<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fıtrî Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/fitri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/fitri/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Jul 2017 14:07:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>ÖRNEK BİR İSLAM TOPLUMU OLUŞTURABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jul 2017 09:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed bin Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Eskimiş elbise]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[fıtri ve sağlıklı]]></category>
		<category><![CDATA[gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacc 22:78]]></category>
		<category><![CDATA[haçlı]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Kayyim el-Cevziyye]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Teymiy]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve Uygarlık Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ın hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İzz bin Abdüsselam]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Karâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[küresel İslam düşmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlik]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Şatıbî]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[siyonistler]]></category>
		<category><![CDATA[somut örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Soyut çağrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarîqu’l-Halâs]]></category>
		<category><![CDATA[tek ilah]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=539</guid>

					<description><![CDATA[“… We tekûnû şühedâe ale’n-nâs…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “Müslümanlar; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… <strong><em>We tekûnû şühedâe ale’n-nâs</em></strong>…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). <u>O sizleri</u> bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “<strong><u>Müslümanlar</u></strong><u>; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, <strong>siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız</strong></u>. Şu hâlde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekâtı içten gelerek verin; bir de Allah’a sımsıkı bağlanın: O’dur sizin tek Efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!”<br />
(Hacc 22:78).</p>
<p>İslam dünyasının son yarım asrında önemli bir etki bırakmış ve çağına büyük bir ihlasla şahitlik etmiş olan fikir önderlerimizden şehid Seyyid Kutub’un Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü yaptığım “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Nisan 2017 tarihinde basılan “Kurtuluş Yolu” isimli risalesinden bazı bölümleri özetle iktibas ederek insanlığın kurtuluşu için örnek bir İslam toplumu inşa edebilmenin ne denli büyük bir ehemmiyete sahip olduğuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soyut çağrı ile yetinmeyip ortaya somut örnek koyabilmek</strong></p>
<p>“İnsanlığın geleneğinde <u>sadece okuduğu veya duyduğu</u> bir yönteme olumlu cevap vermek yoktur. O yöntem kendisini yaşayan bir toplum suretinde göstermedikçe, toplumda vücut bulup temsil edilmedikçe, yöntemin özellikleri ve meziyetleri o toplum tarafından yaşanmadıkça bu mümkün değildir (s.47).</p>
<p>İslam hakkında binlerce kitap yazılsa; mescitlerde, salonlarda veya meydanlarda binlerce konuşma yapılsa; İslam’a davet hakkında binlerce film yapılsa, etrafa binlerce ekipler gönderilse; bütün bu çabalar <u>küçük bir İslam toplumu kurmak için yeterli olmayacaktır</u>. Yerkürenin herhangi bir yerinde İslami yöntemlerle yaşayan, İslami ilkeler için yaşayan, bu yöntemin özelliklerini yansıtan, İslami hayatın görünümünü temsil eden bir İslam toplumu bu yöntemle kurulamayacaktır.</p>
<p>Emperyalist haçlı ve siyonistlerden oluşan <strong>küresel İslam düşmanları</strong> bu gerçeği çok iyi bilmektedirler. Bu gerçeğe olan derin bilgilerinden dolayı sınırlar dahilinde İslam hakkında kitap yayınlamaya ve İslami konuşmalara izin vermektedirler. Nadir de olsa İslam hakkında film yapmaya ve denetimli olarak İslami çalışma yapan ekiplere de izin vermektedirler. Ancak ellerinde bulundurdukları gizli-açık küresel gücü kullanarak yeryüzünün herhangi bir yerinde, hattâ okyanusta bir adada, küçük de olsa bir İslam toplumunun kurulmasına asla izin vermiyorlar! (s.49).</p>
<p>Çünkü onlar bunun İslam’ın “varlık” bulması için <strong>tek gerçek yöntem</strong> olduğunu biliyorlar. Onlar İslam’ın varlığını derinlemesine ve uzun uzadıya incelediler, çünkü uzun zamandan beri Müslüman toplumları ve <u>İslam coğrafyasını işgal ederek sömürgeleştirme</u>yi hedeflerine koymuşlardı. Bu hedefleriyle kendileri arasındaki tek engel olarak İslam’ın varlığını gördüler. Nitekim onlar, İslam’ın karaltısından bile korkuyorlar, onun hiçbir şekilde “varlık” kazanmasını istemiyorlar.” (s.51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın tek kurtuluş yolu: Örnek İslam toplumunu inşa etmek</strong></p>
<p>“Bütün bu zorluklara rağmen yine de (kurulacak olan) İslam toplumu, yıkılma ve <u>yok olma tehdidi altındaki insanlığın tek kurtuluş yolu</u>dur. Bu, zor zamanda fıtratın çağrısına verilebilecek tek cevap türüdür. Çünkü ne kadar sersemlemiş ve üstü örtülmüş de olsa, <u>fıtrat, tehlike anında uyanıp harekete geçebilecek güçtedir</u>.</p>
<p>Bu insani bir zorunluluk ve fıtratın gerektirdiği kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle, bu toplumu açığa çıkaracak olan dinamiklerin, tüm geciktirici güçlerden daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz. Bu dinamikler siyonizmin sinsiliğinden, sömürgeci haçlı zihniyetinden ve yeryüzünün hangi köşesine dikilmiş olursa olsun, tüm baskı araçlarından daha güçlüdür. Aynı şekilde kendisini İslam’a nispet edenlerin İslam’a karşı cahilliklerinden, olup biteni anlamayan ve genel akıntıya kapılıp giden mevcut hallerinden daha güçlüdür.</p>
<p>İslam toplumunun ayağa kalkması kaçınılmazdır. Bu toplum -Allah’ın izniyle bugün değilse de yarın, burada değilse de başka bir yerde- mutlaka ayağa kalkacaktır. Tabii ki, biz herhangi bir zaman ve mekân bildirmek istemiyoruz. Bizler beşeriz. Yaptığımız değerlendirmeler daima bize gizli olan “gayb” duvarına gelince durmak zorunda kalır ki, duvarın ötesini Allah’tan başkası bilemez.” (s.53).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ı hayat tarzı, Kur’an hukukunu da anayasanın temeli olarak benimsemek</strong></p>
<p>“İslam toplumu <u>insani bir zorunluluk ve fıtri bir gereklilik</u> olarak ortaya çıkacaktır. Doğum kaçınılmazdır. Doğum için doğurmak, bunun için de sancı çekmek kaçınılmazdır. “İslam ve Uygarlık Problemleri” adlı kitabımızda “Bir İslam Toplumuna Doğru” ve “İslami Anlayışın Özellikleri ve Dinamikleri” başlıkları altında İslam toplumunun bugünkü hayata nasıl yöneleceğini, mevcut durumda ne yapacağını ve özellikle ilkelerini nasıl birer kanun maddesi haline getireceğini açıklamıştım. İslam fıkhı, ancak bir İslam toplumu varsa gelişme ve ilerleme sağlayıp hayati sorunları çözmeye yönelebilir. Baştan İslam’a teslim olmuş fiilen mevcut <u>ger</u><u>ç</u><u>ek bir İslam toplumu, </u><u>ö</u><u>n</u><u>ü</u><u>ne </u><u>ç</u><u>ıkan hayati sorunlarla y</u><u>üzleşip onlara</u> <u>çö</u><u>z</u><u>ü</u><u>mler </u><u>ü</u><u>retebilecektir</u>.” (s.59).</p>
<p>“İslam’ın hâkimiyetini kabul etmeyen herhangi bir ortamda fıkhi bir uygulamayı geliştirmeye veya ilerletmeye çalışmak, havaya tohum ekmeye benzer. Bu da İslam’ın ciddiyetiyle bağdaşmaz. Zira İslam toplumunun sorunları, mevcut uygarlıkta gördüğümüz herhangi bir toplumun sorunlarıyla aynı değildir.” (s.61).</p>
<p>Bir İslam toplumu kurmak için insanlığın ihtiyaç duyduğu öncelikli eksiği gelişmeye uygun bir “İslam fıkhı” değildir. İnsanlığın öncelikli ihtiyacı, <u>İslam</u><u>’ın bir y</u><u>ö</u><u>ntem, </u><u>hukukunun</u><u> da kanun olarak benimsenmesi</u>dir. İslam fıkhı ise gelişmek için uygun zemin bulmak zorundadır. Bu çağda yaşayan, kendine özgü yapılanma ve kendine has uygarlık derecesiyle yerleşik sorunları fiilen çözmeye yönelen bir İslam toplumu, İslam fıkhının gelişebileceği yer olacaktır. Doğası gereği, İslam toplumunun sorunlara yaklaşımı, diğer hiçbir toplumun yaklaşımı gibi olmayacaktır. Ancak görüldüğü kadarıyla bu aksiyom, İslam’a gönül vermiş içtenlikli, gayretli ve akıllı pek çok Müslüman için bile meğer “apaçık” değilmiş! Bu nedenle tekrar ediyor, dönüp bir daha açıklıyoruz&#8230;” (s.63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eskimiş elbiseyi düzeltmeye uğraşmak yerine aynı kumaştan yeni bir elbise dikmek</strong></p>
<p>“İslam toplumu hakkında ana hatlarıyla söylenebilecek şey, onun sınırlı hacim, şekil ve konumda olan tarihi bir fotoğraf olmayışıdır. Bizler de çağımızda hacim, şekil ve konum olarak bunu modelleyen bir toplum kurmayı hedeflemiyoruz. Ancak maddi uygarlık bakımından en azından mevcut topluma eşdeğer bir toplum kurmayı hedefliyoruz. Ama aynı zamanda bu toplumun bir ruha, bir istikamete ve Rabbani yöntem tarafından inşa edilen ilk İslam toplumunun gerçekliğine sahip olmasını hedefliyoruz. Şu itibarla ki, ruhuyla, rotasıyla, imandan kaynaklanan hakikatiyle; hayat tasavvuruyla, insanın varoluş amacına bakışıyla, insanı bu varlık âleminin merkezine koymasıyla, özellikleriyle, hukukuyla, yükümlülükleriyle, düzeni, uyumu ve dayanışmasıyla İslam toplumu bir zirvedir.</p>
<p>Şekil, görüntü ve konumlar ise zamana göre, anlık etkinliklerin farklılığına göre, değişken ve hareketli şartlara göre sınırlandırılabilir, eleştirilebilir. Ancak İslam toplumuna yakışan, hareketliliğin <u>İslam</u><u>i y</u><u>ö</u><u>ntem </u><u>ç</u><u>er</u><u>ç</u><u>evesinde</u> ve onun değişmez ekseni etrafında dönmesidir. Bu eksen Allah’ın tek ilah olduğu ve Allah’ın ilahlık özellikleri bakımından şirk koşulmaksızın birlenmesine (tevhid inancına) dayanmaktadır. Bu toplumun en güzel özelliklerinden birisi de hâkimiyet ve kanun yapama hakkının kullara devredilmesi, onların da bu (kabul görmüş) yasaya boyun eğmeleridir. (s.65).</p>
<p>İslam toplumunun kuruluşu, işin başında <u>İslam</u><u>’ı hayat tarzı olarak kabul etmi</u><u>ş</u><u>, onu hayatın her alanında “hakem” olarak tanıyan</u> bir insan topluluğunu gerekli kılıyor. Yani Yüce Allah’ın “ilahlık”, “rablik” ve “yasama hâkimiyeti” bakımından yüceltilerek birlenmesiyle aynı anda -öncesinde değil- bir “İslam toplumu” ortaya çıkar. Bu toplum bir yandan kendisini ve konumunu değiştirmeye çalışırken, bir yandan da yerleşik hayata yönelmekle, gerçek ihtiyaçlarını yeniden belirlemekle işe başlar. Bu ihtiyaçları karşılama yollarını kendi inancından ve kendisi için inşa ettiği özel anlayışından etkilenerek tespit eder.</p>
<p>Mevcut duruma yönelirken gerçeğe uygun fıtri ve sağlıklı bir hayat için zorunlu olan ihtiyaçları belirlemeye; fıtri olmayan, gelişmek için gerekli olmayan, gelişmeyi baskılayan ve ona zarar veren yöntemleri kaldırmaya, yine kendi hedeflerinden ve bu hedeflere götüren yöntemlerden ve kendine has metodolojik yollardan etkilenerek karar verir. Bu şartlar altında kendi yönelimini sürdürürken, kendisine özgü konumuyla, kendi fıkhi hükümlerini bir bir inşa eder (s.67).</p>
<p>Böylece yeni doğan İslam toplumu fıkıh adamlarının görüşlerine değil, Allah’ın asli dinine yönelecektir. Çünkü İslam fıkhı, geçmiş asırlarda ve bu asra özgü şartlarda fıkıh adamlarınca ortaya konmuş görüşlerinden elde edilebilecek bir şey değildir. Bu fıkıh elbisesini düzeltmeye çalışmak yerine asıl kumaştan mükemmel bir yeni elbise biçmek gerekecektir (s.69).</p>
<p>Bu, İslam fıkhını ihmal çağrısı değildir. Büyük imamların gösterdiği büyük çabaları dışlayan; yasama sanatının metotlarını içeren, asli hükümlere ilişkin sonuçları ve dünyanın birçok yerinde bulunan kanun yapıcılarının ortaya koydukları tüm ayrıntıları kapsayan fıkhı görmezden gelmek için yaptığımız bir çağrı da değildir.</p>
<p>Bizim çağrımız doğacak olan İslam toplumunun, doğduktan sonra takip edeceği metoda ilişkin bir açıklamadır. Bizim açıklamamız, <u>i</u><u>ş</u><u>in ba</u><u>ş</u><u>ında </u><u>İslam</u><u>’ın hâkimiyetini kabul eden </u><u>İslam</u><u> toplumu</u>nun, mevcut fiilî gerçekliğe yönelirken inşa edeceği fıkhi hükümlerle ilgilidir (s.71).</p>
<p>İslam fıkhı İslam şeriatından, İslam şeriatı da İslam inancından kopuk değildir. Fıkıh, şeriat, inanç ve hayat tarzı İslam anlayışına göre “<u>par</u><u>ç</u><u>alanamaz bir b</u><u>ü</u><u>t</u><u>ü</u><u>n</u>”ü teşkil ederler. Bu bütünün bölündüğünü ve parçalara ayrıldığını düşündüğümüz zaman, İslam’ın var olduğu, ancak Müslümanların ve İslam toplumunun olmadığı gibi mantıksız bir durumla karşı karşıya geliriz (s.73).</p>
<p>İslam düzeni dışındaki herhangi bir toplumda hukuk adamının kanuni hükümler çıkarmaya güç yetirebilmesi için, hukuk sanatının yolları ve yasama metodolojisi hakkında bilgili olması yeterlidir. Ancak İslami sistemde hukuk sanatına ilişkin soyut bilgi yeterli değildir. Şu iki husus gereklidir:</p>
<ul>
<li>Ümmet için hayatın genelinde inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
<li>Kanun adamlarının özel hayatlarında da inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
</ul>
<p>Bu, mutlaka bilmemiz ve muhalefet etmekten sakınmamız gereken bir konudur (s.75).</p>
<p>Yaşadığımız problemlerin kahir ekseriyeti, İslam toplumu kurulduğunda kökten çözülecektir. Yeni problemler ortaya çıksa bile farklı hacim ve şekillerde olacaktır. Kaldı ki bir İslam toplumunun sorunlara yönelimiyle İslam dışı bir toplumun sorunlara yönelimi aynı değildir. Çünkü bambaşka etkenler ve farklı şartlar, İslam toplumunun doğasını ve onun hayata/hayatın sorunlarına yaklaşımını, İslam dışı yolların ve toplumların doğasından ve yöntemlerinden farklı kılar. Bu yeterince açık bir konudur (s.79).</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, Ebubekir, Ömer, Ali, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, Mâlik, Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel, Şafiî, Ebu Yusuf, Muhammed, Karâfî, Şatıbî, İbn-i Teymiye, İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İzz bin Abdüsselam ve diğerleri hüküm çıkarırken:</p>
<ul>
<li>Öncelikle; İslam’ı kendine hakem yapmış, -bazı asırlardaki cüzi sapmalar dışında- İslam’ı kendi hayatı için yol edinmiş bir <strong>İslam</strong><strong> toplumu</strong>nun içinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla, onlar da hayata bu metotla ve bunun kendilerinde bıraktığı etkiyle yaklaşıyorlardı.</li>
<li>İkincisi; kendi özel hayatlarında da İslam inancını ve İslami metodu birlikte uyguluyorlar, içinde yaşadıkları İslam toplumunun bir parçası olarak zorlukları bizzat yaşıyorlar, bunlar hakkında İslami hassasiyetlerle çareler araştırıyorlardı.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla İslam fıkhının ortaya çıkması ve gelişmesi için gereken iki temel şartı da hakkıyla taşıyorlardı. Pek tabii ki, fazladan içtihadın şartlarını ve burada zikredilmesi gerekmeyen diğer özellikleri de taşıyorlardı…” (s.81).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Tarîqu’l-Halâs</em>: <strong>Kurtuluş Yolu</strong>, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SORUMLULUĞUMUZU ÜSTLENEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2015 09:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[17:15]]></category>
		<category><![CDATA[17:34]]></category>
		<category><![CDATA[17:36]]></category>
		<category><![CDATA[25:16]]></category>
		<category><![CDATA[33:15]]></category>
		<category><![CDATA[35:18]]></category>
		<category><![CDATA[37:24]]></category>
		<category><![CDATA[39:7]]></category>
		<category><![CDATA[53:38]]></category>
		<category><![CDATA[6:164]]></category>
		<category><![CDATA[66:6]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâm 1]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Aylan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[Cum'a 11]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[hacda izdiham]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet 20]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[mesuliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sülün]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan taşlama]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vakfe]]></category>
		<category><![CDATA[vinç kazası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=181</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164). &#160; İnsan olmak sorumlu olmaktır Sorumluluk kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan olmak sorumlu olmaktır</strong></p>
<p><strong>Sorumluluk</strong> kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. Bir insanın sorumluluğunu üstlenmesi ise, kendi tercih ve davranışlarının veya yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, bu konuda hesap vermesi ve neticesine katlanması demektir. Herhangi bir konuda sorumluluk taşımayan kimse için kullanılan ‘sorumsuz’ kelimesi aynı zamanda sorumluluk duygusu bulunmayan ya da bu duygusu yeterince gelişmemiş olan, düşünmeden hareket eden, eylemlerinin sonucunu üstlenmeyen problemli insanlar için kullanılmaktadır.</p>
<p>Sorumluluk kelimesi yerine asırlardır kullandığımız Arapça kökenli <strong>mesuliyet</strong> kelimesi sormak ve sorgulamak anlamına gelen ‘<em>se-e-le</em>’ fiil kökünden türetilmiştir. Farklı kalıplarıyla Kur’an-ı Kerim’de çok yerde geçen sorma, sorgulama ve sorumluluk kelimeleri ‘<em>mes’ûl</em>’ ve ‘<em>mes’ûlîn</em>’ kalıbında ism-i mefûl olarak beş yerde geçmektedir (İsra 17:34 ve 36, Furkan 25:16, Ahzab 33:15, Sâffat 37:24). Özetle bu âyetlerde insanların taahhütlerinden, bakışlarından, dinlediklerinden, düşündüklerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından ve ortaya koydukları eylemlerden mesul olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Belli sıfatları haiz oldukları varsayılarak belli bir süreyle yetkilendirilen ve kendilerine imkânlar verilen kişilerin, kendi irade ve kararlarıyla yaptıkları ya da ihmal ettikleri işlerden sorumlu tutulması, bunlardan dolayı sorgulanması, bu sorgu neticesinde takdir edilmesi ya da cezalandırılması gerekir.</p>
<p>Sorumluluk üstlenmiş olan bir insanın aklını, iradesini ve tüm kapasitesini kullanarak görevini en iyi şekilde yerine getirmesi için var gücüyle çaba harcaması beklenir. Toplumda yerleşmiş teamüllerin ve üstlenilen göreve ilişkin sözleşmenin doğal bir gereği olarak, aynı zamanda vicdanın fıtrî telkinleri doğrultusunda herkesin; görevinin gereklerini en iyi düzeyde bilmesi, görevinin inceliklerinin farkında olması, mevcut birikimiyle yetinmeyerek sürekli kendini yenilemesi ve görev alanına ilişkin yeni gelişmeleri takip etmesi, önceki hatalarını tekrar etmemesi, sorunlara çok daha etkin ve hızlı çözümler üretebilmesi, insanlara nitelikli hizmet sunması, konumuna mülkiyet değil emanet gözüyle bakması, tevazu ve kulluk bilinci ile yapıcı yaklaşımlar ortaya koyması beklenir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluk hiyerarşisini doğru kurmak</strong></p>
<blockquote><p>Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, eylemlerinin sonucunu üstlenmesi ve hata yaptığında özür dileyerek bedelini ödemesi insanın topluma karşı sorumluluğunun doğal bir gereğidir.</p></blockquote>
<p>Öncelikli ve en önemli sorumluluğumuz <strong>Allah’a karşı</strong> olan sorumluluğumuzdur. Allah’a iman edip O’nun bizim için çizdiği sınırları gözetmek, dini yalnızca O’na has kılmak, tevhit inancımıza şirk bulaştırmamak Rabbimize karşı sorumluluğumuzun zorunlu bir gereğidir. Sorumluluk bilincini kuşanmak anlamına gelen <strong>takva</strong>; bir taraftan sürekli Allah’ın huzurunda bulunduğumuz bilinciyle davranmak, öbür taraftan yetki kullanırken adil, insanlarla ilişki geliştirirken dürüst, samimi, saygılı ve merhametli olmak demektir.</p>
<p>Akıl sahibi yetişkin her bir fert, içinde yaşadığı <strong>topluma karşı</strong> sorumludur. Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, tercih ve kararlarının sonucunu üstlenmesi, kimseyi aldatmaması, hata yaptığında özür dilemesi ve bedelini ödemesi, içinde yetiştiği toplumun bütün üyeleri arasında iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin olabildiğince azalması için sürekli gayret etmesi, toplumda maddi ve manevi desteğe muhtaç olanlara elinden gelen yardımı yapması insanın topluma karşı sorumluluğunun gereğidir.</p>
<p><strong>Kendi nefsine </strong>ve <strong>ailesine karşı</strong> sorumlu olan insanın, kendisinin ve aile efradının yanlış yollara düşmemesi için dikkatli ve sorumlu davranması, dünya ve ahiret ateşlerinden kendisini ve yakınlarını koruması Rabbimizin bize açık emirlerindendir (Tahrim 66:6). Sosyal çevresine karşı sorumlu tutulan insan, soluduğu hava, içtiği su, üstünde yaşadığı coğrafya, beslendiği toprak ve hayvanlar başta olmak üzere bütün bir <strong>fizik çevreye karşı</strong> da sorumlu tutulmuştur. Dolayısıyla kendisine emanet edilen bütün bu nimetlerin emniyetinden sorumludur. Bu yüzden, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmeyen, ihmal ya da yanlışlar yapan insanlar hem dünyada hem de ahirette sorguya çekilerek cezalandırılmayı hak eder.</p>
<p>Hiç kimse başkasının günahını yüklenmeyeceği gibi günah sahibi, büyük hesap gününde bu kötü yükünü paylaşacağı bir yardımcı bulamayacak, kendi yanlış tercih ve eylemlerinin, hatalı kararlarının cezasını bizzat kendisi çekecektir (Örnek olarak bakınız: Fâtır 35:18, Necm 53:38, En’âm 6:164, İsra 17:15, Zümer 39:7). Sevgili Efendimiz meşhur “<em>Kullukum râ’in we kullukum mes’ûlun ‘an ra’iyyetih&#8230;</em>” hadis-i şerifi başta olmak üzere bir çok hadisinde insanların sorumluluğunu üstlendiği diğer insanlara karşı davranışlarından hesaba çekileceğini, aile efradına, çalışanlarına, idaresini üstlendiği insanlara karşı sorumlu olduğunu, sorumluluğunun bilincinde olarak onlara karşı hakkaniyetle ve merhametle davranması gerektiğini hatırlatmıştır. (Buharî: Cum’a 11, Ahkâm 1; Müslim: İmamet 20).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hacdaki iki facianın sorumluluğunu üstlenmek</strong></p>
<p>Hicrî 1436 haccında yaşadığımız iki facia, Müslümanların oturup kader ve tevekkül anlayışlarını ciddiyet ve samimiyetle gözden geçirmesi, sorumluluk bilincinin ne olduğunu yeniden hatırlaması, sorumsuz sorumluların cezalandırılarak sorumlu davranma ve sorumluluğunu üstlenme erdeminin yeniden kazanılması gerektiğini, yadsınamaz ve ötelenemez acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p>
<p>Kâbe’de <strong>11 Eylül</strong> 2015 <strong>Cuma</strong> günü devrilen paletli <strong>vinç</strong> kazasında <strong>111</strong> hacı adayı hayatını kaybetmiş, 238 kişi de yaralanmıştır. Müteahhit firma <strong>Bin Ladin</strong> Grubu yöneticisi medyaya verdiği beyanatta; “<em>accident was an <u>act of God</u></em>” diyerek kazanın ‘takdir-i ilahi’ olduğuna vurgu yaptı. Yakını vincin altında ölen Müslümanların bir çoğu; en yakın akrabasının canını ‘kutsal topraklar’da alan Allah’a şükretti. Kâbe’nin güvenliğinden sorumlu olan, bu iş için yüklü bir ücret alan yönetici “<em>Lâ ilâhe illallah</em>” demekle yetindi. Bazı hacı adayları yaralıların yardımına koşmak yerine tavaf ibadetini bozmamayı ve yedi şavtı tamamlamayı tercih etti!&#8230; Birkaç gün sonra anlaşıldı ki, vincin üreticisi Alman firması adına açıklama yapan mühendisin ilk gün dediği gibi vinç, denge ağırlıkları noksan halde kullanılmış. Bununla da kalmayıp, şiddetli rüzgâr estiğinde vincin devrilmemesi için yere indirilmesi gereken ağırlık taşıyan kolu (BOM) hac yoğunluğu gerekçe gösterilerek yere indirilmemiş!</p>
<p>Suudi Arabistan Sağlık Bakanı, bayramın birinci günü hac ibadeti esnasında <strong>şeytan taşlarken</strong> hayatını kaybedenlerin sayısının 769&#8217;a yükseldiğini açıkladı. Yaralıların sayısını ise 934 olarak belirtti. İlk gün 220 olarak verilen ve üçüncü günde dört kat yükselen bu rakamlar muhtemelen biraz daha artacaktır. Sorumluluğunu üstlenip istifa ederek muhakeme edilmeyi istemesi gereken Suudi yöneticiler faturayı ‘talimatları dinlemeyen hacılar’a kesti! Neyse ki yeni kral her iki facia için soruşturma komisyonu kurulması talimatı vermiş&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüksek sorumluluk örneği vakfe duasına ümmetçe âmîn diyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Hacda yaşanan iki facia, kader ve tevekkül anlayışımızı ciddiyet ve samimiyetle sorgulamayı acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p></blockquote>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız Arafat’ta 56 bine yakın Türkiyeli hacı adayına yaptırdığı vakfe duasında sorumlu bir duruş sergiledi ve sorumluluğu şer odaklarına ya da Allah’a yüklemeyip samimi ve derin bir özeleştiri yaptı:</p>
<p>&#8220;Her işimize Rahmân ve Rahîm isimlerini başlangıç eyledik. Lâkin işlerimizi adalet, hakkaniyet, merhamet ve şefkatle icra edemedik. Birbirimizden merhameti esirgedik&#8230; İslâm’ı hakkıyla temsil edemedik. Kur’an-ı Kerim’i anlamadık, meramını doğru anlatamadık. Böldük, bölündük, kendimizi tek hakikat yolcusu ilan ettik, birbirimizi küfürle itham ettik. Kendimizi, düşüncemizi, mezhebimizi, meşrebimizi kutsadık. Şiddetin adını cihad, zulmün adını zafer koyduk. Senin rahmet dinini, korku dini zannedenler varsa, sorumlusu biziz&#8230;</p>
<p>Dünyaya aldandık, hırs ve tamahın girdabında boğulduk. Kendimize yabancılaştık, iffetin kıymetini, önemini anlayamadık, anlatamadık. Zulme seyirci olduk, mazluma hak ettiği desteği veremedik. Malımızı, makamımızı, her türlü imkânımızı Senin rızana uygun bir biçimde kullanamadık. Cimriliğin, bencilliğin, çıkarcılığın karanlığında kaybolduk&#8230;</p>
<p>Omuzlarımızda kimlerin hakkı var, dilimizle kimleri ezdik, elimizle kimleri incittik? Senin evin gönüllerdi, biz nice gönüller yıktık. Senin rızan bir yetimin başını okşamakta, bir öksüzü sevindirmekte gizliydi. Biz bilerek ya da bilmeyerek kim bilir kaç yetimi yalnızlığa terk ettik, kaç öksüzü gizli köşelerde ağlattık. Komşumuz aç yatarken ondan habersiz kendimizi ağırladık. Sen muhtaçlara yardım için bizleri vesile kılmışken, biz sadece sana “Muhtaçlara yardım et Ya Rabbi!” diye dua etmekle yetindik! Şimdi hepsini burada sana itiraf ediyoruz.</p>
<p>Zulme uğrayan kardeşlerimize el uzatamadık, onları çoğu zaman yalnız bıraktık, gözyaşlarına ortak olamadık. Peygamberimizin emrettiği üzere, bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi olamadık. Kardeşlerimizin halleriyle hâllenemedik, dertleriyle dertlenemedik, acılarını acımız, sevinçlerini sevincimiz bilemedik. Ne yazık ki bizler, zihinleri bir, yürekleri bir, gayeleri bir, sevgileri bir, hüzünleri bir, kederleri bir, acıları bir kardeşler topluluğu olamadık!</p>
<p>Kendimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için isteyemedik. Haset ettik. Gıybet ve iftiraya bulaştık. Kul hakkına girdik. Kardeşimizden hoşgörüyü dahi esirgedik. Kusurumuz boyumuzu aşmış, günahımız asırlara taşmış. Söz veriyoruz&#8230;</p>
<p><u>Açgözlüler yüzünden çocukların aç kalmadığı, Aylan bebeklerin minik bedenlerinin deniz kıyılarına vurmadığı bir dünyada yaşamayı, o dünyayı kurmayı bizlere lütfeyle Ya Rabbi!</u>”</p>
<p>Muhterem hocamızı bu yüksek sorumluluk bilinci ve samimi tevbesinin dolayı tebrik ediyor, özetle iktibas ettiğimiz vakfe duasının sonundaki anlamlı tazarru’u için can u gönülden âmîn diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluğu Allah’a yükleme kurnazlığından vaz geçmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:<br />
Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu! (Mehmet Âkif).</p></blockquote>
<p>Kur’an şairi Mehmet Âkif, Müslümanların; müptela olduğu sorumsuzluk hastalığını ve adam gibi sorumluluğunu üstlenmek yerine şark kurnazlığıyla mesuliyeti nasıl Allah’a yüklediğini 90 yıl evvel ne kadar da beliğ ifade etmiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:</p>
<p>Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.</p>
<p>Taleb nasılsa, tabî’î netice öyle çıkar,</p>
<p>Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?</p>
<p>“Çalış!” dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,</p>
<p>Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!</p>
<p>Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,</p>
<p>Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!</p>
<p>Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,</p>
<p>Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!</p>
<p>Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,</p>
<p>Birer birer oku tekmîl edince defterini;</p>
<p>Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir…</p>
<p>Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!</p>
<p>Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:</p>
<p>“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!</p>
<p>Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;</p>
<p>Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.</p>
<p>Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;</p>
<p>Çoluk çocuk O’na aid: Lalan, bacın, dadın O;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;</p>
<p>Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;</p>
<p>Tabîb-i aile, eczacı&#8230; Hepsi hâsılı O.</p>
<p>Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!</p>
<p>Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!</p>
<p>Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;</p>
<p>Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?</p>
<p>Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imâna?</p>
<p>Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?</p>
<p>Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân…</p>
<p>Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!</p>
<p>Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih,</p>
<p>Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcih!</p>
<p>Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,</p>
<p>Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba</p>
<p>Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!</p>
<p>Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!</p>
<p>&#8220;Kader&#8221; senin dediğin yolda şer’a bühtandır.</p>
<p>Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır!</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Erol Çetin; “Kur&#8217;an&#8217;da Sorumluluk Kavramı ve Kapsamı”, Kur’ani Hayat dergisi, Sayı: 40, Mart-Nisan 2015, s.105-108.</li>
<li>Murat Sülün, Saffet Köse vd.; Kur’an-ı Kerim’de Mesuliyet (Kaynağı, Sınırları, Sonuçları), Ensar Neşriyat, İstanbul.</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; Safahat, Fatih Kürsüsü’nden, Çağrı Yayınları, İstanbul 2013, s.666-672.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
