir.” (Mâide 5:38) buyurur.</p>
<p>Bu durumda cezanın, suç işlememiş olanların suça bulaşmasına <strong>mâni olmak</strong> için verildiği gayet açıktır. O hâlde uygulanan bu müeyyidenin, niyet aşamasında suçsuz kimseyi bu cürmü işlemekten men etmek için konmuş ağır bir ceza olduğu anlaşılır (s.191).</p>
<p><strong>Suç bilimi</strong>nin ortaya koyduğu kesin sonuçlardan biri de bir suça verilecek olan cezanın suçun gizlenmesi, <u>örtbas edilebilmesi</u> ve kanunların bu konudaki hükümlerinden kaçmanın imkânı oranında <strong>artması gerektiği</strong>dir. Bu, suçlunun suçu işlemesi hâlinde kendini tedirgin hissetmesini sağlamak, alacağı cezayı hatırlayıp durmasını, çekinmesini ve böylece <u>suç işleyememesini temin etmek</u> için yapılır. Eğer hâlâ suç işleme konusundaki tavrını değiştirmezse hissettiği tedirginlik dikkatini dağıtacak, bu şekilde kendisini ele verecek bir iz bırakacak veya insanların kendisini fark edip yakalamalarına yol açacak bir belirti gösterecektir. Allah’ın insanlara olan merhametinin bir tecellisi olarak hiçbir suçlu, yaptığı işi belli eden yahut kendisine götüren bir iz bırakmadan büyük bir suç işleyemez.</p>
<p><strong>Hırsızlık</strong> suçu için de bu gizlilik hâli söz konusudur. Hırsızlık, yapısı gereği yalnızca gecenin koyu karanlığı ile örtülü olduğunda veya buna denk bir bilinmezlik içerisinde iken gerçekleşebilir. Bu nedenle hırsızlığa verilen cezanın suçlunun kalbine korku saçan ve onu tedirgin eden, böylece işini tamamlamadan suçunu ortaya çıkaran veya hırsızın kim olduğuna dair arkasında bir iz bırakmasına yol açan ‘<u>acımasız bir ceza’</u> olması, Hikmet Sahibi olan Şâri’in rahmetinin bir gereğidir.” (s.193).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana hayvan muamelesi yapılmasını engellemek</strong></p>
<p>“<strong>Zina</strong> veya namuslu bir kadına <strong>zina iftirası</strong> atma suçlarına verilen ceza <strong>sopa</strong>dır. Atılan sopanın yanı sıra bu kişiler toplum içerisinde de <strong>deşifre</strong> edilirler. Allah Teâlâ, zina fiilinin cezalandırılması esnasında <u>zaaf göstermememizi</u> emreder:</p>
<p>“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın!” (Nur 24:2). Kur’ani hukuk sistemi zinanın cezalandırılması konusunda son derece <u>tavizsiz ve sert bir tavır</u> takınmıştır. Çünkü İslam neslin korunması ve bedenlerin hastalıklardan muhafaza edilmesine büyük bir önem verir. Erkek ve kadınlar arasında var olan ilişkinin Allah’ın hükmü çerçevesinde yürütülmesini, hayvanlar gibi her önüne gelenle çiftleşmemesini ister. Kadın-erkek ilişkisinin insanın yüceliğine yaraşır düzeyde <u>değerli bir ilişki</u> olması ve bu ilişkinin insani var oluşun iki temel unsuru arasında daimî bir rahmet olarak varlığını sürdürmesi konularında son derece titizdir:</p>
<p>“Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun mucizevî işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>” (Rum 30:21).</p>
<p>Kur’an’ın hukuk sistemi, <u>insanın saygınlığına, kişilik ve zürriyet haklarına</u> büyük bir önem verir. Zinanın cezasını da bu fiilin insanın haysiyetini ayaklar altına alması ve onu hayvanlar düzeyine düşürmesi nedeniyle ağırlaştırmıştır (s.195). Ancak Avrupalılar ve onlara tâbi olan mukallitler bu cezayı çirkin görmüş ve zinakârlara acıyacakları tutmuş ve Allah’ın bu konudaki hükmüne itiraz etmişlerdir:</p>
<p><em>“Tecavüz söz konusu olmadıkça zinada suç unsuru yoktur. Ortada bir suç yoksa ceza da olmaz. Bu fiil bir cezayı gerektirse bile İslam’ın vermiş olduğu ceza, türü ve miktarı açısından son derece serttir(!)”</em> Bu lakırdılar bir tarafa, Allah Teâlâ kullarını hakka yöneltir ve onları doğru yola iletir.</p>
<p>İslam’ın zina suçuna bakışı onların bakış açısından farklıdır. Zira İslam zina suçuna insanın yaratılıştan gelen anlamını tahkir, soyun zayıf hâle getirilmesi, bedenlere bulaşan ve onları bozan hastalıkların yayılmasına yol açması, vicdanları ifsat etmesi, ne ailelerini ne de kendilerini koruyup gözetecek babaları bulunmayan ve toplum üzerinde bir yük olan çocukların doğmasına neden olması gibi açılardan bakmaktadır (s.197). Böylece zinaya karşı verilecek olan cezayı, yol açtığı <strong>sonuçlar</strong> oranında belirlemiş ve bunu yaparken <u>insanın hayvanlık düzeyine inmesine engel olma</u>yı amaçlamıştır. Şüphesiz bu ceza, işlenmiş olan suç türündendir. Çünkü zina etmiş olan erkek ve kadın işledikleri bu suçla hayvanların düzeyine inmiş olurlar. Bu nedenle de hayvanların cezalandırıldığı yöntem olan şiddetli bir dayak ile cezalandırılmaları her iki zinakâr için hak olur.</p>
<p>Bir insanın en düşük seviye olan hayvanlık seviyesine inmesi hoş görülemez. Bilakis normal bir kişinin olgun bir insana yaraşır tavırlar takınması beklenir. Zira varlıkların tabiatları, işledikleri fiiller, alacakları <u>ödüller ve cezalar konusunda bir denklik</u> gerektirir. İslam’ın bakış açısı budur. Aksi yönde görüş bildiren bu kimselere nefisleri bu suçu oldukça kısır bir anlayışla hoş göstermiştir. Onlar bu konuda ne fıtri ne de insani anlama dikkat ederler. Aynı zamanda bu suçun yol açtığı toplum ve sağlıkla ilgili sonuçları da göz ardı etmişlerdir. Böylece aralarında bu kötülük yayılmış, genç nesiller azalmış, ölümcül hastalıklar yaygınlaşmıştır. Bu kimseler psikolojik bir rahatsızlık olan Avrupa’nın vebası niteliğindeki zinanın yaygınlaştırılmasını doğuya taşımaktan da çekinmediler. Bunun sonucu olarak da bu iğrenç hastalıklar doğuda da vücut bulmuştur (s.199).</p>
<p>Garip olan bir durum da Batılılar ve taklitçilerinin, savaşlarda ve başkaları ile olan ilişkilerinde kan bağını ve anlaşmaları gözetmedikleri hâlde bedensel cezalar hakkında konuşmalarıdır. Bunun yanı sıra bedensel cezalar yapısı gereği kötülük olarak kabul edilemez. Bilakis bu cezalar yalnızca kişiye işkence etme hâlini dönüştüğünde kötü görülür. Her ceza böyledir. Şüphesiz bir suç işlenip ceza gerektiğinde cezanın nasıl olacağını kararlaştıran <strong>adalet ve ıslah</strong>tır.</p>
<p>Bu konuda maslahatın iki yönü vardır: Kişiler arasında <u>rahmetin sağlanması</u> yönü; <u>zararın giderilmesi ve muamelatta yumuşaklık</u>la gerçekleşir. Kazanç yönü ise <u>genel ve özel çıkarlar</u>ı sağlar. Her iki yön de birbirine bağlıdır ve ayrılmaz… (s.201).</p>
<p>Bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler <u>olmamak</u> için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz vesselam.” (235).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Ebu Zehra,</strong> (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.179-235.</li>
<li><strong>İslâmoğlu,</strong> (2013). <strong>Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2 c., 1359 s.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Kısası “âdil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kullanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adâlet toplumlar için hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adâletin tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Hırsızlık yapanın elini kesme uygulaması Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. İlk kez Kâbe’nin hazinesini soyan birine uygulanmıştır (İbn Kesir). Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır. Mesela Rasulullah seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur (Ebu Dâvud, Hudûd, 19). Bir başka kaynakta “sefer” yerine “gaza” geçer ki bu ikisi ayrı durumlar olarak da anlaşılabilir (Tirmizî, Hudud 20). Bu nebevî talimatı hilafeti döneminde Hz. Ömer’in, ayrıca ordu komutanı Huzeyfe b. el-Yeman’in titizlikle uyguladığını görüyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy</strong>, suçları cezalandırmada suçluyu değil <u>suçu mahkûm etmeyi ve caydırıcılığı</u> öne çıkarır. Tüm Kur’ani cezalar üç vicdanı teskin etmeyi hedefler: Mağdurun, kamunun ve suçlunun vicdanı. Suçlunun vicdanını teskin etmek için önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. Ebu Mihcen olayı İslam’ın mensuplarında nasıl bir vicdan inşâ ettiğinin destani bir göstergesidir. (…). Komutan Sa’d b. Ebi Vakkas -yenilmek üzere olan ordunun zafer kazanmasına sebep olan- Ebu Mihcen’e içki cezasını tatbik etmeye eli varmaz bırakır. Fakat Ebu Mihcen cezada ısrar eder. Muhtemelen Allah Rasulü’nün “İslâmî cezalar kefarettir.” müjdesi onu böyle davranmaya sevk eder. Israrlarına rağmen ordu komutanı kendisini cezalandırmayınca o da bir daha içki içmeyeceğine söz verir (İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1406, II, 330-331; Taberî, Tarih, Kahire, 1987, III, 548-549).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı beyanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucaklayan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohumunun toprağını bularak mahlukat ağacının en soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu sayede cinsellik <u>süflî bir arzu</u> olmaktan çıkıp <strong>ulvî bir hizmet</strong> hâlini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da <u>meveddet</u>ten kaynaklanan bu cezbe sayesinde soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zevciyyet ve sükunetin <em><u>halk</u></em> fiili ile gelmesi, bunların mutlak Z<em>â</em>t’tan mümkin zâta yansıyan zâti bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merhametin <em><u>ca‘l</u></em> fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun fiiline bağlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu sonuncuların verilmesi için insani gayret şarttır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlikte tutan iki unsurdur. Sevgi tekâmül ettirilmezse, cinsellik tükenince o da biter. Fakat <strong>rahmet</strong> cinsellik bittikten sonra da sürer.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
