<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>felsefe Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/felsefe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/felsefe/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Mar 2017 17:31:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>ALİ MURAT DARYAL HOCA’NIN  ÖZGÜN FİKİRLERİNDEN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ali-murat-daryal-hocanin-ozgun-fikirlerinden-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ali-murat-daryal-hocanin-ozgun-fikirlerinden-istifade-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Mar 2017 09:20:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Ashâb-ı Kehf]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Grekler]]></category>
		<category><![CDATA[Hendek direnişi]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet psikolojisi ve sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İNgiliz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ın Değerleri ve Yorumları]]></category>
		<category><![CDATA[Kehf]]></category>
		<category><![CDATA[kelbuhum]]></category>
		<category><![CDATA[kemâlat]]></category>
		<category><![CDATA[Kızılderili]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetler Camiası]]></category>
		<category><![CDATA[mehter müziği]]></category>
		<category><![CDATA[Mekke]]></category>
		<category><![CDATA[Mozart]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Psiko-Sosyal Açıdan Medeniyetler ve Mesajları]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Salamis]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tekâmül]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Viyana]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi-Hristiyan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=485</guid>

					<description><![CDATA[15 Mart 2017 tarihinde İstanbul’da vefat eden merhum Ali Murat Daryal Hoca’nın bazı özgün yaklaşımlarını, eski yeni tüm eserlerini bir arada basan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları’ndan çıkan son nüshalarını esas alarak siz muhterem okuyucularımla paylaşmakta yarar görüyorum:   İbadetlerimizin Felsefesini, Psikolojisini ve Sosyolojisini Geliştirebilmek İnsanlar inandıkları varlık oranında büyüktürler ve besledikleri inançların kuvveti [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Mart 2017 tarihinde İstanbul’da vefat eden merhum Ali Murat Daryal Hoca’nın bazı özgün yaklaşımlarını, eski yeni tüm eserlerini bir arada basan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları’ndan çıkan son nüshalarını esas alarak siz muhterem okuyucularımla paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İbadetlerimizin Felsefesini, Psikolojisini ve Sosyolojisini Geliştirebilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsanlar inandıkları varlık oranında büyüktürler ve besledikleri inançların kuvveti ölçüsünde de güçlüdürler.</p></blockquote>
<p>“İslam’da kurban ibadeti, genel olarak ibadetlerin takip ettikleri seyre zıt bir seyir gösterir. Müslümanlar bunu tabii karşılarlarken Batılı Hıristiyan şer odakları bu zıt oluşumu Müslümanların aleyhinde kullanmak ve onları aldatmak için, onda kendi hesaplarına istismar edecekleri malzeme bulmak istemişlerdir. Bu taarruz ve hücumlar daha önceleri kendi tabii seyrine göre gelişirken meselenin siyasileşmesi ile beraber hızını ve şiddetini çok daha fazla arttırmıştır. Müslümanlar, bu taarruz ve hücum karşısında savunma mevzilerine geri çekilmişler ve bu durum şirret Batı’yı daha da cesaretlendirmiştir. Nihayet iki tarafın tutumu ile ortaya böyle bir tablo çıkmıştır.</p>
<p>Bütün bunların bir tek sebebi vardır ki, o da Müslümanların bir <u>ibadet felsefesi kuramamış</u> ve yine bu kapsam içinde isimleri bugüne göre belirlenmiş de olsa bir <u>ibadet psikolojisi ve sosyolojisi geliştirememiş olmaları</u> idi. Her bir Müslüman; “Ben ibadetlerimi yaparım, bu ibadetlerin bende hâsıl etmek istediği kemâlat ve tekâmül nasıl olsa bende tecelli eder ve ben nasıl olsa arzu edilen manevi mertebelere ulaşırım.” diye düşünüyordu. Bunda haklıydı da. Bir ilacın iyi gelmesi için hastanın o ilacın terkibini bilmesinin lüzumlu olmadığı gibi…” (1).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İnandığımız Değerlerin Hakkını Verebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Peygamber’in önderliğine atfen ‘önder olma’nın lüzum ve değeri maalesef Müslümanların zihinlerine yerleştirilememiştir.</p></blockquote>
<p>“Nüfus kâğıdımızda, <u>“Dini: İslâm” yazıldığı için</u> Müslüman olmamalıyız. Yani <u>mirasyedi</u> Müslüman olmamalıyız. Madem inançlarımızın değeri onların bizlere olan maliyeti ile değişmektedir, öyleyse bizlere düşen en büyük vazife, her türlü aşırılıklar müstesna, elimizden geldiği kadar <u>kendimiz için inançlarımızın maliyetini arttırmaya çalışmak</u> olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, <u>insanlar inandıkları varlık oranında büyüktürler ve besledikleri inançların kuvveti ölçüsünde de güçlüdürler</u>.” (2).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Tarihini Psikososyal Açıdan Tahlil Edebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Başka medeniyetlere benzeme gayreti içine düşen bir medeniyet, medeniyetler camiasında layık olduğu saygın yerini bulamayacaktır!</p></blockquote>
<p>“İslam tarihçileri, İslâm’ın vahye dayalı tarihini lâyık olduğu gibi anlamamışlar ve pek tabii anlatamamışlardır. Hz. Peygamber’in vahiy öncesi hayatı ile ilgili ve daha sonra Mekke devrinde vukû bulan Hadiselerle ilgili gerekli yorum ve değerlendirmeleri yapamamışlardır. Bazılarını her nedense, belki fark edemedikleri için, bahse konu etmemişlerdir… Hz. Peygamber’in “dilde” ve diğer konulardaki önderliği gibi… Bazılarının da üzerinde durulup düşünülmesini, niçindir bilinmez, zait görmüşlerdir… Harplerde olduğu gibi…</p>
<p>İslam tarihçilerinin hicret ile başlayan Medine devrine ilişkin tutumları da aynıdır. Nitekim Medine’de “devlet kurma” çalışmalarına beklenen ilgiyi göstermemişler, en azından bu konuyu öne çıkarmamışlardır. Mesele bu kadarla kalmamış, taşıdığı değer itibariyle Medine devrini temsil eden “harpler”i <u>yendi-yenildi</u> diye anlatmışlardır. Halbuki yenmek veya yenilmek ne zamandan beri mucize sayılıyordu ki? Daha sonra, müşrikler şu kadar zayiat verdiler, Müslümanlar bu kadar şehit verdiler demek suretiyle harpleri değerlendirdiklerini sanmışlardır…</p>
<p>Milattan dört yüz seksen yıl önce Grekler ile Persler “Salamis”de harp etmişlerdir. Bu harplerde Grekler gâlib gelmişler, Persler mağlup olmuşlardır. Şimdi putperest Grekler gâlib gelirlerken mucize mi göstermiş oluyorlardı… Yoksa ateşperest Persler mağlup olurlarken mucize mi göstermiş oluyorlardı… Öyleyse, Bedir gâlibiyetini Greklerin gâlibiyetinden ayıran ve onu mucize yapan neydi? Uhud’da Müslümanlar mağlup olmuşlardı, Müslümanların bu mağlubiyetini Perslerin mağlubiyetlerinden farklı kılan ve onu mucize yapan neydi? Keza İran’da hendek kazma şeklinde uygulanan savunma tarzını tekrar etmekle, Hendek harbi ile ilgili bir mucize mi tecelli etmiş olacaktı? Öyleyse “Hendek direnişi”ni mucize yapan ve onu müstesna kılan neydi?</p>
<p>Bütün bunlar önce vahiy ve daha sonra Hz. Peygamber’in önderliği ile ancak anlaşılacaktı. Fakat Hz. Peygamber’in önderliği ile ilgili bu günlere kadar bu veya benzeri başlıklar altında bir çalışma yapılmamıştır. İslâm âlimleri kitaplarını yazarlarken konuları ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in söylediklerinden ve uygulamalarından nakiller yapmışlardır. Fakat bunlar geniş bir çerçeve teşkil etmeyip bütün içinde cüzî kalmışlardır. Daha önemlisi bu nakiller “Hz. Peygamber’in Önderliği” başlığı altında Müslümanların dikkatlerine sunulmamıştır. Bunun kadar önemli bir diğer husus <u>Hz. Peygamber’in önderliğine atfen ‘önder olma’nın lüzum ve değeri Müslümanların zihinlerine yerleştirilememiştir</u>.” (3).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeniyetler Camiasındaki Saygın Yerimizi Yeniden Kazanabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam, hayata saygıyı insanla sınırlı olmaktan kurtarıp bütün canlıları, hattâ cansızları kapsayacak şekilde yaygınlaştırmıştır.</p></blockquote>
<p>“Bir medeniyet başka hiçbir medeniyete benzemeyi istemez ve düşünmez. Zira o taktirde <u>kendisi olmaktan çıkacak</u>, başkaları gibi de olamayacaktır. Şayet böylesine bir dikkat ve hassasiyet göstermeyecek olursa ve <u>bilakis başka medeniyetlere benzeme gayreti içine düşerse bu takdirde medeniyetler camiasında layık olduğu saygın yerini bulamayacaktır</u>. Sahicisi varken kimse taklidine itibar etmeyecektir. Taklit ettiği medeniyet veya medeniyetlerin arkalarında ikinci üçüncü sıralarda kalacaktır. Asırlar boyu devam edegelen bu süreç içinde insanlar ilk ön sıraya geçmek hususunda ümitsizleşecek, yılgınlaşacak ve kurtulunması mümkün olmayan bir teslimiyet içine gireceklerdir. Dolayısıyla “yaratıcı güçlerini” ve “atılım kabiliyetlerini” kaybedecekler ve eriyip yok olup gideceklerdir.</p>
<p>Gayet tabii medeniyetler uzun süren “sosyal hayatları” içinde ihtiyaç duydukları müesseseleri başka medeniyetlerden alacaklardır. Ancak bunları gelişigüzel ve oldukları gibi almayacaklardır. Çünkü <u>alış tarzları</u> ve <u>aldıkları müesseseler</u> onların geleceklerini belirleyecektir. Bu bakımdan medeniyetlerin bu müesseseleri yabancı medeniyetlerden alırlarken takip edecekleri tek yol, bu müesseseleri iki kademeli bir seyir hâlinde ele almak olmalıdır. Bu cümleden olarak bu medeniyetler, ilk önce ihtiyaçlarını “<u>kendi hayati ölçülerini</u>” temel alarak belirleyeceklerdir. Müteakiben bu ihtiyaçlarını tahlil ederek, üzerinde durup düşünerek ve mukayeseler yaparak önem sıralarına göre tasnif edeceklerdir. İhtiyaçlarından <u>en fazla ihtiyaç duyduklarını</u> alacaklardır.</p>
<p>İkinci merhalede medeniyetler yabancı medeniyetlerden kendilerine göre bazı “sosyal müesseseleri” alacakları zaman ilk önce bu sosyal müesseseleri <u>en alt birimlerine kadar parçalarına ayıracaklar</u>, daha sonra bu bölümler üzerinde ayrı ayrı durup düşünerek, yorumlayarak ve konu hakkında en ince teferruatına varıncaya kadar sağlam fikirler geliştirdikten sonra artık <u>ayırdıkları parçaları kendi zevklerine, dehalarına, inanç ve değerlerine göre yeniden birleştirip şekillendirerek bünyelerine kabul edeceklerdir</u>. Bu noktadan sonra artık bu sosyal müessese başka hiçbir medeniyete değil sadece o medeniyete ait olacaktır.</p>
<p>Mozart, Viyana muhasarasında surlar arkasında “mehter müziği”ni dinledikten sonra evine gidip “Türk Marşı” adıyla bir eser bestelemiştir. Bu eserin isminden başka Türk musikisi ile hiçbir alakası yoktur. Bu notalar yığınının en alt kademelerine inilebilirse belki orada Türk müziğine ait bazı nağmeler bulunabilir.</p>
<p>Velhasıl bir medeniyet kendini bütün bütüne dışarıya kaparsa o medeniyet kendi içine dönecek, <u>tekrara düşecek ve kendini yenileyemeyecektir</u>. Bunun aksine şayet kendini bütün bütüne dış dünyaya açacak olursa bu defa <u>dış müdahalelerle kendisi olmaktan çıkacaktır</u>. Her iki halde de değişen fazla bir şey olmayacaktır. Belki bir zaman önce ve belki bir zaman sonra <u>içinden çürüyecek</u> ya da dış müdahalelerle her ikisi de yıkılıp yok olup gideceklerdir.</p>
<p>Hâsılı, medeniyetler varlıklarını koruyup sürdürmeleri hususunda kendileri için mevzu bahis olan iki tehlikenin ortasını bulduktan sonra içlerinde sağlam, dışa karşı dikkatli olmaları gerektiği ilkelerine riayet etmek durumunda olacaklardır.” (4).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın Evrensel Değerlerini Doğru Yorumlayabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim nazil olmasaydı ve onun ‘Peygamber-i zîşân’ı Muhammed aleyhisselam teşrif etmeseydi dünya var olduğu günlerden bu günlere kadar bir değer üretemediği gibi, görünen oydu ki bundan sonra da bir değer üretemeyecekti. Afrika’da ve diğer ülkelerde zencilerin başlarına çöken felaketler hâlen devam etmiyor mu? Son zamanlara kadar süregelen Kızılderililerin kafa derilerinin soyulması bugün uygulanmıyorsa bu durum Batılı insanın insafından değil, kafa derisi soyulacak Kızılderili kalmamasındandır!</p>
<p>Yahudi-Hristiyan Batılılar Kuzey Amerika’ya geldikleri zaman bu topraklarda <u>yedi milyon Kızılderili</u> yaşıyordu. O tarihlerde İngiltere’nin nüfusu on milyon civarındaydı. O günlerden bu günlere kadar sömürgelerinde yaşayan insanlarıyla beraber İngiliz nüfusu ne miktara ulaşmıştır? Buna karşılık Kızılderililerin nüfusu kaç bine düşmüştür? Amerikalı bir profesörün bir seminerinde; “<u>Biz evvela Kızılderili nüfusunu azalttık, daha sonra onları beyazların yaşayamayacakları yerlerde oturmaya mecbur bıraktık</u>!” diyerek tebessüm etmesi(!) Amerika’nın ve Amerikalının insan haklarından ne anladıklarını göstermektedir. Bu zât itiraflarını yeterli bulmuş olacaktı ki önceki yıllarda Kızılderili perçemi getiren her avcıya ne miktar para verildiğine temas etmemişti. Bu insanların tutumu bu kadarla sınırlı değildi. Onların tahribatı hayvanlar âlemini ve tabiatı bütünüyle kapsayacak şekilde bir yapı halini almıştı. Birçok canlı türü yok olmak durumunda kalmış, göller asit deposuna dönüşmüş, toprak ve hava zehirlenmişti!</p>
<p>Kur’an-ı Kerim bir sûresine “Kehf” adını vermiştir. Bu kelime “Ashâb-ı Kehf” tabirinin bir cüzüdür. Ashâb-ı Kehf tabiri isim tamlamasıdır. “Ashâb” arkadaş manasında “sâhib” kelimesinin çoğuludur. “İnsan” daha doğru manasıyla “insanlar” cemiyet demektir. Kehf “mağara” demektir, kaya, taş, toprak manasına gelir. Lisanda az önemli olan daha önemli olanı tamamlar. “Ahmed’in defteri” tamlaması defteri Ahmed’e ait kılar. İslâm “mağara arkadaşları, mağara insanları” tabiriyle aziz, muhterem, mükerrem saydığı insanı daha az önemli olan taşa, toprağa, kayaya ait kılmış, bununla o, <u>insanın kıymetinden bir kısmını maddeye izafe etmiş</u>, ayrıca <u>insanın maddenin imkânlarıyla ancak tamamlanacağını</u> anlatmış oluyordu. İlaveten araya “Kıtmîr” adıyla anılan köpeği de dahil ediyordu. Hasılı İslâm önce insanları, daha sonra onların aralarına hayvanları temsilen köpeği ve en sonunda insanlığın sonsuz ihtiraslarına sınır getirmek için maddeyi, yani mağarayı bitkileriyle beraber ele alarak <u>sınıfsız, ideal toplumun şemasını sunmuş</u>, varlık âlemine bütünlük ve uyum getirmiştir. Kehf Sûresi’nin birbirini takiben gelen üç ayetinde ayrı ayrı üç defa “<em>kelbuhum</em>; köpekleri” diyerek köpeklerinden bahsedilmesiyle, Batılıların son asırlarda kurmaya çalıştıkları “hayata saygı felsefesi”nden bindörtyüz küsur yıl kadar önce, İslâm, hayata saygıyı insanla sınırlı olmaktan kurtarıp, bütün canlıları, hattâ cansızları kapsayacak şekilde yaygınlaştırmıştır.” (5).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><strong>1- </strong>DARYAL, Ali Murat; <strong>Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, 507 s.</p>
<p><strong>2- </strong>DARYAL, Ali Murat; <strong>Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, 336 s.</p>
<p><strong>3- </strong>DARYAL, Ali Murat; <strong>İslam&#8217;ın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili, </strong>M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2014, 478 s.</p>
<p><strong>4- </strong>DARYAL, Ali Murat; <strong>Psiko-Sosyal Açıdan Medeniyetler ve Mesajları</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, 246 s.</p>
<p><strong>5- </strong>DARYAL, Ali Murat; <strong>İslam’ın Değerleri ve Yorumları</strong>, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2016, 528 s.</p>
<p><strong>6- </strong><a href="https://1000kitap.com/yazar/ali-murat-daryal/kitaplari/">https://1000kitap.com/yazar/<strong>ali-murat-daryal/kitaplari</strong>/</a>, 16 Mart 2017.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ali-murat-daryal-hocanin-ozgun-fikirlerinden-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALİYA’YI ‘BİLGE KRAL’ DEĞİL ‘BİLGE ÖNDER’ OLARAK TANIMLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2016 09:28:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[2:124]]></category>
		<category><![CDATA[25:74]]></category>
		<category><![CDATA[27:34]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[bilge kral]]></category>
		<category><![CDATA[bilge önder]]></category>
		<category><![CDATA[Cermen]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu ve Batı Arasında İslam]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim]]></category>
		<category><![CDATA[ilke]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Deklarasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[liyakat ve ihlas]]></category>
		<category><![CDATA[Medine İslam Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[melik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların İslamlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[mütevazı]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Alkan]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük mücahidi]]></category>
		<category><![CDATA[Platon]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit halifeler]]></category>
		<category><![CDATA[Saraybosna]]></category>
		<category><![CDATA[serin akıl]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[ulusun babası]]></category>
		<category><![CDATA[yetkinlik ve içtenlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=392</guid>

					<description><![CDATA[“Hani Rabbi İbrahim&#8217;i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki: ‘Ben seni insanlığa önder yapacağım.’ İbrahim: ‘Neslimden de mi?’ demişti. Allah buyurmuştu: ‘Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir!’” (Bakara 2:124). Sadece Allah’a kul olanların ideal anlamda insan olabileceğini derinden kavramış Aliya [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hani Rabbi İbrahim&#8217;i insanı şiddetle sarsan ağır imtihanlara tabi tutmuş ve o da bu (imtihanı) hakkıyla verdiği zaman demişti ki:<br />
‘Ben seni insanlığa önder yapacağım.’ İbrahim: ‘Neslimden de mi?’ demişti. Allah buyurmuştu: ‘Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir!’” (Bakara 2:124).</p>
<p>Sadece Allah’a kul olanların ideal anlamda insan olabileceğini derinden kavramış Aliya gibi bir bilgeye “kral” lakabının yakıştırılması yakışık almamaktadır. Nitekim Allah’a kul olmayan bir insan, yaratılmışa kul ve köle olmaya mahkumdur.</p>
<p><strong>Kral</strong>; çoğunlukla babadan oğula veraset yoluyla intikal eden, hayat boyu süren, devleti kendi mülkü gibi gören ve toplumu neredeyse sınırsız yetkilerle sevk ve idare eden, keyfî kararları dahil hiçbir tasarrufu sorgulanamayan yönetici tipinin adıdır. Aliya’da bunların hiç birisi olmadığı gibi hepsine karşı idi: Yönetimi ne babadan devraldı ne de oğluna devretti. Kendi iradesiyle siyasetten çekildi, ölene kadar cumhurbaşkanlığı koltuğunda kalmayı hiç istemedi. Sadece sivil idarede değil savaşın en ateşli aşamalarında bile ilkeye dayalı muameleyi terk etmedi, keyfî davranmadı. Bir kral gibi devleti kendi mülkü gibi görme eğilimi ise Aliya’ya çok yabancı bir duygu idi. Konuşma yapmaya geldiği bir salonda masaya konan küçük fotoğrafı kaldırılmadan kürsüye çıkmayan, Saraybosna’nın en büyük caddesine adını verme önerisini reddeden, yerde bağdaş kurup oturarak bir çocukla arkadaşça sohbet eden, camiye girdiğinde kimseyi rahatsız etmeden boş bulduğu yere oturan, komşularından ayırt edilemeyen mütevazı evinde emekli maaşıyla hayatını tamamlayan bir insana ‘kral’ sıfatını reva görmek ya onu anlamamak ya da iltifat ediyorum zannıyla ona hakaret etmektir. Kral unvanı mecazen bir alanda en iyi olan kimse için de kullanılmakta olup Aliya’yı mütevazı, adil, bilge yönetici modeli olması itibarıyla ‘yöneticilerin kralı’ olarak düşünenler de olabilir. Ancak, zulmü ve istibdadı çağrıştıran bir kavramı mecazi anlamını kast ederek bile olsa -yanlış anlamalara mahal vermemek için- Aliya’nın temiz adına yapıştırmamak kanaatimce daha uygun olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kral Değil Kul, Bilgiç Değil Bilge, Uydu Değil Önder Olmak</strong></p>
<p>İzetbegoviç adil ve müşfik bir yönetici olması yanında ciddi bir fikir adamıydı. Doğu’yu da Batı’yı da yakından tanımış, İslam’ın da küresel vahşi düzenin de genetik kodlarını iyi kavramıştı. Aliya iman, aşk, akıl, irade ve birçok alanda bilgi sahibi idi. Ama asla bilgiçlik taslamadı. Fikrî derinliğine, bilgi birikimine, sadece kendi toplumu nezdinde değil bütün dünyada tanınmasına ve büyük bir itibar sahibi olmasına rağmen son derece mütevazı bir hayat tarzını ve gösterişten uzak doğal davranışları gönül huzuruyla benimsemişti.</p>
<p>Aliya inandığı gibi yaşayan, olduğu gibi görünen, toplumunu, insanları yürekten seven bir eylem adamıydı aynı zamanda. Bu gerekçelerle, Aliya gibi bir insanı betimlemek için ‘bilge kral’ yerine ‘bilge önder’ terkibini kullanmak daha isabetli olacaktır. Zira o, sırça köşkünde düşünce üretmekle yetinen ve uygulamayı halka bırakan elit bir entelektüel değil, hakimane fikirlerini bizzat hayata tatbik eden, toplumun sorunlarını çözmek için var gücüyle çaba sarf eden, insanlık onurunu muhafaza etmek için aktif mücadele yürüten bir <strong>bilge önder</strong> idi.</p>
<p>“Bilinçsizce yaşayan toplumların yıkılması ve yok olması kimseyi şaşırtmasın.” diyerek Allah’ın tarihe ve topluma vazetmiş olduğu değişmez bir yasaya işaret eden <strong>bilge</strong> Aliya, “Hedefimiz <u>Müslümanların İslamlaşması</u>, sloganımız ise <u>inanmak ve mücadele etmektir.</u>” özlü sözüyle de eylem stratejisini belirleyen bir hareket <strong>önder</strong>i olmuştur. Kökü gerek içeride gerekse dışarıda olan son derece karmaşık çok katmanlı problemlerle boğuşan günümüz Müslümanlarına bilgece yol gösteren Aliya, şanına yaraşır bir edayla İslam dünyasının önderlerine nasıl davranmaları gerektiğini de hatırlatmaktadır:</p>
<p>“Bize lazım olan <strong>serin akıl</strong> ve <strong>sıcak kalp</strong>tir.” tespitiyle Aliya, İslam siyaset teorisinde <strong>liyakat</strong> ve <strong>ihlas</strong>a tekabül eden iki mühim vasfa atıf yapmaktadır. Bu tespit doğrultusunda, Müslümanları yönetme emanetini deruhte eden liderler <strong>yetkinlik</strong> ve <strong>içtenlik</strong> kıstaslarını ne kadar taşıyıp taşımadıklarının muhasebesini yapmalı, ya bu hususlardaki kusurlarını hızla gidermeli ya da ‘fuzuli şagil’ konumunu daha fazla sürdürmekten vaz geçip emaneti ehline tevdi etmelidir. Aksi takdirde daha da karmaşık bir hal alarak kartopu gibi büyüyecek problemler yumağında emaneti zayi etmeleri, kendileriyle birlikte yönetim erkini gasp ettikleri toplumları da hüsrana sürüklemeleri kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple, kalıcı ahiret hayatını ebediyen yitirme pahasına bu geçici dünya hayatının anlık hırs ve tamahlarına yenik düşmeme, keza insani zaaflarını terbiye ederek nefsin arzularına gem vurabilme hususunda günümüzün Müslüman liderleri bilge önder Aliya’yı örnek edinmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Bilge’ Sıfatının ‘Kral’lık Düzenini Meşrulaştıramayacağını İdrak Etmek</strong></p>
<p>“Platon’dan itibaren ve onun etkisi altında kalan Müslüman filozofların siyasetnamelere soktukları bir siyasal idealdir ‘bilge kral’lık. Öyle ki bu, geleneksel kutsal ve tanrısal liderlik kültü ile ‘İslami hilafet’ geleneğini de birleştirerek, ortaya en azından önceki kadar kutsalcı, sonraki kadar da tanrısal payeye sahip bir otorite ve otoriterlik anlayışı çıkaracaktır. Bu öylesine yaman bir yanlış anlamadır ya da adlandırmadır ki, bırakın bu anlayışa teşne padişahları, 20. yüzyılın sonlarında ve Avrupa’nın ortasında bir ölüm kalım savaşımı veren, ama <u>hiçbir zaman otoriterliğe yönelmeyen</u>, kelimenin tam anlamıyla <u>otoriterlik/krallık karşıtı bir ‘bilge’</u> olan Aliya İzetbegoviç’in üzerine bile yapışmıştır. Onu çok seven Müslümanlar, ona layık hiçbir sıfat bulamadıklarından olacaklar ki, geleneksel bilgi dağarcıklarına müracaat ederek, hayatı boyunca ‘kral’cı anlayışlarla mücadele etmiş ve ortaya koyduğu felsefe kadar siyasal mücadeleyle de geleceğin paradigması için özgürleşmeci bir çığır açan bu şahsiyete, aslında onun için bir <u>aşağılama</u> bile sayılabilecek, onun aziz hatırasını incitecek ve onun ısrarla reddettiği “kral” unvanını ona vermişlerdir. Oysa Aliya, ‘<strong>ulusun babası</strong>’ deyimini bile reddetmiştir (Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç, 2003:280). Aliya, olsa olsa çağımızın bir bilgesi (müceddidi/yenileyicisi), bir özgürlük mücahididir.</p>
<p>Bosna-Hersek’in ölüm kalım mücadelesi sürecinde zaman zaman askerî kıyafetler giymesine ve bağımsızlık sonrasında sürecin salimen yürütülmesi için bir süre siyasi liderlik yapmasına rağmen Aliya son tahlilde nebevi mücadele geleneğine uygun bir ‘<u>sivil mücahid/mücadele adamı</u>’dır…</p>
<p>Farklı etnik ve dinî topluluklarla iktidarını paylaşması bir yana, otoriterliği reddi, tevazuu, iktidar imkânlarını şahsi çıkarları için kullanmaması, şaşaa ve gösterişten uzak liderliği ve iktidar kibrine kapılmaması, sadece İslam dünyası için değil, Batı dünyası için de <strong>önemli bir örneklik</strong>tir. Sözgelimi savaş esnasında bir gün Cuma namazına geç geldiği için namazını caminin dışında, karların üzerinde kılar. Kendisini içeriye buyur edenleri ise, “beni bir diktatöre mi çevirmek istiyorsunuz?” diye reddeder. Savaştan sonra da şahsi hayatında bir değişiklik olmadığı gibi, eşi de pazardan alışverişini kendisi yapardı.” (Soran, 2016:603; el-İdrisî, 2016:659).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Krallık Düzeniyle Mücadeleyi Şiar Edinen Aliya’yı ‘Kral’ Sıfatıyla Yaftalamamak</strong></p>
<p>Prof. Dr. Necmettin Alkan’a göre de ‘Aliya İzetbegoviç’ ismine ‘Bilge Kral’ sıfatının eklenmesi anlamsız, gereksiz, hattâ yanlıştır. Düşünce ve siyaset alanındaki başarılardan dolayı kendisine layık görülen bu tanımlama, Platon’un ütopyası olan ‘ideal devlet’in ‘filozof kralı’ndan mülhemdir. Eflatun’a göre, “filozoflar kral ya da krallar gerçekten filozof olmadıkça…” ideal devletten bahsedilemez. Aliya için özellikle Türkiye’de kullanılan bu sıfat Bosna-Hersek’te de alaka görmektedir.  Dört farklı gerekçeden hareketle Aliya için ‘kral’ sıfatının kullanılmasını yanlış bulan Alkan’ın görüşleri şöylece özetlenebilir:</p>
<p>“Avrupa’da ortaya çıkan ‘kral’ kelimesinin Cermen dillerindeki kökeni ve kullanışı çok eskilere dayanmaktadır… Sırpçada ‘kral’, Rusçada ‘korol’ şeklinde telaffuz edilen kelime Türkçe’ye ‘kral’ şeklinde geçmiştir. Dolayısıyla, Ortaçağ Avrupası’nın ideal yaygın yönetici tipinin karşılığı olan ‘kral’ kavramının, Aliya İzetbegoviç için kullanılması doğru değildir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de krallık fesat düzeni, krallar da insanların hak ve haysiyetlerini ayaklar altına alan zalimler olarak tanımlanır (Bkz. Neml Sûresi, 27:34). İnsanlık için ideal tip olan Allah Rasulü de; “Ben kral değilim, içinizden biriyim.” buyurmuş, başkenti Medine olan İslam Devleti’nin başkanı olmasına rağmen, dönemin ‘kral’ anlamındaki yaygın yönetici sıfatı olan ‘melik’ kavramını asla kullanmamıştır. Raşit halifelerden hiç birisi de ‘melik/kral’ sıfatını kullanmayı kendilerine yakıştırmamıştır.</p>
<p>‘Kral’ kavramı Aliya İzetbegoviç’in savunduğu değerlere ve düşüncesine; siyasî ve felsefî birikimi ile mücadelesine ters olması, diğer bir itiraz hususudur.  Aliya’nın başta “İslâm Deklarasyonu” ve “Doğu ve Batı Arasında İslâm” eserleri olmak üzere, diğer yayınlarında mevcut Avrupa medeniyetine ve kültürüne eleştiriler getirmiş; buna karşı alternatif arayışına girerek, İslâm’ı bu bağlamda bir çözüm olarak görmüştür. Özellikle de “İslâm Deklarasyonu” kitabı baştan sona böyle bir meydan okumanın ilanıdır. Bu kitabında <u>her türlü imtiyazlı otorite ve sınıfa karşı olduğunu</u> net bir şekilde anlatmaktadır. Bir fikir ve aksiyon adamı olan Aliya İzetbegoviç’in bu tür felsefi ve siyasi görüşleri, ona atfedilen “kral” lakabıyla asla örtüşmemektedir.</p>
<p>Bütün bu itiraz noktalarının en önemlisi de, Aliye İzetbegoviç’in kendisi için kullanılan bu kavramdan rahatsızlık duyduğunu bizzat dile getirmesiydi. Kendisini yakînen tanıyan ve son anlarına kadar yanında bulunan Süleyman Gündüz bu hususta çok net konuşmaktadır. Saraybosna’da Kasım 2013’te bir sohbet esnasında kendisine Aliya’nın böylesine bir adlandırmadan haberi olup olmadığını sorduğumuzda şöyle cevap vermişti:</p>
<p>“Türkiye’de kendisine ‘Bilge Kral’ dendiğini Aliya’ya söylediğimde, bu hiç hoşuna gitmemiş ve buna karşı çıkmıştı.” Ayrıca İzetbegoviç’i tanıyan ve onun yanında bulunan bazı Boşnaklar da aynı şekilde bu kavramın kullanılmasından rahatsızlık duyduklarını yine o gün dile getirmişlerdi.</p>
<p>Siyasi ve felsefi kimliğini, modern pozitivist Avrupa medeniyetine ve sonuçlarına getirdiği eleştirilerle ortaya koyan bir şahsiyete, Ortaçağ Avrupaî kökenli ‘kral’ lâkabının verilmesi tam anlamıyla ironiktir. ‘Bilge Kral’ ifadesi, onun temsil ettiği ve savunduğu değerler dünyasına terstir. Bu, Aliya İzetbegoviç’e ve onun fikirlerine bir değer katmaz. Aliya ismi kendi başına zaten bir kıymettir. Entelektüel ve siyasi kimliği şahsında birleştiren böylesine önemli bir şahsiyete, bu tür yanlış ve gereksiz yakıştırmalar yapmaya veya eklemeye hiç gerek yoktur. Mütevazı bir hayat yaşayıp ve mütevazi bir şekilde vefaat eden Aliya İzetbegoviç’e sadece kendi ismiyle hitap etmek yeterlidir.” (Alkan, 2016).</p>
<p>“… Ve onlar derler ki: ‘Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller ver! Ve bizi (Sana karşı sorumluluk bilinci taşıyan) muttakilere önder eyle!” (Furkan 25:74).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>ALKAN, Necmettin; “<strong>Aliya İzetbegoviç ‘Bilge Kral’ Değildi</strong>”, Beyaz Tarih, http://www.beyaztarih.com/makale/aliya-izetbegovic-bilge-kral-degildi, 04.01.2016.</li>
<li><strong>Bilgemiz Aliya İzzetbegoviç</strong>, HECE Dergisi Aliya Özel Sayısı, Ocak 2016, 832 s. (Ufuk Soran ile Bir Bosna Gazisinin İlginç Anıları, s.658-660. Ebuzeyd el-Mukrî el-İdrisî; Mağrib’den Maşrık’a Aliya İzzetbegoviç, 596-609).</li>
<li><strong>Kendi Kaleminden Aliya İzzetbegoviç: II. Endülüs Soykırımına Geçit Vermeyen Bilge Adam</strong>, Çev.: A. Demirhan, A. Erkilet, H. Öz, Vakit Gazetesi Yayını, İstanbul 2003, 400 s.</li>
<li>İZZETBEGOVİÇ, Aliya; <strong>İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları</strong>, Çeviren: Dr. Rahman Ademi, Fide Yayınları, İstanbul 2010, 184 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/aliyayi-bilge-kral-degil-bilge-onder-olarak-tanimlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
