<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>el-Emin Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/el-emin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/el-emin/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Apr 2019 20:39:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>FİKRİ TUNA HOCA’YI YAKINDAN TANIMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Apr 2019 20:39:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÇERKESLER]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[GÖKSÜN]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENİLİR İNSAN]]></category>
		<category><![CDATA[HÂTIRAT]]></category>
		<category><![CDATA[KANÇUVEY]]></category>
		<category><![CDATA[KIRŞEHİR MÜFTÜSÜ]]></category>
		<category><![CDATA[M. ASIM ÖZ]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş Müftüsü]]></category>
		<category><![CDATA[MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E]]></category>
		<category><![CDATA[SÖMÜRÜYE ELVERİŞLİLİKTEN KURTULMAK]]></category>
		<category><![CDATA[TEMURAĞA]]></category>
		<category><![CDATA[Tûme]]></category>
		<category><![CDATA[ÜMİT MERİÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://fethigungor.net/?p=862</guid>

					<description><![CDATA[Bir kimsenin bizzat yaşadığı veya şâhit olduğu olayları, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktardığı eserler, mazide kalmış olayların daha iyi anlaşılmasında önemli bir işlev icra etmektedir. Ancak, “hâtırat” adını verdiğimiz bu tür eserlerin, bir ömrün tüm hasılasını önümüze sererek insanlık adına daha iyi bir gelecek inşasında üstlendiği görev daha da önemlidir. Türkiye’de hâtırat türü eserlerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kimsenin bizzat yaşadığı veya şâhit olduğu olayları, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktardığı eserler, mazide kalmış olayların daha iyi anlaşılmasında önemli bir işlev icra etmektedir. Ancak, “<strong>hâtırat</strong>” adını verdiğimiz bu tür eserlerin, bir ömrün tüm hasılasını önümüze sererek insanlık adına daha iyi bir gelecek inşasında üstlendiği görev daha da önemlidir. Türkiye’de hâtırat türü eserlerin rağbet görmeye başlaması bu bağlamda sevindirici bir gelişmedir. Pınar Yayınları da (<strong>1</strong>) hâtırat türü eserler neşretmeye başlamış olup bu seride yeni çıkan bir eserimizi bu haftaki yazımda tanıtmak istiyorum.</p>
<p><strong>Bütün Bir Ömrü İlim ve Hakikat Uğruna Vakfetmek</strong></p>
<p>Merhum Fikri Tuna Hoca (<strong>2</strong>), organizasyonlara sahip olmamaları ve medya araçlarına mesafeli durmaları gibi sebeplerden dolayı toplumda yeterince tanınmayan, fikirlerinden haberdar olunmayan, saklı bahçe gibi keşfedilmeyi büyük bir vakarla bekleyen ulemâ ve mütefekkirlerimizden biriydi. Hazine değerindeki müktesebatını dâr-ı bekâya intikal etmeden önce kayda geçirmiş olmamız, bizi de onu da ziyadesiyle mesut etmişti. 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum hocama eserin prova baskısını ölüm döşeğinde takdim ettiğimde gözlerinden yaş gelmiş, bana sarılarak yürekten dualar etmişti. Sekiz yıl boyunca otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı olarak kayda geçirdiğimiz hatırat, dört yıllık bir hazırlık sürecinden sonra nihayet kitabevlerinde raflarda yerini aldı, okuyucularıyla buluşmayı bekliyor.</p>
<p>Kendi ifadesiyle; “1864 yılında Rus-Kafkas savaşının elem verici bir mağlubiyetle neticelenmesi sebebiyle cennet misali güzel yurtlarından sürülerek Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilâyetlerinde iskân edilen Çerkeslerden Tûme ailesinin çocuğu olarak 1934 yılında Maraş’ın Göksün ilçesine bağlı Temurağa köyünde dünyaya gelen” eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’nın Şam’dan Libya’ya, Mısır’dan Cezayir’e, Türkiye’den Yemen’e kadar uzanan ilim ve araştırma yolculuğunu daha önce müstakil bir yazıda arz etmiştim (<strong>3</strong>). Bu haftaki yazımda üstadın ehemmiyetini ve “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin kıymetini konu edinen önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını özetleyerek aktarmakta yarar görüyorum. Eserin yazarı olarak kaleme aldığım önsözü şu şekilde özetlemek mümkün (<strong>4</strong>):</p>
<p><strong>Eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’yı Fikirleriyle Tanımak</strong></p>
<p>Kanaldan kanala, programdan programa koşarak gündemi hurafelerle meşgul eden ve toplumu gereksiz tartışmalarla yoran medya ulemasına inat, kendi köşesinde vakarla keşfedilmeyi bekleyen saklı kalmış âlim ve mütefekkirlerimiz de azımsanmayacak sayıdadır. Bunlardan biri olan merhum <strong>Tûme Fikri Tuna</strong> Hoca’yı 90’lı yılların başında Osmanlı Arşivi’nde çalışırken tanıma şerefine ermiştim. Ancak, onun ilmî ve fikrî derinliğini keşfederek yüksek birikiminden istifade edebilmek için aradan uzunca bir zaman geçmesi gerekti. Önce Kafkasya’dan getirdiğimiz öğrencilere ders vermesini organize ederken hocayı yakından tanımaya başladım. Ardından bir grup arkadaşımla kendisinden kısa bir süre dersler alıp sohbetlerini dinledik…</p>
<p>Saklı kalmış âlimlerimizi ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal ihya ve ıslah çabaları açısından son derece önemlidir. Fikri Tuna <strong>1934</strong> tarihinde Kahramanmaraş’ın Göksun kazasına bağlı Türkçe adıyla <strong>Temurağa</strong>, Çerkesçe adıyla Kançuvey köyünde dünyaya geldi. “Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslâm’a hizmet edeceksin!” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını gerçekleştirmek üzere uzun bir ilim yolculuğuna çıktı. Tûme Fikri Hoca, Suriye, Mısır, Libya gibi farklı İslâm ülkelerinde tahsil görmüş, Cezayir’de on yedi sene üniversite hocalığı yapmıştır. Kahramanmaraş ve Kırşehir’de müftülük görevi de icra etmiş olan üstat, Hindistan’dan Fransa’ya, Afrika’dan Kafkaslara çok farklı coğrafyalarda seyahatler gerçekleştirmiş, derinlemesine titiz gözlemler yapmıştır… Mesela üstadın sadece İran seyahati ve ayetullahlarla yaptığı münazaralar başlı başına bir inceleme konusudur…</p>
<p>Allah Rasulü’nün daha vahiy almadan herkesin ona itimat edip güvendiğine ve insanların onun için <em>el-emîn</em> (güvenilir insan) lakabını kullandığına vurgu yapan üstat, İslâmiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda esas olanın <strong>ahlaki davranış</strong> olduğuna dikkat çekmektedir. İslâm âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlak meselesine verdiği önemin doğru anlaşılması gerektiğini savunan üstat, İslâm âleminin eleştiriden korkmasını kaderciliğe bağlamakta, İslâm’da kadercilik anlayışına yer olmadığını savunmaktadır. Keza, sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen üstat, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle <strong>sömürüye elverişlilikten kurtulmak</strong> gerektiğine vurgu yapmaktadır.</p>
<p>Fikri Tuna’nın engin fikirlerini, analiz ve önerilerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal hayatımızın ihya ve ıslahı çabaları açısından büyük önem arz ettiğinden üstadın <strong>hayatını, hatıratını ve fikirlerini</strong> kendi ağzından yazıya aktarmak istedim. Bir dostumun bana ilettiği hocanın özgeçmişi her ikimizin bu ortak isteğini ateşledi… Bu çalışma, İstanbul’da 10 Mart <strong>2008</strong> tarihinde üstadın Kadıköy’deki ofisinde başlayan ve büyük çoğunluğu Erenköy’deki evinde gerçekleştirilen otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı bir şekilde kayıt altına aldığımız anlatımların 12 Haziran 2016 tarihindeki son oturumda birlikte gözden geçirilmesiyle nihayete erdirilmiş hâlidir. Ardından, her biri iki ilâ altı saat arasında değişen sürelerde fikirlerini ve hatıratını büyük bir dirayetle anlatan üstadın temas ettiği konuların tasnifini, redaksiyonunu ve tertibini yaptım. Bu süreçte metnin özgün yapısını olabildiğince korudum. Sözlü anlatımın yazılı anlatıma dönüştürülmesi elzem olan yerlerin yeniden yazımı, ayetler, hadisler ve fikrî aktarımların yapıldığı kitapların tam isimleri başta olmak üzere Arapça ve Çerkesçe kısımların Türkçeye tercümesi gibi ilaveler, tüm okuyucuların kolaylıkla istifade edebilmesi maksadıyla tarafımızdan yapılmıştır. Üstat gözlem ve fikirlerini sadece Türkçe anlatmamış, konuya ya da konuğa göre yer yer Arapça bazen de Çerkesçe anlatmayı tercih etmiştir. Keza, sözlü anlatımda noksan bırakılan şiirler, kitap isimleri, yer yer şahıs isimleri metnin özgün yapısını bozmayacak şekilde tamamlanmış, ayet ve sure numaralarıyla atıflar eklenmiştir.</p>
<p><strong>Yurtdışında Tanınan Değerlerimizi Yurtiçinde de Tanımak</strong></p>
<p>Prof.Dr. <strong>Ümit Meriç</strong> Hanımefendi’ye, takdim metni olarak sunduğumuz kısmı Dünyadan Kâinata Mektuplar adıyla yayına hazırladığı eserinin “Cezayir’de On Gece ve Bir Gece” başlıklı bölümünden iktibas etmemize müsaade ettiği için şükranlarımızı sunuyoruz:</p>
<p>“29 Haziran 1986. Cezayirliler Türkleri seviyor. 62’deki hatamıza rağmen. Ülkede Türk ailelerinden gelen bir seçkinler zümresi oluştuğu gibi, tarihlerinin en huzurlu dönemlerini de Osmanlı idaresi altında geçirdiklerini, artık tarihî belgelerle biliyorlar, Cezayirliler. Fransızların “Ecdadımız Galyalılar…” diye lise kitaplarından Cezayirlilere öğrettikleri gayr-ı millî tarih anlayışı, yerini millî ve ilmî bir tarihe bırakmak üzere. Bakın, nasıl?</p>
<p>Otelin restoranında, Türkiye’nin pek tanımadığı ama Cezayir’in çok iyi tanıdığı bir Türk ilim ve din adamı ile beraberiz. Cezayir dayılarının sonuncusu olacak kadar Cezayir’i, ülkenin, tarihini ve halini ve dilini bilen bu zatın adı <strong>Fikri Tuna</strong>. Cezayir’de geçirdiğim şu üç-beş gün içinde ismini defaatle duyduğum bu zat anlatıyor:</p>
<p>Bugünkü sınırlarıyla Cezayir, tarihte ilk defa Türkler tarafından kuruldu. Barbaros Hayrettin Paşa deniz ufkunda belirdiği zaman, bölgede birbiriyle savaşan ve İspanya’ya boyun eğen yirmi kadar emirlik vardı. Yani Endülüs’te oynanan trajedi, Kuzey Afrika’da da tekrarlanıyordu. Midillili bir sipahinin oğlu olan Barbaros kardeşler Akdeniz’de korsanlık yapan Avrupalılara (Cenova, Malta, İspanya ve Venedik’e) karşı bir tür deniz cihadı içinde idiler. İslâm prensiplerine uygun olarak ganimet taksiminde bulunuyor, devlet gemilerine hücum etmiyor, esirlere karşı insaflı davranıyorlardı. Kuzey Afrika sahillerinin bir kısmı İspanyollar tarafından zapt edilmişti. Fernando ile evlenen Kraliçe İsabella için Endülüs’ün alınması sadece bir başlangıçtır. Koyu Katolik olan kraliçenin arzusu (basılmış bulunan vasiyetnamesine göre) Hristiyanlık için önce Kuzey Afrika ve siyah Afrika’nın zaptı, sonra Mısır ve Kudüs’ün fethi ile İstanbul’a varmaktır. İstanbul’dan Roma’ya kenetlenebilecek, böylece Dünya Hıristiyan İmparatorluğu tamamlamış olacaktır.</p>
<p>İspanya harekete geçmiş ve adım adım ilerlemeye başlamıştır. Bicaya halkı üç denizci kardeşe “Bizi kurtarın!” diye mektup yazarlar. Bicaya alınırken Türk kuvvetleri ile Berberi kuvvetleri birleşir. İki yıl sonra Cezayir ayanı Barbaros kardeşleri, şehirlerini İspanyollardan kurtarmak üzere çağırırlar. Tunus’la Fas arası iki kardeşin idaresi altında birleşir. Cezayir’in batısında kalan bölge Oruç Reis’in, doğusunda kalan bölge Barbaros Hayrettin Paşa’nın yönetimine verilir. Cezayir’in ikinci beylerbeyi Barbaros’un oğlu olan Cezayirli Hasan Paşa, üçüncü beylerbeyi yine Hasan Paşa, dördüncüsü Turgut Reis, beşincisi Kılıç Ali Paşa’dır. Paşaları Ağalar onları da Dayılar devri izler. Son dayı Hüseyin Dayı, yelpazesiyle Fransız elçisinin yüzüne vuran zattır. Ona gelinceye kadar Cezayir’i Day (‘Dayı’nın kısaltılıp gündelik dile girmiş şekli) başkanlığındaki 40 kişilik yeniçeri ağaları, müftüler ve kadılardan mürekkep bir divan yönetiyor. Tarihte 28 Day yönetmiş Cezayir’i.</p>
<p>Fransız sömürgeciliğinin 1962’de sona ermesinden sonra Cezayir Devleti İngiliz ve Fransız’ın yazdığı Cezayir tarihlerinden farklı yeni ve hakikate uygun millî bir tarih yazmak istiyor. Bumedyen devrinde Tarihî Araştırmalar Millî Merkezi (CNEH) kuruluyor. Ve başkanlığına Tevfik Medeni geliyor. Cezayir Kurtuluş Savaşında Millî Eğitim Bakanı, Ben Bella zamanında Evkaf Bakanı, daha sonra Türkiye, Irak, Pakistan ve İran’da Cezayir Sefiri olan bu zat, Türkiye’den Cezayir tarihi ile ilgili 4 bin kadar Osmanlı arşiv belgesinin fotokopisini alıyor. İşte (bana bütün bu bilgileri veren) Sayın <strong>Fikri Tuna</strong> da Tevfik Medeni tarafından bu evrakı Arapçaya tercüme etmesi için 1970’te Cezayir’e davet ediliyor.</p>
<p>Beş cilt olarak hazırlanan Cezayir Tarihi’nin ilk üç cildi yayımlandı. Bunlar; 1) Tarih öncesinden İslâm fethine kadar Cezayir, 2) İslâm Dönemi, 3) Osmanlı Dönemi, 4) 1830 ve sonrası, 5) 1954-1962 Bağımsızlık Savaşı yıllarını kapsıyor. İki yıl evvel vefat eden ve ömrünün son gününe kadar çalışan Tevfik Medeni’nin Arapça kaleme almış olduğu hatıraları elan Melike Murabıt tarafından Fransızcaya tercüme ediliyor. Cezayir’de ilme, belgelere dayanan şuurlu bir Türk dostluğu olmasından dolayı çok seviniyor. <strong>Fikri Tuna</strong>’ya Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti namına nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”</p>
<p><strong>Eleştiriyi Islah Gayesiyle ve İbadet Aşkıyla Yapmak</strong></p>
<p>Pınar Yayınları Editörü M. Asım Öz’ün eseri değerlendiren arka kapak yazısını da şöylece özetlemek mümkün:</p>
<p>“Uzun bir ilim yolculuğuna çıkan merhum Fikri Tuna, heyecanını ve coşkusunu ömrü hayatı boyunca korudu. Şam’dan Lübnan’a, Mısır’dan Cezayir’e uzanan seyahatleri ulvi ilim yolculuğuyla ilgili.</p>
<p>Fikri Tuna aynı zamanda çağdaş İslam düşüncesini ve İslam âleminin ahvalini yakından takip eden iyi bir müdekkik. İlmin “İslam’ı asrın idrakine söyletmek” manasına geldiğini bilen bir isim. Geleneksel tortulara itibar etmeyen, doğru bildiğinin peşinde giden bir mütefekkir. Hayatta risk almaktan çekinmeyen, denenmeyeni deneyen, söylenmeyeni dahası bazen asla söylenemeyecek olanı çekinmeden söyleyen bir eleştirmen.</p>
<p>Fethi Güngör, Maraş’tan Marakeş’e kitabını Fikri Tuna ile yaptığı ve yıllara yayılan uzun söyleşilerden hareketle kaleme aldı. Kapsamlı bir girişle birlikte yayımlanan bu hatırat, yakın tarihimizin saklı kalmış gerçeklerini öğrenmek isteyenler için önemli bir kaynak… Asıl olanın hatırlananlar olduğunu vurgulayan Fikri Tuna, elinizdeki kitapta Türkiye’de ve dünyada modern zamanlarda Müslüman olmanın anlamını, bir ömür süren arkadaşlıklarını, şahitliklerini, gözlemlerini, eleştirilerini, düşünür ve âlimlerle münasebetlerini, seyahatlerini, tanıdığı onlarca insanı ve mütalaa ettiği binlerce eserin özünü kendine özgü üslubuyla tahlil ederek anlatıyor.</p>
<p>Sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen Fikri Tuna, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle sömürüye elverişlilikten kurtulmak gerektiğine vurgu yapmasıyla farklılaşır.</p>
<p>Maraş’tan Marakeş’e, İslam âleminde neyin nasıl yapılması gerektiğine dair bir ufuk çizen, bir vakitler mütefekkirlerin içinde bulunduğumuz perişan vaziyeti nasıl değerlendirdiğini örnekleriyle oraya koyan <strong>bir şahitlik kitabı</strong>.”</p>
<p>Allah’ın yardımıyla hâtıratını ve fikirlerini “Maraş’tan Marakeş’e” isimli eserle kitaplaştırmaya muvaffak olduğumuz merhum Fikri Tuna hocamızın fikir dünyasında yaşamaya devam edecek olması hüznümüzü hafifletiyor… Çok büyük zevk alarak uzun saatler boyunca mütalaalara daldığı iki bini aşkın kitabını Şubat 2017’de gözleri yaşararak hibe ettiği İbn Haldun Üniversitesi’nde binlerce öğrenciye hizmet etmeye, böylece üstat, fikirleri ve kitaplarıyla İslâm âlemine ve tüm insanlığa katkı yapmaya devam edecektir. Rabbim, 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum Tûme Fikri Tuna’nın taksiratını affetsin, mekânını cennet, makamını âli eylesin.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>http://pinaryayinlari.com</li>
<li><strong>Fikri Tuna</strong> &#8211; YouTube</li>
<li>Fethi Güngör; “<strong>Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek</strong>”, http://dirilispostasi.com/n-1581-sakli-ulemyi-kesfedebilmek.html, 09.11.2015.</li>
<li>Fethi Güngör; <strong>MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA</strong>, Pınar Yayınları, İstanbul 2019, ciltli, 407 s., http://pinaryayinlari.com/kitap.php?id=928</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/fikri-tuna-hocayi-yakindan-tanimak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜTEFEKKİR ULEMÂDAN İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2015 10:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[68:4]]></category>
		<category><![CDATA[Âdem]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emin]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Fikri Tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Hanato]]></category>
		<category><![CDATA[hatadan dönmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[İtalya]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Maraş]]></category>
		<category><![CDATA[Mecusi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[özeleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Senusi]]></category>
		<category><![CDATA[Senusilik]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=206</guid>

					<description><![CDATA[“We inneke le’alâ huluqin ‘azîm; Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).  Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın. Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>We inneke le’alâ huluqin ‘azîm</em>;<br />
Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4).</p></blockquote>
<p><strong> </strong><a href="http://dirilispostasi.com/n-1835-mutefekkir-ulemdan-istifade-edebilmek.html" target="_blank">Yazıyı Diriliş Postası web sayfasından okumak için tıklayın.</a></p>
<p>Geçen haftaki yazımızda çeşitli sebeplerden dolayı saklı kalmış ulemâ ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerinden istifade etmenin, ümmetçe sorunlarımızla yüzleşmek ve isabetli çözüm önerileri geliştirebilmek açısından önemli bir imkân olduğuna vurgu yapmış, örnek olarak eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna hocanın yetmiş yıllık ilim yolculuğunu özetlemiştik.</p>
<p>Bu haftaki yazımızda muhterem Fikri Tuna’nın temel problemlerimize ilişkin tespit ve önerilerinden bir kaç örnek sunmak istiyorum. 1 Haziran 2014 tarihinde Erenköy’deki evinde gerçekleştirdiğimiz sohbette tuttuğum notlar çerçevesinde, üstadın İslam dünyasında ahlâk ve özeleştiriye duyulan ihtiyaca ilişkin fikirlerini kendi ifadeleriyle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkı İslam’ın Temeli Görebilmek </strong></p>
<blockquote><p>Allah Rasulü daha peygamber olmadan herkes ona itimat eder ve güvenirdi. Herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı.</p></blockquote>
<p>“İslam’da ahlâk meselesi İslami konuların hemen hepsini kapsamaktadır. Çünki, İslami prensiplerin tamamında ahlâki davranış esastır. İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda  ahlâki davranış esastır. Bu zaviyeden bakıldığında, Kur’an’ın mütemadiyen “iman”ın hemen akabinde “amel-i sâlih” mefhumunu getirmesi çok anlamlıdır.</p>
<p>“Amel-i sâlih” genel bir kavram olup güzel iş yapmak anlamına gelir. Ahlâk ise, aynı şekilde güzel iş yapmak demektir. Ahlâki davranmak; doğru olanı yapmak ve eğri olanı terk etmek, fasit ve kötü olanı red etmektir. Onun içindir ki sahabe radıyallahu anhum, ahlâk meselesinde çok hassas davranmışlar, mümkün olduğu kadar, tüm davranışlarında Hz. Peygamber’i ‘üsve’, yani örnek kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an, Peygamber’in eşsiz bir örnek olduğunu sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa haykırmıştır.</p>
<p>Sahabiler Hz. Peygamber’in ahlâkını Kur’an olarak görürdü. Zira Hz. Peygamber Kur’an’ı her alanda yaşamış; toplumda, ailede, çocuklarla, yaşlılarla, barışta, düşmanla karşılaştığında&#8230; her zaman Kur’an’ın ışığı ve öğretisiyle hareket etmiştir. Onu izleyen, onu üsve-i hasene kabul eden sahabiler de Kur’an’ı bu şekilde yaşama gayreti içinde olmuşlardır. İşte, İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır. En yüksek makamdaki insan Hz. Peygamber’dir. Allah Teala Peygamberimiz için “Şüphesiz sen en yüksek ahlâk üzeresin.” (Kalem 68:4) buyurmuştur. Demek ki, her Müslümanın bu noktaya ulaşmak için çalışması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘el-Emîn’ Olabilmek </strong></p>
<p>Hz. Peygamber, daha nübüvvet müessesesiyle müşerref olmadan, Kureyş halkı arasında “el-emîn; güvenilir insan” olarak tanınmıştır. Herkes ona itimat eder, herkes ona güvenir, herkes onun doğrucu bir insan olduğunu kabullenir, herkes onun için ‘el-emîn’ lakabını kullanırdı. Allah Rasulü işte böyle bir insandı. Tam manasıyla mükemmel bir modeldi. Onun için sahabilerden bazıları Hz. Âişe validemize Rasulullah’ın ahlâkını sorduklarında, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Rasulullah’ın ahlâkı Kur’an ahlâkıdır.”, yani Kur’an’ın beyan ettiği, güzel yol olarak gösterdiği yoldur onun yolu, diye cevap vermiştir.</p>
<blockquote><p>İslamiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda ahlâki davranış esastır.</p></blockquote>
<p>Dolayısıyla, bir müslüman ne kadar fazla Kur’an’a yaklaşırsa, ne kadar fazla Kur’an’ın muhtevasını anlarsa, ne kadar titizlikle Kur’an’ı yaşarsa ve yaşatırsa, Hz. Peygamber’e mütâbaatta, Allah Teala’nın emirlerini yerine getirmekte ve O’na kullukta ne kadar samimi olduğunu o kadar ispatlamış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’a Hayatı İnşa Eden Bir Özne Muamelesi Yapabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur.</p></blockquote>
<p>Ancak, maalesef, bugün İslam dünyasında Kur’an ve Kur’an’a yaklaşım meselesi tamamen değişik bir durum arz etmektedir. Fransa’nın Ortadoğu dış politika müsteşarlığı görevinde bulunmuş Hanoto, Libya’da yaşayan Senusi hareketini işaret ederek “Bu hareket kurutulmadığı ve yok edilmediği müddetçe İslam’ın ve Kur’an’ın karşısındaki mağlubiyetimiz devam edecektir.” demişti. Hanoto’nun bilhassa Senusi hareketi üzerinde durmasının sebebi, Senusilerin Kur’an’ı yaşama biçimleridir. Senusiler hiç bir zaman başka tarikatlara benzememiş, onlar gibi tekkeci, tembel, kaderci ve Kur’an’ı sadece yüzünden bilen ve onu ticaret metaı halinde kullanan bir tarikat olmamıştır. Dolayısıyla, gerek Fransızların, gerekse İngilizlerin Senusi hareketine bakışları şu çerçevede şekillenmiştir: ‘Senusi hareketi yaşadıkça Kur’an yaşıyor demektir. Kur’an yaşadıkça Avrupa hedefine ulaşmamış demektir.’</p>
<p>Peki, Hanoto’ya ve müsteşriklere göre Avrupa nasıl bir Kur’an anlayışı istiyordu? Onların istediği, Kur’an’ı sadece ezberleyen, hükümlerinden hiç bir şey anlamayan, onun manasını bilmeyen, ancak cenaze gibi belirli dini toplantılarda, kabirlerde, ev ve camilerde papağan gibi Kur’an okuyanların çoğalması idi. Zira böyle bir Müslümanlık onların sömürü düzenine zarar ve ziyan getirmeyecekti. Bu Müslümanlık anlayışı onların sömürü düzenine dokunmayacak, onların kötü düzenlerini yıkmayacaktı. Onların sömürü düzenini baş tacı yapıp, zaten anlamadıkları Kur’an’ın hükümlerini rahatlıkla çiğneyip, sadece Fransızların verdiği kadarıyla iktifa ederek yaşamaya devam edeceklerdi. Fransızların Cezayir halkından istediği buydu.</p>
<blockquote><p>İslam âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlâk meselesine verdiği önem doğru anlaşılmalıdır.</p></blockquote>
<p>Onyedi sene boyunca Cezayir’in çeşitli okullarında ve üniversitelerinde ders verirken, Cezayir’i, Fas’ı ve Tunus’u bütün kültürel müesseseleriyle yakından tanıma fırsatını bulduğum için bu üç ülkede din anlayışının sömürgeyle ne kadar içli dışlı olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şunu çekinmeden ve tereddüt etmeden söyleyebilirim ki; Türkiye de dâhil olmak üzere İslam dünyasının bir çok yerinde kurulmuş olan ve sayı bakımından hayli kabarık bir yekun teşkil eden bugünkü Kur’an kurslarının durumu, Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın sömürdüğü Müslüman devletlerinin dinî anlayış ve tatbikatından çok da farklı değildir. Kur’an kurslarını sadece ezbercilikte bırakan, Kur’an’ın manasının anlaşılmasını ve tefsirinin yapılmasını reddeden, onun hükümlerinin tatbike konmasını önemsemeyen bir anlayış ne İslam anlayışıdır, ne de Kur’an anlayışı. Bu sadece ve sadece Hanoto gibi İslam âlemini Kur’an’dan, onun muhteviyat ve ahkâmından uzaklaştırarak, sadece cenazelerde ezbere okunmasını sağlamak isteyen bir sömürge projesinden başka bir şey değildir. Bu şekilde yetişen gençler Kur’an’ı anlamıyor, onu mal mülk edinmek için kullanıyor. Halk hâfızı âlim zannedip ona soru soruyor, o da utanmadan bilmediği halde cevap veriyor!</p>
<p>Hz. Peygamber, “İlim âlimlerin ölümüyle yok oluyor. İnsanlar cahillere soru sormaya başlıyor, onlar da bilmedikleri halde cevap veriyorlar, hem kendilerini, hem de soranları dalalete sevk ediyor.” buyurmuştur. Başımıza gelen olayın özü budur. Sebebi de, sömürge sisteminin devamında ısrarcı olmamızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tevbe: Özeleştiri Yapmak ve Hatadan Dönmek</strong></p>
<p>Kur’an özeleştiri meselesine çok güzel bir şekilde işaret etmiştir. Tevbe, hatadan dönmek demektir. İnsan esasen hatalı yaratılmamıştır. Bilakis ilahi fıtrat üzerine yaratılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber; “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, onu ana-babası Yahudi, Hıristiyan, Mecusi yapar&#8230;” buyurmuştur. Çevre ve okul çocuğa yön vermektedir. İnsan doğuştan suçlu değil, hayırhahtır. İslam, Hıristiyanlık gibi insanı doğuştan suçlu kabul etmez, Âdem’in suçuna çocuklarını ortak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam hatayı kabul eder. “Her âdemoğlu hata işler. Ama hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurur Peygamberimiz. Tevbe, doğruya dönüş, ana caddeden ayrılanın tekrar caddeye girmesi demektir. Ana cadde altın silsiledir. O caddeden kopan tehlikeye gidiyor demektir. Böylelerinin ayıkarak tevbe etmesi gerekir. Tevbe eden, ayıkan, hatasından dönen adamdır, Âdem gibi. Çeşitli meziyetleri ve sıfatları yanında insan hata da eder, hiddetlenir, iftira eder, iftiraya uğrar&#8230; Ama, hatasını anlayıp Rabbinin rububiyet ve himayesine dönerse, kendisinin hâlıkı Allah’a dönerse Allah onu affedecek ve doğru yola iletecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âdem hatasını itiraf ederek tövbe etmiş, kâmil insan olduğunu ortaya koymuştur. “Beni ateşten yarattın” diyerek üstünlük taslayan İblis gibi kibirli davranmamıştır. Kaldı ki İblis bu kıyasında da hata etmiştir. Zira toprak ateşten daha bereketlidir. Hatasından dönmediği için Allah onu merhametinden kovmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âlem-i İslam’ı Tenkit Edebilmek</strong></p>
<p>Bugün Âlem-i İslam’ın neredeyse tenkit edilmeyecek bir tarafı yoktur. Ebu’l-Hasen en-Nedevi özeleştirinin zaruretine işaret etmişti. Keza, <em>Hizbu’l-İstiklâl</em> reisi ‘Allâl el-Fâsî’, “<em>en-Nakdu’z-Zâtî</em>; Özeleştiri” isimli bir eser yazmıştı. Ancak, genel olarak İslam âleminde eleştiri maalesef az, özeleştiri ise çok daha azdır. İslam âlemi eleştiriden korkmaktadır. Çünkü kadercidir. Oysa İslam’da kadercilik yoktur. Zira, her şeyi Allah’a yükleyen, sorumluluktan kaçan, insana taş muamelesi yapan bir anlayıştır cebriye. Bugün bilhassa tarikatlar kanalıyla İslam dünyasında hâkim olan görüş cebriye mezhebidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah böyle istedi” deyip çıkıyor işin içinden. Cezayir’de ve Fas’ta insanların sıkça “<em>mektûb</em>” dediklerini duyarsınız. Fransa niye geldi, niye ülkenizde bu kadar kaldı diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir: “Mektûb; yazılmış”! Niye Almanya Napolyon’a yenildikten sonra “mektûb” deyip oturmamış? Bilakis, bin altıyüz beyliği birleştirip kuvvetli bir devlet kurarak Fransa’nın önüne geçebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadercilik niye sadece İslam dünyasında var? “İnsan için yaptığı işten başkası yoktur. İnsan ne yaparsa onu bulur. Kim zerre miskal hayır yaparsa onu, zerre miskal şer yaparsa onu bulur&#8230;” mealinde yüzlerce ayet varken Kadercilik Kur’an’a nasıl uygun düşebilir? Allah şirki, ortaklığı asla kabul etmez. İslamiyet tevhid dinidir. İnsana sorumluluk anlayışını veren de Allah’tır. Sorumlu tutmasa neden peygamber göndersin, niye emir ve nehiyler ortaya koysun? Allah bizim hizmetçimiz midir ki her şeyi Allah’a yüklüyoruz? Niye yenildik, niye şerefimiz ayakaltı oldu? Sebep belli: Kadercilik! Oysa Kur’an, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” diyor. Ebu Ubeyde, ‘kaderden mi kaçıyorsun’ dediğinde Hz. Ömer; “Bunu senden başkası söyleseydi kırbaçlatırdım. Allah’ın bu takdirinden başka bir takdirine gidiyorum.” demişti. Doğru bakış açısı budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neden Peygamber aleyhissalatu vesselam gece gündüz çalıştı, yeri geldi savaşlar yaptı? Özeleştiriden kaçarak ve kaderci anlayışa teslim olarak her şeyde bir yabancı suçlu mu arayacağız? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? Niye hatalarımızı kabul etmiyoruz? Niye buna yanaşmıyoruz? Çünkü işimize gelmiyor. Bundan dolayı kaderciliğe sığınıyoruz ve bu anlayışı kurtuluş kabul ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam’da ahlâk ve özeleştiri meselesini ele alırken biraz sert konuşmuş olabilirim, ama İslam âlemi maalesef benim söylediklerimden daha da kötü durumdadır. Allah bizleri doğruya gitmek isteyen Müslümanlardan eylesin&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
