<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cebrâil Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/cebrail/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/cebrail/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 May 2020 12:06:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>‘LEYLE-İ KADR’İN KADRİNİ BİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/leyle-i-kadrin-kadrini-bilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/leyle-i-kadrin-kadrini-bilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2015 19:30:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[15:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:52]]></category>
		<category><![CDATA[2:125]]></category>
		<category><![CDATA[2:185]]></category>
		<category><![CDATA[2:187]]></category>
		<category><![CDATA[20:102-104]]></category>
		<category><![CDATA[23:112-113]]></category>
		<category><![CDATA[3:138]]></category>
		<category><![CDATA[30:55]]></category>
		<category><![CDATA[44:1-6]]></category>
		<category><![CDATA[44:3]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrâil]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Elik]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[i'tikâf]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[kamerî takvim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[leyle-i kadr]]></category>
		<category><![CDATA[M. Sait Özervarlı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Şener]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Coşkun]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=115</guid>

					<description><![CDATA[Müslüman toplumların diline Arapçadan girmiş olan ‘kadir’ kelimesi; güçlü olma, gücü yetme, takdir, şeref, kıymet, değer, ölçü, nicelik, darlık ve kapasite anlamlarına gelmekte olup, gökbiliminde yıldızların parlaklık sırasını belirten ölçek için de bu isim kullanılır. Türkçede bir şeyin değerini bilme ve öneminin farkında olma durumu için ‘kadrini bilmek’ şeklindeki birleşik kelime yaygın olarak kullanılır. Kamerî [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslüman toplumların diline Arapçadan girmiş olan ‘kadir’ kelimesi; güçlü olma, gücü yetme, takdir, şeref, kıymet, değer, ölçü, nicelik, darlık ve kapasite anlamlarına gelmekte olup, gökbiliminde yıldızların parlaklık sırasını belirten ölçek için de bu isim kullanılır. Türkçede bir şeyin değerini bilme ve öneminin farkında olma durumu için ‘kadrini bilmek’ şeklindeki birleşik kelime yaygın olarak kullanılır.</p>
<p>Kamerî takvimin dokuzuncu ayı ramazanı diğer on bir aydan farklı kılan, bu ayda oruç tutarak bedenimizi aç bırakmamız değil, bilakis kendimizi tutarak, bir yıllık dağınıklığımızı toparlayarak, Kur’an’la ruhumuzu besleyerek, vahiyle inşa olma ve vahye mutabık bir hayat inşa etme görevimizi daha bir şevkle yerine getirmeye yeniden azmetmemizdir. Bu sebeple son yıllarda ramazanın oruç ayı olmaktan öte ‘Kur’an ayı’ olması vasfıyla anılır olması sevindirici bir gelişmedir.</p>
<p>Abdülaziz Bayındır, sadece ümmet-i Muhammed’e değil, önceki ümmetlere de farz kılınmış olan orucun eski semavi dinlerde de dokuzuncu ayda tutulmasının hikmetini, önceki vahiylerin de dokuzuncu ayda yine bir kadir gecesinde nazil olmaya başlamasıyla izah eder.</p>
<p><strong>Leyle-i Mübâreke: Leyletu’l-Kadr</strong></p>
<blockquote><p>Ramazan ayını farklı kılan, Kur’an’la ruhumuzu besleyerek vahye mutabık bir hayat inşa etme azmimizi bilememizdir.</p></blockquote>
<p>Cehalet karanlıklarını nuruyla aydınlatmak için mübarek bir gecede inmeye başlayan Kur’an kendisini; “bütün insanlığa iletilmiş tarifsiz bir bildiri ve sorumluluk bilincini kuşananlar için de bir rehber ve öğüt” (3/138) olarak tanımlar. Vahyin inmeye başladığı ilk geceyle ilgili olarak önce Duhân Sûresi’nin ilk âyetlerine, ardından Kadir Sûresi’ne kulak verelim:</p>
<p>“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla</p>
<ol>
<li>Hâ-Mîm! 2. Özünde açık ve hakikati açıklayıcı olan bu kitabın değerini bilin!<br />
3. Evet, onu <u>mübarek bir gecede</u> Biz indir(meye başla)dık; zaten, baştan beri (vahiyle) uyaran da Bizdik. 4. O gece, (iyi ve kötü) her iş ayrıştırılarak hikmetli bir hükme bağlanır, 5. tarafımızdan verilmiş bir emirle: elbet Biz, evet (rasulleri) gönderen de Bizdik, 6. Rabbinin rahmeti sayesinde. Şüphesiz yalnızca O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen O’dur&#8230;” (Duhân, 44/1-6).</li>
</ol>
<p><strong>Kadir Sûresi; cüz 30, sûre 97 </strong></p>
<p>Son Nebi&#8217;ye Son Vahy&#8217;in ilk ayetlerinin geldiği bereketli gecede parlayan nur, yeryüzünde kıyametin kopuşuna kadar yayılmaya ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya devam edecektir. “İnnâ Enzelnâ Sûresi” olarak da anılan “Kadr Sûresi”nin -üslup benzerliği ve konu bütünlüğü dikkate alındığında- Medine’de değil, Mekke’de Alak Sûresi’nin hemen ardından ya da Leyl Sûresi’nden sonra ve Fecr Sûresi’nden önce 12. sırada indiği kabul edilebilir. Bereket timsali sûrenin meâlini ve tefsirini Mustafa İslâmoğlu&#8217;nun çalışmasından okuyalım:</p>
<p><strong>“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla</strong></p>
<ol>
<li>Elbet onu kadir-kıymet gecesinde<sup>(1)</sup> Biz indirmeye (başlamışızdır).</li>
<li>Bilir misin o kadir-kıymet gecesinin mahiyeti nedir?<sup>(2)</sup></li>
<li>O kadir-kıymet gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.<sup>(3)</sup></li>
<li>Melekler, vahiyle beraber<sup>(4)</sup> o gece inerler de inerler,<sup>(5)</sup> Rablerinin izniyle, hayatın her alanına dair<br />
5. tarifsiz bir mutluluğun (formüllerini getirirler); bu durum,<strong> tanyeri ağarıncaya kadar sürer.”</strong><sup>(6)</sup></li>
</ol>
<p>(1) Veya: “Kıymeti belli bir gecede”. Yani: “Kıymetine yeter olmayan, bir ömre bedel, bereketli ve şerefli bir gecede” (Krş: 44:3). Burada isim tamlamasından dolayı belirli gelen gece Duhân 3’te sıfat tamlaması olarak belirsiz gelmiştir (<em>fî leyletin mubâraketin</em>). Zira orada bereketi belirsizdi, burada ise o bereketin “kadarı/mikdarı/kadri” belirlenmiştir: “Bin aydan hayırlı.”</p>
<blockquote><p>Cehalet karanlıklarını aydınlatmak için mübarek bir gecede inmeye başlayan Kur’an kendisini “bütün insanlığa iletilmiş bir bildiri, rehber ve öğüt” olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>Kadr, bir şeyin miktarını, değerini ve sonucunu belirtir. Burada kelimenin “miktarla” değil “değerle” ilgili olduğu 3. âyetten açıkça anlaşılmaktadır. Yine Kadr’in anlamının <u>değere ilişkin</u> olduğunu, bu gecenin ramazan ayında olduğunu söyleyen Bakara 185’in sonundaki “hakkı bâtıldan ayıran bir ölçme ve değerlendirme yeteneği” anlamına gelen furkân da teyit eder.</p>
<p>Leyl, içinden aydınlatılabilecek geçici karanlık için kullanılır. Zulumâtın türetildiği zalâm ise içinden aydınlatılamayan, aydınlanmak için terk edilmesi gereken karanlıktır. Birçok yerde gelen “Karanlıklardan aydınlığa” kalıbı, “gece” gibi içinden aydınlatılacak karanlığı değil, ancak terk edince kurtulunacak karanlığı ifade eder.</p>
<p>(2) Bakara 185, Kur’an’ın indiği gecenin ayın bütününde aranmasını îmâ eder. Bu gecenin haftanın günlerinden pazartesine denk geldiğini, Allah Rasulü’nün, pazartesi günleri neden nafile oruç tuttuğuyla ilgili bir soruya verdiği cevaptan öğreniyoruz. Zaten Rasulullah’ın hayatının dönüm noktası olan o gecenin hangi güne denk geldiğini bilmemesi düşünülemezdi.</p>
<p>(3) Yani: O ömre bedel bir gecedir. Zımnen: Ey muhatap! Kur’an, indiği geceye otuz bin kat değer yüklemiştir! O gecenin değeri kendinden değil vahiydendir. Zira o gece ay yılına ait bir gecedir. Ay yılı ise sabit değil dönen bir zamandır. Demek ki o mübarek gece bereketini bizzat zamandan değil, o zamanda inmeye başlayandan almıştır. Şu halde aynı Kur’an senin hayatına inerse, ömrüne nasıl bereket katacağını var sen hesap et! Düşünsene aynı vahiy, ilk muhatabını “âlemlere rahmet”, indiği şehri “kentlerin anası”, indiği toplumu “insanlık anası” (ümmet) kılmıştır! Sözün özü: İçine vahyin indiği bir gece bir ömre bedeldir. Kur’an bunun tersinin de geçerli olduğunu söyler: İçinde vahyin olmadığı bir ömür, bir gece kadar bereketsizdir. (Krş: 17:52; 20:102-104; 23:112-113; 30:55).</p>
<p>(4) Rûh, Nahl 2, Mü’min 15 ve Şûrâ 52’de tartışmasız vahiy mânasına kullanılmıştır. Bu sûrenin ana konusu da vahiydir. Dolayısıyla burada teşrifatçı melekler eşliğinde indirilen, akleden kalbin hayat soluğu olan vahiy olmalıdır. Zira, bilinçsiz bilgi ruhsuz cesettir. Vahiy ise bilgiyi bilince dönüştürür.</p>
<p>(5) Zımnen: Lafzı bir kez, mânası sonsuz kez inen vahiyle inşâ olmak isteyen her mü’mine, melekler, hidayet ve furkan olan vahyin diriltici soluğunu kıyamete kadar indirmeye devam ederler. Vahyin her çağda geçerli olan dönüştürücü gücünün arkasındaki mucize budur.</p>
<p>(6) Veya fecrin mastar anlamıyla: “(Hakikatin) fışkırdığı kaynağa dönünceye kadar sürer.” İki anlama da gelebilir:</p>
<ol>
<li>İnsanlığın içinde debelendiği cahiliye gecesi Kur’an’ın ışığıyla son buluncaya kadar. İbrahim Sûresi’nin ilk âyetinde ifadesini bulan hakikat budur.</li>
<li>Gaybî hakikatleri örttüğü için bir geceye benzeyen bu dünya hayatı son bulup, gaybî hakikatlerin “yakîn” olduğu âhiret şafağı atıncaya kadar (Krş: Hattâ ye’tiyeke’l-yakîn: 15:99).” (İslâmoğlu, 2013:II/1281-1284).</li>
</ol>
<p><strong>Kur’an’ın vahyedilmeye başlanmasıyla müşerref olan gece!</strong></p>
<blockquote><p>Son elçiye ilk vahyin geldiği bereketli gecede parlayan nur, kıyamete kadar yeryüzünde yayılmaya ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya devam edecektir.</p></blockquote>
<p>Tevhit Mesajı’nda Sûre-i Kadr’in özlü tefsiri şöyle yapılmıştır:</p>
<p>“1-3. Ey elçimiz Muhammed’e iman etmeyen ve kendi soyları içerisinden önemli kişilerin yaptıkları ile övünen, müminlere “İsrailoğulları içerisinde Allah yolunda bin ay cihat etmiş kimseler bulunmaktadır” gibi sözler söyleyen Medine yahudileri! Şunu iyi bilin ki elçimiz Muhammed’e vahyettiğimiz bu Kur’an, öylesine büyük bir ilahi nimettir ki, onun vahyedilmeye  başlandığı gecenin dahi değerini kavramaya sizin aklınız ermez, çünkü onun vahyedilmeye başlandığı Kadir gecesi sizin bahsettiğiniz bin aydan daha hayırlıdır.</p>
<p>4-5. O gece vahiy meleği Cebrâil, Allah’tan bir lütuf ve rahmet olmak üzere, diğer meleklerle birlikte ilk defa elçimiz Muhammed’e vahiy getirmiş ve ondan sonra da, tevhit dininin hükümlerini açıklamak üzere vahiy getirmeye devam etmiştir. O gece Allah, elçisi Muhammed’i tam bir itminana kavuşturmuş ve ona, insanları tevhide çağırma, esenliğe ve kurtuluşa davet etme vazifesini tevdi etmiştir.”</p>
<p>Burada âdeta Kur’an’a iman etmeyen yahudilere şöyle denilmektedir: “Sizler, vahyedildiği geceyi dahi bin aydan daha hayırlı yapan şu Kur’an’a iman etmedikçe, geçmişte bin ay ibadet etmiş atalarınızın bulunmasıyla kurtuluşa eremezsiniz.” Bununla beraber sûrenin lafzan Hz. Peygamber’e ve müminlere hitap ettiği de ortadadır. Bize göre burada yahudiler üzerinden müminlere mesaj verilmektedir. <em>Doğrusunu Allah bilir</em>.” (Elik, 2013:1365).</p>
<p><strong>Hz. İbrahim’den beri gelen nebevî sünnet: İ</strong>‘<strong>tikâf</strong></p>
<blockquote><p>Âyette geçen sayı aritmetik bir vurgu içermemekle beraber, günümüzde gelişmiş ülkelerde ortalama hayat beklentisi 83 yıla yaklaşmış olup tam bin aya tekabül etmektedir.</p></blockquote>
<p>Âyette geçen sayı aritmetik bir vurgu içermemekle beraber, günümüzde gelişmiş ülkelerde ortalama hayat beklentisi 83 yıla yaklaşmış olup tam bin aya tekabül etmektedir. Böylece, bin aydan hayırlı oluşunu bir ömre bedel olarak anlayabileceğimiz Kadir Gecesi’nde ihya olmanın bir yolu da İbrahimî dinlerin ortak sünneti olan i‘tikâftır. Nitekim, “Ramazanın son on gününe girildiğinde Allah Rasulü dünyevi işlerden uzaklaşıp i‘tikâfa çekilir, geceleri daha çok ibadet ve tefekkürle geçirdiği gibi ailesini de uyanık tutardı. Bir hadiste Rasulullah’ın Kadir gecesinde, “Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet!” şeklinde dua edilmesini tavsiye ettiği belirtilir.</p>
<p>Sözlükte “hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak” anlamlarındaki <em>akf</em> kökünden türeyen i‘tikâf, bu mânaları yanında kişinin kendisini sıradan davranışlardan uzak tutmasını, fıkıh terimi olarak da ibadet amacıyla ve belirli bir şekilde camide kalmasını ifade eder. İ‘tikâfa giren kimseye <em>mu‘tekif</em> veya <em>âkif</em> denir.</p>
<p>İ‘tikâfın meşruiyeti Kur’an ve Sünnet ile sabittir. “Mescidlerde i‘tikâfta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın” (Bakara 2/187) meâlindeki âyetle Hz. Âişe’nin, “Rasulullah ramazanın son on gününde i‘tikâfa girerdi. O bu âdetine vefatına kadar devam etmiştir. Sonra onun ardından hanımları i‘tikâfa girmiştir” (Buhârî, “İ‘tikâf”, 1) şeklindeki rivayeti bunun delillerini teşkil eder.</p>
<p>Allah’a tam bir teslimiyet içerisinde ibadet ve tâatte bulunmak amacıyla zamanının belirli bir kısmını ayırması ve bu esnada meşrû bile olsa her türlü nefsânî ve şehevî arzulardan uzak durması kişinin mânen olgunlaşması için önemli vesilelerden biridir. Zorunlu ibadetlerin yanı sıra nâfile ibadetler de bu konuda önem taşımakta, dinî duygu ve düşüncenin yoğun bir şekilde yaşandığı, mümkün olduğu ölçüde maddî ilgilerden uzaklaşarak yüce yaratıcıya yönelinen bir ortam insana derin bir mânevî ufuk ve imkân sunmaktadır.</p>
<p>İ‘tikâf yalnız İslâm ümmetine has bir ibadet olmayıp vahiy geleneğine sahip hemen bütün dinlerde muhtelif şekillerde gerçekleştirilen köklü bir gelenektir; İslâmî öğreti içinde de Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil zamanından beri devam edegelen bir sünnet olarak bilinir. Nitekim, “İbrâhim ve İsmâil’e: Evimi onu ziyaret edenler, ibadet için orada kalanlar (<em>âkifîn</em>), rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye ahid -emir- verdik” (Bakara 2/125) meâlindeki âyet bir yönüyle buna işaret etmektedir&#8230;” (Şener, 2001:23/457).</p>
<p>Rabbim bizleri mümin sorumluluğunu kuşanan ve her iki cihanda mesut olan bahtiyar kulları arasına girmeye muvaffak eylesin. Günümüz ramazan, gecemiz kadir olsun.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2013, c.II, s.1281-1284.</li>
<li>Elik, Hasan ve Coşkun, Muhammed; Tevhit Mesajı: Özlü Kur’an Tefsiri, Fikir Yayınları, İstanbul 2013, s.1365.</li>
<li>Özervarlı, M. Sait; “Kadir Gecesi” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, 24/124-125.</li>
<li>Şener, Mehmet; “İ‘tikâf” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, 23/457-459.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/leyle-i-kadrin-kadrini-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VAHİYLE İNŞA OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 19:05:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[16:2]]></category>
		<category><![CDATA[16:65]]></category>
		<category><![CDATA[17:82]]></category>
		<category><![CDATA[2:159]]></category>
		<category><![CDATA[21:30]]></category>
		<category><![CDATA[25:1]]></category>
		<category><![CDATA[40:15]]></category>
		<category><![CDATA[42:52]]></category>
		<category><![CDATA[6:112]]></category>
		<category><![CDATA[6:121]]></category>
		<category><![CDATA[6:122]]></category>
		<category><![CDATA[7:58]]></category>
		<category><![CDATA[70:3]]></category>
		<category><![CDATA[8:24]]></category>
		<category><![CDATA[9:124-125]]></category>
		<category><![CDATA[ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Azîz]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrâil]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kerîm]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vahy]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzünün halifesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=110</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var: [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünün halifesi olarak seçilen insan, dünyada kaldığı süre içerisinde vahye muvafık ve Allah’ın sınırlarına mutabık bir hayat inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ne var ki, vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bu hakikatin ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya koyma gayretiyle kaleme aldığımız yazımıza, vahyin tanımıyla başlamakta yarar var:</p>
<p>“Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (<em>vahy</em>) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demektir (Lisânü’l-Arab, “<em>vhy</em>” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişi aşkın yerde fiil kalıplarıyla, altı yerde de “<em>vahy</em>” şeklinde geçer ve bu âyetlerin çoğunda Allah’a, bunun dışında şeytana ve yardımcılarına nisbet edilir. Allah’a izâfe edilen vahyetme fiili peygamberler yanında Hz. Mûsâ’nın annesinde olduğu gibi insanlara, meleklere, arılara, yer küresine ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamındadır ve şeytanın kendi dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık etmeleri için gizlice telkinde bulunmasını ifade eder (el-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyetlerde (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15) peygamberlere indirilen vahyin “<em>ruh</em>” diye anılmasının sebebi vahyin insanları, mecazi mânada ölüm demek olan bilgisizlik ve imansızlıktan kurtarıp onların gerçeği bulmasına yardım etmesi hikmetine bağlıdır. Özellikle Kur’an vahyine, insanın dünya hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazi anlamda ruh denilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Fahreddin er-Râzî, XXVII, 190). Vahiy meleği Cebrâil için “<em>er-rûhu’l-emîn</em>” isminin kullanılmasını mânevî hayatla ilgili vahiy getirmesiyle açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın <em>ruh</em> şeklinde nitelendirilmesi de aynı sebeple izah edilebilir (er-Râzî, XIX, 210-220). (Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslam Ansiklopedisi, 2012, 42/440-443).</p>
<p><a name="_Toc44373854"></a><a name="_Toc44375893"></a><a name="_Toc44375972"></a><a name="_Toc44376057"></a><a name="_Toc44376134"></a><a name="_Toc44462499"></a><a name="_Toc44463255"></a><a name="_Toc44465068"></a><a name="_Toc44466194"></a><a name="_Toc44466459"></a><strong>Vahiy: hayat suyu</strong></p>
<blockquote><p>Vahye mutabık bir hayatı inşa edebilmek için önce vahiyle inşa olmak gerekir. Bunun için de önce vahyi anlayarak okumak icap eder.</p></blockquote>
<p>Vahyin hayata dönüşmesi için üstün bir çaba harcayarak teslim-i ruh eyleyen merhum Abdulcelil Candan hoca, “O, gökten su indirdi. Bu sayede vadiler hacimleri kadar suyla dolup taştı. Derken akıntı, (yüzeyde biriken ne kadar) köpüklü tortu ve atık varsa alıp götürdü. Bir tür takı ya da alet yapmak amacıyla ateşte/potada eritilen (metalin hasını, yüzeyine çıkan) köpüklü posadan arındırma işlemi gibi… İşte Allah hak ile bâtılı bu misalle açıklar. Artık bakılır: eğer köpüklü tortuysa sonuçta atılıp gider, fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur.” (Ra’d, 13/17) âyetini izah ederken vahyin aynen su gibi hayat bahşettiğini şöyle anlatır:</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, vahyin işlevini <u>su</u> ve <u>ateş</u> teşbihiyle anlatır. Çünkü su hayat kaynağı olduğu gibi, vahiy de kalplerin hayatıdır. Su ile vahiy arasındaki ortak payda diriltmektir. Nitekim ikisi de dirilticidir. Su kâinatı, insanı, bitkiyi, toprağı kısacası her canlıyı diriltmektedir; hayat kaynağıdır. Vahiy de kalbi, ruhu, düşünceyi diriltmektedir. Su ölmüş toprağı diriltmektedir. Vahiy de ölmüş kalbi ve ruhu diriltmektedir. Su ölmüş bitkiyi, yapraksız, meyvesiz bitkiyi diriltir; vahiy de bilinci ölmüş, duygusuz, bilinçsiz insanı diriltmektedir. Su hayatın kaynağıdır. Vahiy ise hayatın anlamı ve sırrıdır; ona yön ve hayatiyet verir. Bu nedenle Allah Teâlâ vahyi “ruh” olarak nitelemiştir (Şûrâ, 42/52).</p>
<blockquote><p>Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir.</p></blockquote>
<p>Vahiyle tanışan insanın kalbinde aydınlıklar doğar, her şeye bakış açısı değişir. Vahiy sonsuz âlemlerle bağ kurdurur, hayat bahşeder, diriltir. Aydınlık, inşirah ve huzur verir. Küfür ise ıstırap ve sıkıntıdır. Vahiyden uzak insan, köksüz bitki gibidir; tüm kâinatla irtibatını kesmiştir. Hem kendisine hem de tüm kâinata yabancıdır. Vahiyle tanışan insan, önce Rabbiyle, sonra da evrenle tanışır, hayata anlam verir. Zihin, duygu ve hareketlerinde canlanma olur.</p>
<p>Toprağın yağmur ve su dışında bir şeyle dirilmemesi (Nahl, 16/65) gibi kalp de vahiy dışında bir şeyle dirilmez. “Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar.” (A’raf, 7/58) âyetinde geçen güzel memleket müminin kalbidir. Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar, toprağın yağmurla bereketlenip dirildiği gibi vahiyle dirilip bereketlenir. İnkârcının kalbi çorak toprak gibidir, Kur’an’ı dinlediği halde, yağmurdan hayat ve yarar alamayan çorak toprak gibi onunla hayat bulamaz.</p>
<p>Vahiy de yağmur da gökten nazil olmakta, ikisi de insanlar umutsuz ve çaresiz kaldığında nazil olmaktadır. Vahiy önceki milletlerin ve kişilerin davranışlarını anlatır. Kişi vahyi okurken ona hayatını arz eder. Muvafık olan hareketlerine devam eder, uymayanları ise terk eder.</p>
<blockquote><p>“Allah’ın insana bahşettiği ‘tekâmül mertebeleri’nin/yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir.”</p></blockquote>
<p>Su hayatın kaynağıdır; canlı her şey ondan yaratılmıştır (Enbiya, 21/30). Vahiy de manevi hayat, sağlam inanç ve ibadetin kaynağıdır. Suyun tutulması ve menedilmesi haram olduğu gibi (Ebu Davud, Zekât, 35), vahyin gizlenmesi de haramdır (Bakara, 2/159). Su necaset ve kiri giderir; vahiy de inkâr, cehalet, küfür ve nifakı dağıtır. Yağmur mümin münafık herkese iner; insanlar suda müşterektirler (Ebu Davut, Buyû’, 60). Vahiy de âlemlere rahmet olarak inmiştir, tüm insanları muhatap alır (Furkan, 25/1).</p>
<p>Kur’an, vahiyden nasibi olmayanları ölüye benzetir (En’am, 6/122). Yağmur hayat verdiği halde ondan rahatsız olanlar çıkabildiği gibi, kalpleri erozyona uğramış insanlar da vahiyden rahatsız olmaktadırlar. Yağmur sele dönüştüğünde zarara sebebiyet verebildiği gibi, vahiy de kalplerinde hastalık olanların azgınlık ve inkârlarını artırabilmektedir (Tevbe, 9/124-125; İsrâ, 17/82). Suya yabancı maddeler karışınca zehir olur, toprağı, bitkiyi ve insanı öldürür. Vahye de bid’at, hurafe, israiliyat karışınca ilahî olma özelliğini yitirir, yarar yerine zarar verir, sağlam inancı öldürür.</p>
<p>Âyette <strong>vahyin ateşe benzetilmesi</strong>, ateşin madenlerden yabancı kısımları atıp saf ve özü bırakma özelliğinden dolayıdır. Vahiy de yabancı, uydurma, ithal inanç ve bidatleri dağıtıp yok etmektedir. Her ikisinde ortak özellik, yabancı ve zararlı unsurları ayıklayıp özü bırakmaktır. Madenler eritilince yabancı maddeler atılır; ilim ve yakînle ile yabancı inanç, şüphe ve tereddütler giderilir.</p>
<blockquote><p>“Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti/yol göstericiliği, ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir.”</p></blockquote>
<p>Su bu dünyaya hayat verir ama, vahiy her iki dünyaya hayat ve anlam verir. Sudan yüz çevirmek bedenin ölümüne, vahiyden yüz çevirmek de imanın sönmesine sebebiyet verir. Rabbimiz son elçisine hitaben, “Kuşkusuz biz sana Kevser’i (vahyi) verdik.” (Kevser, 108/1) buyurur. Kur’an kurumuş, katılaşmış kalp ve toprakları hayat veren kevseriyle diriltir.” (Abdulcelil Candan, “Vahiy: Âb-ı Hayat”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.24-28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hayatın vahiyle anlam bulması</strong></p>
<blockquote><p>“Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşa eder.”</p></blockquote>
<p>Allah’ın insana bahşettiği “tekâmül mertebeleri”nin (Me’âric, 70/3), yani yükseliş imkânlarının en başında vahiy gelmektedir. Göz mesabesindeki akıl ile donatılan insana, doğru yolu görebilmesi için ışık mesabesindeki vahiy de lûtfedilmiştir. Böylece insan, yeryüzünde varoluş amacına uygun bir hayatı inşa etmekle görevlendirilmiştir. Vahye mutabık bir hayatı inşa etmede ustalık görevi kendisine verilen insanı Kur’an’ın nasıl inşa ettiğini, “Vahiy; kavramlarıyla tasavvuru, önermeleriyle aklı, örnekleriyle şahsiyeti, bütünüyle hayatı inşâ eder.” vecizesinin sahibi müfessir Mustafa İslâmoğlu şöyle açıklar:</p>
<p>“Vahiyle inşa olmanın olmazsa olmaz şartı; önce vahyin, yani Rabbimizin ne dediğini anlamaktır. İlahi bir inşa projesi olan vahyin muhatabı insandır. Zira insan hayatın öznesi olsun diye yaratılmıştır. Hayatı inşa edecek olan insandır. Yerler ve gökler, güneş ve ay, karalar ve denizler bu yüzden insanın emrine musahhar kılınmıştır. Bu yüzden insan Allah tarafından “yeryüzünün halifesi” olarak atanmıştır. Halifeliğini hakkıyla eda edebilmek için önce bir ustaya çırak olması lazımdır. O usta vahiydir. İnsan yeryüzünün ustası olmak istiyorsa önce vahyin çırağı olmalıdır. Vahiy tarafından eğitilmeli, vahyin terbiyesinden geçmelidir. Bunun olmazsa olmaz şartı vahyi anlamaktır.</p>
<p>Kur’an’ın bir anlamı vardır, çünkü bir amacı vardır. Kur’an’a bir anlam taşımıyormuş muamelesi yapmak, onu amacından koparmaktır. Kur’an’ın amacı muhatabının aklını karanlıklardan kurtarıp ışığın kaynağına kavuşturmak, yani doğru yola yöneltmektir (hidayet). Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti (yol göstericiliği), ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir. Zira, anlamın kaynağı olan Allah anlaşılmasın diye konuşmaz. Bu abestir. Allah abesle iştigalden münezzehtir.</p>
<p>Kur’an’a inşa edici bir özne olarak iman eden kimse, Kur’an’ı inşa etmek için değil, Kur’an’la inşa olmak için Kur’an okur. Kur’an öznedir. Zira, kendisi için kullandığı <em>Mecîd</em>, <em>Kerîm</em> ve <em>‘Azîz</em> gibi sıfatların hepsi de özne, hem de mübalağalı özne kipidir ve bu, Kur’an’ın en üst derecede inşa edici bir özne oluşuna delalet eder. Kur’an’ı anlaması gereken insan da öznedir. Bu yüzden Kur’an okumak iki özne arasında kurulan bir diyalogdan ibarettir.</p>
<p>Anlama dönüş Rabbin tenezzülüne kulca teşekkürdür. Elbette vahiyden herkesin anladığı aynı olamaz. Herkes vahiyden aklı, imanı, ihlâsı, bilgisi, birikimi, gayreti, hikmeti, himmeti oranında istifade eder. Vahyi anlama çabası, Kur’an’ın ifadesiyle, “vahiyle hayat bulma” anlamına gelir (Enfal, 8/24). Vahiyle hayat bulma, aynı zamanda vahye hayat vermedir. Tersi de geçerlidir: Vahyin anlamını göz ardı ederek vahyi fetişleştiren her yaklaşım, vahyin dirilten damarlarını kesiyor, vahyin hayatla olan sahih ilişkisini kopartıyor demektir. Bu işlem Kur’an’ı Mushaf’a indirgeme, ilahî hitabı lafza indirgeme, tertîl ile okuma emrini tecvide indirgeme, <em>haml</em>’i (sorumluluğunu yüklenmeyi) <em>hıfz</em>’a (ezbere) indirgeme gibi hepsi de birbirinden vahim birçok sonuca yol açmaktadır. “Vahyi nesneleştirme” dediğimiz felaket işbu yaklaşımın top yekûn sebep olduğu sonuçtur.</p>
<p>Vahyi nesneleştirme, Kur’an’dan kopma değil vahyin anlamından kopmadır. Tıpkı Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde anlatılan Yahudiler’in Tevrat’a yaptığını Müslümanlar’ın da Kur’an’a yapması demektir. Vahyin yazıldığı kâğıdı, meşk edildiği hattı, içine konulduğu kabı yüceltmek, fakat onun manasını ve o mana ile hayatı inşa talebini görmezden gelmektir. Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde ifade buyurulduğu gibi onu <em>metruk</em> (terk edilmiş) bırakmak yerine <em>mehcur</em> (işlevsiz) bırakmak!</p>
<p>Vahyin eliyle inşa olan insanlar, yeryüzünü inşa ettiler. Vahiy onların öznesi, onlar da hayatın öznesi idiler. Öylesi zamanlarda tarihin yatağını İslam ümmeti belirledi. İslam ümmetinin belirlediği bu yatakta aktı insanlık. Fakat ne zaman ki Müslümanlar vahyi nesneleştirdiler. İşte o zaman kendileri de tarihin nesnesi olmakla cezalandırıldılar&#8230;” (Mustafa İslâmoğlu, “Vahyi Anlamaya Dair”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2009, sayı: 8, s.3-10).</p>
<p>Hayatını hevasıyla veya gaybten haber aldığını iddia eden yalancıların ilham ve rüyalarıyla değil, Allah’ın son vahyi Kur’an ile inşa çabasında olan; Kitab’a varis olmaya çalışan, Muhammed İkbal’in dediği gibi ölürken değil yaşarken Kur’an ile buluşan ve Kur’an’ı kendisine iniyormuşçasına okuyan; duygu, düşünce ve davranışlarını vahyin terbiye ettiği; tasavvurunu, aklını, şahsiyetini ve nihayet bütünüyle hayatını vahyin inşa ettiği hâlis mü’minlere selam olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/vahiyle-insa-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
