<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beyan Yayınları Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/beyan-yayinlari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/beyan-yayinlari/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Jan 2019 08:32:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>DÖRT RAŞİD HALİFENİN SÖZLERİNE KULAK ASMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jan 2019 09:08:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT HALİFEDEN İNCİLER]]></category>
		<category><![CDATA[DÖRT RAŞİD HALİFE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN HZ.EBUBEKİR]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[İDRİS GÜZELYURT]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[MANASTIRLI RİF’AT BEY]]></category>
		<category><![CDATA[OSMAN KOCA]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZLÜ SÖZLER]]></category>
		<category><![CDATA[RİF’AT EL-MANASTIRÎ]]></category>
		<category><![CDATA[VECİZELER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=818</guid>

					<description><![CDATA[İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslamiyet’in ilk döneminde, Allah Rasulü’nün (s) ahirete irtihalinin hemen ardından onun siyasi halefleri olarak Ümmet-i Muhammed’in yöneticileri/ emirleri/ imamları olan dört raşid halifenin özlü sözleri Beyan Yayınları tarafından iki ayrı kitap halinde neşredildi. Editörlüğünü deruhte ettiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Arapça-Türkçe ve Osmanlıca-Türkçe nüshaları ayrı ayrı hazırlanan eser Manastırlı Rif’at Bey’e ait. Ülkemizin yeni bir seçim sath-ı mâiline girdiği bu dönemde mevcut yöneticiler ve yerel yönetim adayları başta olmak üzere yöneten ve yönetilen tüm insanların dikkatini dört raşid halifenin tecrübelerinden damıttığı özlü sözlerine dikkat çekmekte yarar görüyorum. Eserin Arapça nüshasından yapılan Türkçe tercümesinden seçtiğim vecizeleri birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Hazret-i Ebu Bekir’in Uyarılarını Dikkate Almak</strong></p>
<ol>
<li>Cezası en çabuk olan günahlar, azgınlık yapmak ve akrabalık bağını kesmektir.</li>
<li>Mazlumun bedduasından sakınınız.</li>
<li>Dostuna dost ol ve bütün dostlarını hak konusunda eşit tut.</li>
<li>Mal cimride, silah korkakta, düşünce iradesizlerde olursa işler bozulur.</li>
<li>İnsanlara danışırken doğru söyle ki görüş ve kararın doğru olsun.</li>
<li>Düşmanın bir sırrını öğrenirsen ondan yararlanıncaya kadar gizli tut.</li>
<li>Tövbekârın tövbesiyle sevinen, günahkârın bağışlanmasını isteyen, hayırsızı hayra yönelten ve iyilere yardım eden Allah’ın seçilmiş kuludur.</li>
<li>Nefsini düzelt ki halk da seninle barış ve uzlaşı içinde olsun.</li>
<li>Düşmana karşı metanet göster, zira korkaklık edersen yanındakiler de korkak olurlar.</li>
<li>Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir.</li>
<li>Ne söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün.</li>
<li>Güzel yaparsam yardım edin, hata edersem karşı koyun.</li>
<li>Farz yerine getirilmedikçe nafile kabul olunmaz.</li>
<li>Hakkını verinceye kadar en zayıfınızı güçlülerden ve hakkını alıncaya kadar en güçlünüzü zayıflardan sayarım.</li>
<li>Akıllı ve uyanık olmanın en yücesi haramlardan kaçınmak, acizliğin en aşağısı da büyük günah işlemektir.</li>
<li>Küfrün duvarını kendi taşıyla yık.</li>
<li>Zulüm, sözünden dönme ve hile denilen üç özellik kimde bulunursa zararları yine kendisine dokunur.</li>
<li>Müslüman kardeşine canıyla ve malıyla yardım edip onları dualarına katanlar, Rahman’ın rahmetine mazhar olsunlar.</li>
<li>Hakla doldurulan terazinin ağır basması ve bâtılla dolu terazinin hafif olması haktır.</li>
<li>Halka iyilik etmek âfet ve belalara karşı dokunulmazlık getirir.</li>
<li>Harama düşmek korkusundan yetmiş farklı helali terk ederdik.</li>
<li>Çok söz diğerlerini unutturur. Ne kadar söylersen söyle sözlerin hafızada kalanlardan ibarettir.</li>
<li>Günaha karşılık olarak hak ettiğinden daha fazla cezayı emretmeyin. Çünkü yaparsanız günahkâr, terk ederseniz yalancı olursunuz.</li>
<li>Af ve ceza boş sözlerden arınmış olsun. Çünkü ne yardımından ümitlenen ne de tehdidinden korkan bulunur.</li>
<li>Tehdidini her yerde uluorta savurma.</li>
<li>Danışmanından bir şey saklama. Çünkü belaya uğrarsan kendin etmiş kendin bulmuş olursun.</li>
<li>Sabırda musibet ve sıkıntı, hüzün ve telaşta da menfaat yoktur.</li>
<li>Hiçbir felâket yoktur ki ondan daha şiddetlisi olmasın.</li>
<li>Allah’a ve elçisine itaat eden saadete erişir, isyan eden de sapkınlık çukuruna düşer.</li>
<li>Haksız yere ölmek dünya malının girdabına kapılmaktan iyidir.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ömer’in Sözlerini İyi Düşünmek </strong></p>
<ol start="31">
<li>Servet gizlenmez, elbette bir taraftan görünür.</li>
<li>Kalben düşmanlık beslediğiniz adamların kötülüğünden korkunuz.</li>
<li>Din kardeşlerinle sohbeti, barış ve huzur üzerine inşa et.</li>
<li>Temeli dine ait meseleleri gizli tutanlar, doğru yoldan sapmanın temelini atmışlardır.</li>
<li>Zenginleri seven zahit dünyayı sevmektedir.</li>
<li>Zaruret olmaksızın devlet hazinesinden geçinen, takva sahibi görünse de gerçek bir zahit değil fâsık bir hırsızdır.</li>
<li>Zehirli böcekler sizi korkutmadan önce siz onları korkutun.</li>
<li>Açgözlülük fakirlik ve yoksunluktur; beklentiyi kesmek de zenginlik ve servettir.</li>
<li>İşini Allah’tan korkanlara danış.</li>
<li>Hak için halka alçakgönüllü davranın Cenab-ı Hak şeref ve şanını yüceltir.</li>
<li>Kibir ve böbürlenerek haddini aşanı Hak Teâlâ yerden yere çarpar.</li>
<li>Yöneticinin en kötüsü halkı kötü edendir.</li>
<li>Söz vermede ve özür dilemede abartı yalansız olamaz.</li>
<li>İnsan yarı tok olmakla helak olmaz.</li>
<li>Gayret edip çaba göstermek sermayenin en hayırlısıdır.</li>
<li>Edep, en hayırlı mirastır.</li>
<li>Çalışmak zahmettir ama boş durmak da fitne ve fesattır.</li>
<li>Borcunu azalt, hür yaşa.</li>
<li>Günahlarını azaltırsan ölümün şiddeti kolay olur.</li>
<li>İnsan için iş çoktur, mühim olan tuttuğu işten yüzünün akıyla çıkmaya çalışmaktır.</li>
<li>Açgözlülükten, öfkeden ve nefsinin arzularından korunan kurtuluşa erer.</li>
<li>İnsanların en akıllısı halkı hoş görendir.</li>
<li>Ahmakla dost olmaktan çekin. Zira iyilik edeyim derken çoğunlukla kötülük eder.</li>
<li>Başkan olmadan evvel hünerli olunuz.</li>
<li>Güzel ahlak en hayırlı dosttur.</li>
<li>Yaptığımız yanlışlıkları ve çirkinlikleri gösterenler Rahman Allah’ın her daim rahmetinde olsunlar.</li>
<li>Ömrünü sadık dostların gölgesinde geçirmeğe çalış ki, onlar rahat zamanlarda süs, zor zamanlarda kuvvet olurlar.</li>
<li>Müslümanın ağzından çıkan bir sözü hayra yormak mümkünken şerre yorma!</li>
<li>Kardeşinde görüp de kınadığın ayıbın sende de olduğunu görmemen en büyük ayıptır.</li>
<li>Her şeyin bir şerefi vardır, iyiliğin şerefi de hızla yapılmasıdır.</li>
<li>Doğru sözün dışındaki hiçbir lafta hayır yoktur.</li>
<li>Allah katında en makbul olanı âdil bir yöneticinin yumuşak mizacı ve şefkati; en çirkin olanı da zalim bir yöneticinin cahilliği ve bozgunculuğudur.</li>
<li>Etkisi olmayan yerde hakkı söylemenin faydası olmaz.</li>
<li>Bir şeyden beklentisini kesen ona karşı tok olur.</li>
<li>Şerri bilmeyen şerre düşer.</li>
<li>Yalan söyleyen fâcir olur, fâcir olan da helak olur.</li>
<li>Allah’tan korkusu az olanın hayası da az olur.</li>
<li>İnsanın nesi çoğalırsa onunla şöhret bulur.</li>
<li>Aklı bozmada şarap bile açgözlülük kadar kuvvetli değildir.</li>
<li>Sırrını saklayan iradesinin yularını elinde tutar.</li>
<li>Emri altındakilere güzel davranan âmirlerinden iyilik görür.</li>
<li>Halkı kendinden üstün tutan kişi işinde başarılı olur.</li>
<li>Zayıf ve kimsesizlerin ihtiyaçlarını devlet yetkililerine bildiren toplumun ileri gelenleri saygıyı hak eder.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Osman’ın Sözlerinden Ders Almak </strong></p>
<ol start="74">
<li>İyilik yaparlarsa destek olun, fenalık yaparlarsa uzak durun.</li>
<li>Fikir alışverişinde bulunanlara gücünüz yettiğince düşüncenizle katkı verin.</li>
<li>Geçmişlerden ibret alın da hayra çalışın.</li>
<li>Birinin görevinden ayrılırken verdiği hediye, görevdeyken verdiği hediye gibidir.</li>
<li>Çok konuşandan ziyade çok iş gören yöneticiye ihtiyaç var.</li>
<li>Cenab-ı Hak halkı hak üzerine yarattı, sen de haktan başka bir şey söyleme.</li>
<li>Ben terazi değilim ki hatasız ve kusursuz olayım.</li>
<li>Ecel erişmeden yapabileceğiniz hayırlı işlerde acele ediniz.</li>
<li>Doğru alın, doğru verin.</li>
<li>İnsanların hayırlısı suçsuz ve günahsız olup Allah’ın kitabına sımsıkı sarılandır.</li>
<li>Yüzüne karşı dostluk sergileyip arkandan düşmanlık edenler çoktur.</li>
<li>Sabredin yoksa pişman olursunuz.</li>
<li>Gafil ve basiretsiz olmayın. Zira onlar size karşı gafil değiller.</li>
<li>Mezardan daha ürkütücü bir manzara görmedim.</li>
<li>Allah’tan başka gerçek bir sığınak yoktur.</li>
<li>Dünyayı terk eden Hakk’ın sevgilisi olur.</li>
<li>Sen mutluyken kıskançların kederlenmesi ne büyük intikamdır.</li>
<li>Dünya için üzülmek kalbin karanlığı, ahiret için üzülmek gönlün aydınlığıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Hazret-i Ali’nin Sözlerini Kulağa Küpe Yapmak  </strong></p>
<ol start="92">
<li>Akıl olgunlaşınca boş sözler uçup gider.</li>
<li>Düşmanına galip gelince şükür nişanesi olarak ona af ile karşılık ver.</li>
<li>Gönlün rahatı beklentiyi kesmektedir.</li>
<li>Servetin en büyüğü akıldır.</li>
<li>Zühdün en üstünü insanlardan saklanandır.</li>
<li>Düşmanların en büyüğü düşmanlığını saklayandır.</li>
<li>Edebin en kıymetlisi güzel ahlaktır.</li>
<li>Nesebin en üstünü güzel edeptir.</li>
<li>İyiliklere erişmek zor, kötülüklere düşmek ise kolaydır.</li>
<li>Edep aklın aynasıdır. İnsanın edebi aklı kadardır. Edepsiz insanın aklı noksandır.</li>
<li>Güler yüz sevgi getirir.</li>
<li>Zulüm, zalimin yok olma gerekçesidir.</li>
<li>Cimri kişi o kadar bahtsızdır ki, dünyada fakirler gibi yaşamasına rağmen ahirette zenginler gibi hesap verir.</li>
<li>Telaşlanıp feryat etmek sabretmekten daha yorucudur.</li>
<li>Hak, keskin bir kılıçtır.</li>
<li>Gıybeti dinleyen, gıybetçilerden biri olur.</li>
<li>Başkasının başına gelenlerden ders alan mesut olur.</li>
<li>Ahmağa verilecek en iyi cevap susmaktır.</li>
<li>Şeref fazilet ve edeple elde edilir, soy sopla değil.</li>
<li>Kişi bilmediğinin düşmanıdır.</li>
<li>İnsanın kaderi dilinin altında saklıdır.</li>
<li>İnsanlar babalarının değil zamanlarının görünümüne bürünürler.</li>
<li>İnsanlar gaflet uykusundadır, öldükleri zaman uyanırlar.</li>
<li>İnsanların önünde nasihat etmek, azarlamak ve kınamak demektir.</li>
<li>Vahşetin en büyüğü hodbinliktir.</li>
<li>Cimrinin malı mülkü ya afetle yok olur ya da mirasçılarına kalır.</li>
<li>İyilikle hürler köle edilir.</li>
<li>Cömertlikle nice ayıp örtülür.</li>
<li>Akıllının serveti ilminde, cahilin zenginliği ise malındadır.</li>
<li>Dindarlık, tevazu ve cömertlik muhabbete vesiledir.</li>
<li>Az ise kanaat et, çok ise cömertlik yap.</li>
<li>İnsanın güzelliği yumuşak mizaçlı olmasındadır.</li>
<li>Nefisle cihat etmek cihatların en faziletlisidir.</li>
<li>Güzel edep kötü soyu örter.</li>
<li>Galibiyetin tadı sabrın acısını yok eder.</li>
<li>Övgünün en değerlisi, olgun ve faziletli kişilerden gelendir.</li>
<li>Nefsin devası hırsın imhasıdır.</li>
<li>Öyle zaman olur ki susmak konuşmaktan daha etkileyicidir.</li>
<li>Zararına çalışanlar çoktur.</li>
<li>Âlimin küçücük günahı geminin yara alması gibidir, hem kendi batar hem de diğerlerini batırır.</li>
<li>Âlimin zühdü hidayet, cahilin zühdü dalalettir.</li>
<li>Dostun ziyareti muhabbeti tazeler.</li>
<li>Makam sarhoşluğu şarap sarhoşluğundan fenadır.</li>
<li>Zayıfların silahı şikâyettir.</li>
<li>Alçakların silahı fena sözleridir.</li>
<li>Kalbi gaflet içinde bulunanın kulağının duyması fayda etmez.</li>
<li>Kötülüğünü herkesin görmesinden çekinmeyen adam insanların en kötüsüdür.</li>
<li>İşlerin en kötüsü adaletten uzak olandır.</li>
<li>İşlerin en kötüsü kötülüğe en yakın olandır.</li>
<li>Huzurlu geçim kanaatle kaynaşmaktadır.</li>
<li>Hür kişilerin gönülleri bolluk, bereket ve nur kaynağıdır.</li>
<li>Nefsine galip gelip de arzularına hâkim olana ne mutlu.</li>
<li>Eğrinin gölgesi de eğri olur.</li>
<li>Âlimin zannı cahilin kesin bilgisinden daha isabetlidir.</li>
<li>Akrabanın düşmanlığı akrebin sokmasından daha çok acı verir.</li>
<li>İnsanın yüceliği kanaatte gizlidir.</li>
<li>İlmin son noktası insanın kendini bilmesidir.</li>
<li>İnsanın zihin açıklığı asaletine delildir.</li>
<li>Görme eksikliği, basiret eksikliğinden iyidir.</li>
<li>İstişare doğru yolun taa kendisidir.</li>
<li>Ahmağın kalbi ağzında, akıllının dili kalbindedir.</li>
<li>Az ateş çok odunu yaktığı gibi az hakikat de çok bâtılı kovar.</li>
<li>İnsanın sözü kalbinin özüdür.</li>
<li>Ölümden daha güzel vâiz olmaz.</li>
<li>İnsanın sözü aklının ölçüsüdür.</li>
<li>Söyleyene değil söylenene bak.</li>
<li>Nefsini bilen rabbini bilir.</li>
<li>Halka değer veren yücelir, küçümseyen hor olur.</li>
<li>Akıllı ile istişare eden kazanır, kendi görüşünde ısrar eden kaybeder.</li>
</ol>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Raşid Halifeden Özlü Sözler</strong>, Mütercim: İdris Güzelyurt, Editör: Fethi Güngör, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 106 s.</li>
<li>Rif’at el-Manastırî; <strong>el-Kelimâtu’l-Hikemiyye mine’l-Hulefâi’r-Râşidîn</strong>, Matbaatü İhweti “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Dört Halifeden İnciler</strong>, Hazırlayan: İdris Güzelyurt, Editör: Osman Koca, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 144 s.</li>
<li>Manastırlı Rif’at Bey; <strong>Hazîne-i Hikemiyyat: Cevâhir-i Çehar Yâr ve Emsâl-i Kibâr</strong>, Matbaa-i İhwet-i “Maruni”, Haleb 1327, 98 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/saglikli-bir-ummet-olmak/dort-rasid-halifenin-sozlerine-kulak-asmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ZULME VE ZALİME MÂNİ OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Nov 2018 17:50:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Elinden Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[CEMAL ABDULMUN’İM EL-KÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[HASAN AŞUR]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMLAR HAKKINDA 80 HADİS]]></category>
		<category><![CDATA[RUMEYSA GÖKBAYRAK ÖMÜN]]></category>
		<category><![CDATA[ZALİMLER]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=777</guid>

					<description><![CDATA[Ekim ayının gelmesiyle yayın hayatı da canlandı. Zalimlerin akla ziyan zulümlerini hayasızca işlediği, Cemal Kaşıkçı’yı insanlık adına utanç verici bir vahşetle katlettikleri günlerde “Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis” kitabı raflardaki yerini aldı. Beyan Yayınları’nın “İki Dil Bir Kitap” serisinin 29. kitabı olarak nefis bir cilt ve baskıyla okuyucuya sunulan bu eseri, zulme sessiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ekim ayının gelmesiyle yayın hayatı da canlandı. Zalimlerin akla ziyan zulümlerini hayasızca işlediği, Cemal Kaşıkçı’yı insanlık adına utanç verici bir vahşetle katlettikleri günlerde “Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis” kitabı raflardaki yerini aldı. Beyan Yayınları’nın “İki Dil Bir Kitap” serisinin 29. kitabı olarak nefis bir cilt ve baskıyla okuyucuya sunulan bu eseri, zulme sessiz kalarak suça ortak olmamanın, pasif destek vererek zalimlere yardım ve yataklık yapmamanın önemine dikkat çekmek için kısa bir özet sunuyorum. Cemal Abdulmun’im el-Kûmî’nin editörlüğünü yaptığım bu eserinden seçtiğim pasajları birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Zalimlerin Feci Akıbetlerinden İbret Almak</strong></p>
<p>“Tarih gözler önüne sermiştir ki gelmiş geçmiş tüm zalimlerin sonları ders almak isteyen bir kimse için büyük bir ibrettir. Fertler ve toplumlar bazında görülen zulüm vahim sonuçlara yol açtığı gibi sistemler ve liderler düzeyinde de tehlikeli sonuçlar doğurmuştur (s.13).</p>
<p>Zulmü kendisine haram kılan, aynı şekilde insanlar arasında da haram kıldığını bildiren Allah Teâlâ modern dünyanın zalimlerine de hak ettikleri akıbeti yaşatmak üzere onları gözetim altında tutmaktadır. Hiç şüphesiz Allah azze ve celle zalim kullarına belli bir vakte değin mühlet tanır. Onları azabıyla yakaladığında ise artık bu kimseler için asla bir kaçış imkânı yoktur (15).”</p>
<p>“Dilbilimciler, “Zulüm; bir şeyi konulması gereken yerin dışına koymaktır.” demişlerdir (s.27). Zulüm, haksızlık ve haddi aşmaktır (s.29).</p>
<p>Allah Teâlâ’nın zalimlere yönelik tehditlerini can kulağıyla dinleyelim:</p>
<p>“Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir!” (Şu’arâ 26:227).</p>
<p>“Zalimlerin, azabı gördükleri zaman; “Geri dönecek bir yol var mı?” dediklerini görürsün!” (Şûra 42:44).</p>
<p>“Vay haline o zulmedenlerin ve yazık o acı Gün’de (başlarına gelecek) azap için!” (Zuhruf 43:65).</p>
<p>“Gerçek şu ki, Biz zulüm edenler için dalga dalga yükselen alev katmanlarıyla onları çepeçevre kuşatacak bir ateş hazırladık.” (Kehf 18:29).</p>
<p>“Sonra zulmedenlere; “Tadın bitmeyen azabı!” denecek, “Yapageldiğiniz işlerin karşılığından başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz sanki?” (Yunus 10:52).</p>
<p>“İyi bilin ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd 11:18).</p>
<p><strong>Zulmetmekten ve Zulme Uğramaktan Allah’a Sığınmak</strong></p>
<p>Allah Rasulü’nün zulme, zalimlere ve mazlumlara ilişkin şu sözlerine hep birlikte dikkat kesilelim:</p>
<p>1- Abdullah bin Ömer (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurdu:</p>
<p><em>“Zulümden kaçınınız. Zira zulüm kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır</em>.” (Buhari, Mezâlim 3/169).</p>
<p>2- Abdullah bin Ömer (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık yapmaz. Onu (düşmanına) teslim etmez. Kim mümin bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da kıyamet günü onun kusurunu örter.” </em>(Buhari, Mezâlim 3/168).</p>
<p>3- Ebu Musa el-Eş’ari (ra), Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Hiç şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.” Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: “İşte Rabbin zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd 11:102)</em>. (Buhari, Tefsîru Sûreti Hûd: 6/93-94).</p>
<p>4- Ümmü Seleme (ra), Rasulullah (sa)’in evinden çıkarken şöyle dua ettiğini nakleder:</p>
<p><em>“Allah’ım! Dalalete ve zillete düşmekten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillikten ve cahilce muameleye maruz kalmaktan sana sığınırım.”</em> (Ebu Davud, Kitâbu’l-Edeb (5072), 13/437).</p>
<p>5- Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Üzerinde bir din kardeşinin namusuna veya malına tecavüzden doğmuş bir hak bulunan kimse dinar ve dirhem kullanılmayacak olan (kıyamet) gününden önce bugün kardeşinden helallik istesin. Aksi takdirde zalim olanın salih ameli bulunursa zulmü oranında kendisinden alınır (da mazlum olana verilir). Salih ameli yoksa mazlumun günahlarından alınıp zalimin üstüne yüklenir.” </em>(Buhari, Mezâlim 3/170).</p>
<p>6- Enes bin Malik (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Zulüm üç türlüdür: Bir zulüm var ki Allah onu affetmez. Bir zulüm var ki Allah onu affeder. Bir zulüm var ki Allah onun mutlaka hesabını sorar: Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü O; “Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman 31:13) buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm ise kulların kendi nefislerine zulmüdür. Rableri ile kendileri arasındaki işlerde yaptıkları hatalardır. Allah’ın takipsiz bırakmayıp mutlaka hesap soracağı zulüm de kulların birbirlerine karşı haksızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve yapılan haksızlıkları cezalandırır (mazlum kullarına destek olur ve onların öcünü alır).”</em> (Tayalisi, Müsned (2184), 2/61).</p>
<p>7- İbni Abbas (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir:</p>
<p>“<strong>İmana ermiş olan ve zulüm işleyerek imanlarını karartmayanlar…” </strong><em>(En’âm 6:82) </em>ayeti indirildiğinde bu ayet Rasulullah’ın (sa) ashabına çok ağır geldi ve: “Hangimiz kendi nefsine zulmetmiyor ki? (O halde biz mahvolduk.)” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sa): <strong>“Burada kast edilen kişinin nefsine zulmetmesi değil, şirktir. Lokman’ın oğluna; “Yavrucuğum! Sakın Allah’a şirk koşma! Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” dediğini işitmediniz mi?” </strong><em>(Lokman 31:13) </em>buyurdu.” (Buhari, Kitâbu’t-Tefsîr, 6/71).</p>
<p>8- Ebu Hureyre (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa)’in şöyle dediği nakledilir:</p>
<p><em>“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Bunlar iftar edeceği vakit oruçlunun, adaletli hükümdarın ve mazlumun dualarıdır. Allah mazlumun duasını bulutların üstüne çıkarır, ona gök kapılarını açar ve: “İzzetim ve celalime and olsun ki hemen olmasa da er geç sana yardım edeceğim.” der.” </em>(Tayalisi, Müsned (1265), 1/255).</p>
<p>9- İbni Abbas (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“İki dua vardır ki bunlarla Allah arasında bir perde bulunmaz: Mazlumun duası ve kişinin yanında bulunmayan kardeşine ettiği dua.”</em> (Taberani, Mu’cemu’l-Kebîr (1132), 11/97-98).</p>
<p>10- Enes (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong><em>“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” </em></strong><em>Zalim olduğu halde ona nasıl yardım ederim; denildi. O da (sa): <strong>“Onu zulümden alıkoyarsın… İşte bu ona yardım etmektir.” </strong>buyurdu.”</em> (Buhari, Mezâlim 3/178).</p>
<p>11- Ebu Bekir es-Sıddık, (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu nakleder:</p>
<p><em>“İnsanlar bir zalimi görürler de onu zulmünden el çektirmezlerse Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” </em>(Humeydî, Müsned (3), 1/3-4).</p>
<p>12- Cabir (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Zayıflarının hakkını güçlülerinden almayan bir toplumu Allah nasıl yüceltir?” </em>(İbni Mace, Sünen, Kitâbu’l-Fiten (4010), 2/1329).</p>
<p>13- Abdullah bin Amr (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle demiştir:</p>
<p><em>“Ümmetimin zalime ‘sen zalimsin’ demediğini gördüğün gün onlardan ayrıl.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/163,190).</p>
<p>14- Ebu Said el-Hudri (ra), Nebi (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hakkı söylemektir.” </em>(Humeydî, Müsned (752), 2/332-333).</p>
<p>15- İbni Amr (ra) Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Bir zulme uğrayıp bu uğurda savaşan ve bu esnada öldürülen her Müslüman şehit olarak öldürülmüştür.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/205).</p>
<p>16- İbni Abbas (ra)’dan rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Kim kendi bâtılı ile hakkı geçersiz kılmaya çalışan bir zalime destek olursa Allah ve Rasulü’nün zimmeti o kimseden kalkar.” </em>(Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebîr (11216,11539), 11/94,172).</p>
<p>17- Ebu Said el-Hudri’den (ra) rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurur:</p>
<p><em>“(Benden sonra) başınıza insanlardan bir grubun huzurlarına girip çıktığı bazı idareciler gelecektir. Onların yalanlarını tasdik eden ve haksızlıklarına yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. Kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve haksızlıklarına yardım etmezse ben ondanım, o da bendendir.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/24).</p>
<p>18- Ümmü Seleme (ra), Rasulullah (sa)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:</p>
<p><em>“Sadaka vermekle mal azalmaz. Kendisine yapılan bir zulmü affeden adamın ise Allah izzetini arttırır.” </em>(Taberani, el-Mu’cemu’s-Sağîr (142), 1/102).</p>
<p>19- Ebu Hureyre (ra), Rasulullah’ın (sa) şöyle dediğini rivayet etmiştir:</p>
<p><em>“Ey Ebu Bekir! Bunlar haktır. Bunları öğren… Bir kimse zulme uğrar da intikam almaya çalışmadan alttan alırsa Allah onun izzetini arttırır. Bir kimse dostluk kurmak ve akrabalık bağlarını güçlendirmek için bir hediye verirse Allah onun rızkını çoğaltır. Kim de çokluk isteyerek dilencilik ederse onun da rızkını azaltır.” </em>(Beyhaki, Sünen, 10/236).</p>
<p>20- Abdurrahman bin el-Avf’dan (ra) rivayetle Rasulullah (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Üç şey vardır ki bunlar üzerine nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim: Sadaka verenin malı azalmaz. O halde bolca sadaka verin! Bir kul yalnızca Allah’ın rızasını umarak kendisine yapılan zulmü affederse Allah o kulu kıyamet günü yüceltir. Her kim de dilencilik ederse Allah da onu fakir kılar.” </em>(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/19).</p>
<p>21- Enes (ra)’dan rivayetle Nebi (sa) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Birbirine söven iki kimsenin söyledikleri sözün günahı, mazlum olan saldırganlık edinceye kadar, söze ilk başlayan üzerinedir.” </em>(Buhari, Edebu’l-Müfred (424), 1/513).</p>
<p>“Biz bu eseri hazırlarken zulmün haram kılınması, dünyada işlenen her türlü zorbalıktan kurtulmaya çalışmanın gerekliliği, mazlumun duası, mazlum kimseye sahip çıkmanın ve zalime engel olmanın zarureti, affetmenin fazileti ve düşmanlık beslemenin yasaklanmış olması konularında gelmiş olan seksen hadisi bir araya getirdik. Zikretmiş olduğumuz tüm hadis-i şerifler ya sahih ya da hasen olup hadis âlimlerince kabul görmüş hadislerdir. Her birini tahric ettik ve hadis ilminin kuralları gereğince derecelerini açıkladık. İhtimaldir ki bu eser mazlumlar için bir teselli olur ve zalimlerin zulmüne karşı bir engel teşkil eder.</p>
<p>Allah’ım doğru yoldan sapmaktan ve insanları saptırmaktan, zillete düşmekten ve insanları zelil etmekten, zulmetmekten ve zulme maruz kalmaktan, cahillik etmekten ve cahil görülmekten sana sığınırız.</p>
<p>Dualarımızın sonu; “tüm övgülerin âlemlerin Rabbi Allah’a mahsus olduğunu” ikrar edebilmektir.” (s.57).</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cemal Abdulmun’im el-Kûmî; <strong>Zulüm, Zalimler ve Mazlumlar Hakkında 80 Hadis</strong>, Takdim ve Tahkik: Hasan Aşur, Çeviren: Rumeysa Gökbayrak Ömün, Editör: Fethi Güngör, Beyan Yayınları, İstanbul 2018, 190 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/zulme-ve-zalime-mani-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GENÇLERE HAYATİ ÖĞÜTLER VEREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Aug 2017 09:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Azim ve gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Azimli]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[çabuk ezberleme]]></category>
		<category><![CDATA[Daavât]]></category>
		<category><![CDATA[Dicle]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Mâce]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim 14:40-41]]></category>
		<category><![CDATA[İhlaslı]]></category>
		<category><![CDATA[iyi tasnif yapma]]></category>
		<category><![CDATA[kavrama]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Motivasyon]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Oğluma Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Rakka]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Seher vakti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcı]]></category>
		<category><![CDATA[yegâne merci]]></category>
		<category><![CDATA[Zehebî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=544</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41). Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim 14:40-41).</p>
<p>Tarih boyunca ulemanın çocuklarının şahsında ümmetin tüm gençlerine seslenen hitabeler irad ettiği, mektuplar, nasihatnameler ya da tavsiyenameler şeklinde risaleler kaleme aldığı bilinmektedir. Bunlardan birisi de, h. 508 yılında Bağdat’ta dünyaya gelen Allâme Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî’dir. Yaşadığı dönemin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen ve tefsir, fıkıh, hadis, tarih ve tıp ilimleri başta olmak üzere birçok alanda onlarca hacimli eseri kaleme almış olan İbnu’l-Cevzî, Zehebî’nin tabiriyle “hitabette tartışmasız bir zirve, güzel yüzlü, tatlı sözlü ve insanlarda etki bırakan bir şahsiyet” idi (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, c.21, s.367).</p>
<p>Ömrünün son demlerinde ağır baskılara maruz kalan, sürgün edildiği Vâsıt’ta beş sene ev hapsine mahkûm edilen İbnu’l-Cevzî, h.597 yılında Katufta’daki evinde vefat ettiği gün tüm çarşılar kapanmıştı. Allah’ın rahmeti onun ve Müslümanların bütün imamlarının üzerine olsun. Âmin. (el-A’lâm, Ziriklî, c.3, s.316-317). (s.7).</p>
<p>Geride faydalı birçok eser bırakmış olan İbnu’l-Cevzî, daha ziyade Zâdu’l-Mesir ve Telbîsu İblîs isimli eserleriyle meşhur olmuştur (s.9).</p>
<p>Bu haftaki yazımızda madakkik âlim İbnu’l-Cevzî’nin Beyan Yayınları arasından çıkan “Oğluma Mektup” isimli kitapçığını, “oğlum sana söylüyorum, ey ümmet-i Muhammed’in gençleri siz anlayın” kabilinden özetle paylaşma ihtiyacı duydum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>D</strong><strong>üşü</strong><strong>nmenin ve Aklı Kullanmanın Zorunlu Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Ey oğul, bil ki, âdemoğlu ancak <u>aklın gerekliliklerini yerine getirdi</u><u>ğ</u><u>i zaman</u>, diğer canlılardan ayrılabilir. Öyleyse <u>aklını </u><u>ç</u><u>alı</u><u>ş</u><u>tır, d</u><u>üşü</u><u>nceni aktif </u>kıl, nefsini arındır. <u>Sorumlu bir varlık</u> olduğunun bilincinde olarak <u>her </u><u>ş</u><u>eyi deliliyle </u><u>öğ</u><u>ren</u>. Yine bil ki, yerine getirmek için istekli olman gereken sorumlulukların var. İki melek, kelimelerini ve bakışlarını tek tek kaydediyor. Eceline doğru attığın adımlar ve dünyadaki oyalanma süren az, kabirdeki esaretin uzun, heva ve hevesi tercihten dolayı çektiğin azap ise çok acı vericidir. Öyleyse, nerede dünün lezzeti? Artık o lezzet gitti ve geride sadece bir pişmanlık bıraktı. Nefsin şehveti nerede? Kaç kez başını eğdirdi ve ayağını kaydırdı? (s.17).</p>
<p>Mutlu kimse, ancak hevasına karşı çıktığı için mutlu; bedbaht kimse ise ancak dünyasını tercih ettiği için bedbaht oldu. Kralların ve zahitlerin başından geçeni dikkate al. Onların elde ettiği lezzet nerede? Yorgunlukları nerede? Salihler için, geriye elde ettikleri bol sevap ve güzel anılma; günahkârlar için ise çirkin bir konum ile cezalandırılma kaldı.</p>
<p>Erdemli işler yapmaktan alıkoyan tembellik ne kötü arkadaştır. Rahatlığa olan düşkünlük, geriye elde edilen her zevkin üzerinde gittikçe çoğalan bir pişmanlık miras bırakır. Dikkatli ol, kendin için yorul ve ‘<u>farzların edası ile haramlardan ka</u><u>ç</u><u>ınmanın olmazsa olmaz vazifemiz</u>’ olduğunu bil. Ne vakit insan haddi aşarsa, akıbeti ateştir ateş! (s.19).</p>
<p>Ey oğul bil ki, erdemlerin peşinde koşmak, gayretli kimselerin son muradıdır. Dahası erdemler kişiye göre değişir. Bazı insanlar erdemleri, dünyada takva ile yaşamak olarak görürken; bazıları ise onu ibadetle meşgul olmak olarak görür. Gerçekte ise tam manasıyla erdemler, ancak <u>ilim ile amel bir araya getirilirse</u> elde edilir. Şayet bu iki değer elde edilirse, sahibini her şeyden münezzeh olan <strong>Yaratıcı’yı tanıma</strong> seviyesine yükseltir. Onu Allah’ın sevgisine, O’nun huzurunda huşu içerisinde olmaya ve O’na özlem duymaya sevk eder. İşte bu, nihai hedeftir. Mütenebbi ne güzel söylemiş:</p>
<p>Gayret ehli miktarınca gerçekleşir büyük işler,</p>
<p>Saygın kimseler sayısınca topluma asalet gelir,</p>
<p>Küçük insanın gözünde büyürken küçük işler,</p>
<p>Büyük insanın gözünde küçülür büyük işler.</p>
<p>Her isteyenin her dileği gerçekleşmez. Her ilim talibi de ilmi elde edemez. Ancak, kulun kendisine bahşedilen <u>t</u><u>ü</u><u>m yetenekleriyle </u><u>ç</u><u>aba sarf etmesi</u> gerekir. Allah, kendisine ihtiyaç duyulan ve kendisinden yardım beklenen <strong>yeg</strong><strong>â</strong><strong>ne merci</strong>dir (s.21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah Teâla’yı Delil ile Bilmek</strong></p>
<p>“İlk bakmamız gereken şey, <u>Allah Te</u><u>â</u><u>la’yı delil ile bilmek</u>tir. Göğün kaldırılmış, yeryüzünün döşenmiş, başta kendi vücudu olmak üzere tüm yapıların sapasağlam yaratılmış olduğunu gören bir kimsenin, her sanatın bir sanatkârı ve her binanın bir mimarı olması gerektiğini bileceği açıktır. Bir sonraki aşamada kişi, Rasulullah (s)’in doğruluğunun delili hakkında düşünür. Hiç şüphesiz bunun en büyük delili, mahlûkatı, içerisindeki bir sûrenin dahi benzerini getirmesi hususunda çaresizliğe düşüren <u>Kur’an-ı Kerim</u>’dir.</p>
<p>Bir kişi, Yaratıcı’nın varlığı ile Elçi’nin (s) doğruluğu konusunda kesin kanaate ulaştığında, kendisini tamamen şeriata teslim etmesi gerekir. Bunu yapmadığı zaman, itikadında bir sorun var demektir.” (s.23).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kulluk Görevlerimizi Titizlikle Yerine Getirmek</strong></p>
<p>“Daha sonra kişinin, abdest, namaz, malı varsa zekât, hac vb. üzerine vacip olan vazifeleri bilmesi gerekir. Kişi, yapması gerekenleri detayları ile bilirse, onları hakkıyla yerine getirmesi de mümkün olur.</p>
<p>Azimli kişi, <u>erdemlerde yol kat etmeli</u>, en yüksek mertebeye erişebilmek için Kur’an-ı Kerim’in hıfzı ve tefsiri, Rasulullah (s)’in hadisi, sireti, sahabilerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin hayatı ile meşgul olmalıdır.</p>
<p>Düzgün bir dile sahip olmak için gramer bilmek, günlük konuşma diline büyük ölçüde vâkıf olmak, ilimlerin anası fıkıhtan haberdar olmak, dile tatlılık kazandıran ve faydasının daha geniş almasını sağlayan hitabet yeteneğini edinmek kaçınılmazdır (s.25).</p>
<p>Azim ve gayret, ancak tembellik ile zayıflar. Yüksek motivasyon ise değersiz şeylere razı olmaz. Kanıtı ile gördüm ki, gayret âdemoğlu ile birlikte doğmuştur. Motivasyon, ancak terk edildiğinde kimi zaman zarar görür. Yine o, ancak harekete geçirildiğinde baskın hale gelir (s.27).</p>
<p>Kendinde bir çaresizlik gördüğün vakit, kullarına nimetler bahşeden Mun’im’den (nimetleri bahşeden Allah’tan) iste. Kendinde bir tembellik gördüğün vakit ise, kullarını başarıya ulaştıran Muvaffik’a (başarıya ulaştıran Allah’a) sığın. Ancak ve ancak <u>O’na itaat edersen</u> hayra erişirsin. O’na karşı çıktığında ise, hayrı elinden <u>kaybedersin</u>. O’na yöneldiği halde, her isteğini elde etmeyen kim var? O’ndan yüz çevirdiği halde fayda elde eden ya da hedeflerine ulaşan kim var?” (s.29).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Azimli ve İhlaslı Olmayı Şiar Edinmek </strong></p>
<p>“Ey oğul! Kendine bir sınır içerisinde bak ve onu nasıl koruduğunu gözet. Nitekim <u>g</u><u>ö</u><u>zeten g</u><u>ö</u><u>zetilir, ihmal eden ise terkedilir</u>. Sana bazı ahvalimden bahsedeyim. Umulur ki, benim çalışmama bakarsın ya da benim için başarıya ulaştıran Allah’a dua edersin.</p>
<p>Hiç şüphesiz bana bahşedilen en büyük nimet, kendi kazanımım ile olmayan; bilakis bana lütfedilen <u>terbiye</u>/eğitim nimetidir. Nitekim okulda iken, çok azimli olduğumu ve yaklaşık altı yaşlarında iken, benden yaşça büyük olan çocuklarla arkadaşlık ettiğimi hatırlıyorum. Daha sonraki dönemlerde bana olgun insanların aklının üzerinde ve git gide <u>geli</u><u>ş</u><u>en bir akıl</u> bahşedildi. Kendimi bir çocukla yolda oynarken ya da yüksek sesle gülerken hiç hatırlamıyorum. Hatta yaklaşık yedi yaşlarındayken, cami avlusuna gelir, hokkabaz halkasını tercih etmez, bilakis uzun gece sohbetlerinde bize hadis öğretmesi için muhaddis bir âlimden ilim talep ederdim. Ondan her işittiğimi ezberler, eve döner ve yazardım. (s.31).</p>
<p>Küçüklüğümde çocuklar Dicle’ye inip, köprünün üzerinden nehri seyrederken, ben elime bir kitap alır, Rakka civarına giderek insanlardan uzaklaşır ve ilim ile meşgul olurdum. Daha sonra züht hayatına yöneldim. Oruç tutmaya devam ettim. Az yemekle meşgul oldum. Nefsimi sabretmeye zorladım ve yoluma devam ettim. (s.33).</p>
<p>Bunun için kollarımı sıvadım, sıkı bir şekilde devam ettirdim. Seher vaktini sevdim, ilimler içerisinde tek bir dal ile yetinmedim, fıkıh, hitabet ve hadis dinledim, takva ehlinin izini sürdüm, dil eğitimi aldım, köşe bucakta kalan ya da açıkça söylenen hiçbir bilgiyi önemsiz görmedim, ortaya konan garip kuralların da hepsini alıp en iyi olanlarını tercih ettim (s.35).</p>
<p>Önüme iki iş konduğunda çoğu zaman <u>en </u><u>ö</u><u>nemlisini</u> öncelerim. Bunun için Allah, plan yapma ve eğitme kabiliyetimi geliştirdi. Beni, benim için en hayırlı olana yöneltti. Düşmanlara, kıskançlara ve bana tuzak kuranlara karşı beni korudu. İlim vesilelerini benim için kolaylaştırdı. Bana tahmin edemeyeceğim kadar kazanç ihsan etti. Bana, <u>kavrama, </u><u>ç</u><u>abuk ezberleme ve iyi tasnif yapma</u> becerileri verdi. Beni dünyalık hiçbir şeyden mahrum etmedi; bilakis bana yeterince rızık ve daha fazlasını ihsan etti. Beni insanların kalplerinde ziyadesiyle kabul ettirdi. Sözümü onların yüreklerine mesken kıldı. Böylece doğruluğundan şüphe etmediler. Benim aracılığımla yaklaşık <u>iki y</u><u>ü</u><u>z ki</u><u>ş</u><u>iyi </u><u>İslam</u><u>’a kazandırdı</u>. Toplantılarımda yüz binden fazla kişi tevbe etti. Eğitimsiz insanların sıkıntı çektiği yirmi binden fazla meseleyi çözdüm.</p>
<p>Hadis dinlemek için âlimlerin çevresinde dolaşıyordum. Öyle ki kimsenin önüme geçmemesi için koşmaktan nefesim kesiliyordu. Bir şey yemeden sabahlıyor, önümde bir şey olmadan akşamlıyordum. Allah beni kimseye muhtaç etmedi; bilakis bana rızık bahşederek, onurumu muhafaza etti. Hayatımı anlatsam uzun sürer. İşte ben buyum. Yaşadıklarımı bizzat sen de öğrenmiş oldun. Anlattıklarımın hepsini Allah’ın şu buyruğu ile özetliyorum:</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor…” (Bakara 2:282). (s.37).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vaktin Kıymetini Bilmek ve Asıl Yatırımı Ahiret Yurduna Yapmak</strong></p>
<p>“Ey oğul, kendine dikkat et. Gevşek davrandığın her gün için pişmanlık duy. Kemale erenlere yetişmek için gayretlen. Hâlâ bol vakit var. Tuttuğun dal henüz yaşken onu doğrult. Kaybolup giden saatlerini hatırla. Onlar sana nasihat olarak yeter. Tembelliğin lezzeti onunla beraber gitti. Erdemlerin derecelerini kaçırdın… (s.39).</p>
<p>Ey oğul, bil ki günler saatleri, saatlerse nefesleri kovalıyor. Herkesin kendisi için hazırladığı bir hazinesi var. Değersiz bir şey için nefesini tüketmekten sakın ki, kıyamet gününde hazineni boş bulup, <u>pi</u><u>ş</u><u>man olmayasın</u>! (s.41). Yaklaşık altmış sene yaşayan bir kişi, dünyada kaldığı süreyi yeniden gözden geçirecek olsa, otuz senesini uykuyla ve yaklaşık on beş senesini gençlik dönemiyle geçirdiğini fark eder. Geri kalan yıllarına baktığında ise, çoğunun arzularla, yeme içmeyle ve kazanç elde etmeyle geçtiğini görür. Ahiret için yapılan hazırlıkların çoğunda da riya ve gaflet olduğunu görür. Bedeli bu saatler olan ebedi hayatı nasıl satın alacaksın?! (s.47). Geçmişte yaptığın gevşeklikten dolayı hayırdan ümidini kesme. Nitekim nice kul, uzun süren uyku ve gafletten sonra kendine gelmiştir.</p>
<p>Ey oğul, fecrin doğuşu sırasında uyanık olmayı sürdür. Dünya kelamı konuşma. Bizden önce gelen salih zatlar bu vakitlerde dünya ile ilgili bir iş hakkında konuşmazlardı. Uyandığın zaman; “Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun, dönüş O’nadır.” de. (Buhari, Daavât, 6314).</p>
<p>Sonra abdest için ayağa kalk. Sabah namazının sünnetini kıl. Mescide huşu ile git. Yolda iken; “Ey Allah’ım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Ben kibirlenmek, böbürlenmek veya görsünler, desinler gibi adi maksatlarla evden çıkmış değilim. Senin gazabından sakınmak, rızanı kazanmak için evden çıktım. Öyleyse beni ateşten korumanı istiyorum, günahlarımı bağışlamanı diliyorum. Çünkü, Senden başka günahları affeden yoktur.” de. (İbn Mace, Ebvâbu’l-Mesâcid ve’l-Cemaat, 778). (s.55).</p>
<p>Şayet yeri boşsa, namazı imamın sağında kılmaya özen göster ve “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir, O’nun ortağı yoktur, mülk O’nundur, hamd O’na aittir, O, her şeye kadirdir.” de. (Nesâi, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, 125). Allah’tan namazını kabul etmesini niyaz et…” (s.57).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>İbnu’l-Cevzî; <strong><em>Risâle</em><em> ilâ Weledî</em>: Oğluma</strong><strong> Mektup</strong>, Çeviri: Gamze Özden, Beyan Yayınları, İstanbul, Şubat 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/genclere-hayati-ogutler-verebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖRNEK BİR İSLAM TOPLUMU OLUŞTURABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jul 2017 09:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed bin Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Eskimiş elbise]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[fıtri ve sağlıklı]]></category>
		<category><![CDATA[gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacc 22:78]]></category>
		<category><![CDATA[haçlı]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Kayyim el-Cevziyye]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Teymiy]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve Uygarlık Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ın hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İzz bin Abdüsselam]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Karâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[küresel İslam düşmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlik]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Şatıbî]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[siyonistler]]></category>
		<category><![CDATA[somut örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Soyut çağrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarîqu’l-Halâs]]></category>
		<category><![CDATA[tek ilah]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=539</guid>

					<description><![CDATA[“… We tekûnû şühedâe ale’n-nâs…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “Müslümanlar; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… <strong><em>We tekûnû şühedâe ale’n-nâs</em></strong>…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). <u>O sizleri</u> bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “<strong><u>Müslümanlar</u></strong><u>; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, <strong>siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız</strong></u>. Şu hâlde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekâtı içten gelerek verin; bir de Allah’a sımsıkı bağlanın: O’dur sizin tek Efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!”<br />
(Hacc 22:78).</p>
<p>İslam dünyasının son yarım asrında önemli bir etki bırakmış ve çağına büyük bir ihlasla şahitlik etmiş olan fikir önderlerimizden şehid Seyyid Kutub’un Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü yaptığım “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Nisan 2017 tarihinde basılan “Kurtuluş Yolu” isimli risalesinden bazı bölümleri özetle iktibas ederek insanlığın kurtuluşu için örnek bir İslam toplumu inşa edebilmenin ne denli büyük bir ehemmiyete sahip olduğuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soyut çağrı ile yetinmeyip ortaya somut örnek koyabilmek</strong></p>
<p>“İnsanlığın geleneğinde <u>sadece okuduğu veya duyduğu</u> bir yönteme olumlu cevap vermek yoktur. O yöntem kendisini yaşayan bir toplum suretinde göstermedikçe, toplumda vücut bulup temsil edilmedikçe, yöntemin özellikleri ve meziyetleri o toplum tarafından yaşanmadıkça bu mümkün değildir (s.47).</p>
<p>İslam hakkında binlerce kitap yazılsa; mescitlerde, salonlarda veya meydanlarda binlerce konuşma yapılsa; İslam’a davet hakkında binlerce film yapılsa, etrafa binlerce ekipler gönderilse; bütün bu çabalar <u>küçük bir İslam toplumu kurmak için yeterli olmayacaktır</u>. Yerkürenin herhangi bir yerinde İslami yöntemlerle yaşayan, İslami ilkeler için yaşayan, bu yöntemin özelliklerini yansıtan, İslami hayatın görünümünü temsil eden bir İslam toplumu bu yöntemle kurulamayacaktır.</p>
<p>Emperyalist haçlı ve siyonistlerden oluşan <strong>küresel İslam düşmanları</strong> bu gerçeği çok iyi bilmektedirler. Bu gerçeğe olan derin bilgilerinden dolayı sınırlar dahilinde İslam hakkında kitap yayınlamaya ve İslami konuşmalara izin vermektedirler. Nadir de olsa İslam hakkında film yapmaya ve denetimli olarak İslami çalışma yapan ekiplere de izin vermektedirler. Ancak ellerinde bulundurdukları gizli-açık küresel gücü kullanarak yeryüzünün herhangi bir yerinde, hattâ okyanusta bir adada, küçük de olsa bir İslam toplumunun kurulmasına asla izin vermiyorlar! (s.49).</p>
<p>Çünkü onlar bunun İslam’ın “varlık” bulması için <strong>tek gerçek yöntem</strong> olduğunu biliyorlar. Onlar İslam’ın varlığını derinlemesine ve uzun uzadıya incelediler, çünkü uzun zamandan beri Müslüman toplumları ve <u>İslam coğrafyasını işgal ederek sömürgeleştirme</u>yi hedeflerine koymuşlardı. Bu hedefleriyle kendileri arasındaki tek engel olarak İslam’ın varlığını gördüler. Nitekim onlar, İslam’ın karaltısından bile korkuyorlar, onun hiçbir şekilde “varlık” kazanmasını istemiyorlar.” (s.51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın tek kurtuluş yolu: Örnek İslam toplumunu inşa etmek</strong></p>
<p>“Bütün bu zorluklara rağmen yine de (kurulacak olan) İslam toplumu, yıkılma ve <u>yok olma tehdidi altındaki insanlığın tek kurtuluş yolu</u>dur. Bu, zor zamanda fıtratın çağrısına verilebilecek tek cevap türüdür. Çünkü ne kadar sersemlemiş ve üstü örtülmüş de olsa, <u>fıtrat, tehlike anında uyanıp harekete geçebilecek güçtedir</u>.</p>
<p>Bu insani bir zorunluluk ve fıtratın gerektirdiği kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle, bu toplumu açığa çıkaracak olan dinamiklerin, tüm geciktirici güçlerden daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz. Bu dinamikler siyonizmin sinsiliğinden, sömürgeci haçlı zihniyetinden ve yeryüzünün hangi köşesine dikilmiş olursa olsun, tüm baskı araçlarından daha güçlüdür. Aynı şekilde kendisini İslam’a nispet edenlerin İslam’a karşı cahilliklerinden, olup biteni anlamayan ve genel akıntıya kapılıp giden mevcut hallerinden daha güçlüdür.</p>
<p>İslam toplumunun ayağa kalkması kaçınılmazdır. Bu toplum -Allah’ın izniyle bugün değilse de yarın, burada değilse de başka bir yerde- mutlaka ayağa kalkacaktır. Tabii ki, biz herhangi bir zaman ve mekân bildirmek istemiyoruz. Bizler beşeriz. Yaptığımız değerlendirmeler daima bize gizli olan “gayb” duvarına gelince durmak zorunda kalır ki, duvarın ötesini Allah’tan başkası bilemez.” (s.53).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ı hayat tarzı, Kur’an hukukunu da anayasanın temeli olarak benimsemek</strong></p>
<p>“İslam toplumu <u>insani bir zorunluluk ve fıtri bir gereklilik</u> olarak ortaya çıkacaktır. Doğum kaçınılmazdır. Doğum için doğurmak, bunun için de sancı çekmek kaçınılmazdır. “İslam ve Uygarlık Problemleri” adlı kitabımızda “Bir İslam Toplumuna Doğru” ve “İslami Anlayışın Özellikleri ve Dinamikleri” başlıkları altında İslam toplumunun bugünkü hayata nasıl yöneleceğini, mevcut durumda ne yapacağını ve özellikle ilkelerini nasıl birer kanun maddesi haline getireceğini açıklamıştım. İslam fıkhı, ancak bir İslam toplumu varsa gelişme ve ilerleme sağlayıp hayati sorunları çözmeye yönelebilir. Baştan İslam’a teslim olmuş fiilen mevcut <u>ger</u><u>ç</u><u>ek bir İslam toplumu, </u><u>ö</u><u>n</u><u>ü</u><u>ne </u><u>ç</u><u>ıkan hayati sorunlarla y</u><u>üzleşip onlara</u> <u>çö</u><u>z</u><u>ü</u><u>mler </u><u>ü</u><u>retebilecektir</u>.” (s.59).</p>
<p>“İslam’ın hâkimiyetini kabul etmeyen herhangi bir ortamda fıkhi bir uygulamayı geliştirmeye veya ilerletmeye çalışmak, havaya tohum ekmeye benzer. Bu da İslam’ın ciddiyetiyle bağdaşmaz. Zira İslam toplumunun sorunları, mevcut uygarlıkta gördüğümüz herhangi bir toplumun sorunlarıyla aynı değildir.” (s.61).</p>
<p>Bir İslam toplumu kurmak için insanlığın ihtiyaç duyduğu öncelikli eksiği gelişmeye uygun bir “İslam fıkhı” değildir. İnsanlığın öncelikli ihtiyacı, <u>İslam</u><u>’ın bir y</u><u>ö</u><u>ntem, </u><u>hukukunun</u><u> da kanun olarak benimsenmesi</u>dir. İslam fıkhı ise gelişmek için uygun zemin bulmak zorundadır. Bu çağda yaşayan, kendine özgü yapılanma ve kendine has uygarlık derecesiyle yerleşik sorunları fiilen çözmeye yönelen bir İslam toplumu, İslam fıkhının gelişebileceği yer olacaktır. Doğası gereği, İslam toplumunun sorunlara yaklaşımı, diğer hiçbir toplumun yaklaşımı gibi olmayacaktır. Ancak görüldüğü kadarıyla bu aksiyom, İslam’a gönül vermiş içtenlikli, gayretli ve akıllı pek çok Müslüman için bile meğer “apaçık” değilmiş! Bu nedenle tekrar ediyor, dönüp bir daha açıklıyoruz&#8230;” (s.63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eskimiş elbiseyi düzeltmeye uğraşmak yerine aynı kumaştan yeni bir elbise dikmek</strong></p>
<p>“İslam toplumu hakkında ana hatlarıyla söylenebilecek şey, onun sınırlı hacim, şekil ve konumda olan tarihi bir fotoğraf olmayışıdır. Bizler de çağımızda hacim, şekil ve konum olarak bunu modelleyen bir toplum kurmayı hedeflemiyoruz. Ancak maddi uygarlık bakımından en azından mevcut topluma eşdeğer bir toplum kurmayı hedefliyoruz. Ama aynı zamanda bu toplumun bir ruha, bir istikamete ve Rabbani yöntem tarafından inşa edilen ilk İslam toplumunun gerçekliğine sahip olmasını hedefliyoruz. Şu itibarla ki, ruhuyla, rotasıyla, imandan kaynaklanan hakikatiyle; hayat tasavvuruyla, insanın varoluş amacına bakışıyla, insanı bu varlık âleminin merkezine koymasıyla, özellikleriyle, hukukuyla, yükümlülükleriyle, düzeni, uyumu ve dayanışmasıyla İslam toplumu bir zirvedir.</p>
<p>Şekil, görüntü ve konumlar ise zamana göre, anlık etkinliklerin farklılığına göre, değişken ve hareketli şartlara göre sınırlandırılabilir, eleştirilebilir. Ancak İslam toplumuna yakışan, hareketliliğin <u>İslam</u><u>i y</u><u>ö</u><u>ntem </u><u>ç</u><u>er</u><u>ç</u><u>evesinde</u> ve onun değişmez ekseni etrafında dönmesidir. Bu eksen Allah’ın tek ilah olduğu ve Allah’ın ilahlık özellikleri bakımından şirk koşulmaksızın birlenmesine (tevhid inancına) dayanmaktadır. Bu toplumun en güzel özelliklerinden birisi de hâkimiyet ve kanun yapama hakkının kullara devredilmesi, onların da bu (kabul görmüş) yasaya boyun eğmeleridir. (s.65).</p>
<p>İslam toplumunun kuruluşu, işin başında <u>İslam</u><u>’ı hayat tarzı olarak kabul etmi</u><u>ş</u><u>, onu hayatın her alanında “hakem” olarak tanıyan</u> bir insan topluluğunu gerekli kılıyor. Yani Yüce Allah’ın “ilahlık”, “rablik” ve “yasama hâkimiyeti” bakımından yüceltilerek birlenmesiyle aynı anda -öncesinde değil- bir “İslam toplumu” ortaya çıkar. Bu toplum bir yandan kendisini ve konumunu değiştirmeye çalışırken, bir yandan da yerleşik hayata yönelmekle, gerçek ihtiyaçlarını yeniden belirlemekle işe başlar. Bu ihtiyaçları karşılama yollarını kendi inancından ve kendisi için inşa ettiği özel anlayışından etkilenerek tespit eder.</p>
<p>Mevcut duruma yönelirken gerçeğe uygun fıtri ve sağlıklı bir hayat için zorunlu olan ihtiyaçları belirlemeye; fıtri olmayan, gelişmek için gerekli olmayan, gelişmeyi baskılayan ve ona zarar veren yöntemleri kaldırmaya, yine kendi hedeflerinden ve bu hedeflere götüren yöntemlerden ve kendine has metodolojik yollardan etkilenerek karar verir. Bu şartlar altında kendi yönelimini sürdürürken, kendisine özgü konumuyla, kendi fıkhi hükümlerini bir bir inşa eder (s.67).</p>
<p>Böylece yeni doğan İslam toplumu fıkıh adamlarının görüşlerine değil, Allah’ın asli dinine yönelecektir. Çünkü İslam fıkhı, geçmiş asırlarda ve bu asra özgü şartlarda fıkıh adamlarınca ortaya konmuş görüşlerinden elde edilebilecek bir şey değildir. Bu fıkıh elbisesini düzeltmeye çalışmak yerine asıl kumaştan mükemmel bir yeni elbise biçmek gerekecektir (s.69).</p>
<p>Bu, İslam fıkhını ihmal çağrısı değildir. Büyük imamların gösterdiği büyük çabaları dışlayan; yasama sanatının metotlarını içeren, asli hükümlere ilişkin sonuçları ve dünyanın birçok yerinde bulunan kanun yapıcılarının ortaya koydukları tüm ayrıntıları kapsayan fıkhı görmezden gelmek için yaptığımız bir çağrı da değildir.</p>
<p>Bizim çağrımız doğacak olan İslam toplumunun, doğduktan sonra takip edeceği metoda ilişkin bir açıklamadır. Bizim açıklamamız, <u>i</u><u>ş</u><u>in ba</u><u>ş</u><u>ında </u><u>İslam</u><u>’ın hâkimiyetini kabul eden </u><u>İslam</u><u> toplumu</u>nun, mevcut fiilî gerçekliğe yönelirken inşa edeceği fıkhi hükümlerle ilgilidir (s.71).</p>
<p>İslam fıkhı İslam şeriatından, İslam şeriatı da İslam inancından kopuk değildir. Fıkıh, şeriat, inanç ve hayat tarzı İslam anlayışına göre “<u>par</u><u>ç</u><u>alanamaz bir b</u><u>ü</u><u>t</u><u>ü</u><u>n</u>”ü teşkil ederler. Bu bütünün bölündüğünü ve parçalara ayrıldığını düşündüğümüz zaman, İslam’ın var olduğu, ancak Müslümanların ve İslam toplumunun olmadığı gibi mantıksız bir durumla karşı karşıya geliriz (s.73).</p>
<p>İslam düzeni dışındaki herhangi bir toplumda hukuk adamının kanuni hükümler çıkarmaya güç yetirebilmesi için, hukuk sanatının yolları ve yasama metodolojisi hakkında bilgili olması yeterlidir. Ancak İslami sistemde hukuk sanatına ilişkin soyut bilgi yeterli değildir. Şu iki husus gereklidir:</p>
<ul>
<li>Ümmet için hayatın genelinde inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
<li>Kanun adamlarının özel hayatlarında da inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
</ul>
<p>Bu, mutlaka bilmemiz ve muhalefet etmekten sakınmamız gereken bir konudur (s.75).</p>
<p>Yaşadığımız problemlerin kahir ekseriyeti, İslam toplumu kurulduğunda kökten çözülecektir. Yeni problemler ortaya çıksa bile farklı hacim ve şekillerde olacaktır. Kaldı ki bir İslam toplumunun sorunlara yönelimiyle İslam dışı bir toplumun sorunlara yönelimi aynı değildir. Çünkü bambaşka etkenler ve farklı şartlar, İslam toplumunun doğasını ve onun hayata/hayatın sorunlarına yaklaşımını, İslam dışı yolların ve toplumların doğasından ve yöntemlerinden farklı kılar. Bu yeterince açık bir konudur (s.79).</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, Ebubekir, Ömer, Ali, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, Mâlik, Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel, Şafiî, Ebu Yusuf, Muhammed, Karâfî, Şatıbî, İbn-i Teymiye, İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İzz bin Abdüsselam ve diğerleri hüküm çıkarırken:</p>
<ul>
<li>Öncelikle; İslam’ı kendine hakem yapmış, -bazı asırlardaki cüzi sapmalar dışında- İslam’ı kendi hayatı için yol edinmiş bir <strong>İslam</strong><strong> toplumu</strong>nun içinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla, onlar da hayata bu metotla ve bunun kendilerinde bıraktığı etkiyle yaklaşıyorlardı.</li>
<li>İkincisi; kendi özel hayatlarında da İslam inancını ve İslami metodu birlikte uyguluyorlar, içinde yaşadıkları İslam toplumunun bir parçası olarak zorlukları bizzat yaşıyorlar, bunlar hakkında İslami hassasiyetlerle çareler araştırıyorlardı.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla İslam fıkhının ortaya çıkması ve gelişmesi için gereken iki temel şartı da hakkıyla taşıyorlardı. Pek tabii ki, fazladan içtihadın şartlarını ve burada zikredilmesi gerekmeyen diğer özellikleri de taşıyorlardı…” (s.81).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Tarîqu’l-Halâs</em>: <strong>Kurtuluş Yolu</strong>, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM CEZA HUKUKUNUN RAHMET BOYUTUNU GÖREBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jul 2017 09:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:203]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:52]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[denklik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşün Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[emniyet]]></category>
		<category><![CDATA[fasık]]></category>
		<category><![CDATA[günahkâr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kısas]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman 31:2-3]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[rahmet pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[Suç bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zina]]></category>
		<category><![CDATA[zina iftirası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=532</guid>

					<description><![CDATA[“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir rahmet olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“İşte bunlar, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın<strong><br />
</strong>Allah’ı görür gibi hareket edenler için bir rehber ve bir <strong>rahmet</strong> olan âyetleridir.” (Lokman 31:2-3).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in insanlara sunduğu <u>hukuk sistemi</u>nin insanın ve toplumun psikolojisini gözetmede, adalet ile rahmeti dengelemede ne kadar üstün olduğunu hatırlatmak istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ile merhametin altın dengesini bulabilmek</strong></p>
<p>“Kur’an’ın hukuk sistemi insanlık için rahmettir. Keza gelişim yolunda insana eşlik eden yüce insani değerlere yaraşır gerçek bir maslahattan doğan temeller üzerinde kullarının işlerini düzenlemesi Allah Teâlâ’nın engin rahmetindendir. Bu gayet doğru ve dürüst iki başlangıç noktası ile Kur’an-ı Kerim’in âyetleri son derece uyumludur. Nitekim “rahmet” Kur’an’ın özü ve Muhammedî risaletin amacıdır:</p>
<p>“İşte bu yüzden (ey Nebi), Biz seni bütün insanlığa ancak bir <strong>rahmet</strong> olarak gönderdik.” (Enbiya 21:107).</p>
<p>“Ve sen onlara istedikleri âyeti getirmediğin zaman, hemen “Bari sen düzüp koşsaydın ya!” diyerek (alay ederler). De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyarım: Bu (vahiy) Rabbiniz katından gelen bir bilinç kaynağıdır;  inanacak bir toplum için de <u>kapsamlı bir doğru yol haritası ve bir <strong>rahmet pınarı</strong></u>dır.” (A’râf 7:203).</p>
<p>“Biz onlara, iman eden bir toplum için bir <u>yol haritası ve <strong>rahmet pınarı</strong></u> olan, tarifsiz bir bilgiye dayalı izahlarımız bulunan bir kitap ilettik.” (A’râf 7:52).</p>
<p>Rabbimizin âyetlerini dikkatle inceleyen kimse Kur’an’ın bizatihi rahmet oluşu gibi insanlığa sunduğu hukuk sisteminin de rahmeti esas aldığını rahatlıkla görür (s.179).</p>
<p>Bir kimse çıkıp da; Kur’an’ın emretmiş olduğu ve hırsızın elinin kesilmesi, zina edene yüz, namuslu bir kadına iftira atana seksen sopa vurulması gibi cezaların <u>sert ve acımasız</u> olduğunu dile getirebilirler. “Hem nasıl olur da savaşa ve kan dökülmesine izin veren bir hukuk sistemi rahmet olabilir?” diye sorabilir (181).</p>
<p>Bu gibi önyargılı sözler sağlam gözlem ve delillere dayanmamaktadır. Zira Kur’an’ın getirmiş olduğu rahmet <u>suçluları koruyan, günahkârlara şefkat duyan, fâsıkları şımartan, suçu ve suç işlemeyi mazur gören, insanların maslahatını umursamayan, menfaatlerini gözetmeyen, suçu görmezden gelen ve suçluya acıyan</u> nakıs bir rahmet değildir. Zira kâtile merhamet etmek zulüm, suçluya şefkat göstermekse mağdura eziyettir. Pek çok merhamet görüntüsü özünde ve sonucunda zulmün kötülüğünü taşırken bazı şiddet görüntüleri de özünde rahmet unsurları taşımaktadır. İslam’ın koyduğu sınırlar bu kesin ve derin rahmetten kaynaklanmaktadır. Bu sınırlar içinde rahmetle çelişen bir şey gören kimse ya toplum düzenini anlamamış ya da kötülüğü serbestçe işlemeyi arzu ediyor demektir.” (183).</p>
<p><strong>Mağdurun hukukunu ve toplumun güvenliğini öncelemek </strong></p>
<p>“Şüphesiz (şartları tamamen tahakkuk ettiğinde) bir hırsızın elinin kesilmesi, insanların malların gasp edilmesi, <u>toplumda emniyet yerine korkunun hüküm sürmesi</u> ve (mal yüzünden) cinayetlerin işlenmesine kıyasla önemsiz bir durumdur. Bu konuda Şâri’in hükmünü eleştirenlere; “Kaç soygun girişimi mal sahibinin ölümüyle sonuçlanmıştır?” ve “Hırsızlık konusunda İslam’ın getirmiş olduğu had uygulandığında her yıl kaç el kesilmektedir?” diye sorun. Rasulullah (s)’in; “Gücünüz yettiğince had cezalarını şüphelerle düşürün.” hadisi gereğince şüphe hâlinde hadlerin uygulanmadığını da hatırlatmayı unutmayın (s.183).</p>
<p>İstatistikler incelendiğinde, Allah’ın hükmü ile eli kesilenlerin sayısının, şehvetin gücü ve şeytanın aldatması sonucunda ölenlerin sayısıyla kıyas edilemez düzeyde daha az olduğu kesinlikle görülecektir. Cinayet vakalarını inceledikten sonra biri; “Hırsızın elinin kesilmesinin rahmet ya da hikmetle alakası yoktur.” derse bu kimse, mağdura değil suçluya/kâtile merhamet göstermiş demektir (s.185).</p>
<p>Önümüzde kâtil ve maktul, hırsız ve malı çalınan, tecavüzcü ve namusları kirletilmişler olmak üzere <strong>iki kesim</strong> insan bulunmaktadır. Bunun ötesinde ise içerisinde <strong>emniyetin hüküm sürmesi</strong> ve kötülüğün yayılmaması <strong>gereken bir toplum</strong> bulunmaktadır. O hâlde akıl sahibi bir kimseden merhametini bu iki gruptan birine tahsis etmesinin istendiğini farz edelim. Bu kimse merhametini saldırganlık yapan, cinayet işleyen, huzur içindekileri rahatsız eden, aşağılık işleri yayan ve kargaşanın kapılarını sonuna dek açan kişilere tahsis eder mi? Yoksa merhametini saldırıya maruz kalan, hissettiği korkunun emniyete dönüştürülmesi, içerisinde erdemin hükmetmesi ve iğrenç işlerin yok edilmesi gereken bir topluluğa mı tahsis eder? Bu noktada aklın kanunu şöyle diyecektir:</p>
<p>Şüphesiz rahmet ister fertler ister toplum bazında olsun <strong>suça maruz kalan</strong>a gösterilir. Şiddetli ceza ise suçluya uygulanır. Bu kimseleri ibret olsun diye cezalandırmak geriye kalanlar <strong>için bir rahmettir</strong>. Bu şekilde suçlu suçundan dolayı Allah’ın hükmünü hak etmiş olur; onun başına gelen akıbet kıyamet gününe değin apaçık bir şahit olarak kalır; böylelikle yoldan sapmış olana engel olunur, doğru yolda olan da yolundan sapmaz…” (s.187).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Birey’in ‘suçlu’ya dönüşmesine en baştan mâni olmak</strong></p>
<p>“Bir kimse çıkıp şöyle diyebilir: “Hırsızlık durumunda işlenen suçla verilen ceza arasında bir <strong>denklik</strong> yoktur. Zira çalınan mal yerine gelebilir. El ise bir kere giderse bir daha yeniden oluşmaz. Bu durumda suçla ceza arasında denklik yoktur.” Şüphesiz bu söz ilk bakışta muteber görülebilir. Oysa ne Allah katında ne aydınlara göre ne de toplumsal adalet ve herkesi kapsayıcı olan genel bir merhamet anlayışına göre bu asla itibar edilecek bir söz değildir. Çünkü insan eliyle düzenlenmiş kanunlar da Kur’an’ın hukuk sistemi de suç ile ceza arasında bir benzerlik bulunmasını şart koşmaz. Bu benzerlik yalnızca kısas cezasının uygulamasında gözetilir. Zira kısasın temelinde denklik bulunur.</p>
<p><strong>Kısas</strong> dışındaki cezalandırma şekillerinde denklik şart değildir. Çünkü hırsızın cezalandırılmasındaki amaç, başkasının malına zarar veren kişinin verdiği zarar veya yitip gitmesine yol açtığı faydaları yeniden temin etmesiyle gerçekleşecek olan <u>mali bir garanti değildir</u>. Bilakis bu cezada amaçlanan <strong>hırsızlık suçunun engellenmesi</strong>, bu günahı işlemeye niyetlenen kişilerin bu yanlış düşünceden men edilmesi ve bu suçu işlemenin fertler için kolay bir hâl almasına mâni olunmasıdır (s.189).</p>
<p>Böylece verilen ceza toplumsal bir onarım, genel bir reform ve toplumu oluşturan fertler için psikolojik bir engel ve sınırlama hâlini alır. Şüphesiz modern hukuk sistemleri de bu yöntemi benimsemiştir ve hırsızlık ve benzeri suçlarda çalınan malın miktarından çok hırsızın şahsına ve işlediği suçun toplum içerisinde korkunun yaygınlaşıp güvenliğin ortadan kalkması yönünde verdiği zarara bakarlar. Bu nedenle suçun alışkanlık hâlini alması ve tekrarlanması hâlinde ceza miktarı da artar. Bu gibi durumlarda suçla ceza arasındaki fark büyük olur. Hattâ suç alışkanlık hâlini almamışsa verilen ceza ile alışkanlık hâline geldiğinde verilen ceza daha farklıdır. Böylece cezanın oranı, suçlunun <strong>toplum için tehlike arz etmesi</strong> ve salıverilmesi hâlinde insanlar arasında bozgunculuğu ve kötülüğü yaygınlaştırma ihtimali oranında belirlenir.</p>
<p>İslam olaya bu şekilde bakmış ve cezalar özellikle de şer’î hadler konusundaki ilkelerini böylece genel olarak dile getirmiştir. Şüphesiz İslam kısas konusunda “Bakın ey aktif akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: sizden (artık) sorumlu davranmanız beklenir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>” (Bakara 2:179) derken, “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah’tan ibret-i âlem bir <strong>müeyyide</strong> olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zira Allah her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet sahibidir.” (Mâide 5:38) buyurur.</p>
<p>Bu durumda cezanın, suç işlememiş olanların suça bulaşmasına <strong>mâni olmak</strong> için verildiği gayet açıktır. O hâlde uygulanan bu müeyyidenin, niyet aşamasında suçsuz kimseyi bu cürmü işlemekten men etmek için konmuş ağır bir ceza olduğu anlaşılır (s.191).</p>
<p><strong>Suç bilimi</strong>nin ortaya koyduğu kesin sonuçlardan biri de bir suça verilecek olan cezanın suçun gizlenmesi, <u>örtbas edilebilmesi</u> ve kanunların bu konudaki hükümlerinden kaçmanın imkânı oranında <strong>artması gerektiği</strong>dir. Bu, suçlunun suçu işlemesi hâlinde kendini tedirgin hissetmesini sağlamak, alacağı cezayı hatırlayıp durmasını, çekinmesini ve böylece <u>suç işleyememesini temin etmek</u> için yapılır. Eğer hâlâ suç işleme konusundaki tavrını değiştirmezse hissettiği tedirginlik dikkatini dağıtacak, bu şekilde kendisini ele verecek bir iz bırakacak veya insanların kendisini fark edip yakalamalarına yol açacak bir belirti gösterecektir. Allah’ın insanlara olan merhametinin bir tecellisi olarak hiçbir suçlu, yaptığı işi belli eden yahut kendisine götüren bir iz bırakmadan büyük bir suç işleyemez.</p>
<p><strong>Hırsızlık</strong> suçu için de bu gizlilik hâli söz konusudur. Hırsızlık, yapısı gereği yalnızca gecenin koyu karanlığı ile örtülü olduğunda veya buna denk bir bilinmezlik içerisinde iken gerçekleşebilir. Bu nedenle hırsızlığa verilen cezanın suçlunun kalbine korku saçan ve onu tedirgin eden, böylece işini tamamlamadan suçunu ortaya çıkaran veya hırsızın kim olduğuna dair arkasında bir iz bırakmasına yol açan ‘<u>acımasız bir ceza’</u> olması, Hikmet Sahibi olan Şâri’in rahmetinin bir gereğidir.” (s.193).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsana hayvan muamelesi yapılmasını engellemek</strong></p>
<p>“<strong>Zina</strong> veya namuslu bir kadına <strong>zina iftirası</strong> atma suçlarına verilen ceza <strong>sopa</strong>dır. Atılan sopanın yanı sıra bu kişiler toplum içerisinde de <strong>deşifre</strong> edilirler. Allah Teâlâ, zina fiilinin cezalandırılması esnasında <u>zaaf göstermememizi</u> emreder:</p>
<p>“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın!” (Nur 24:2). Kur’ani hukuk sistemi zinanın cezalandırılması konusunda son derece <u>tavizsiz ve sert bir tavır</u> takınmıştır. Çünkü İslam neslin korunması ve bedenlerin hastalıklardan muhafaza edilmesine büyük bir önem verir. Erkek ve kadınlar arasında var olan ilişkinin Allah’ın hükmü çerçevesinde yürütülmesini, hayvanlar gibi her önüne gelenle çiftleşmemesini ister. Kadın-erkek ilişkisinin insanın yüceliğine yaraşır düzeyde <u>değerli bir ilişki</u> olması ve bu ilişkinin insani var oluşun iki temel unsuru arasında daimî bir rahmet olarak varlığını sürdürmesi konularında son derece titizdir:</p>
<p>“Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun mucizevî işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>” (Rum 30:21).</p>
<p>Kur’an’ın hukuk sistemi, <u>insanın saygınlığına, kişilik ve zürriyet haklarına</u> büyük bir önem verir. Zinanın cezasını da bu fiilin insanın haysiyetini ayaklar altına alması ve onu hayvanlar düzeyine düşürmesi nedeniyle ağırlaştırmıştır (s.195). Ancak Avrupalılar ve onlara tâbi olan mukallitler bu cezayı çirkin görmüş ve zinakârlara acıyacakları tutmuş ve Allah’ın bu konudaki hükmüne itiraz etmişlerdir:</p>
<p><em>“Tecavüz söz konusu olmadıkça zinada suç unsuru yoktur. Ortada bir suç yoksa ceza da olmaz. Bu fiil bir cezayı gerektirse bile İslam’ın vermiş olduğu ceza, türü ve miktarı açısından son derece serttir(!)”</em> Bu lakırdılar bir tarafa, Allah Teâlâ kullarını hakka yöneltir ve onları doğru yola iletir.</p>
<p>İslam’ın zina suçuna bakışı onların bakış açısından farklıdır. Zira İslam zina suçuna insanın yaratılıştan gelen anlamını tahkir, soyun zayıf hâle getirilmesi, bedenlere bulaşan ve onları bozan hastalıkların yayılmasına yol açması, vicdanları ifsat etmesi, ne ailelerini ne de kendilerini koruyup gözetecek babaları bulunmayan ve toplum üzerinde bir yük olan çocukların doğmasına neden olması gibi açılardan bakmaktadır (s.197). Böylece zinaya karşı verilecek olan cezayı, yol açtığı <strong>sonuçlar</strong> oranında belirlemiş ve bunu yaparken <u>insanın hayvanlık düzeyine inmesine engel olma</u>yı amaçlamıştır. Şüphesiz bu ceza, işlenmiş olan suç türündendir. Çünkü zina etmiş olan erkek ve kadın işledikleri bu suçla hayvanların düzeyine inmiş olurlar. Bu nedenle de hayvanların cezalandırıldığı yöntem olan şiddetli bir dayak ile cezalandırılmaları her iki zinakâr için hak olur.</p>
<p>Bir insanın en düşük seviye olan hayvanlık seviyesine inmesi hoş görülemez. Bilakis normal bir kişinin olgun bir insana yaraşır tavırlar takınması beklenir. Zira varlıkların tabiatları, işledikleri fiiller, alacakları <u>ödüller ve cezalar konusunda bir denklik</u> gerektirir. İslam’ın bakış açısı budur. Aksi yönde görüş bildiren bu kimselere nefisleri bu suçu oldukça kısır bir anlayışla hoş göstermiştir. Onlar bu konuda ne fıtri ne de insani anlama dikkat ederler. Aynı zamanda bu suçun yol açtığı toplum ve sağlıkla ilgili sonuçları da göz ardı etmişlerdir. Böylece aralarında bu kötülük yayılmış, genç nesiller azalmış, ölümcül hastalıklar yaygınlaşmıştır. Bu kimseler psikolojik bir rahatsızlık olan Avrupa’nın vebası niteliğindeki zinanın yaygınlaştırılmasını doğuya taşımaktan da çekinmediler. Bunun sonucu olarak da bu iğrenç hastalıklar doğuda da vücut bulmuştur (s.199).</p>
<p>Garip olan bir durum da Batılılar ve taklitçilerinin, savaşlarda ve başkaları ile olan ilişkilerinde kan bağını ve anlaşmaları gözetmedikleri hâlde bedensel cezalar hakkında konuşmalarıdır. Bunun yanı sıra bedensel cezalar yapısı gereği kötülük olarak kabul edilemez. Bilakis bu cezalar yalnızca kişiye işkence etme hâlini dönüştüğünde kötü görülür. Her ceza böyledir. Şüphesiz bir suç işlenip ceza gerektiğinde cezanın nasıl olacağını kararlaştıran <strong>adalet ve ıslah</strong>tır.</p>
<p>Bu konuda maslahatın iki yönü vardır: Kişiler arasında <u>rahmetin sağlanması</u> yönü; <u>zararın giderilmesi ve muamelatta yumuşaklık</u>la gerçekleşir. Kazanç yönü ise <u>genel ve özel çıkarlar</u>ı sağlar. Her iki yön de birbirine bağlıdır ve ayrılmaz… (s.201).</p>
<p>Bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler <u>olmamak</u> için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz vesselam.” (235).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Ebu Zehra,</strong> (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.179-235.</li>
<li><strong>İslâmoğlu,</strong> (2013). <strong>Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2 c., 1359 s.</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Kısası “âdil karşılık” ve “cezada denklik” olarak açarsak, kısasın hayat olduğu aklını kullanan herkesin kabul edeceği bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adâlet toplumlar için hayat, zulüm ise ölüm demektir. Kısas adâletin tecellisidir. Kısasla ilgili bu iki âyetin hemen ardından vasiyetle ilgili âyetler gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Hırsızlık yapanın elini kesme uygulaması Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. İlk kez Kâbe’nin hazinesini soyan birine uygulanmıştır (İbn Kesir). Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır. Mesela Rasulullah seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur (Ebu Dâvud, Hudûd, 19). Bir başka kaynakta “sefer” yerine “gaza” geçer ki bu ikisi ayrı durumlar olarak da anlaşılabilir (Tirmizî, Hudud 20). Bu nebevî talimatı hilafeti döneminde Hz. Ömer’in, ayrıca ordu komutanı Huzeyfe b. el-Yeman’in titizlikle uyguladığını görüyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy</strong>, suçları cezalandırmada suçluyu değil <u>suçu mahkûm etmeyi ve caydırıcılığı</u> öne çıkarır. Tüm Kur’ani cezalar üç vicdanı teskin etmeyi hedefler: Mağdurun, kamunun ve suçlunun vicdanı. Suçlunun vicdanını teskin etmek için önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. Ebu Mihcen olayı İslam’ın mensuplarında nasıl bir vicdan inşâ ettiğinin destani bir göstergesidir. (…). Komutan Sa’d b. Ebi Vakkas -yenilmek üzere olan ordunun zafer kazanmasına sebep olan- Ebu Mihcen’e içki cezasını tatbik etmeye eli varmaz bırakır. Fakat Ebu Mihcen cezada ısrar eder. Muhtemelen Allah Rasulü’nün “İslâmî cezalar kefarettir.” müjdesi onu böyle davranmaya sevk eder. Israrlarına rağmen ordu komutanı kendisini cezalandırmayınca o da bir daha içki içmeyeceğine söz verir (İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1406, II, 330-331; Taberî, Tarih, Kahire, 1987, III, 548-549).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı beyanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucaklayan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohumunun toprağını bularak mahlukat ağacının en soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu sayede cinsellik <u>süflî bir arzu</u> olmaktan çıkıp <strong>ulvî bir hizmet</strong> hâlini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da <u>meveddet</u>ten kaynaklanan bu cezbe sayesinde soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zevciyyet ve sükunetin <em><u>halk</u></em> fiili ile gelmesi, bunların mutlak Z<em>â</em>t’tan mümkin zâta yansıyan zâti bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merhametin <em><u>ca‘l</u></em> fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun fiiline bağlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu sonuncuların verilmesi için insani gayret şarttır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlikte tutan iki unsurdur. Sevgi tekâmül ettirilmezse, cinsellik tükenince o da biter. Fakat <strong>rahmet</strong> cinsellik bittikten sonra da sürer.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-ceza-hukukunun-rahmet-boyutunu-gorebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN GENİŞ DİN HÜRRİYETİNİ TAKDİR EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jun 2017 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[din hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[din ve inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[gayrimüslimler]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[insanları saptırmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsra 17:70]]></category>
		<category><![CDATA[Kâfirûn 109:6]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman toplum]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfsal ayrıcalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[üstün ve şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=528</guid>

					<description><![CDATA[“We leqad kerremnâ benî âdem…: Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We leqad kerremnâ benî âdem</em>…:<br />
Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in -ön yargıların ve tahminlerin ötesinde- eşi benzeri olmayan bir genişlikte insanlara sunduğu <u>din ve inanç özgürlüğü</u>ne dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Müslüman toplumun düzenlenmesi ve temelinin oluşturulması konularında Kur’an’ın içermekte olduğu hükümlerin tamamı; <strong>canı, dini, soyu ve aklı</strong> <strong>koruyan</strong> kapsamlı bir sistemin oluşturulmasına yöneliktir. Bu toplumun, insani ilişkilerde peşinden gidilen doğru bir örnek olması ve dost olsun düşman olsun kendisi dışındaki <u>tüm insanlarla olan ilişkilerini</u> insani bir tanışıklık ve hürmet(saygı) üzerine kurması için erdem ve yüce bir ahlaktan oluşan sağlam bir örgüsü vardır:</p>
<p>“Ama doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu <strong>üstün ve şerefli</strong> kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânı sağladık. Temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Kur’an’ın kapsamlı sistemi, <strong><u>insan olmak</u></strong><u>tan kaynaklanan</u> bu yüceliği İslam devlet sistemi içerisine yerleştirmiştir. Ayrıca <u>umumi bir kardeşlik oluşturmak</u> veya orman kanunlarının ve gücün belirlediği hükümlerin gölgesinde değil de <u>erdem ve hikmetin gölgesinde</u> süren bir var oluş mücadelesi gerçekleştirmek adına her türlü insani ilişki içerisinde sağlam ve köklü hâle getirmiştir (s.129).</p>
<p>İslam’ın ilk yöneldiği şeylerden biri de <u>umumi ve ferdî özgürlüklerin korunması</u>dır. Zira <u>insanı insan yapan en önemli değerlerin başında</u> <strong>özgürlük</strong> gelir. O hâlde her kim özgürlüğe bir zarar verirse <u>insanlığa zarar vermiş</u> olur. Var oluş kanunu ve insanların kendisi üzere yaratıldıkları fıtrat gereğince hak etmiş olduğu özgürlüğünün bir kısmı her kimin elinden alınırsa bu kimsenin insanlığının ve kişiliğinin bir kısmı eksilir.</p>
<p>Ne var ki Kur’an’ın sağladığı bu özgürlük <u>mutlak</u> bir özgürlük değildir. Zira mutlak hakikat gibi mutlak özgürlük de somut bir şekilde hissedilmeyen ancak zihinde canlanan manevi bir olgudur ki bu zorlu ve kendisini yiyip bitiren varlık içerisinde gerçekleşmez. Şüphesiz mutlak bir hürriyetle hareket eden kimseler var olan tüm bağlarını kırarlar, sınırları çiğnerler ve serbestlikleri ölçüsünde kendileri dışındaki insanların özgürlüklerine zarar verirler. Bu nedenle İslam tüm bağlarından kurtulmuş olan bu tarz bir özgürlüğü hoş görmez. Çünkü böyle bir özgürlük bir şeyler inşa etmekten ziyade <u>var olanı yıkmak</u>tır (s.131).</p>
<p>Oysa İslam yalnızca ahlak, başkalarının haklarının korunması ve erdemli toplumun kendisinden istifade ettiği genel özgürlük anlayışı ile alakalı her ne varsa bunlarla sınırlanmış olan bir özgürlüğü koruma altına alır. Bu genel özgürlük ise âdil bir başkaldırış olarak bireylerin özgürlüklerine konulmuş sınırlamalardan meydana gelen ve herkesi gölgesi altına alan kapsamlı ve bütüncül bir özgürlüktür. Sa’d Zağlûl’ün de dediği gibi; “<u>Özgürlüğe getirilmiş olan her türlü sınırlamanın özgürlüğün temellerinden gelen bir gerekçeye dayanması icap eder. Aksi takdirde bu sınırlama bir zulümdür</u>.” (s.133).</p>
<p><strong>Din alanında baskı ve zorbalığın asla caiz olmadığına iman etmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, daha öncede açıkladığımız gibi yıkıma doğru gitmemesi kaydıyla her türlü özgürlüğün davetçisidir. Bu nedenle din edinme özgürlüğünü hoş görür ve güçlü bir sesle; “<strong><em>Lâ ikrâhe fîd dîn</em></strong>: Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır…” (Bakara 2:256) diye seslenir. Kendisine muhalefet edenler için bir açıklık ve netlik kazandırmak adına; “<strong>Sizin dininiz size, benim dinim bana.</strong>” (Kâfirûn 109:6) buyurur. Ne var ki Kur’an’ın nazil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılamamış olan bu değerli özgürlüğün ifade ettiği hakikatler insanlar tarafından ancak ilerleyen çağlarda idrak edilmiştir.</p>
<p>İslam, başkalarının haklı özgürlüklerini hiçbir şekilde sınırlanmaması adına sınırsız mutlak bir özgürlüğü hiçbir zaman hoş görmemiştir. O, Hıristiyanlara Müslümanların bayrağı altında kendi dinlerini yaşama hakkı tanır. Aynı özgürlüğü Yahudilere de verir. Hattâ Mecusilere bile kendi ibadethaneleri içerisinde dinî ayinlerini gerçekleştirme özgürlüğü tanır. Bu hoşgörüyle birlikte dışarıdan Müslüman gibi gözüküp içlerinde başka duygular barındıran kimselerin yolu olan zındıklığı hoş görmez. Çünkü bu yalnızca din özgürlüğünden istifade etmek değil <strong>insanları saptırmak</strong>tır. Aynı zamanda herhangi bir sebeple İslam’a girip daha sonra bir başka sebeple dinden çıkarak dinleri alay konusu yapan, hevalarının peşine düşmüş kimselere de hoşgörü ile bakmaz. Bilakis onların bu tavrını dinle oynamak ve dindar kimseleri saptırmak olarak görür… (s.133).</p>
<p>İslam kendi otoritesi altında kişilerin <u>diledikleri dine mensup olmaları özgürlüğünü garanti altına almış</u>, korumuş ve böylece İslam beldelerinde yaşayarak Müslümanların menfaatine olan her şeyden istifade edip Müslümanlar aleyhine olan her durumdan etkilenen gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti</strong> tanımıştır. Öyle ki bu kimseler, İslam’ın himayesi altında İslam’ın kendi mensuplarına tanımadığı özgürlüklerden de istifade etmişlerdir. Örneğin İslam içkiyi haram kılmış ve içki içen Müslümanlara had yani ceza uygulanmasını emretmiştir. Bununla birlikte Müslümanların hükmü altında bulundukları sürece gayrimüslimlere içki içmeleri konusunda müdahale edilmemiştir.</p>
<p>İslam domuzu haram kıldığı ve bir pislik olarak gördüğü hâlde gayrimüslimlerin onun etini tüketmelerine izin vermiştir… İslam kendi otoritesi altında yaşayıp ve onun âdil hükmü altında kaldıkları takdirde kendisine muhalif olanların özgürlüklerini korumada <strong>oldukça ileri</strong> gitmiştir. Zimmi yani İslam toprağında yaşayan gayrimüslim bir kimsenin caiz gördüğü içki veya domuza saldırıda bulunan kimseleri <u>cezalandırmıştır</u>… (s.135).</p>
<p>Bu uygulamanın sebebi Müslüman devletin himayesinde Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri takdirde gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti tanımak</strong>tır… (s.139).</p>
<p>İslam, yönetiminden razı olan gayrimüslimlere <strong>sınıfsal ayrıcalıklar</strong> vermektedir. Bu kimselerin İslam’ın kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıkları alıp yönetime başkaldırmak ve İslam devletini alaya almak için bir bahane olarak kullanmaları hâlinde bu ayıp âdil olan İslam’ın ayıbı değildir. Bu noktada ayıp, zulmün inşası için adaleti suiistimal eden ve adalet ehlinin kendisine bağışlamış olduğu özgürlüğü âdillerin işini bozmak ve Allah’tan korkan takvalı kimselerin hükmünü yıkmak için kullanan hatalı insanların ayıbıdır. Kur’an-ı Kerim’in verdiği ve onu beyan eden Rasulullah’ın (s) açıkladığı dinî özgürlüğün gölgesinde ilk asırlardaki gayrimüslimlerin Kur’an’ın hükmüne uygun yönetim altında, <u>kendi dinlerine mensup olan milletlerin bile kendilerine ihsan etmedikleri dinî bir özgürlük içerisinde yaşadıklarını</u> görürüz. Zira kendi mezheplerinden birinin otoriteyi elinde bulundurması, her fırkanın bir diğerini gücün kılıcı ve otoritenin şiddeti ile <u>kendi mezhebine girmeye zorlaması</u> din özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu.” (s.139).</p>
<p><strong>Hak ve özgürlüğün başkaları için de vazgeçilmez olduğunu kabul etmek</strong></p>
<p>“Raşit halifeler <u>âdil bir din özgürlüğünün anlamını kavramış</u> olduklarından dolayı hiçbir zaman bir kimseyi dininden kaynaklanan bir nedenle zor duruma sokmamışlardı… Mesela Ömer bin Hattab (r), halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bölgelere tayin ettiği valilerin işleri hakkında soruşturma yapardı. Onların çalışmaları hakkında sorduğu ilk soru, <strong>gayrimüslimlere nasıl davrandıkları</strong> olurdu. Eğer valilerin bu kimselere iyilikle muamele ettiklerini öğrenirse onlara adaleti emrederdi. Eğer durum böyle değilse valiyi <u>azleder ve cezalandırırdı</u> (s.141).</p>
<p>Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerle devleti yöneten Halife Ömer (r), mazlumların hakkı gerçekleşsin ve kalpleri mutmain olsun diye kendi huzurunda bir Kıpti gencin kendi eliyle Mısır valisine misillemede bulunmasını emretmiş, sonra da Amr bin el-Âs’a; “Ey Amr! Annelerinden hür kimseler olarak doğan insanları ne vakit köleleştirdiniz?” diyerek tüm insanlığa ölümsüz bir hikmeti miras bırakmış bir yöneticidir.” (s.143).</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’in kendisini inkâr edenlere de özgürlüğü cömertçe bağışlamıştır. Çünkü o, bu özgürlük içerisinde <u>sadık ve özgür Müslüman kimliği</u>ni inşa eder. Hakikatte özgür olan o kimsedir ki; <u>özgürlüğü kendi nefsine uygun gördüğü gibi kendisi dışındakilere de uygun görür</u>. Kendi arzuları peşinde koşup, kendisi dışındaki kimselerin özgürlüğünü zalimce sınırlayanlar ve başkasının özgürlük alanını daraltarak kendi alanlarını genişletenler <u>gerçekte hür değillerdir</u>. Kur’an’ın kendisine iman etmemiş kimselere tanıdığı bu din özgürlüğü, İslam hakkında konuşurken kimi zaman insafa gelen Avrupalı araştırmacı bilim adamlarının gözlerini kamaştırmaktadır. Mesela, “<em>Hadâratu’l-Arab</em>: Arap Medeniyeti” isimli eserinde Gustave Le Bon’un kaleme aldıklarını bir okuyun:</p>
<p>“Din davetçileri içinde varlığına oldukça az rastlanan bir dehaya sahip olan geçmişteki halifeler, <u>din sistemlerinin zorla dayatılan kurallardan oluşmadığını idrak etmiş</u> ve Suriye, Mısır, İspanya ve ele geçirdikleri diğer tüm toprakların ahalisine <u>büyük bir şefkatle muamele etmişlerdir</u>. Bu kimseleri kendi düzen ve inançları üzere rahat bırakmış ve -geçmişte ödemekte oldukları vergilerle kıyaslandığında aralarında emniyetin sağlanması için ödedikleri- basit bir cizye dışında hiçbir zorunluluk yüklememişlerdir. Doğrusu hiçbir millet, ne Araplar kadar merhametli ve hoşgörülü fatihlere ne de onların dini kadar hoşgörülü bir dine şahit olmuştur.” (s.145).</p>
<p><strong>İslam’ın muhaliflerine tanıdığı geniş özgürlük alanını gözetmek</strong></p>
<p>“İslam, inançları konusunda Müslümanlara muhalefet edenlere de geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. O hâlde insaflı kimseler, Kur’an’ın otoritesi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların faydalandıkları bu özgürlükle Avrupalıların bugün kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışlar arasında bir kıyaslama yapsınlar! (s.147).</p>
<p>Şimdi insaf sahipleri Kur’an-ı Kerim’in bu geniş özgürlük modeli ile Birleşmiş Milletler topluluğunun Filistin’de yaptıkları arasında kıyas yapsınlar! Hiçbir anlaşma, fert, toplum ve insanoğlunu birbirine bağlayan hiçbir insani değer gözetilmeksizin ülke yerle bir edilmiş ve binlerce belki de daha fazla insan açlık, çıplaklık, şiddetli sıcak ve kara kış tarafından yok edilmek üzere memleketlerinden çıkarılmıştır. Ancak gerçek şu ki, bu durum kıyas götürmez. Çünkü böyle bir kıyas, yoktan var eden ve adalet sahibi olan Allah’ın hükmü ile yaratılmış zalim bir kulun verdiği hüküm arasında karşılaştırma yapmaktır. Ruhu güçlendiren bir kararla madde ve şehvetin egemen olduğu bir kararın, Kur’an’ı indirenin sağlamlaştırdığı birleştiren ve bir araya getiren insani kardeşliğin ve kalbin verdiği bir karar ile insanoğlunun vahşiliğinden doğan bir kararın kıyaslanması kabil değildir.</p>
<p>İslam’ın Kur’an nassı ile verdiği bu özgürlük, kendi bayrağı altında yaşayıp kendi emirlerine muhalefet edenler içindir. Müslümanların oluşturduğu topluma verilen özgürlük ise erdem, dinî hükümler ve başkalarının hakları gibi sınırlarla kuşatılmış bir özgürlüktür. Kur’an-ı Kerim özgürlüklerin tamamını <strong>erdem ve hakların gözetilmesi</strong> dairesinde koruma altına almıştır (s.149).</p>
<p>Kur’an, bir <u>saldırganlık içermediği sürece insanlara fikirlerini dile getirme özgürlüğü</u> tanımıştır. Kendisine vahiy indirilen, günahtan korunmuş bir kimse olduğu hâlde Nebi (s), kendisini eleştirenleri dinlerdi. Hattâ kimi zaman bunların bir kısmı haddi aşar, kendilerini sınırlayan bağları koparır ve ifade özgürlüğünü istismar eder şekilde kullanırlardı. İşte böyle zamanlarda bile Nebi (s) onlara doğruyu izah eder, onları hidayete çağırır; şefkat, yumuşak huyluluk, vakar ve sabırla bu kimseleri hevalarına saplanıp ciddiyetten kopmamaları için hakikate davet ederdi…” (s.151).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN MUCİZEVİ HUKUK SİSTEMİNİ KAVRAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 09:28:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[36. Kitap ve Kültür Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allâme Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[cahiliye hükmü]]></category>
		<category><![CDATA[Dezavantajlı kesimler]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:13]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İBB Kültür AŞ. Genel Müdürü Nevzat Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Dinî Yayınlar Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:50]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed 47:4]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Roma hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[sarp yokuş]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=526</guid>

					<description><![CDATA[“Efe hukme’l-câhiliyyeti yebğûn we men ahsenu minAllâhi hukmen li kawmin yûqinûn: “Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar? Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?” (Mâide 5:50). “İstanbul Dinî Yayınlar Fuarı” adıyla 36 yıl önce Sultanahmet meydanında büyük bir heyecanla başlayan ve son 8 yıldır mekân seçtiği Beyazıt meydanında 25 Mayıs’ta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Efe hukme’l-câhiliyyeti yebğûn<br />
we men ahsenu minAllâhi hukmen li kawmin yûqinûn</em>:<br />
“Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar?<br />
Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?”<br />
(Mâide <strong>5:50</strong>).</p>
<p>“İstanbul <strong>Dinî Yayınlar Fuarı</strong>” adıyla 36 yıl önce Sultanahmet meydanında büyük bir heyecanla başlayan ve son 8 yıldır mekân seçtiği Beyazıt meydanında 25 Mayıs’ta açılıp 21 Haziran’a/Kadir Gecesi’ne kalan fuarın açılışında yaptığı konuşmada İBB Kültür AŞ. Genel Müdürü Nevzat Kütük’ün vurguladığı üzere “<strong>kitap;</strong> ticari bir meta olmaktan öte, <u>insan düşüncesini ve inancını doğru yöne ulaştıran bir vasıta</u>” olup, izzet ve fazilet sahibi medeni bir toplum olabilmek için kitaba, kâtibe ve kitap fuarlarına hak ettiği ilgiyi göstermemiz icap etmektedir.</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın Beyazıt Meydanı’nda düzenlemiş olduğu 36. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşarak ‘kitab’ın ehemmiyetine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çağdaş insanın ve toplumun hastalıklarına şifa sunabilmek</strong></p>
<p>“Allah her bir peygamberi, aklı hayrete düşürecek ve insan gücünü çaresiz bırakacak bir mucize ile göndermiştir. Nitekim insanlar bunun benzerini getirmekten aciz kalırlar. Allah’ın basiretlerini aydınlattığı kulları bunlara boyun eğer, teslim olur, iman ederek mutmain olurlar. Her mucize, peygamberin gönderildiği asra uygunluk taşır ve o dönem insanlarının algılayış biçimleriyle uyum sağlar. Mucizelerde insan gücünün sınırlarını aşan bir yapı vardır ve her bir mucize kendisine şahit olan kavmin kendisinden muzdarip olduğu manevi hastalıklara bir tedavi sunar (s.7).</p>
<p>Âlimlerin Kur’an’ın icazına sebep olarak gösterdikleri her bir maddenin hiç şüphesiz doğru olduğunu görürüz. Ancak bir madde daha vardır ki bunun hiçbir âlim tarafından zikredildiğine şahit olmamışızdır. Oysa bizim açımızdan bu madde Kur’an’ın icazının sebeplerinden en güçlüsüdür. Bu madde ile Kur’an yalnızca Arap ırkı veya belirli bir nesil için değil tüm insanlık ve tüm nesiller için mu’ciz (aciz bırakan eşsiz bir kitap) olur. İşte bu madde <u>Kur’an-ı Kerim’in şeriatı</u>dır (s.17).</p>
<p>Kur’an’ın aile, toplum ve uluslararası ilişkilerle ilgili tüm hükümleri daha önce hiçbir şeriatta benzerine rastlanmamış <strong>eşsiz hükümler</strong>dir. Sonradan çıkmış olan hiçbir hukuk sistemi, onun ulaştığı seviyeye ulaşamaz. O hâlde tüm bunların okuma yazma bilmeyen, kalem ve kâğıt ile muhatap olmamış, bir âlimin dizi dibinde oturup ondan ilim tahsil etmemiş ve tecrübe ve seyahatler aracılığıyla bir bilgiye ulaşmamış ümmi bir kimsenin ağzından çıkmış olması… İşte sebebini anlamaya çalışırken aklı şaşkına çevirecek<strong> asıl icaz</strong> budur. Bu erişilmez mucize ancak ve ancak yüce ve hikmet sahibi olan Allah katından gelmiş olabilir.” (s.19).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanların kanun önünde eşit olduğuna gerçekten inanmak</strong></p>
<p><strong>“</strong>Kur’an-ı Kerim’in içerdiği kanunlarla ondan önce veya onunla çağdaş olarak gelmiş olan hukuk sistemlerinin içeriği hangi açıdan kıyaslanırsa kıyaslansın manevi yücelik ve insani ahlak farkı açıkça görülür. Tüm <u>insanların kanunlar önünde eşit olması</u> açısından bakıldığında ise Kur’an’ın getirdiği şeriat, bu konuda en üst düzeye ulaşmışken, onunla eş zamanlı olarak ortaya çıkan diğer sistemlerin bunu kabul etmediğine şahit oluruz.</p>
<p>Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “<strong>Ey insanlık!</strong> Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi <u>kavimler ve kabileler</u> hâline getirdik ki <strong>tanışabilesiniz</strong>. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49:13). Ondan önce gelen veya onunla aynı dönemlerde var olan hukuki sistemler ise <u>ırklar ve ten renkleri arasındaki bu eşitliği</u> <strong>tanımazlar</strong>. Dahası, tek bir milletin mensupları arasında dahi eşitliği kabul etmemektedirler (s.23).</p>
<p>Kur’an şeriatına yönelik âdil bir bakış, onun yaklaşımının açıklığını hemen fark eder. Zira verilen <strong>cezaların</strong> şahısların konumlarına göre <strong>azalan değil artan bir yapıda olması</strong> icap eder. Böylece seçkin biri suç işlediğinde toplumda örneklik oluşturması bakımından daha şiddetli bir cezayı hak etmiş olur. Düşük birinin ise cezası daha hafif olur… Nitekim bir kimse kendini küçük ve değersiz gördüğü oranda hataya düşmesi ve suç işlemesi daha kolay olur. Bu da cezalandırmada hafifletmeyi gerektirir. Kişinin toplum gözünde değeri arttıkça işlediği suça verilecek ceza da bu kişinin büyüklüğü oranında artar. Onun işlemiş olduğu küçük suçlar dahi büyük birer suç gibi görülür ve iki kat cezayı hak eder. <strong><u>Şöhret, servet</u></strong><u> ve diğer yücelik nedenleri cezalardan kurtulmak için birer araç değil bilakis bunların çokluğu oranında cezaların katlanacağı birer özelliktir</u> (s.25).</p>
<p>Bu doğrultuda işlemeyip aksi yönde hükmeden Roma hukuku gibi sistemler ise <u>zalim sistemler</u>dir. Nasıl mı? Bunun nedeni bu sistemlerin <u>mantıklarını</u> toplumda galip olan <strong>güçten almaları</strong>dır. Böylece suç işleyen kimsenin sahip olduğu makam ve mertebe oranında <u>cezası azalır</u>. Zayıf düşürülmüş kişilerden olması oranında da cezası artar. O hâlde bu kanun yüce ve şerefli görülen kimseleri korurken <u>zayıf olanları korumaz</u>. Kur’an bu tavrı <strong>cahiliye hükmü</strong> olarak isimlendirmiştir:</p>
<p>“Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar? Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?” (Mâide <strong>5:50</strong>).</p>
<p>Nebi (s) şöyle buyurur: “Sizden öncekilerin <strong>helâk</strong> olmalarının sebebi, aralarından soylu, kuvvetli kimseler çaldıklarında, onlara ceza <u>uygulamamaları</u>, zayıf biri çaldığında ise ona hemen haddi uygulamalarıydı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma çalmış olsaydı onun da elini keserdim.” (s.27).</p>
<p><strong>Dezavantajlı kesimlerin haklarını yönetimin ya da zenginin lütfu sanmamak </strong></p>
<p>“İslam gelip <strong>zekât</strong> ahkâmını vazedinceye dek zayıf olan kimseler yitik ve yenik, fakirler ise umutsuz ve açtılar. İslam zekâtı, zenginin malında fakirler ve muhtaçlar için <strong>belirlenmiş bir hak</strong> hâline getirdi. Zengin bir kimse bu sorumluluktan ancak zekâtını verdikten sonra kurtulur. İmam Şafii’ye göre zengin kimse sahip olduğu malın belli bir kısmını zekât vermesi farz olduğunda, bu kısma tekabül eden mal üzerinde <u>tasarrufta bulunamaz</u>. Eğer bu malı elinden çıkarmadan onun hakkında bir tasarrufta bulunursa bu tasarrufu <u>bâtıl olur</u>. Kendisine farz olan zekâtı veremeden ölürse bu miktar mirasının içinden alınır. Sonra da diğer borçları ödenir.</p>
<p>İslam zekâtı düşkün kimselere bir <strong><u>iyilik</u></strong><u> olarak görmez</u>. Bilakis bunu zenginler üzerine bir <strong>farz</strong> kılar. Buna göre o dönemin <strong>yönetici</strong>si olan kişi, fakirler adına bu malı <u>zenginden alır</u> ve ihtiyaçlarına göre fakir ve <u>muhtaçlara dağıtır</u> (s.29).</p>
<p>Oysa <strong>Roma hukuku</strong> borçlunun borcunu ödemekten aciz kaldığı bazı durumlarda alacaklıya <strong>borçluyu köleleştirme</strong> hakkını vermiştir! Ümmi Nebi’nin (s) aktardığı Allah katından indirilmiş Kur’an-ı Kerim ise bu konuda hükmünü şöyle verir:</p>
<p>Eğer <u>borçlu</u> kimseler borçlarını ödemek hususunda <u>acze düşerlerse</u> hükümet onlar adına borçlarını öder. Bunda önemli olan borcun israf sayılacak bir konuda alınmış olmamasıdır. Çünkü fazilet sahibi kimselerin insanların arasını düzeltmek gibi toplumsal gerekçelerle üstlenmiş oldukları borçların ödenmesi, dönemin yöneticileri üzerinde bir borçtur. Borç almış olan kimseler bunu ödemekten tam manasıyla aciz olmasalar da durum değişmez. Tüm bunlar Kur’an-ı Kerim’de de geçtiği üzere zekât malından ödenir.</p>
<p>Ben şahsen bunun hiçbir beşerî hukukun ulaşamayacağı yüce bir örnek olduğu düşüncesindeyim. O hâlde böylesi bir hükmü getirenin, okuma yazma bilmeyen, hiçbir eğitim almamış bir adam olması, bu hükmün yüce ve kudret sahibi Allah katından olduğuna delil teşkil etmez mi?” (s.31).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’da köleliği mubah kılan tek bir ayet olmadığını idrak etmek</strong></p>
<p>“Kölelik sistemi, Yunan filozoflarınca da onaylanan geçerli ve gerekli bir gerçeklik olarak kabul edilir. Bunu genel ve adaletli bir sistem olarak görürler. Onlara göre kölelik sistemi hiçbir zulüm ve zorbalık içermemektedir. Hiçbir hukuk sistemi bu görüşü reddetmez. Aristo, köleliğin yaratılışa uygun bir düzen olduğunu, çünkü bazı insanların ancak köle olarak bazılarının da ancak hür kimseler olarak yaşayabileceklerini söyler. Daha sonra okuma yazma bilmeyen bir peygamber geldi ve şöyle dedi:</p>
<p>“<strong>Tüm insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler</strong>.”</p>
<p>“<strong>Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır</strong>.”</p>
<p>Kur’an’ın apaçık olan muhkem ayetleri, köleliği onaylamaz bilakis köleleri özgürleştirmeyi emreder (s.31).</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de köleliği mubah kılan tek bir nassa rastlamak mümkün değildir. Aksine tüm Kur’an nasları <u>köle azat etmeyi zorunlu kılar</u>. İslam’ın âdil savaşlarında dahi durum böyledir. Kur’an, <u>savaş esirlerinin köleleştirilmesini</u> de istemez. Aksine şöyle buyurur:</p>
<p>“Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları <strong>ya</strong> <strong>karşılıksız ya da fidye ile salıverin</strong>.” (Muhammed 47:4). Görüldüğü üzere esirler konusunda ‘esirlerin karşılıksız olarak veya kavmi fidye ödeyebilecek güçte ise fidye ile salıverilmesi’ dışında bir seçenek zikredilmemiştir. Kur’an-ı Kerim esir ve köleleri azat etmeye götüren birçok sebep oluşturmuş ve <u>insani özgürlük kapılarını ardına kadar açmıştır</u>.</p>
<p>Müslümanlar köle veya esirleri, <u>gayrimüslim dahi olsalar</u> özgürlüklerine kavuşturmanın <u>Allah’a yakınlaştıran bir <strong>ibadet</strong></u> olduğuna inanırlar. Zira Kur’an-ı Kerim; “Fakat o, (ucunda cennet olan) <strong>sarp yokuşu tırmanmak</strong> için hiçbir bedel ödemedi. Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha (kölelik) <u>zincirlerinden kurtarmak</u>tır…” (Beled 90:11-13) buyurmakta ve ramazan ayında orucunu kasten bozana, yemin edip yemininden dönene, ağzından karısını kendi öz annesine benzetecek bir ifade çıkana ve yanlışlıkla bir mümini öldürene köle azat etmeyi farz kılmaktadır (s.33).</p>
<p>Eğer bir köle kendi ücretini ödeyerek serbest bırakılmayı istese, sahibiyle bir anlaşma yapabilir. Sonra sahibi bu bedeli kazanabilmesi için ona izin verir. Kimin cariyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o cariye sahibinin vefatından sonra hür olur. Her kim de kölesine haksız yere vurursa bunun kefareti o köleyi azat etmektir. Köle azat etmeye götüren etkenler bu kadar çoktur. Bu etkenlerin tamamı hayata geçirilse İslam ülkelerinde tek bir yıl içerisinde kölelik tamamen ortadan kalkar. Tüm bu hükümlerin <strong><u>insan hak ve hürriyetleri</u></strong><u>nin büsbütün göz ardı edildiği bir zaman diliminde</u> geldiği unutulmamalıdır (s.35).</p>
<p>Eğer Kur’an’ın içermekte olduğu hükümler, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde insanların içinde bulunduğu hâl ile kıyaslanacak olsa bu hükümlerden yalnızca biri bile Kur’an-ı Kerim’in Allah katından geldiğine delil olarak yeterlidir. Bilakis bugün insanların içinde yaşadıkları şartlarla karşılaştırıldığında <strong>Kur’ani hükümlerin</strong> bugün dahi <strong>yeniliğini ve geçerliliğini koruduğu</strong> görülür. Bu sistemler ile Kur’an şeriatı arasında yapılan karşılaştırma, <u>Kur’an’ın getirmiş olduğu hukuk sisteminin beşerî sistemlerin kat be kat üzerinde olduğunu</u> ortaya koyar. Her ne kadar insan aklı yargısal ve pratik tecrübelerle ve aklın meyvelerinden ve felsefe ve bilimin ortaya koyduğu sonuçlardan faydalanmak suretiyle ulaştıkları hukuk sistemleri konusunda büyük bir açılım gerçekleştirmiş olsa da ümmi bir peygamber olan Muhammed (s)’in diliyle gelmiş olan <u>Kur’an’ın düzeyine hiçbir zaman ulaşamayacaklardır</u>. Çünkü insan elinden çıkmış olan bir iş, harcanan güç ve çaba ne boyutta olursa olsun <u>eksik kalmaya mahkûmdur</u> (s.37).</p>
<p>Bu karşılaştırma hangi açıdan yapılırsa yapılsın Son Nebi’nin (s) getirdiği sistemin öne çıkışı ve on dört asır geçmiş olmasına rağmen onun yerleştirdiği ve belirlediği düzeye hiç kimsenin ulaşamayışını gösteren kesin bir hükümle sonuçlanır. İnsanlar yalnızca onun yaymakta olduğu nurun bir kısmını kendilerine almakta, onun getirmiş olduğu hidayeti sahiplenmekte ve onun kaynağından yudumlamaktadırlar. Zira Kur’an, onların ulaşamayacakları hikmetleri ve hitabet gücünü bünyesinde barındırmaktadır…” (s.39).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İYİ OLMAK VE BOZULMAKTAN KORUNMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2017 09:39:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[A’râf 7:85]]></category>
		<category><![CDATA[Allah korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Atâlet]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî]]></category>
		<category><![CDATA[egoistlik]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Ethem Hatiboğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[salah ve fesat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=518</guid>

					<description><![CDATA[“Lâ tufsidû fi’l-ardi ba’de ıslâhihâ: “İyi bir düzene kavuşturulduktan sonra kalkıp yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” (A’râf 7:85). &#160; Üstat Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî bundan yetmiş yıl evvel 10 Mayıs 1947 tarihinde Hindistan’da Cemâat-i İslâmî genel merkezinde düzenlenen ve çok sayıda Hindu, Sih ve Müslümanın katıldığı umuma açık bir toplantıda verdiği “salah ve fesat” konulu konferansta insanları yıkıma sürükleyen [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lâ tufsidû fi’l-ardi ba’de ıslâhihâ</em>:</p>
<p>“İyi bir düzene kavuşturulduktan sonra kalkıp<br />
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!” (A’râf 7:85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üstat Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî bundan yetmiş yıl evvel 10 Mayıs 1947 tarihinde Hindistan’da Cemâat-i İslâmî genel merkezinde düzenlenen ve çok sayıda Hindu, Sih ve Müslümanın katıldığı umuma açık bir toplantıda verdiği <strong>“salah ve fesat”</strong> konulu konferansta <u>insanları yıkıma sürükleyen davranışlar</u> konusunda uyarmış, <u>ıslah ve inşa yolunun</u> insanın bu dünyada mutluluğa ve refaha ulaşması, ahirette de kurtuluşa ermesi için <u>tek yol olduğunu</u> anlatmıştı.</p>
<p>Bu haftaki yazımda üstat Mevdûdî’nin Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın Beyazıt Meydanı’nda düzenlemiş olduğu 36. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “Salah ve Fesat” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmakta yarar görüyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullahın her zaman ve her zeminde işlediğini idrak etmek </strong></p>
<p>“Bu dünyayı yaratan, yeryüzünü döşeyen ve insanları onun üzerine yerleştiren Rabbimiz, hâşâ hiçbir kanunu ve nizamı olmayan kör bir ilah değildir. Hayır, bilakis O’nun dünyanın en ücra köşesine dek hükmeden değişmez kanunları, sağlam kuralları ve güçlü kaideleri vardır. Bu kâinattaki her şey sımsıkı bir şekilde Allah’ın kanunlarına bağlıdır. Aynı şekilde, insanoğlu olarak her birimiz Allah’ın kanunlarına sıkı sıkıya tâbi durumdayız. Nitekim <u>Allah’ın kanunları</u>; doğumumuzda, ölümümüzde, çocukluğumuzda, gençliğimizde, ihtiyarlığımızda, solunum ve sindirim sitemimizde, vücudumuzdaki kan dolaşımında, hastalığımızda ve sağlığımızda hiçbir kusur ve gecikme olmayacak bir şekilde <u>işlemektedir</u>.</p>
<p>Keza Yüce Allah’ın, <u>tarihimizin</u> gelgitlerinde, düşüşümüzde, kalkışımızda, yükselişimizde, yıkılışımızda ve şahsi ve millî yazgılarımız konusunda birtakım <u>kanunları</u> vardır (s.15). Aynı şekilde bu sağlam kanunlar da ilk kanunlar gibi hiçbir kusur ve gecikme olmayacak şekilde işlemektedir. Allah’ın kanunlarına bağlı bir şekilde yoluna devam eden ve en yüksek mertebeye ulaşan yeryüzündeki bir ümmetin bu yolu bırakmadığı sürece yıkılması mümkün değildir. Allah Teala’nın insanın hayatta mutlu ya da bedbaht olması için vazetmiş olduğu kanunların, birisinin değiştirmesiyle değişmesi, bir kimsenin yok etme girişimiyle yok olması ve birisinin iyiliği, bir başkasının da kötülüğü için eğrilip bükülmesi imkânsızdır.” (s.17).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Salahı ve inşayı sevmek, fesadı ve tahribi sevmemek</strong></p>
<p>“Sünnetullahın ilk kanunu; salahı ve inşayı sevmek, fesadı ve tahribi sevmemektir. Allah (c), bu âlemin sahibi olarak, bu âlemin nizamının mümkün olan en güzel şekilde yürütülmesini istemektedir. Dolayısıyla, âlemin güzelleştirilmesi için çok çalışmalı, Allah’ın yaratmış olduğu sebeplerden, vermiş olduğu güç ve yeteneklerden en iyi bir şekilde istifade etmeliyiz. Allah (c) dünyanın yönetimine aday olanlar arasından bu dünyanın işleyişini bozanları; taşkınlık, kötülük, zulüm ve düşmanlıkla âlemi tahrip edenleri asla sevmez. Zira onlar Yüce Allah’ın nazarında dünyanın yönetimini ellerinde tutmaya müstehak değildir. Bu nedenle Allah, bu âlemin idaresini ıslah ve imar için tam liyakat sahibi olan başka birilerine teslim eder.</p>
<p>Yüce Allah, inşa edenlerin ne kadar inşa ettiklerini, tahrip edenlerin de ne kadar tahrip ettiklerini takip etmektedir. Onların yapıcılığı yıkıcılığından daha fazla olduğu sürece ve meydanda onların yaptıklarından daha iyisini yapacak, daha az tahrip edecek bir başka aday olmadığı müddetçe kusurlarına ve hatalarına rağmen bu dünyadaki işlerin yönetimini onlar ellerinde tutacaklardır. Ancak onlara verilen süre zarfında daha çok tahrip edip daha az inşa etmeye başladıklarında, Allah onları bırakacak, makamlarını ellerinden alacak ve bu dünyanın nizamını gerekli şartları taşıyan başka adaylara teslim edecektir. Bu fıtri bir kanundur… (s.19).</p>
<p>Allah (c), yeryüzünün nizamı konusunda adayların farklılığına, kendilerine tevarüs eden haklar olduğunu iddia edenlere ve aynı bölgede ya da aynı milletin içinde doğmuş olma gibi özelliklere itibar etmez. Ancak Allah (c), her zaman; kimlerin bu dünyayı inşa ve ıslah etme konusunda daha çok liyakat sahibi ve yeterli olduğuna, kimlerin de yıkmaya ve tahrip etmeye daha az meyilli olup olmadığına önem verir… (s.41).</p>
<p>Böylece Allah’ın kanunu bir kez daha kendini gösterir ve insanların kendiliğinden oluşturdukları; “<u>İster ıslah etsin ister fesat yapsın, her ülke kendi halkı içindir.</u>” prensibini yerle bir eder. Tarih açık bir şekilde tekerrür eder: Bütün mülkün sahibi Allah’tır, mülkünün yönetimini dilediğine verir, dilediğinden de alır. O’nun bu konudaki hükmü; ırkçılık, milliyetçilik ve tevarüs eden haklara dayalı esaslar üzerine değildir. Aksine sadece ve sadece insanlığın hayrını ve mutluluğunu esas alan temeller üzerine dayalıdır (s.57):</p>
<p>“De ki; “Ey mutlak egemenlik sahibi Allah’ım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden de geri alırsın; dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağı Sensin. Elbette Sen istediğini yapmaya kâdirsin.” (Âl-i İmran 3:26).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bozuluşun nedenlerini bilmek ve bunlardan uzak durmak</strong></p>
<p>“İnsan hayatında bozuluşa neden olan unsurları dört ana başlık altında toplayabiliriz:</p>
<ul>
<li><strong>Allah’a isyan etmek; </strong>dünyadaki zulüm, adaletsizlik, düşmanlık, zorbalık ihanet vb. bütün ahlaki rezilliklerin kaynağıdır.</li>
<li><strong>Allah’ın hidayetinden yüz çevirmek; </strong>Allah’ın yolundan uzaklaşmak, insanı hayatın tüm alanlarında yerleşmiş olan temel ahlaki değerlerden uzaklaşmasına ve insanın O’nun yolunu terk etmesine neden olmaktadır. Bu uzaklaşma nedeniyle bireyler, toplumlar ve milletler <u>fırsatçılığa yönelirler</u>, dünya lezzetlerinin ve <u>arzularının peşinden koşmaya başlarlar</u>. Tüm bunların neticesinde hedeflerine giden yolda <u>helali ve haramı, meşru ve gayrimeşru olanı ayıramaz hâle gelirler</u>. Son olarak, <u>amaçlarını gerçekleştirmek için</u> en kötü yolları ve vesileleri kullanmaktan zerre kadar çekinmezler (s.115).</li>
<li><strong>Bencillik (egoistlik); </strong>bireyleri diğer <u>insanların haklarına saldırmaya yöneltir</u> ve etnik, millî ve sınıfsal ayrımcılıkları olabildiğince üst seviyelere çeker ve bunun neticesinde fesadın ve yıkımın farklı tezahürleri ortaya çıkar.</li>
<li><strong>Atâlet (kayıtsız kalma) veya nankörlük; </strong>bu durum insanın Allah’ın vermiş olduğu güç ve nimetleri gerçek anlamda kullanamaması ya da hak yerine batıl bir yolda kullanılması durumudur. Birinci durumda Allah’ın kanunu; yeryüzünün idaresini elinde tutan böyle tembel insanların bu yetkiyi uzun süre ellerinde tutmalarına müsaade etmemektir. Dolayısıyla onları yeryüzünün inşası konusunda daha iyi imkânlara sahip diğer insanlarla değiştirir. Diğer bir durum ise milletlerin <u>tahribatlarının miktarının imar çalışmalarından daha fazla olduğu</u> zaman idare ve önderlik koltuğundan azledilmeleridir. Bir meyvenin çekirdeğinin çıkarılıp atılması gibi bir kenara atılırlar ve genellikle <u>yapmış oldukları yıkımın ve tahrip edici programlarının kurbanı olurlar</u>.” (s.117).</li>
</ul>
<p><strong>İyi oluşun nedenleri bilmek ve bunlara riayet etmek</strong></p>
<p>“İnsanı hayatında mutlu edecek ve insanın hayatını bizzat üzerine ikame edeceği unsurları dört ana başlık altında sınıflandırabiliriz:</p>
<ul>
<li><strong>Allah korkusu; </strong>insanları hayatında rezilliklerden ve kötülüklerden alıkoyan ve onların fazilete ve ahlaki değerlere tutunmasını sağlayan tartışmasız tek temel dayanaktır. Bu korku, insan hayatının zamanla gelişmesi ve daha ileriye gitmesi için medeniyet ve uygarlık siteminin üzerine kurulması gereken insani değerlerden; <u>hakikat, adalet, sadakat, iffet, dürüstlük, hakiki bilgi, nefsine hâkim olma</u> diğer tüm <strong>faziletleri</strong> ve güzellikleri ortaya çıkaran yegâne nüvedir. Bu güzelliklerin ve erdemlerin Batılı devletlerin yapmış olduğu gibi belirli bir seviyede başka prensiplere bağlı olarak da ortaya çıkması mümkündür. Ancak bu şekilde belirli prensipler üzerine kurulan erdemlerin gelişim aşaması sadece belirli bir noktaya kadardır. Ayrıca onların ortaya koymuş oldukları temel prensipler değişime kapalı değerler olarak kabul edilemez. O hâlde Allah korkusu, insanları rezilliklerden ve kötülüklerden alıkoyup fazilet ve erdem yolunda kalmalarını sağlayan en sağlam tek temel esas alınmalıdır. Nitekim Allah korkusunun insanın bütün işlerinde ve muamelelerinde sadece belirli bir alanda değil çok geniş bir çerçevede büyük bir etki alanı vardır (s.119).</li>
<li><strong>Allah’ın yoluna tâbi olmak; </strong><u>insanın</u> bireysel, toplumsal, millî ve uluslararası gidişatının <u>sonsuz ve kalıcı ahlaki değerlere bağlı kalmasının tek yoludur</u>. Buna rağmen insanoğlu kendi ahlaki değerlerini kendisi oluşturmaya çalıştığı sürece iki farklı ahlaki ilke ortaya çıkar: Birincisi, ilan edip konuşmalarında övgüler yağdırmaktan geri kalmadıkları ilkeler, ikincisi ise uyduğu ve eylemlerini onun sınırları çerçevesinde ortaya koyduğu ilkelerdir. Sadece şahsi arzular ve millî çıkarlarla uyuşan ikinci tür ilkeler uygulamaya alındığı hâlde, kitaplara altın harflerle kaydedilen ilkeler ise sadece birinci türden ilkelerdir. Bu tür ilkeler, başkasından bir hak alınmak istendiğinde esas alınırken başkasının hakkının verilmesi söz konusu olduğunda göz ardı edilen ilkelerdir. Aynı şekilde bu ahlaki ilkeler, güç sahiplerinin ellerine geçen fırsatlara, arzularına ve değişip yenilenen ihtiyaçlarına göre her zaman değişime açıktır. İnsan; ahlakını mutlak prensipler üzerine inşa etmez ve aksine kendi <u>çıkarları doğrultusunda ahlaki ilkelerin değişkenlik gösterdiğini düşünürse</u>, bu durum bireyleri, milletleri ve halkları zulme ve düşmanlığa sürükler, bunun sonucunda da fesat ve bozgunculuk dünyada olabildiğince yayılır. Bunun tam tersi ise insana güven, barış, refah, huzur ve mutluluk sağlar (s.121). Ahlak için, herhangi bir kişinin çıkarlarına göre değişmeyen, <u>sadece hakkı esas alan ve insanın kesinlikle değişmeyeceğine inandığı kalıcı ilkeler</u> olması gerekmektedir. Sonra insan ister şahsi ister millî olsun veya ister ticaret, siyaset, savaş ve barışla alakalı olsun, hayatının her alanında bu ilkelere sımsıkı bir şekilde bağlı kalır. Kısacası Allah’ın kanunları gibi sapasağlam ilkeler bulamayacağımız çok net bir şekilde ortadadır. Bağlı kalınması kayıtsız şartsız kabul edilmemesi, uygulamaya konulmaması, değiştirilmesi veya tadil edilmesi hâlinde <u>insanın hürriyetinden taviz vermek zorunda kalacağı</u> yegâne vazgeçilmez formül Allah’ın gösterdiğidir (s.123).</li>
<li><strong>Şahsi, millî ve kavmî amaçlar ve arzular üzerine dayalı olmayan, hukuki olarak bütün insanoğlunun eşit olduğu insani bir sistem; </strong>böyle bir sistemde herhangi bir haksızlığa dayalı <u>imtiyazlar, etnik farklılıklar ve suni asabiyetler bulunmamakla </u>birlikte yine belirli bir gruba veya suni başka bir gruba has özel haklar da yoktur. Böyle bir sistemde herkesin gelişmesi, yükselmesi ve ilerlemesi adına <u>fırsat eşitlikleri bulunmakta</u>dır. Dünyanın dört bir yanındaki bireyler bu hukuki hakların kapsayıcılığı altında yaşamaya devem ederler ve bu sistemin sunduğu imkânlardan faydalanırlar.</li>
<li><strong>Sâlih amel; </strong>Yüce Allah’ın bizlere vermiş olduğu <u>güç ve nimetleri en doğru ve en güzel şekilde kullanmamız</u>dır (s.125).</li>
</ul>
<p>Bu dört maddenin ihtiva ettiği konular toplu bir şekilde “<strong>inşa </strong>veya<strong> salah</strong>” olarak isimlendirilmektedir. Erdemli bireylerden oluşan bir birlik olarak bizler için en hayırlı olan hep birlikte fesada neden olan unsurları ortadan kaldırmak, iyiliğin bütün türlerini insan hayatına kazandırmak ve insan hayatının her alanına iyiliği yaymaktır. Eğer bu çabalarımız başarıyla neticelenirse, bu ülkede yaşayanları sırat-ı müstakime sevk edecektir. Allah hiçbir zaman kullarına zulmetmez. O’ndan korkmanız ve O’na karşı saygılı olmanız için topraklarınızın idaresini burada yaşayan sizlerin ellerinden alır ve başka birilerine teslim eder. Eğer bu çabalarımız -Allah korusun- boşa çıkarsa bizlerin, sizlerin ya da bu topraklarda yaşayan diğer insanların akıbeti ne olur bilmiyoruz. <em>Lâ hawle we lâ kuvvete illâ billâh</em>: Allah’ın izni olmadan ne güç olur ne kudret!” (s.127).</p>
<p>Bu imtihan dünyasında konumunun ve görevinin bilincinde olan, salah/iyi oluş için çalışan, fesattan/bozuluştan uzak duran sâlih ve muslih insanlara selam olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-<strong>Mevdûdî</strong>. (2017). <strong>Salah ve Fesat</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/iyi-olmak-bozulmaktan-korunmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EBU ZEHRA’NIN “İSLAM BİRLİĞİ” MODELİNİ DEĞERLENDİRMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[ubeydg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2017 09:04:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasiler]]></category>
		<category><![CDATA[Acem]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Aynu Calût]]></category>
		<category><![CDATA[Baybars]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hilâfetu’r-Râşide]]></category>
		<category><![CDATA[el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Gerlof Van Vloten]]></category>
		<category><![CDATA[İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed S. Hatiboğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Pers]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=461</guid>

					<description><![CDATA[Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar ve bazen zorunlu geçiş cümleleri ilave ederek orijinal fikri ve kurguyu muhafaza ederek okuyucuya aktarmaya gayret ediyorum. Koyduğum çerçeveyi olabildiğince ince ama sağlam tutarak yazı dizileri oluşturuyorum. Bu gayretimle eş zamanlı olarak birkaç kitabın materyalini de bir taraftan hazırlamış oluyorum. Dolayısıyla dizi yazılarda sadece bir yazı okunduğunda noksan kalan hususlar ya da başka bazı mahzurlar ortaya çıkabilmektedir. Ancak, takdir edersiniz ki tam sayfa da olsa bir gazete sayfasını daha fazla zorlamak mümkün değildir. Geçtiğimiz dört hafta boyunca allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları arasında Arapça ve Türkçe metinleri bir arada çıkan “İslam Birliği” kitabını ana hatlarıyla özetlemiştim.</p>
<p>Özetle iktibas formatında sizlere sunduğum yazılara çok kıymetli yorum ve değerlendirmelerle katkı yapan hocalarım, dostlarım, okuyucularım oldu. Bir kısmı şahsi sitemde yayımlanan yazıların altına yorum şeklinde düşülen bu katkıları yine özetle bu haftaki yazımda değerlendirmek istiyorum. Zira, bu pek kıymetli katkılar yazıların amaçladığı fikrî kıvamın daha sağlıklı teşekkül etmesi açısından önem arz etmektedir.</p>
<p>Elektronik posta, vatsap, yazı altında yorum ve telefon yoluyla ya da yüzyüze kanaatlerini paylaşan tüm dostlarıma can u gönülden şükranlarımı sunarak, son dört yazıya ilişkin bazı yorum ve katkıları sırasıyla ve özetle takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’nin Tarihçesini Ebu Zehra’dan Okumak</strong></p>
<p>İlk yazıyla ilgili olarak Prof.Dr. Muhammed Ebu Zehra’dan 11 madde halinde özetle iktibas ettiğim “İslam Birliği” düşüncesinin ondört asırlık tarihçesine yapılan yorum ve katkılardan bir tanesini özetle aktarmakla yetineceğim. Muhterem Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt hocamın uzun, detaylı, gerekçeli ve belgeli değerlendirmesinin -yer tahdidi nedeniyle- bazı okurların da itiraz sadedinde yorum yaptığı hususlara ilişkin bölümlerini sizlerle paylaşıyorum:</p>
<p>“- Merhum Muhammed Ebû Zehre’nin; “Müslümanlar, bir araya gelmekten sakınan, birbirine düşman devletçiklere bölündükten sonra Arapçanın yerini eski yerel diller almaya başladı. Dil konusunda yaşanan ayrılık, Müslümanlar arasındaki <u>parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olması</u>nın en belirgin işaretiydi.” ifadeleri tarihî gerçeklerle uyuşmayan bir yargıdır. Müslümanların, fethettikleri yerlerin yerel dilleri yerine Arapçayı koymaları, tamamen hicrî beşinci asırda gerçekleşmiş bir olgudur. Emevîler dönemi boyunca, valiler emirnamelerini Yunanca yazmak zorunda kaldılar, Doğu Roma ve Perslerden kalan bürokratlarla yönetimi yürüttüler ve o dönemde Araplardan başka Arapçayı konuşup anlayabilen hiçbir milletten söz edilemez. Kaldı ki, el-Hilâfetu’r-Râşide döneminin yarısından sonra başlayan ilk ihtilaflarda da Arapça konuşmayan Müslümanların hiçbir dahli yoktur. Ayrıca, Hâricîlerin tamamı, orijinal ve hiç şehir görmemiş bedevî Araplardır. Buna göre, eğer “Müslümanlar arasındaki parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olmasının en belirgin işareti dil konusunda yaşanan ayrılık” olsaydı Arab’ın en fasihi olan İmam Ali (r.) Hâricileri ikna ederdi.” (Dimitri Gutas, Yunanca Düşünce Arapça Kültür, Bağdat’ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Dönem Abbâsi Toplumu, çev. Lütfü Şimşek, Kitap Yayınevi, 5. Basım, İstanbul, 2011).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Şia ve Sünniler arasındaki ihtilafın ve Müslümanların küçük devletçiklere ayrılmasının sancıları sürerken <strong>Mo</strong><strong>ğ</strong><strong>ollar</strong> İslâm topraklarının üstüne çullandı ve Bağdat’taki Abbasi hilafetini yok ettiler. Hilafetin yıkılmasından sonra Şam’ı işgal ederek bu diyarlar İslâm düşmanlarıyla dolup taşana dek İslâm topraklarında ilerlemeye devam ettiler.” yargısı da tarihi gerçeklerle çelişmektedir. Doğrusu, Emevîlerin fethettikleri yerlere bir ilave yapmayan Abbâsiler, miras olarak kondukları toprakları, hiçbir zaman tam bir birlik hâlinde yönetemediler. Genellikle Pers bürokratların elinde götürülen yönetim, çoğu Türk ve Çerkes olan Orta Asya ve Kafkas kökenli paralı askerlerin eliyle iç ve dış güvenliği sağladılar. Ayrıca Moğollar, Kafkas kökenli Baybars tarafından Aynu Calût’ta bozguna uğratılınca, Suriye ve Şam’a girme imkânını elde edemediler.</p>
<p>&#8211; Osmanlı Devleti, halkı Müslüman olan hangi Arap ya da Acem beyliklerinden cizye almış, Ebû Zehre bu kanaatini hangi delile dayanarak söylemektedir, gerçekten de öğrenmek isterim. Tam aksine, ganimetçi Arap Emevîlerinin gerek Orta Asya’da gerekse Kuzey Afrika’da, yeni Müslüman olmuş halkları, tam Müslüman olmadıkları gerekçesiyle, yeniden fethedip, mallarını ganimet, kızlarını cariye olarak gasp ettiklerine, tarihte fazlaca örnek vardır. (Gerlof Van Vloten (1866-1903), Recherches sur La Domination arabe, le Chiitisme et les Croyances messianiques sous le Khalifat des Omayades, Amsterdam, 1894. trc. Mehmed S. Hatiboğlu, Emevî Devrinde Arab Hâkimiyeti, Şîa ve Mesîh Akideleri Üzerine Araştırmalar, A.Ü.İ.F.Y. No: 172, Ankara, 1986. Ayrıca “Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî” adlı doktora tezimdeki “Hâricî Ayaklanmaları” ve “İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması” başlıklı bölümlere bakılabilir. A.V. Kurt).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Tarih, Osmanlı Devleti gücünün doruklarında iken ve denizlerde özgürce dolanan bir donanmaya sahipken Endülüs İslâm Devleti’nin yıkılışına karşı sessiz kalmasını asla unutmadı.” yargısı da tarihî hakikatlerle uyuşmamaktadır. Şayet o sırada, yeni yeni kurulmakta olan Kemal Reis (ö. 916/1510) ve Burak Reis (ö. 904/1499) komutasındaki Osmanlı Donanması Akdeniz’de olmasaydı, şu anda Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Arap ve Berberi Müslümanlar kalmazdı. Ayrıca, Endülüs’te yenilgiye uğratılan Müslümanlarla sürülen Yahudilerin bir kısmı, bu deniz desteği olmasaydı İslâm dünyasının tercih ettikleri yerlerine yerleşme imkânına asla sahip olamazlardı. (TDV İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri).</p>
<p>Son olarak, Ebû Zehre’den “İslam Birliği” fikrinin tarihçesine ilişkin madde madde iktibas edilen çok kıymetli özetler, ilk baskısı 2013’te, Lübnan’da, el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî tarafından yapılmış olan, es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh’ın, “<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye Hutuvât Nahve’t-Tatbîk</em> (İslam Birliği: Uygulamaya Dönük Adımlar)” adlı eseriyle karşılaştırılarak müzakere edilirse daha birleştirici bir sonuç alınması mümkün olacaktır.” (Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’ni Muttaki Ulema Önderliğinde Tesis Etmek</strong></p>
<p>“İslam, insanlık için indirilmiş en mükemmel bir hayat nizamı olduğu ve onu kabul eden İslam Milletinin de dünyaya nizam verecek yegâne hâkim güç olması gerektiği hâlde günümüzde Müslümanların sefalet içinde yaşamaları, Müslümanların İslam’ı anlamada ve yaşamada bir noksanlıkları olduğunu göstermektedir. İnancının temel umdesi <strong>tevhit</strong> olan bir İslam toplumunun <u>tefrika bataklığında çağdaş müşriklerin zulmü altında inlemesi</u> akıl ve mantıkla bağdaşacak bir durum değildir. Onlarca yıl önce Müslümanların birliğini sağlamak için bir teklifte bulunan Muhammed Ebu Zehra&#8217;ya katılıyorum. Konu güncellenerek <u>bütün İslam ülkelerinden bir <strong>ulema heyeti</strong> oluşturup ilmî bir çalışma yapılması bu ümmet üzerine bir vazifedir</u>. Dünyada aydınlık bir gelecek için bu ümmetin birliğine ihtiyaç vardır. Bu gibi çalışmalar inşaAllah bu konunun fitilini ateşlemiş olur.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik, Düşünsel ve Kültürel Boyutlarda Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>“İslam bütün dinlerin üstünde mükemmel bir din, bütün ideolojilere en akılcı cevap veren bir düşünce sistemi, bilim ne kadar şüpheden arındırılmışsa onunla o kadar arkadaş, sanatla evreni birleştiren, en ilkel toplumları eğiterek dünyada yeni bir medeniyet ortaya koyan bir nizamdır. Üstelik bu nizamın yayıldığı coğrafyaya baktığımız zaman yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir. Bu <u>yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yerli yerinde kullanıldığı zaman dünyada hiçbir Müslüman aç kalmaz ve ülkelerin en müreffeh toplumu olurlar</u>. Bu imkânlara rağmen açlık ve sefalet bu ümmetin başındadır!</p>
<p>Bu ümmetin nüfus yapısına baktığımız zaman Batı toplumuna göre daha genç, daha dinamik ve daha zekidir. Bu ümmetin gençliği değerlerine bağlı olarak eğitilmiş olsa, değil ümmetin selameti, üç asırdır Batı medeniyeti tarafından talan edilmiş gezegenimiz kurtulur. Ne yazık ki bu ümmetin gençliği İslam’ı karalamak için Batılı ağa babaları tarafından terörün kucağına itilmiştir. Bu ümmet İslam’dan uzak yaşamaktadır.</p>
<p>Bunca imkâna rağmen bu ümmet neden sefalet içinde düşmanları tarafından ezilmektedir? Bu soruya cevap olarak Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce tespit ettiği sorunlar hâlâ yerinde duruyor. <strong>Sorun Müslümanın İslam’ı şartsız anlayarak teslim olmamasından kaynaklanmaktadır</strong>. Tağuti güçler Müslümanları ezerken biz hâlâ ırk, mezhep, meşrep ayrılıkları içinde birbirimiz yemekteyiz. Asabiyet iliklerimize o kadar işlemiş ki iyi kötü ümmetin birliğini sağlayan Osmanlı’yı böldük ve onun topraklarında kırk üç devletçik olduk, yetmedi hâlâ ırkçılıkla parçalanmaya çalışıyoruz. İslam’ı da kendi asabiyetimize göre yorumluyoruz. Bir de her biri ayrı telden çalan meşreplerimiz var. Başlarında <u>olağanüstü özelliklere sahip(!) sözde kanaat önderleri dini kendi makam ve mansıpları doğrultusunda yorumlayarak bu ümmeti darmadağın etmişlerdir</u>.</p>
<p>Artık yeter; bu menfur sorunları ortadan kaldırarak bu ümmeti İslam’la buluşturmak gerekir. Bu kutlu eylemi gerçekleştirmek için Müslüman âlimlere, siyasetçilere, sanatçılara çok iş düşmektedir. Her İslam ülkesinde <u>Müslüman âlimler geniş yelpazeli bir heyet oluşturarak İslami anlayışta birlik ve farklılıklarda hoşgörüyü hâkim kılmalıdırlar</u>. Ümmetin birliğini sarsan istismarcı şarlatanlara meydan vermemelidirler. Ümitsiz olmaktan Allah’a sığınırım, inşaAllah bir gün bunların hepsi gerçekleşecektir.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Millet-i İslam Camiası”nı Kurabilmek</strong></p>
<p>“Müslümanlar şahsi çıkarlarını ve meşrebini imanının ve Allah&#8217;ın emirlerinin önüne geçirmez ise Müslümanca bir tavır ortaya koymuş ve ittihat için en büyük adımı atmış olurlar. Fertte başlayan bu bilinç toplumu kuşattığında Allah’ın izniyle yazınızda çeşitli isimlerle isimlendirdiğiniz o İslam Birliği kurulur.” (N. Yavuz).</p>
<p>“İnanç esaslarının birinci şartı <strong>tevhit</strong> olan bu ümmetin birbirini yiyen bin bir fırkaya bölünmüş olması Müslümanların İslam’la olan bağlarını sorgulanmalarını gerektirmektedir. Bu ümmet <u>dinini okur, öğrendiğini düşünür, düşündüğünü yaşar; sonra da kendi gibi yaşayanlarla toplumunu kurarsa</u> Allah bunun karşılığını elbette verecektir. Muhammed Ebu Zehra’nın onlarca yıl önce vurguladığı gibi Müslümanlar <u>tefrikaya giden bütün yolları tıkamalı; fitneden, nifaktan hassasiyetle kaçınmalıdır</u>. Farklılıklarımızı tevhit inancı içinde zenginliğimiz kabul etmeli ve tevhit inancını toplum yapısına yansıtmalıyız. Aksi takdirde birbirinin kusurlarına razı olmayan bu ümmet haçlı sürülerinin bombaları altında ezilmeye devam edecektir.</p>
<p>Günümüz şartlarına göre dünya Müslümanlarının <u>tek devlet</u> olmasının bir anlamı yoktur. Demokratik yollardan İslami hükümetlere kavuşan ülkeler önce ekonomik bakımından, sonra savunma alanında birlik olurlar ve en son siyasi birlikteliği tesis ederler. Tevhit inancına yakışır bu birlik de dünyadan zulmü ve sömürüyü kaldırır. İnsanlık rahat bir nefes alır. Zira, <u>dünya Müslümanların nefesine muhtaçtır</u>.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ebu Zehra’nın “İslam Birliği” Eserinin Altmışlı Yılların Başında Yayımlandığını Hatırda Tutmak</strong></p>
<p>Dönem başkanlığını hâlen Türkiye’nin yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatı’nı gerçek bir “İslam Birliği”ne dönüştürmenin imkânı ayrı bir çalışmanın konusu olup farklı birçok öneri yanında öne çıkardığım “<u>Millet-i İslam Camiası</u>” terkibini garipseyen bir akademisyen hocama, Ebu Zehra’dan özetle iktibas ettiğim yazılarımın başında -eserin 60 yıl öncesinin şartlarında yayımlandığı notunu düştüğümü hatırlatıyorum.</p>
<p>Üstad Ebu Zehra’nın “İslam Birliği”ne ilişkin görüşlerini özetleyen yazılarıma iki ayrı profesörden, ümmetten ümitleri kalmadığı, bizi ancak Allah’tan gelecek bir mucizenin kurtarabileceği, İslam birliğini ütopya gördükleri, Müslümanların daha İslamiyet’in ne olduğunu bilmedikleri, belki menfaat görürlerse böyle bir birlikte yer alabilecekleri mealinde yorumlar geldi.</p>
<p>En çetin şartlarda bile umudumuzu muhafaza etmek psikolojik bir eşiktir. Bu eşiğin altında kalan hiçbir girişimin muvaffak olması beklenemez. Çünkü o baştan kaybetmiştir. Allah’ın yasakladığı yeis hâlidir bu. Kurtuluş umudunu mucizeye bağlamak da yöntem olamaz, zira mucize bir hayat tarzı değildir. Sosyal hayatta geçerli olan sünnetullah’tır, Allah’ın kâinata, tarihe ve topluma koyduğu değişmez yasalarıdır. Bu yasaları çiğneyen, her kim olursa olsun bedelini ağır öder.</p>
<p>Uzun soluklu faaliyetlerle, insanca, medeni bir hayatı ilkeli bir yürüyüşle birlikte inşa etme çabamızı sürdürmek ve her daim Allah’ın huzurunda olduğumuz bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmek, O’nun dışında hiçbir varlıkta ilahi güç vehmetmemek icap etmektedir.</p>
<p>Mevcut vahim görüntümüze rağmen en yüksek düzeyde ümitvar olmamız gerekir. Müslümanlar perişan olmalarına yol açan büyük hatalarından mutlaka dersini alacak, vaziyeti akl-ı selim ile değerlendirip tüm sorunlarımıza kalıcı çözümler geliştirecektir. Bizim bütün bir İslam âlemi olarak içine itildiğimiz fitne ateşine yeni odunlar taşımadan bu ateşi bir an önce söndürecek, ümmetin garip evlatlarını iki asırlık sömürge sürecinden kurtaracak ve sağlıklı bir ümmete dönüşmesinin zeminini oluşturacak bir mücadele yürütmekle mükellefiz. Büyük insanlık ailemizin ihtida edecek fertleri de elbette ümmetin derlenip toparlanmasında önemli katkılar yapabilecektir. Bir ucundan toparlanmaya ve ayağa kalkmaya başladığında İslam ümmeti mevcut sorunlarını hızla çözebilecek potansiyeli bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p>Yazılarıma olması gereken kıvamı verdikleri için tüm katkı sahiplerine şükranlarımı sunuyorum. Ümitvarız, doğru soruları sorup acı cevaplarla yüzleşmeye başlayan ümmetimiz, kendisinden beklenen rolünü üstlenecek, sadece kendisinin değil bütün bir insanlığın dertlerine deva olacak adil bir nizamı mutlaka tesis edecektir. Rabbim bizlere inisiyatif alarak izzetimizi yeniden kuşanabilme liyakati bahşetsin.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 208 s.</li>
</ul>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Konya: Esra Yayınları.</li>
</ul>
<ol>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/</a></li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PSİKOLOJİK, DÜŞÜNSEL VE KÜLTÜREL BOYUTLARDA  BİRLİĞİ SAĞLAYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 09:22:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[anlaşmazlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[din kardeşliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[görüş birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kaynak birliği]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel mirasımız]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[mezhepçi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[müminler]]></category>
		<category><![CDATA[tefrika]]></category>
		<category><![CDATA[tek bir ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet Birliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=455</guid>

					<description><![CDATA[Ümmet-i Muhammed’in sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin allâme Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce yayımlanmış olan “İslam Birliği” adlı eserinde yer alan tespitlerinin aradan geçen yarım asırlık süreye rağmen günümüzde neredeyse birebir geçerli olması, kendisini İslam’ın âlimi, mütefekkiri ve önderi gören münevver tabakanın ciddi bir özeleştiri yaparak meseleyi neden ileriye götüremediklerini en azından kendi kendilerine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ümmet-i Muhammed’in sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin allâme Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce yayımlanmış olan “İslam Birliği” adlı eserinde yer alan tespitlerinin aradan geçen yarım asırlık süreye rağmen günümüzde neredeyse birebir geçerli olması, kendisini İslam’ın âlimi, mütefekkiri ve önderi gören münevver tabakanın ciddi bir özeleştiri yaparak meseleyi neden ileriye götüremediklerini en azından kendi kendilerine izah edebilmelerini zorunlu kılmaktadır:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Müminlerin Tek Bir Ümmet Olduğuna İman Etmek </strong></p>
<p>“İslam birliği, her müminin arzulaması gereken ilahi bir gayedir. Müminlerin tek bir ümmet olduklarına iman etmeyen bir kimse, Kur’an ayetlerine karşı çıkmış, onun hikmetine muhalefet etmiş ve davetinden uzaklaşmış olur. İşlediği bu fiille Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere karşı çıkan kimseler güruhuna katılmış olur.</p>
<p><u> </u></p>
<p><u>Hizip</u><u>ç</u><u>ilik</u>, İslam’ın kesin bir surette yasakladığı ve bizden önce gelip geçmiş iki ümmet olan Yahudi ve Hıristiyanları bu işi yapmaları sebebiyle kınadığı bir günahtır. Aynı günahın bizim dinî ve siyasi düşünce tarzımızı olması gerekenin dışında bozuk şekillere sokması durumunda <strong>yapılacak tek </strong><strong>ş</strong><strong>ey yeniden Kur’an’ın kılavuzluğuna y</strong><strong>ö</strong><strong>nelmemiz</strong>dir. Ancak bu şekilde daha doğru bir yola girmiş oluruz ki bu yöneliş bizleri izzet ve yüceliğe ulaştırır. Zira; “Asıl şeref, Allah&#8217;a, O&#8217;nun Elçisi&#8217;ne ve inananlara aittir, ama ikiyüzlüler bunun farkında değildirler.” (Münâfikûn 63:8).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tefrikaya Yol Açan Etkenlerden Uzak Durmak</strong></p>
<p>Geçmişte çeşitli sebeplerle birbirimizden uzaklaşmış olsak da şimdi bu <strong>ayrılı</strong><strong>ğ</strong><strong>ı bertaraf etmemiz ve tefrikaya g</strong><strong>ö</strong><strong>t</strong><strong>ü</strong><strong>ren etkenlerden uzak durmamız</strong> gerekmektedir. Ancak bu şekilde <u>ırkçılık, milliyet</u><u>ç</u><u>ilik ve entelekt</u><u>ü</u><u>el tutkular</u> gibi <u>ayrılık sebeplerinden kurtulmu</u><u>ş</u> oluruz. Zira bunlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı koparır; bir araya gelmesini zorunlu kıldıklarının arasında ayrımcılık çıkarır; korumamız ve gözetmemiz gereken değerleri yok eder (s.79).</p>
<p>Çeşitli sebeplerden kaynaklanan <strong>anlaşmazlıklar</strong>, düşünce, madde ve mana bazında ayrılıklar meydana getirmiş ve tüm bunlar Müslümanlar arasında ciddi parçalanmalara yol açmıştır. Öyle ki Müslüman kimse fikrî boyutta ayrılığa düştüğü din kardeşine Allah’ın şeriatına göre hakikate ulaşmayı arzulayan bir muhalif değil de <u>her an saldırmak i</u><u>ç</u><u>in bekleyen bir d</u><u>üş</u><u>man</u> gözüyle bakmaya başlamıştır. <u>Mezhep</u><u>ç</u><u>i d</u><u>üşü</u><u>ncedeki taassup</u>, sahibini dinin özüne ve kesin bilgiye destek olmak yerine kendi mezhebinin üstün gelmesine odaklanacak hale getirmiştir. Tarih, geçmişte İslam’ın birliğini yıkan ve Müslümanları şiddetli bir şekilde birbirine düşüren bu durumun etkilerini kaydetmiştir. Hattâ bazı dönemlerde <u>birbirlerinin sapkınlık </u><u>ü</u><u>zere olduklarına inanmaları sebebiyle</u> iki fırka arasında gerçekleşen katliamlara şahit olduk (s.81).</p>
<p>Dinin özünde ve hakikatinde değil de <u>anla</u><u>ş</u><u>ılmasında</u>ki düşüncelerinden ötürü birbirleriyle savaşa girişen bu kimselerle <strong>güya Allah’a yakınla</strong><strong>ş</strong><strong>mak adına </strong><strong>ö</strong><strong>z karde</strong><strong>ş</strong><strong>ini katletmek</strong>ten geri durmayan Âdem’in oğlu Kâbil arasında ne kadar da büyük bir benzerlik vardır!</p>
<p>Günümüzde birbirleriyle çekişen Müslümanlar arasında <strong><u>karde</u></strong><strong><u>ş</u></strong><strong><u>i aleyhinde konu</u></strong><strong><u>ş</u></strong><strong><u>mamak</u></strong><u> i</u><u>ç</u><u>in diline mukayyet olan</u> birini görmek mümkün değildir! Aynı şekilde <u>aramızdaki ayrılıktan </u><u>ö</u><u>t</u><u>ü</u><u>r</u><u>ü</u><u> pi</u><u>ş</u><u>manlık duymamız</u> ve gerçek imanın ancak <u>toplumdaki selamet</u>le mümkün olduğunu anlamamız için bize özel bir karga gönderilmesini mi bekliyoruz?! (s.83).</p>
<p>Bizler geçmişte <u>ırk</u><u>ç</u><u>ı etkenler</u>, fikrî tartışmalardan doğan <u>tarafgir d</u><u>ü</u><u>rt</u><u>ü</u><u>ler</u> veya İslam’a karşı önceki asırlardan kalma <u>cahiliye adetleri sebebiyle ihtilafa d</u><u>üş</u><u>erdik</u>.</p>
<p>Şimdi ise birbirimize muhalefet ediyoruz. Çünkü bizim ayrı düşmemizi arzulayan dış güçler içimize ayrılık tohumları ekiyor, bizlerse Müslümanlar dışında bazı kesimlerle sıcak dostluklar kurmaya çabalıyor ve onlardan destek bekliyoruz! (s.85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Kardeşliğine Dayalı Bir “Ümmet Birliği” Kurabilmek</strong></p>
<p>İslam, Allah’ın “Müminler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!” âyetinde ve Rasulü’nün “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu tehlikede bir başına bırakmaz, onu düşmana teslim etmez…” (Buhârî, Mezâlim 3 vd.)” hadisinde anlatıldığı gibi <u>genel bir <strong>din karde</strong></u><strong><u>ş</u></strong><strong><u>li</u></strong><strong><u>ğ</u></strong><strong><u>i</u></strong>ne davet eder. Bu mesajı veren daha birçok âyet ve hadis mevcuttur. Din kardeşliğini benimsemeyen ve her İslam ülkesinde karşılaşabileceğimiz bazı kimseler, İslam birliğinin önünde duran en büyük engellerdir (s.91).</p>
<p>Bunlar gayrimüslim politikalarına tâbi olmayı tercih ederler. Bu politikalar ise Müslümanları birleştirici değil <u>b</u><u>ö</u><u>l</u><u>ü</u><u>c</u><u>ü</u><u> bir metot</u> izler. Müslümanları, yeryüzünde <strong>tek bir </strong><strong>ü</strong><strong>mmet</strong> olarak kendi değerlerini savunan ve onların amaçlarına engel teşkil eden bir güç olarak görmek istemezler. Bilakis İslam’ın zayıf düşürülmesi, kendilerinin ise yegâne güç sahibi olmaları hırsıyla İslam toplumunun paramparça olması, envaı çeşit gruplara bölünmesini için gece gündüz çalışırlar. İşte, birliğe götüren yolların ilki bu yerli engellerin ortadan kaldırılması için İslam kardeşliğini benimsemeyenlerin ellerindeki otoritenin geri alınmasıdır. Aksi takdirde yeryüzünü büyük bir fitne ve fesat kaplayacaktır. Fitne ise her zaman istenmeyen sonuçlar doğurur ve hedefin dışındaki yollara sevk ederek nihayetinde bizi olması gerekenin aksi yöne götürür (s.93).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik, Düşünsel ve Kültürel Boyutlarda Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>Gerçek birlik, <u>psikolojik ve fikrî boyutta bir olmak</u> ve dinin genel toparlayıcılığını hissetmektir. Tevhid dini olan İslam’a inanan ve Kur’an’ın hükmüyle tek bir ümmet olan kıble ehli insanlar arasında gerçekleştirilmeye en layık olan <u>vahdet</u>tir. Nebî (s) İslam kardeşliğinin millî kardeşlik ve bölgesel birliktelikten çok daha üstün olduğunu öğretmek için İranlı Selman ile Habeşistanlı Bilal’i Arap Müslümanlarla kardeş kılmıştır (s.101). İşte, Müslümanlar arasında kurulan bu din kardeşliği bağı, ancak <strong>ırk</strong><strong>ç</strong><strong>ılık</strong> harekete geçtiğinde; her topluluk kendi kavmini ihya etmeye çalışıp milliyetçiliğini ilan ettiğinde darmadağın olur (s.103).</p>
<p>İslam dini her daim birlik olmamızı emrettiği halde tarih boyunca bölünme ve şiddet dönemlerinde soy birliğine yönelme konusundaki yanlış tutum ve davranışlar sürüp gitti. Günümüzde birliği sağlayacak başlıca unsur <u>ge</u><u>ç</u><u>mi</u><u>ş</u><u>te ve g</u><u>ü</u><u>n</u><u>ü</u><u>m</u><u>ü</u><u>zde b</u><u>ö</u><u>l</u><u>ü</u><u>nmeye yol a</u><u>ç</u><u>an tüm sebepleri ortadan kaldırmak</u>tır. Nitekim geçmişte birliği bölen kralların koyduğu sınırlar iken modern zamanlarda birlik bir yandan bu sınırlar tarafından zarar görmekte, diğer yandan Batılıların bize telkin ettiği ve içimizden bazılarının da tabi olduğu bu sapkın görüşlerce tahrip edilmektedir. Günümüzde Müslümanlar arasındaki bölünme her bir Müslüman halkın bir diğerinin içinde bulunduğu şartlardan bîhaber olmasıyla daha da şiddetlenmektedir. Bu sebeple pratik açıdan <strong>birliği ger</strong><strong>ç</strong><strong>ekle</strong><strong>ş</strong><strong>tirecek adımlar</strong>ın üç farklı alanda yoğunlaştığını düşünüyoruz:</p>
<p>1- Müslüman toplumlar arasında <u>entelekt</u><u>ü</u><u>el ve psikolojik bir birlik</u> oluşturulmalıdır. Bu birlik ancak İslami düşünceyi bir araya getiren, ümmetin geçmişini araştıran, hayata dair meselelerde bir ortak nokta bulmak ve tüm İslami gruplar arasında yakınlık kurmak için şer’î hükümleri tanımakla meşgul olan <strong>ilmî bir heyet</strong> tarafından gerçekleştirilebilir.</p>
<p>2- İslam ülkeleri arasında <u>ortaya </u><u>ç</u><u>ıkmı</u><u>ş</u><u> veya </u><u>ç</u><u>ıkabilecek her t</u><u>ü</u><u>rl</u><u>ü</u> <u>ç</u><u>eki</u><u>ş</u><u>menin engellenmesi</u> için çalışmalar yürütülmelidir.</p>
<p>3- <u>Müsl</u><u>ü</u><u>manlar birbirlerini yakından tanımalı</u>dır. Bu ihtiyacı karşılamada en etkili araç ise Kur’an’ın ve Sünnet’in dili olan Arapçadır. Eğer Arap dili ihya edilirse birlik de ihya olmuş olur (s.105-107).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinin Ana Kaynağı Olan Kur’an’ın Etrafında Toplanmak</strong></p>
<p>Düşünsel, kültürel ve psikolojik birliğin sağlanması, bir inşa sürecinden çok insanların yönlendirilmesi ve bir araya getirilmesine ihtiyaç duyar. Bir araya gelmeye, yönlendirilmeye veya düzenlenmeye gerek duymayan bu entelektüel birliğe götüren sebepler <strong>kaynak birliği</strong>, bu kaynak hakkında varılan <strong>g</strong><strong>ö</strong><strong>r</strong><strong>üş</strong><strong> birli</strong><strong>ğ</strong><strong>i</strong> ve mutabık kalınan ortak görüş etrafında<strong> toplanma</strong>dır (s.109-111).</p>
<p>Müslümanlar, asla değişme ve başkalaşım kabul etmeyen <strong>Kur’an</strong> ve onun muhkem âyetlerini kendileri için beslenilecek <strong>yeg</strong><strong>â</strong><strong>ne kaynak</strong> olarak görmekte ittifak etmişlerdir:</p>
<p>“Hiçbir anlam ve amacından saptırma çabası ona ne önünden açıkça ne de ardından gizlice ilişemez: Zira o (Kur’an), her tür övgüye lâyık, hükmünde tam isabetli olan (Allah) tarafından indirilmiştir.” (Fussilet 41:42).</p>
<p>Nebî’nin de (s) bunu destekleyen hadisleri vardır. Eğer bazı gruplar rivayetler konusunda ihtilafa düşerlerse üzerine mutabık kalınacak olan; temel dinin direği, İslam’ın fıkhı ve hakkında <strong>ittifak edilmiş h</strong><strong>ü</strong><strong>k</strong><strong>ü</strong><strong>mler</strong>idir. Eğer İslami usullerde tek bir hükme ve bu usullere işaret eden sünnetin tamamını kabul etme sonucuna ulaşırlarsa <u>hedef birli</u><u>ğ</u><u>i sa</u><u>ğ</u><u>lanır ve k</u><u>ü</u><u>lt</u><u>ü</u><u>rel birli</u><u>ğ</u><u>in temeli</u> herhangi bir hoşnutsuzluk, inatlaşma ve kötü lakaplar takma gibi zaaflar olmaksızın <u>sa</u><u>ğ</u><u>lamla</u><u>ş</u><u>ır</u>. Çeşitli anlaşmazlık türlerinin ortaya çıkmasının ve etkisini hâlen sürdürmesinin bir zararı yoktur. Zira bu, sadece kültürdeki farklılıktan değil bazen <u>d</u><u>üşü</u><u>nce darlı</u><u>ğ</u><u>ından</u> bazen de <u>d</u><u>üşü</u><u>ncedeki derinlikten</u> doğan bir sonuçtur (s.113).</p>
<p>İslam topraklarında birçok grup ve mezhep, çeşitli konularda ihtilafa düşmüş olsa da <u>fikrî, k</u><u>ü</u><u>lt</u><u>ü</u><u>rel ve psikolojik birli</u><u>ğ</u><u>in tohumunun t</u><u>ü</u><u>m </u><u>İslam</u> <u>ü</u><u>lkelerinde varlı</u><u>ğ</u><u>ını s</u><u>ü</u><u>rd</u><u>ü</u><u>rd</u><u>üğü</u> şüphe götürmeyen bir hakikattir. Ancak bizlerin gerçekleşmesini istediğimiz durum bu <u>eğilimlerin birle</u><u>ş</u><u>tirilmesi</u>, sağlanan <u>birli</u><u>ğ</u><u>in geli</u><u>ş</u><u>tirilmesi</u> ve <u>fikrî birlik sa</u><u>ğ</u><u>lamı</u><u>ş</u><u> bir toplumun kurulması</u>dır (s.115).</p>
<p>Mümin toplumun yapması gereken, sapkın kimseyi kendisini kuşatan bilinmezlik içerisinde çırpınır hâlde bırakmak yerine ona doğru yolu göstermektir. Yabancıların henüz insanlar arasından seçip kendi emellerine göre yetiştirme fırsat bulamadığı bu kimselerin içlerinde, ihlâsın özü sabit olarak bulunur. Zira bunlar <u>do</u><u>ğ</u><u>ru yolu bulma konusunda hataya d</u><u>üş</u><u>m</u><u>üş</u><u> hakikat talebeleri</u>dir. O halde bizlerin onları dosdoğru yola yönlendirmesi gerekir. İmam Ali (kv) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hakkı isteyen kimse hata etse de, bâtılı isteyip de isabet eden kimse gibi olmaz.” (s.117).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültürel Mirasımızı Bir Sarraf Titizliğiyle İnceleyip Ayıklamak</strong></p>
<p>Kültürel mirasımızı tıpkı bir sarraf titizliğiyle incelememiz gerekir. Bir taifeyi diğerinden ayırt etmek için bu zengin mirasa yönelik incelememizi şu üç sonucu elde etmek için yapmalıyız:</p>
<p>1- <u>Ü</u><u>mmetin</u> bu gününden hareketle <u>geçmi</u><u>ş</u><u>ine ula</u><u>ş</u><u>mak</u>. Zira her bir medeniyetin geçmiş ve bugününü birbirine bağlayan kendine mahsus bir düşünce tarzı ve mirası vardır. İslam bilgesi, son asırda İslam birliğine davet edenlerin ve İslam beldelerinin her köşesinde entelektüel bilinci arayanların ilki olan Seyyid Cemaleddin Afgani’nin dediği gibi ‘İslam ümmetinin sürekli olarak ilerlemesi <strong>tarihle ba</strong><strong>ğ</strong><strong>lantılı olma</strong>yı gerektirir.’</p>
<p>2- İslam âlimi, karşısına çıkan görüşlerden hiçbirine <strong>tarafgir olmama</strong>lıdır. Aksi takdirde bu tavrı, geri kalan görüşlere yönelmesini ve onların içeriğini araştırmasını engeller (s.119).</p>
<p>3- İslami grupların birbirlerine <strong>yakınla</strong><strong>ş</strong><strong>ma</strong>sını sağlamak. Her bir grubun diğerlerinden ayrılan yönleri açısından -bölünme kabul etmeyen bir bütünün parçaları olarak- İslami mirasın incelenmesi Müslüman grupları birbirine yakınlaştıracaktır. Böylece İslam’ın mazisinden günümüze miras kalmış gayr-ı tabii karmaşa giderilebilecektir (s.121).</p>
<p>Günümüzde sürmekte olan sınıfsal ayrılık, ırkçı eğilimi andırmaktadır. Çünkü İslam’ı tuzağa düşürmek isteyenler sınıflar arasındaki anlaşmazlığı <u>İslam</u><u>’ın birli</u><u>ğ</u><u>ini yok etmek</u> için kullandıkları bir giriş kapısı olarak görmektedirler. O halde Müslümanların yapması gereken bu <strong>menfezi kapatmak</strong>tır. Zira İslam toplumlarının birliği, <u>duygu birliği</u>nin kemale ermesini gerektirir; sınıfçılık ise bu kemalin gerçekleşmesini imkânsız hâle getirir. Bazı sınıflar <u>ihtilaf</u>ın özde olduğunu iddia etseler de İslam’daki grupçuluk kavramı, inançla ilgili <u>temel konularda</u> veya ehl-i kıblenin etrafında toplandığı köklerde <u>de</u><u>ğ</u><u>il</u>, İslam’ın özünü teşkil etmeyen <u>yan konularda</u>dır (s.123).</p>
<p>Müslümanların kendi aralarında ihtilaf etmelerine engel bir durum yoktur. Ancak bu ihtilaf ilmî çerçevedeki bir tartışma içerisinde bulunan bireyler arasında olabilir. Bunun dallanıp budaklanmasına müsaade edilmez. İslam ümmetini birbirine savaş açan, birbirinden yüz çevirip <u>din karde</u><u>ş</u><u>ine kin g</u><u>ü</u><u>den</u> paramparça bir yapı haline getiren <u>cemaatler</u> ve taifeler bazındaki ihtilaf, kabul edilebilir bir durum değildir!</p>
<p>Sınıfçılığı ortadan kaldırma çağrımızın hedefi; yeryüzünün hiçbir yerinde bir sınıfa bağlılık iddiasıyla birbirinden ayrılan ve benimsediği ve bağlandığı bir <u>mezhep nedeniyle kendisini di</u><u>ğ</u><u>er M</u><u>ü</u><u>sl</u><u>ü</u><u>man karde</u><u>ş</u><u>lerinden ayrı bir yapı olarak g</u><u>ö</u><u>ren tek bir cemaatin bile kalmaması</u>dır.” (s.129).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.79-129.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
