<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Allah Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/allah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fethigungor.net/etiket/allah/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Jan 2018 15:19:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KUDÜS’Ü FİLİSTİN’İN BAŞKENTİ YAPABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusu-filistinin-baskenti-yapabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusu-filistinin-baskenti-yapabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jan 2018 09:10:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ABD Başkanı Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[AK Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Öner]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arap-İsrail savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Berdal Aral]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim ve Kültür Kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[BM]]></category>
		<category><![CDATA[BM Barış Gücü]]></category>
		<category><![CDATA[BM Genel Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[BM Güvenlik Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[Bora Bayraktar]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Erhan]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışmalar ve Görüşmeler Sarmalında Filistin-İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Tomar]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[el-Aselî]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Kudüs Şehri]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin’e Musevi Göçü ve Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Albayrak]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İİT Dönem Başkanı Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları ve Adalet Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Barış Gücü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kâmil Cemîl]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs: Neden Şimdi?]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs: Osmanlı Dönemi ve Sonrası]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’e Apokaliptik Saldırı]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün Statüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün statüsü ve uluslararası hukukun(!) sefaleti]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:105]]></category>
		<category><![CDATA[Mazlumder]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet A. Kancı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Tellioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Şu’arâ 26:227]]></category>
		<category><![CDATA[tazminat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye’nin Kudüs stratejisinde kritik nokta]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuka Göre Kudüs’ün Statüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Umran Kültür ve Medeniyet Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[UNESCO]]></category>
		<category><![CDATA[yola devam!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=596</guid>

					<description><![CDATA[“Ey (Allah’a inanıp güvenen) müminler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Doğru yolda olduğunuz sürece yoldan sapanlar size asla zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir.” (Mâide 5:105). &#160; Kudüs meselesini basite indirgemeden ya da İslam âleminin tek meselesiymiş gibi sunmadan zalim-mazlum ekseninde insan hakları zaviyesinden ele almak icap etmektedir. Kudüs meselesini mevcut farklı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ey (Allah’a inanıp güvenen) müminler! Siz kendinizden sorumlusunuz.<br />
Doğru yolda olduğunuz sürece yoldan sapanlar size asla zarar veremezler.<br />
Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir.”<br />
(Mâide 5:105).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kudüs meselesini basite indirgemeden ya da İslam âleminin tek meselesiymiş gibi sunmadan zalim-mazlum ekseninde insan hakları zaviyesinden ele almak icap etmektedir. Kudüs meselesini mevcut farklı İslami anlayışları çarpıştırmanın yeni bir malzemesi yapmaktan kaçınarak, aklı-ı selim ile durumu değerlendirip <strong>makul ve uygulanabilir somut adımlar</strong> atmamız gerekmektedir. Zira, mitinglerin ve hamasi nutukların sosyolojik ve siyasi bir karşılığı olmasına rağmen hakkaniyet kaygısı ve stratejik akıl bakışı taşıyan sükunetli çabalar meseleye kalıcı çözümü sunabilecek olan en isabetli mesailer olacaktır.</p>
<p>Bu bağlamda Kudüs’ün statüsü konusunda bilgi ve fikir üreten aydınlarımızın yazdıklarından edinebildiğim kanaati, meseleye kalıcı bir çözüm üretilebilmesine mütevazı bir katkı sadedinde özetle aktarmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kudüs’te Bugünkü Aşamaya Yüz Yıllık Bir Sürecin Sonunda Ulaştıklarını Gözden Kaçırmamak</strong></p>
<p>“2 Kasım 1917’de yayınladığı Balfour Deklarasyonu ile <strong>İngiltere</strong> yahudilerin bölgede <u>siyasi bir varlık</u> oluşturmalarını destekleyeceğini açıkladı. 11 Aralık’ta da İngiliz askerleri Kudüs’e girdi. İngiliz işgali, Kudüs’teki sadece Haçlı işgaliyle kesintiye uğrayan yaklaşık <strong>1200 yıllık müslüman yönetimi</strong>ni de sona erdirdi.</p>
<p>Aralık 1917’den itibaren Kudüs giderek <u>İslami karakterini yitirmeye</u> başladı. Bu dönemde yerli nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan müslüman ve hıristiyan Araplar’ın yerine yeni gelen <u>yahudiler yerleştirildi</u>. Kudüs 1917-1920 yılları arasında İngiliz askerî yönetiminde kaldı. 1920 San Remo Konferansı’nda İngiltere’nin manda yönetimine verilmesiyle de <u>1948</u>’de İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar devam edecek <u>İngiliz sivil yönetimi</u> göreve gelmiş oldu. İngiliz yönetiminin yoğun yahudi göçüne izin vermesiyle Kudüs ve daha geniş manada Filistin 1920, 1928, 1929, 1933 ve 1936’da bir dizi protesto, silahlı ayaklanma, grev ve boykota sahne oldu.</p>
<p>İngiliz yönetiminde Kudüs köklü <u>demografik, ekonomik ve kültürel değişimler</u> yaşadı. Şehir içinde yahudi nüfusu Arap nüfusunu geçti. Ekonomik olarak da Araplar kendi imkânlarıyla, dışarıdan yoğun maddi destek alan yahudilerle mücadele etmek zorunda kaldı. Araplar ile yahudiler arasında dengelerin tamamen altüst olmasının doğurduğu problemleri çözemeyen İngiltere, <strong>1947</strong>’de Birleşmiş Milletler’e sunduğu <u>Filistin’i paylaştırma planı</u>nda Kudüs’e milletlerarası bir statü verilmesini önerdi. <u>1948</u> Arap-İsrail savaşında İsrail Batı Kudüs’ü <u>işgal etti</u>. Ürdün ise eski şehri yani Doğu Kudüs’ü ele geçirdi. Böylece <strong>Kudüs, Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölündü</strong>. İsrail, Ocak <u>1950</u>’de Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak Batı Kudüs’ü <u>başşehir</u> ilan etti ve parlamento ile birlikte diğer önemli hükümet birimlerini oraya taşıdı. 1948’de 60.000 Arap nüfusuna karşılık yahudi nüfusu 100.000 dolayındaydı. Bu rakam 1967’de 197.000’e yükseldi. 1967 Arap-İsrail savaşında şehrin tamamını işgal eden İsrail, bazen aşırı güç de kullanarak şehri <u>yahudileştirme</u> çalışmalarına hız verdi. Yeni yerleşimlerin şehri kuşatıcı şekilde planlanması ve özellikle Doğu Kudüs’te yoğunlaşarak bölgenin Arap nüfusunu geride bırakması dikkat çekiciydi. Birleşmiş Milletler’in birçok defa kınamasına ve karşı çıkmasına rağmen İsrail, <u>Kudüs’ün Arap-İslam karakterini zayıflatma</u> politikalarına devam etti ve nihayet 21 Ağustos <strong>1980</strong>’de doğusu ve batısıyla <u>birleşik Kudüs’ün İsrail’in ebedî <strong>başşehri</strong> olduğunu</u> ilan etti. 1987’de Araplar 475.000 kişilik Kudüs nüfusunun <strong>%28</strong>’ini oluşturuyordu.</p>
<p>İsrail’in Kudüs ve Filistin’de Araplar’ın haklarını kısıtlayıcı politikaları 1987’de Batı Şeria’da “intifada”ya yol açtı. 1990’lı yıllarda da Kudüs’ün Arap-İslami yapısını değiştirmeye yönelik politikalara devam edildi. Tarihî mekânların <u>yıkılması</u>, Arap gayri menkullerine <u>el konulması</u>, çeşitli sebeplerle Araplar’ın şehri terketmesinin sağlanması gibi politikalar sonucu Kudüs’teki yahudi mülklerinin birkaç kat arttığı görülmektedir.” (1).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hamaseti Köpürtmek Yerine Uygulanabilir Planlar Geliştirebilmek </strong></p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017 tarihinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan provokatif Kudüs kararı üzerine <strong>13 Aralık 2017</strong> tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen <strong>İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesi</strong> tarihî bir öneme sahiptir. Çünkü 1969’da İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksa’nın kundaklanmasının ardından kurulan ve 1970’te ihdas edilen Genel Sekreterliğin Kudüs kurtarılana kadar devam ettirilmesini karara bağlayan İİT’nın misyonuyla gayet mütenasiptir. Bu tarihî zirve öncesinde ve sonrasında Umran Kültür ve Medeniyet Hareketi (2), İnsan Hakları ve Adalet Hareketi (İHAK) (3), “Ümmet Âlimleri Misakı” adıyla 44 maddelik bir manifesto yayınlayan girişim (4) gibi birçok sivil toplum kuruluşu ve platform İİT liderlerine yol göstermeyi amaçlayan basın açıklamaları yapmıştır. Bu haftaki yazımızda benzer saygın çabalar içinden örnek olarak MAZLUMDER’in -yazımında görev üstlendiğim- çağrısını (5) esas alan bir katkı yapmaya gayret edeceğim:</p>
<p>“… Doğu Kudüs hem 1967 tarihli 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararına göre, hem de Güvenlik Konseyi’nin 1980 yılında kabul ettiği 478 sayılı karara göre Filistinlilere aittir. Mevcut uluslararası hukuka göre, işgal altında yaşayan halkların self-determinasyon hakkı vardır. Doğu Kudüs’ün 1967’de İsrail tarafından işgali öncesinde şehrin bu bölümünde nüfusun çok büyük çoğunluğu Filistinli Araplardan oluşmaktaydı. O nedenle bu halkın Doğu Kudüs üzerinde self-determinasyon çerçevesinde hükümranlık hakkı vardır.</p>
<p>İİT üye ülkelerinin liderleri şu hususları göz önünde bulunduran adımlar atmalıdır:</p>
<ol>
<li>Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın ifadesiyle; “ABD bu kabul edilemez kararıyla, bilinçli bir şekilde tüm barış görüşmelerinin altını oymaktadır. ABD artık Ortadoğu barış sürecinde üstlendiği <strong>arabuluculuk rolü</strong>nü terk etmiştir.”</li>
<li>İnsanlığa barış getirebilecek temel yaklaşımın “güçlünün hukuku” yerine “<strong>hukukun gücü</strong>” olduğu tüm platformlarda açıkça savunulmalıdır.</li>
<li>ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıması, yıllardır BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nce de defalarca kınanmış olan <strong>çok boyutlu hak ihlalleri</strong>ni meşrulaştıramaz. Dünya <strong>zorbalık</strong> ile <strong>hakkaniyet</strong> arasındaki farkı artık görmeli ve Amerika’nın gayr-ı meşru uygulamalarına daha fazla boyun eğmemelidir.</li>
<li>BM Güvenlik Konseyi’nin de hiçbir zaman tanımadığı Kudüs işgali sürecinde ve özellikle 30 Temmuz 1980’de kabul ettiği Kudüs Yasası’yla ‘Birleşik ve Bölünmemiş Kudüs’ü İsrail Devleti’nin başkenti’ olarak ilan eden İsrail’in bu zaman zarfındaki ihlallerini tespit etmek ve <strong>tazminat ödetmek</strong> üzere BM bünyesinde <strong>özel bir komisyon</strong> oluşturulması talep edilmelidir.</li>
<li>1982’den beri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından korunan Dünya Mirası listesine kayıtlı olan <strong>Eski Kudüs Şehri</strong>’nin “dünya çapındaki olağanüstü değerini ve bu dünya mirasını koruma ihtiyacını” yeniden vurgulayan karar ivedilikle hayata geçirilmelidir.</li>
<li>Hıristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara <strong>hukukçular</strong> tarafından destek olunmalı, var olan uluslararası düzenlemeler işler hale getirilmelidir. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “<strong>ibadet yerlerinin kuşatma ve bombalanmasının yasaklanması</strong>” hükümleri ile işe başlanmalıdır. Bu meyanda Kudüs’teki İslam eserlerinin korunması için, Türkiye’nin başını çektiği bir <u>uluslararası komite</u> oluşturulmalıdır.</li>
<li><strong>BM</strong> Güvenlik Konseyi’nin, 20 Ağustos <strong>1980</strong>’de <strong>478 sayılı karar</strong>ıyla Kudüs’ün statüsünü değiştiren bütün eylemlerin “<strong>geçersiz ve yasadışı</strong>” olduğunu ilan eden kararı başta olmak üzere İsrail aleyhine aldığı tüm kararlara müeyyide kazandırması sağlanmalıdır.</li>
<li>Filistin arazilerinin rüşvet, iltimas, baskı, hileli işlemler, sahtecilik, haciz vs. yöntemlerle sahiplerinden alınarak siyonistlere nasıl intikal ettirildiğini araştırmak üzere uluslararası bir <strong>inceleme komisyonu</strong> kurulmalı ve geniş araştırma yetkileriyle donatılmalıdır.</li>
<li>İİT üye ülkeleri, hiçbir anlaşma ve kararı tanımayan İsrail’e ve onun hamisi Amerika’ya karşı topyekûn hareket etmeli, diplomatik ve ticari yaptırımlar uygulamaktan çekinmemeli, bu soylu tutumlarının tüm dünya mazlumlarının desteğini ve Allah Teâlâ’nın yardımını celb edeceğine inanmalıdır.” (5).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kazanılan Psikolojik ve Stratejik Üstünlüğün Kıymetini Bilmek </strong></p>
<p>Kudüs tasarısının BM Genel Kurulunda kabul edilmesine üzerine, AK Parti 120. Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada; “Bir kez daha hatırlatıyoruz ki <u>dünya 5’ten büyüktür</u>. Hele hele <u>1’den haydi haydi büyüktür</u>.” diyen Cumhurbaşkanımız ve İİT Dönem Başkanı Sayın <strong>Recep Tayyip Erdoğan</strong>, dünyanın BM’den sonra en büyük uluslararası birliği olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nı bir hafta içinde toplayarak ve oy birliğiyle karar almasını sağlayarak tarihî bir hamle yapmış ve bu hamlenin neticesini de bir hafta içerisinde almıştır. Nitekim, Türkiye’nin öncülüğünde Mısır tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunulan ve “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği” kararın ilgili BM kararlarına aykırı olması sebebiyle “<strong>hukuken geçersiz</strong>” sayılmasını öngören tasarının 18.12.2017 tarihinde ABD vetosuna rağmen daimî 4 üye ile geçici 10 üye devletin ret oyuna karşı <u>tek başına kalmakla</u> Amerika, diplomasi tarihindeki en büyük şokunu yaşamış oldu. <strong>21.12.2</strong>017 tarihinde toplanan <strong>BM Genel Kurulu</strong>’nda da -savurduğu tehdit ve şantajlarına rağmen- yalnız kalan ABD bir hafta içinde ikinci şoku yaşamıştır. Zira, Türkiye’nin girişimleriyle hazırlanan ve Trump’ın Kudüs kararını geçersiz saymayı talep eden karar tasarısı, 9’a karşı <strong>128</strong> oyla kabul edilmiş, çekimser oy kullanan 35 ülke ile hiç katılmayan 21 ülkeye rağmen nitelikli karar yeter sayısı olan <strong>üçte iki çoğunluk</strong> sağlanabilmiştir.</p>
<p>Dünyanın beşten de birden de büyük olduğunu çarpıcı şekilde gösteren ve hak mefhumunun dibine dinamit koyan veto uygulamasının tahkir edici ne büyük bir zulüm olduğunu oylarıyla ifade etmekten çekinmeyen 128 dünya ülkesi, 7,5 milyara baliğ olan dünya nüfusunun <strong>%82,5’lik kahir ekseriyet</strong>ini oluşturmaktadır (6,18 milyar). Kararda <strong>ret</strong> oyu kullanan Amerika ve İsrail ile, adı sanı bilinmeyen yedi devletçiğin dünya nüfusuna oranı <strong>%5,1’den ibaret</strong>tir (380 milyon)! Amerikan hegemonyasına karşı duracak cesareti henüz kendinde bulamadıklarından dolayı çekimser oy kullanan 35 ülkenin dünya nüfusuna oranı %8,6’dır (650 milyon). BM’ye üye 193 ülkeden Kudüs oylamasına katılmaya bile cesaret edemeyen 21 ülkenin toplam nüfusunun dünya nüfusuna oranı ise sadece %3,8’dir (290 milyon). İİT bu son iki kategorideki ülkelerle çok yönlü iyi ilişkiler geliştirerek onlara güven telkin etmeli ve bu ülkelerin yöneticilerini Amerikan himayesi olmadan da yaşayabileceklerine ikna etmelidir.</p>
<p>İİT Dönem Başkanı Türkiye, 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesi kararlarını tavsatmadan uygulamalı, Doğu Kudüs’ün Filistin Devleti’nin başkenti olduğunu teyit etmek maksadıyla üye ülkelerin 2018 yılı içinde Doğu Kudüs’te büyükelçilik açmalarını desteklemeli, BM Barış Gücü’nün bölgede görev almasını sağlamalı, alternatif olarak da İslam Barış Gücü’nü hazır etmelidir.</p>
<p>“… Ne var ki, iman eden ve salih amel işleyen (dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan), Allah’ı sürekli anan/hatırda tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunanlar onlara dahil değildirler. Nihayet <strong>zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler</strong>!” (Şu’arâ 26:227).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>el-Aselî, Kâmil Cemîl; “<strong>Kudüs: Osmanlı Dönemi ve Sonrası</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 334-338, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>http://www.umranhareketi.com/sayfa.php?detay=basin-aciklamasi-7b02, 13.12.2017.</li>
<li>http://www.ihak.org.tr/tr/blog/ihak-tan-t-c-cumhurbaskani-sayin-recep-tayyip-erdogan-a-acik-mektup.html, 13.12.2017.</li>
<li>http://www.milligazete.com.tr/haber/1440953/israille-normallesmek-haramdir#, 21.12.2017.</li>
<li>http://mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/basin-aciklamalari/1/islam-isbirligi-teskilatina-cagrimizdir/13120, 13.12.2017.</li>
</ol>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Tavsiye Edilen Kaynaklar: </strong></p>
<ul>
<li>Ali Öner, <strong>Çatışmalar ve Görüşmeler Sarmalında Filistin-İsrail</strong>, İstanbul, Mana Yayınları 2012, 376 s.</li>
<li>Berdal Aral; “<strong>Uluslararası Hukuka Göre Kudüs’ün Statüsü</strong>”, Diyanet Aylık Dergi, Ankara, Temmuz 2015, s.6-11.</li>
<li>Bora Bayraktar; “<strong>Kudüs’e Apokaliptik Saldırı</strong>”, http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kudus-e-apokaliptik-saldiri-/998466, 08.12.2017.</li>
<li>Cengiz Tomar; “<strong>Kudüs’ün statüsü ve uluslararası hukukun(!) sefaleti</strong>”, http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kudusun-statusu-ve-uluslararasi-hukukun-sefaleti/868209, 24.07.2017.</li>
<li>Cengiz Tomar; “<strong>Kudüs: Neden Şimdi?</strong>”, http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kudus-neden-simdi/994377, 08.12.2017.</li>
<li>Çağrı Erhan; “<strong>Kudüs’ün Statüsü</strong>”, <a href="http://akademikperspektif.com/2017/05/16/kudusun-statusu/">http://akademikperspektif.com/2017/05/16/kudusun-statusu/</a></li>
<li>“<strong>Filistin Meselesi ve Birleşmiş Milletler</strong>”, http://www.unicankara.org.tr/filistin/12.html, 10.12.2017.</li>
<li>Ömer Tellioğlu, <strong>Filistin’e Musevi Göçü ve Siyonizm (1880-1914)</strong>, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2015, 314 s.</li>
<li>Kemal Öztürk; “<strong>Türkiye’nin Kudüs stratejisinde kritik nokta</strong>”, https://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/turkiyenin-kudus-stratejisinde-kritik-nokta-2041637, 21.12.2017.</li>
<li>Hakan Albayrak; “<strong>Kudüs meselesinde durmak yok, yola devam!</strong>”</li>
</ul>
<p>http://www.karar.com/yazarlar/hakan-albayrak/kudus-meselesinde-durmak-yok-yola-devam-5765, 23.12.2017.</p>
<ul>
<li>Mehmet A. Kancı; “<strong>Küresel işbirliği arayışında ‘Kudüs’ süreci</strong>”, http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kuresel-isbirligi-arayisinda-kudus-sureci/1017958, 29.12.2017.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusu-filistinin-baskenti-yapabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN MEDENİYET KURUCU ROLÜNE GÜVENMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 09:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[“Üç Nesil” teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Asrın Şahidinin Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Çin seddi]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergun Göze]]></category>
		<category><![CDATA[ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Fawzia Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İçgüdü Aşaması]]></category>
		<category><![CDATA[ilmu’l-’umrân]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Davası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyasına Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Fenomeni]]></category>
		<category><![CDATA[Malayca]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilâtu’l-Hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm uykusu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Ertuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonel Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Saf Sûresi 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Seçkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgeleştirilmeye müsait]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ufûl]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Yöneliş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=578</guid>

					<description><![CDATA[“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9). Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik bin Nebî’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9).</p>
<p>Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik bin Nebî</strong>’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olan Mâlik bin Nebî hakkında İngilizce bir yüksek lisans tezi hazırlayan, Malayca müstakil bir kitap da yazmış olan Fevziye Bariun’un, üstadın “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni analiz edişine güzel bir örneklik teşkil eden makalesini özetle iktibas etmekte yarar görüyorum.</p>
<p>Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapan Fawzia Bariun, üstadın İslam ümmetinin fikrî problemlerine ilişkin görüşlerini özetleyen İngilizce bilimsel makalesini 1992 yılında neşretmişti. Hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Fevziye Bariun’un makalesinin ilk kısmını, Özlem Ertuğ’un İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi’nde 1993 yılında yayımlanan çevirisinden okuyalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm arayışında ilk aşama: Problemi doğru analiz edebilmek</strong></p>
<p>“Binnebi’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p>Son çeyrek asırdır Müslüman ve gayrimüslim bilim adamları <u>İslam </u><u>ü</u><u>mmetinin gerilemesinin nedenleri</u>ni araştırmaktadırlar. Bu bilim adamları farklı görüş açılarına, farklı siyasi ve kültürel yönelimlere sahip oldukları için, her grup konuya kendi anlayışına göre yaklaşma eğilimindedir. Ne var ki, yazarların bu derdin çok yönlü emarelerini sınıflandırmaktan öteye geçmelerini engelleyen önemli metodolojik kusurları bu araştırmalardan çıkacak sonuçları da boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Gayrimüslim bilim adamlarının çoğu, İslam dünyasının geri kalmışlığını <u>İslamiyet’in kendisine</u> atfeder. Bu konudaki muhtelif yazılar “ilmî” ve “akademik” olarak adlandırıldığı halde, çoğu gerçekten objektif olmaktan uzak ve <u>savunma</u> kabilindendir (s.62).</p>
<p>Müslüman düşünür ve ıslahatçılar, ümmetin dağıldığı gerçeğini kabul etmekle birlikte, farklı bir sonuca varmışlardır: İslam değil, ama <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manlar değişmek zorundadır</strong>. Birçok siyasi ve kültürel çevre için, bu değişimin <u>neden ve nasıl</u> gerçekleşmesi gerektiği soruları, onu kimin omuzlayacağı sorusu gibi büyük ölçüde neticesiz ve eksik kalmıştır. Temel zayıflıklardan biri de çalışmaların çoğunun <u>analitik</u> değil <u>tanımlayıcı</u> olmasıdır. Yapılan analizler de daha çok teorik ve yüzeyseldir. Entelektüellerin çeşitli düzeylerde <u>hürriyetten mahrum</u> olmaları, problemlerin nedenlerine parmak basabilme ve kavramlar ve kurumlar ile ilgili yanlışları <u>açıkça tartışabilme</u> yeteneklerine gölge düşürmektedir. Buna ilave olarak, Batı’nın askerî zaferlerinin ve diğer kültürler karşısında sağladığı fikrî üstünlüğünün yol açtığı <u>kendine güvenin kaybı</u>yla savaşan Müslüman entelektüeller arasında, “diğer görüşleri” reddetmek hâlâ yaygın bir davranış biçimi olmaya devam etmektedir.” (s.63).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam’ın tarih ve medeniyetteki kurucu rol</strong><strong>ü</strong><strong>ne içtenlikle güvenmek </strong></p>
<p>“Malik Binnebi (1905-1973), eğitimi açısından Batılı bir üründür. Bir Müslüman olarak güçlü inancı, onun bütün kültürel ve entelektüel eğitimlerine hâkimdi. Hem Fransa’da hem de ülkesinde vatandaş muamelesi görmesi -bazı bilim adamlarının adlandırmasıyla- “kültürel şizofreni” çekmesine neden olmuşsa da, Binnebi İslam’ın tarih ve medeniyetteki rolüne olan inancını korudu ve ondan ilham aldı. Fransa’da, Doğu ve Batı’nın, Afrika ve Avrupa’nın, İslamiyet ve Hıristiyanlık’ın zıt dünyalarında yaşadı. Binnebi, İslam ve Hıristiyanlık gibi temel bir antitezi kafasında çözmeyi başardı. <u>İslam’ın temelden tehdit altında bulunduğu yolundaki Batı faraziyesini reddederek</u>, İslam dünyasının çökmesinin İslam’a değil, <u>ümmetin tarihteki uygulamasına</u> atfedilmesi gerektiği sonucuna vardı. İslam’ın, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmasını sağlayan <strong>aklı, araştırmayı ve </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>r iradeyi teşvik</strong> ettiği gerçeğini belirterek tezini doğruladı (s.63).</p>
<p>Binnebi’nin kitaplarındaki ana tema medeniyettir. Diğer Arap entelektüeller gibi <em>terakki</em> (ilerleme), <em>tekadd</em><em>ü</em><em>m</em> (gelişme) ve <em>nehda</em> (rönesans, yeniden doğuş) gibi terimleri kullanmamıştır.</p>
<p>İnsan hayatının sosyal yönü hakkındaki görüşünü ifade etmek için, bilinçli ve dikkatli bir şekilde <strong><em>hadâra</em></strong> (medeniyet) terimini seçmiştir. Aralarında otobiyografisi <em>M</em><em>ü</em><em>zekkirâtu Şehîdi’l-Qarn</em> (Asrın Şahidinin Anıları) ve <em>ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye</em> (Kur’an Fenomeni)’nin de bulunduğu kitapları, genellikle <em>Müşkilâtu’l-Hadâra</em> (Medeniyetin Problemleri) üstbaşlığını taşır.</p>
<p>Binnebi’nin medeniyeti bir kriter olarak kullanması “<u>Herhangi bir insanın problemi, o medeniyetin problemidir.</u>” temel tezinden ileri gelir. Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceler. Ümmetin çöküşünü, entelektüel meselelerin bütün problemlerin özü olduğu tezine dayanmadan teşhis etmesini sağlayan bu anlayıştır.” (s.64).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’un teorisini geliştirip ileriye taşıyabilmek </strong></p>
<p>“İbn-i Haldun <em>Mukaddime</em> isimli kitabında, insan toplumunu <em>ilmu’l-’umrân</em> (toplum ilmi) adını verdiği farklı bir sosyolojik ve antropolojik incelemeye konu etmiştir. Bazı araştırmalar Binnebi’nin medeniyet üzerine fikir üretmede İbn-i Haldun’dan sonra gelen en özgün Arap düşünürü olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Binnebi’nin sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbn-i Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Binnebi yalnızca İbn-i Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modern sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Binnebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbn-i Haldun’un görüşlerinin ötesine geçmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Binnebi kitaplarının çoğunda, özellikle <em>Şurûtu’n-Nahda</em> kitabında her medeniyetin üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş (<em>mîlâd</em>), yükseliş (<em>awc</em>) ve çöküş (<em>ufûl</em>). Bu şekilde İbn-i Haldun gibi medeniyetin devrî bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Binnebi aslında böyle bir devir kavramının “Üç Nesil” teorisinde İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbn-i Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini <u>devlet düzeyiyle sınırladığı</u>nı savunur. Bu yüzden Binnebi, İbn-i Haldun’un eserini daha çok devletin tekâmülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır (Şurût, s.53).</p>
<p>Binnebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbn-i Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (<em>‘asabiye</em>) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (<em>istikrâr</em>) hayatın da lüksü (<em>teref</em>) doğurarak çöküşle (<em>inhiyâr</em>) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine o kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (<em>insiyâk</em>) aşaması.” (s.65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruh ile aklın altın dengesini kurarak içgüdüye yenik düşmekten kurtulabilmek</strong></p>
<p>“<strong>Manevi Aşama</strong>: Binnebi’nin teorisine göre, bir kişi doğal durumunda (<em>fıtrat</em>) iken daha çok tabii içgüdüleri tarafından yönetilir. Ruhani bir düşünce ya da din ortaya çıktığında bu durum zabt u rabt altına alma vetîresine sokar. Bu ise içgüdülerin yok edileceği anlamına gelmeyip, onların bu ruhani görüş veya dinle bağdaşacak şekilde yeniden şekillendirileceği anlamına gelir. Böylece manevi gücü hayatını yönetirken, kişi fıtratından kısmen kurtulmuş olur. Bu teoriyi İslam tarihine uygulayan Binnebi, <u>ruhani dönem</u>in Rasulullah’ın (s) Hira’da ilk vahyi almasından Sıffîn Savaşına kadar sürdüğü görüşündedir. Bu dönemin ruhani kuvveti şu iki önemli vak’ada gözlenebilir:</p>
<p>Bilal’in bu yeni çağrıya bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Nebi’ye (as) gelip zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Binnebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar: “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak <strong>ruh</strong> verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yerçekiminden ötürü batmaya mecburdur.” (Vichet, s.30).</p>
<p><strong>Rasyonel Aşama</strong>: Toplum, dinî vecibelerini yerine getirmeye ve iç bağlarını kuvvetlendirmeye devam ettikçe din bütün dünyaya yayılır. Binnebi’ye göre “İslam medeniyeti, bir <u>itici g</u><u>üç</u> olarak ruhların derinliklerinden hız alarak, Atlantik kıyısından Çin seddine kadar yayılmıştır…” (Şurût, s.53).</p>
<p>Bu bağlamda İslam toplumu genişler ve yeni oluşturulan ihtiyaç ve gayeler toplumun özgün üretim kapasitesine hız ve canlılık kazandırır. Bilim ve sanat geliştiği için <u>akıl y</u><u>ö</u><u>netici g</u><u>üç</u> haline gelir ve toplum, medeniyet döngüsünün zirvesine doğru yükselir. Ancak Binnebi’ye göre akıl, içgüdüyü ruh gibi etkili bir şekilde kontrol altında tutamaz. Bu nedenle içgüdü yavaş yavaş özgür kalmaya başlar ve toplumun birey üzerindeki kontrolü zayıflar.</p>
<p>Bu analizi İslam medeniyetine uygulayan Binnebi, <u>Emevi dönemini akıl aşaması</u>nın örneği olarak görür. Bu dönemi siyasi açıdan “yoldan çıkmış bir medeniyet” olarak tanımladığı halde, ondalık sistem ve tıpta deneysel metot keşfedildiği için insanlığın bu döneme çok şey borçlu olduğunu belirtir (s.66).</p>
<p><strong>İçgüdü Aşaması</strong>: Toplum, üyelerinin içgüdülerini daha fazla kontrol edemeyince kaçınılmaz hâle gelen <u>zayıflık ve </u><u>çü</u><u>r</u><u>ü</u><u>me</u> bu döneme damgasını vurur. Binnebi’ye göre akıl bu aşamada sosyal işlevini kaybederek, verimsizliğe ve belirsizliğe girmiştir. Medeniyetin devri sona ererken, toplum “tarihin karanlığına” sürüklenir. Bu aşama <u>Moğol istilasından önceki devre</u> rahatlıkla uygulanabilir. Binnebi dönüm noktası olarak, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağa rastlayan ondördüncü asrı seçmiştir. Bu dönem <u>ahlaki, siyasi ve entelekt</u><u>ü</u><u>el çöküş</u> ile tasvir edilir…” (s.67).</p>
<p>Merhum üstadın Müslümanlara konum ve görevlerini hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne şahitlik eden bu haftaki yazımızı, İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Mâlik bin Nebî’nin büyük bir dikkatle gözlemlediği Müslüman topluma ilişkin şu veciz tespitleriyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>“Seçkinleri istiklalin mesuliyetini üstlenmeye hazır olmayan halklar için hürriyet ağır bir elbisedir.”</li>
<li>“Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevî zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbusları veya rüyaları vardır.”</li>
<li>“Sömürgeleştirilmeye müsait kalındığı sürece sömürgeleştirilmekten kurtulmak mümkün değildir. İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden (sömürgeciden) de kurtulmuş olacaktır.”</li>
<li>“Toplumsal dönüşümün yaşanması için önce toplumu oluşturan kişilerin düşüncelerinin değişmesi gerekir.”</li>
<li>“Müslümanların medeniyet kurmasını sağlayan unsur Kur’an’dı. Onun hayattaki etkisi azaldıkça İslam dünyası duraklamıştır.”</li>
</ul>
<p>Mekânı cennet, makamı âlî, taksiratı mağfûr olsun…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri</strong>”, çev. Özlem Ertuğ. İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1993, c. 1, Sayı: 2, s.62-74.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLİĞİN TESİSİ VE HAKLARIN KORUNMASI İÇİN  ŞÛRÂ MECLİSİNİ TOPLAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adaletle muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mümin]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[istişare]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:8]]></category>
		<category><![CDATA[maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed (s)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebû Zehre]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[temsilciler]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Türkiye’de Ebu Zehra künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974), mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Türkiye’de <strong>Ebu Zehra</strong> künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim <strong>Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974)</strong>, mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve usulü, ceza hukuku, aile hukuku, sîret-i Nebi, İslam toplumunun özellikleri, İslam önderleri gibi konularda yüzlerce kitap ve makale telif etmiştir. Birçok eseri Türkçeye de çevrilmiş bulunan Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- basılan “<strong>En Büyük Mucize</strong> <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, İslam dünyasında birliğin tesis edilmesi ve son iki asırdır sürekli çiğnenen temel haklarının yeniden ikame edilip korunması için şûrâ meclisini toplamanın önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümler <strong>üç ana temel</strong> üzerinde durur: Bunların ilki, <strong>adalet</strong>tir ki bu; hükümlerin temeli, düzeni ve tamamına erme aracıdır. İkincisi, <strong>maslahatın gözetilmesi</strong>dir. Üçüncüsü ise Müslümanlar arasında <strong>istişare</strong> etmektir.</p>
<p>Şüphesiz her topluluk kendi içerisinde <strong>bağlarını</strong> iki şekilde kuvvetlendirir. Bunların birincisi, insanlar arasında adaleti sağlayan, kulların maslahatını gözeten, haklarını ve sorumluluklarını düzenleyen hâkim otorite ile olan ilişkilerle ilgili düzenlenmiş <strong>kanunlar</strong>dır. İkincisi ise kalpleri süsleyen ve insanları birbirine bağlayan <strong>faziletler</strong>dir (s.169).</p>
<p>İkinci tür yargısal veya yönetimsel hükümlerle gerçekleştirilemez. O yalnızca ruhsal bir güzelleşme ve vicdani bir <strong>terbiye</strong> ile mümkündür. İlk tür ise Kur’an’ın hükmü ve adalet, insanların maslahatı ve şûra olarak zikrettiğimiz üç temel dayanağının düzenlediği bir yapıdır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, dosta ve düşmana karşı <strong>adaletle muamele</strong> etmeye çağırır. Çünkü o <u>yalnızca dostlara hasredilip daraltılamayacak</u> ölümsüz bir hakikattir. Şüphesiz o düşmanları kapsadığı vakit en yüce ve kutsal anlamlara sahip olur: “Bir topluma olan <strong>kininiz</strong>, sakın ha <strong>sizi adaletsizliğe itmesin</strong>. Âdil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının…” (Mâide 5:8).</p>
<p>Kur’an’da zikredilen <strong>adalet</strong> kavramı, dilediğine verip dilediğinden de esirgeyebilmesi için <strong>yöneticiye tanınmış bir hak değil</strong> bilakis onun <strong>üzerine yüklenmiş bir sorumluk</strong> ve boynuna asılmış bir emanettir. Şüphesiz ki adalet, korunması açısından, yöneticilere yüklenen en büyük ve <strong>en ağır emanet</strong>tir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan sakındıkları ve kendisinden dolayı tedirgin oldukları, insanın ise düşünmeden üstlendiği emanet de bu olsa gerekir (s.171).</p>
<p>Adaletin birçok kısmı vardır. Her kısımda hakikat farklı bir görünüm sergilese de adaletin tüm manalarını kuşatan hakikat, <strong>her hak sahibine hakkını vermek</strong>tir. Bu hakkın kişisel, toplumsal veya siyasi olması durumu değiştirmez. Hakkın sahibine ulaştırılmasında veya adaletin sağlanması adına, ceza alması icap edenin cezalandırılmasında yaşanan her türlü aksaklık bir tür <strong>zulüm</strong> kabul edilir.</p>
<p>İslam’ın da öngördüğü gibi adalet özünde <u>her durumda eşitlik demek değil</u>dir. Bilakis eşitlik kimi zaman adaleti sağlarken kimi zaman da zulüm olur. Sebepler, işler ve üretim gücü konusunda farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlik tam bir zulüm hâlini alır.</p>
<p><strong>Adalet</strong>, kişilerin zenginlik ve fakirlikte eşit olmaları demek değildir. Çünkü bu ikisi çoğu zaman farklılığın iki meyvesidir. Bu farklılık insanların karşılarına çıkan fırsatlardaki farklılıklar ve kaderlerin farklı yazılmasından doğar. O halde insanlar arasında zenginlik ve fakirlik konusunda görülen farklılık, ortadan kaldırılması mümkün olmayan yerleşmiş gerçeklerden biridir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu hakikati kabul eder ve İslam şeriatı, elde edilen gelirler ve ekonomik sonuçlarda zenginler ve fakirler arasında eşitlik düzeni kurmaya çalışmaz. Ancak fakirlikten doğan sıkıntıları hafifleterek bu sorunu çözer ve <u>fakirliğin kişinin değerini düşürmesinin önüne geçer</u>. Fakir olana da zengin için geçerli olan tüm insani, kanuni, siyasi ve sosyal hakları tanır (s.173).</p>
<p>Her ne kadar adalet ve eşitlik arasında bir bağlantı yanında fikrî bir ayrılık söz konusu olsa da geçerli olan kural, yargısal, kanuni ve siyasi eşitliğin adaletin temellerinden biri ve hakikatinden bir parça olmasıdır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, şerefli ve soylu kimselerle zayıf olanları yargı ile ilgili hükümlerde eşit tutar ve insanları iki farklı ölçekle yargılayan bir yargı anlayışını cahiliye hükmü olarak görür.” (s.175).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaç gibi aracın da meşru olması gerektiğine inanmak ve ahlaklı davranmak</strong></p>
<p>“İhlâs ve güzel ahlak bağlarıyla bağlı olan faziletin gölgesinde her yönüyle varlığını sürdüren hürriyet, şeref ve insani bir hayat tarzının manalarından olan adalet, maslahat ve bu ikisinin ihtiva ettiği her olgu insanın gerçek amaçlarıdır. Eğer herhangi bir hususta <strong>istişare</strong> gerekli olduysa ancak hedefin açıkça ortaya konmasından sonra istişarenin bir sonucu olarak hedefe ulaşmada izlenecek yol açıklanır. Çünkü <strong>şûra</strong> ancak amaçları bilerek araçlar için doğru ve dürüst bir sınır koyabilir. Hakikatte amaçların açıklanması kullanılacak araçların anlamını belirler. Nitekim bir hedefe ulaşmada kullanılacak olan araçların o hedefin cinsi ve türünden olması icap eder. Eğer amaç yüce ise ona ulaşmak için kullanılacak <u>araçların da yüce olması </u>kaçınılmazdır (s.175).</p>
<p>Aynı şekilde amaç insani olgunluğa yöneliyorsa kullanılan aracın da aynı ölçüde değerli olması gerekir. Yaratılıştan gelen hüküm açısından <u>araç ve amacı ayrı görenler ahlaksız kişilerdir</u>. Çünkü onlar kimi zaman <u>yüce bir amacın her türlü yöntemi geçerli kılacağı iddiasıyla</u> en kutsal dinî, ahlaki ve içtimai ilkeleri <strong>yıkmaktan geri durmazlar</strong>! Onlara göre ‘amaç, aracı meşru kılar’ ki, bu sözü dile getirirken kast ettikleri şey seçkin bir amacın kötü bir aracın kabul edilmesini kolaylaştıracağıdır. İşte bu, arzuladıklarına ulaşmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen <u>Avrupa düşüncesinin bir ürünü</u>dür. Böylece bu kimseler ‘amaç aracı meşru kılar’ iddiasıyla her türlü kutsalı ayaklar altına alır ve <u>yasakları kabul edilir hâle getirirler</u>.</p>
<p>Hakikatte bu onların günahlarını örtmek, amaçlarını gizlemek ve suçlarını meşru kılmak adına kullandıkları bir <strong>maske</strong>den ibarettir. Şüphesiz onların amaçları da kullandıkları araçlarla aynı türdendir. Gerçekten erdemli olan kimse, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklar olan ahlakın emir ve yasaklarına boyun eğer ve bunların tamamını kendi içerisinde amaç olarak görür. <u>Gerçek erdeme yönelten bir yolun erdemli olması kaçınılmazdır</u>. Ali bin Ebi Talib (r) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hilekâr ve dönek bir adam, Allah’ın emir ve yasaklarından bir mânii içinde barındıran bir çıkış yolunu görebilir ve kalbinde din konusunda samimi olmayan bir kimse ise bundan istifade eder.”</p>
<p>Bu sözü, adalet ve maslahat gibi üstün amaçların, kendisine vesile olacak olan şûranın türünü belirlediğini, bizimse bu nedenle amacın açıklanmasına öncelik verdiğimizi kanıtlamak üzere zikrettik.” (s.177).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Problemlerimize Kalıcı Çözümler Oluşturabilmek İçin Şûra Meclisi’ni Toplamak</strong></p>
<p>“<strong>Şûra</strong> (<u>İslami istişare meclisi</u>) konusuna gelince… İslam’da İslam cemaatinden ayrı olarak yönetici atamak ve yöneticiyi görevden almak hususunda yetkili bir gücün bulunmadığını takdir etmek, şûra hükmünü anlatmada yeterli bir ifade olacaktır. Zira Allah Teâlâ’nın “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra 42:38) kavli ile İslam’da tesis edilmiş olan şûra hükmü gereğince <u>ümmetin tamamı kendi yöneticilerini tayin veya azletme hakkına sahiptir</u>. Gerçek şûra, cemaatin, kendi liderini kendisinin atamasını ve ondan razı olup kendi açısından hoşnut olunan ve olunmayan her hususta bu lidere itaat etmek, lider açısından da her yönüyle adalet ve Allah’ın ve kulların haklarının gözetilmesi şartları üzerine biat etmesini gerektirir. Şûra’nın ilk ve son kaynağı şûra içerisinde temsilcileri bulunan cemaatin tâ kendisidir. Bu <strong>temsilciler</strong>, ilk olarak ve bizzat ümmetin yaptığı bir seçimle veya din, hayatın gidişatı ve siyasi deneyimler konusunda bir <strong>ilme</strong> ve ekonomi, toplum ve toplumsal meseleler hususunda kayda değer bir <strong>tecrübeye sahip</strong> insanlar olmaları nedeniyle bu görev için <strong>seçilmiş</strong> olmalıdırlar… (s.231).</p>
<p>İslam’a göre <u>hiç kimse</u> başkaları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunacağı kendisine bağışlanmış <u>kutsal bir otorite</u>ye sahip olduğunu <u>iddia edemez</u> ve bu yetkiyi zorla ele geçiremez. Hz. Muhammed’in (s) Rabbine kavuşmasının ardından <u>vahiy kesin bir şekilde kesilmiştir</u>. Müslümanlar için geriye yalnızca onun (s) bıraktığı, kıyamet gününe değin ölümsüz bir delil olan <strong>Allah’ın Kitabı</strong> ve içinde kendisini izleyeni asla saptırmayan tertemiz bir yol bulunan şerefli <strong>Nebevi Sünnet</strong> kalmıştır.</p>
<p>Nebevi hilafetin kime verildiği hususunda bir vasiyetin varlığını ve Peygamber (s)’in bu vasiyeti nedeniyle yöneticilik kutsallığının kendilerine ait olduğunu iddia eden bazı İslami grupların bu iddiaları ise Müslümanlar tarafından dikkate alınmamıştır. Zira Müslümanlar ne Allah’ın kitabında ne de Rasulullah (s)’in sünnetinde açık veya ima suretinde buna işaret eden bir delil bulamamışlardır. Böylece gerçek İslami hilafet, <u>seçim ve tam bir biatleşme</u> temeli üzerine kurulmuştur.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek müminler olabilmek ve dinimizin hükümlerine uygun bir hayat sürebilmek </strong></p>
<p>“Sonuç olarak bizim çağrımız şudur: Şüphesiz bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler olmamak için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz.</p>
<p>Allah’ın sınırlarının yeniden tesis edilmesini, farz kıldığı işlerin ve Allah’ın şeriatının hayata geçirilmesini ve Muhammed (s) ve Arapların önderleri olan raşit ashabının inşa ettiği faziletli/erdemli şehri/ülkeyi yeniden kurmayı arzuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir müminin kendisine itiraz edemeyeceği, belirlenmiş ve sabitlenmiş olan İslami düzene göre ekonomimizin inşa edilmesini canı gönülden diliyoruz. Aksi takdirse bizim Müslümanlar olarak anılmamız, hiçbir delili bulunmayan bir iddia, sözde kalan bir isimlendirme ve şekilcilikten öteye gitmeyecektir. (s.235).</p>
<p>Şüphesiz Kur’an hukukuna göre amel etmek, her Müslümanın üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Yine bu konuda ilim sahibi olan her bir ferdin buna davet etmesi ve Kur’an’ın tüm hükümlerine sımsıkı tutunması açık bir farzdır.” (s.237).</p>
<p>“De ki: <strong>İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz</strong>.” (Yusuf 12:108).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 240 s.</li>
<li><strong>Muhammed Ebu Zehra</strong>; <strong>İslam Birliği (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>)</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2016, 208 s.</li>
<li>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Esra Yayınları, Konya 1996.</li>
<li>Saffet Köse; “<strong>Muhammed Ebû Zehre</strong>” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2005, cilt: 30, s.519-522.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ. NUH’UN UZUN SOLUKLU ISLAH TECRÜBESİDEN  DERS ÇIKARABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 09:52:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[1683]]></category>
		<category><![CDATA[1685]]></category>
		<category><![CDATA[17-18]]></category>
		<category><![CDATA[80]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâf 46:35]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:62]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Cezairî]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Kalem]]></category>
		<category><![CDATA[Doç.Dr. Murat Kayacan]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muvâfakât]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:50]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:90]]></category>
		<category><![CDATA[Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:25-26]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:31]]></category>
		<category><![CDATA[Hûd 11:32]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[inanç birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî inanç sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kasas 28:25]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneğ]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:43]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Meydânî]]></category>
		<category><![CDATA[müjdeler]]></category>
		<category><![CDATA[Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Musafa İslâmoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh]]></category>
		<category><![CDATA[Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:10-12]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:25]]></category>
		<category><![CDATA[Nuh 71:4]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[qasas]]></category>
		<category><![CDATA[sabır ve üslup yumuşaklığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer]]></category>
		<category><![CDATA[Şırnak Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şûra 42:13]]></category>
		<category><![CDATA[Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tebliğler Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam]]></category>
		<category><![CDATA[tehditler]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Çare İslamî Çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yasalar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hz. Nuh ve CudiDağı Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:71]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus 10:88]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:3]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=554</guid>

					<description><![CDATA[Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun insanlık yürüyüşümüzde kılavuz edinmemiz için gönderilen vahiylerin sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’in “salah toplumu” olabilmek için keşfetmemiz ve tâbi olmamız gereken sünnetullahı/toplumsal yasaları serdetme biçimlerinden önemli bir tarz da “kıssalar”dır. Bu haftaki yazımızda Hz. Nuh aleyhisselamın mücadelesini -onun toplumsal ıslah faaliyetlerini ve tecrübesini göz ardı eden israiliyata değil doğrudan Kur’an’ın beyanlarına dayanarak- ortaya koyan yeni bir çalışmadan siz kıymetli dostlarımı haberdar etmek isterim.</p>
<p>Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde tefsir hocalığı yapan Doç.Dr. Murat Kayacan’ın “Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları” isimli eserinden önce kıssaların mahiyetine ve ehemmiyetine ilişkin giriş kısmını, ardından Nuh aleyhisselamın toplumsal ıslah gayretleri, faaliyetleri ve tecrübelerinden günümüze uyarlayarak çıkarabileceğimiz dersleri maddeler hâlinde sıralayan sonuç kısmını özetle iktibas edeceğiz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’ın İnsanlık Tarihinden Bize Sunduğu Kareleri Hakkıyla Görebilmek</strong></p>
<p>“QSS” kök harflerinden türeyen<em> kıssa</em><em> </em>ve türevleri<em>,</em> bir şeyin izini sür­mek, birbirini takip eden haberler anlatmak, beyan etmek, açıklamak, bir şeyin ortası ya da büyüğü anlamlarına gelmektedir. İslâmî literatürde veya Kur’anî terminolojide kıssa denildi­ğinde Kur’an’da anlatılan tarihî olaylar ve peygamberlerin ha­yat hikâyeleri anlaşılmaktadır; ancak Kur’an-ı Kerim’de söz ko­nusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen aslında isim olup mastar yerine de kullanılan ve kıssanın ço­ğul formu olan “<strong><em>qasas</em></strong>” kullanılmaktadır (Âl-i İmran 3:62, Yusuf 12:3, Kasas 28:25). Kasas, aynı zamanda Kur’an’ın yirmi sekizinci sûresinin adıdır (Kayacan, 11).</p>
<p>Kur’an; insanlık tarihinde meydana gelen olaylardan ilginç kareler sunar, daha önceki risaletlere, peygamberlere ve onların içinde yaşadıkları toplumların doğru yolu bulmaları için Rablerinden getirdikleri vahiylere değinir, önceki kitaplarda hak içerikli bilgilerin olduğunu tasdik eder. Kur’an kıssalarında, peygamberlerin risaletlerine dair küllî unsurların (Rabbanî risaletlerin aslında tek olduğu gerçeğinin) açıklaması mevcuttur ve onlarda düşünen kimseler için ibretler vardır. Onları okuyanlar, Allahu Teala’nın kulları hakkındaki yasalarını, geçmiş toplumlardan olup peygamberleri yalanlayan günahkârların ve zalimlerin yok oluş nedenlerini kavrarlar. İçlerinde Allah korkusu taşıyanlar, O’nun Kitabı’na ve Rasulullah’ın (s) sünnetine tâbi olurlar. Kıssalarda peygamberlere ve müminlere, Allahu Teala’dan gönderilen açıklamalar ve bilgilendirmeler mevcuttur. O anlatılar aynı zamanda, Muhammed ümmetinden inananlara bir yol göstermedir ve müminlere düşen de kıssalar üzerine kafa yorarak doğru yolu bulmalarıdır. Kıssalar aynı zamanda yalanlayanların, azgınların, zorbaların, zalimlerin ve onlara yardımcı olanların yok edilmelerinin/cezalandırılmalarının ardından Allahu Teala’nın peygamberleri ve onlara inananları, yardımıyla yeryüzünde muktedir kılacağını belirtmektedir. Bu aktarımlar, sünnetullah kapsamında zaferin, eninde sonunda müminlerin olacağı müjdesini vermektedir (Meydânî, 16).</p>
<p>Olayları derinlemesine düşünüp sonuçlar elde edecek kimseler ise günahları, inkârları ve isyanları nedeniyle, Allahu Teala’nın yok ettiği toplumların kıssalarını işittiklerinde, içleri korkudan ürperir ve öğüt alırlar. Bu korku devam ettiği sürece fücur, tuğyan ve şehvet, onların hayatında belirleyici olamaz. Yine bu korku, her insanın önceki toplumların başına gelen olaylardan ibret ve öğüt alması için yeterli bir unsurdur (bkz. Naziât 79:15-26). Allahu Teala’nın cezalandırmasından korkan kimse Firavun’un helak edilmesinden ibret alır. Artık “ibretin” sesine kulak verip vermemek; hevasına, şehvetine uyup uymamak veya fücura, tuğyana sapıp sapmamak ona kalmıştır (Kayacan, 12).</p>
<p>Kıssalarda peygamberlerin tevhid ve adalet mücadeleleri anlatılırken, Allahu Teala’nın dinine davet yolu, yöntemi ve davetçinin ahlakı somut hale getirilmiştir. Ayrıca kıssaları okuyanlar insan tabiatını, ahlakını ve kalplerin doğru yolu tercih etmede birbirlerine benzediğini görebilmekte ve sosyal alanda yürürlükte olan sünnetullaha dair bazı çıkarımlarda bulunabilmektedirler (Meydânî, 17-18).</p>
<p>Kıssaların büyük oranda Mekkî surelerde yer aldığı gerçeğinden hareketle Müslümanların toplumsal ıslah çabalarında neyi, ne zaman yapmaları gerektiği konusunda, onlara kıssalardaki -çoğu peygamberlerden oluşan- karakterler aracılığıyla rehberlik edildiği söylenebilir. Müslümanlar, bu karakterlerin mücadeleleri, muhalifleri ile yaşadıkları sorunları ile kendi dönemlerindeki İslam karşıtı çevrelerin tutumları arasındaki benzerlikleri dikkate almazlarsa tarihin olumsuz yönde kendini tekrar etmesi kaçınılmazdır.” (Kayacan, 13).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini/Doğru Yolu İnsanlara Anlatma Karşılığında Ücret Talep Etmemek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh, bazı din simsarları ve sömürücülerin yaptığı gibi, doğru yolu anlatmasının karşılığında kavminden ücret istememektedir. Aksine kavmine karşı iyilik yapmakta, onlardan takva sahibi olmalarını ve kendilerine çeki düzen vermelerini talep etmektedir. Hz. Nuh mensup olduğu soy ya da ırk açısından kardeşliğinin ve onlara yabancı olmayışının gereği olarak onları barışa, imana ve tasdike götürmek istese de onun toplumu bu bağa dikkat edip değer vermedi. Hz. Nuh onlara adeta şöyle diyordu: “Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız? İşlediğinizin cezasından korkmaz mısınız? Kalpleriniz Allah korkusunu ve ürpertisini hissetmez mi?” Ne var ki kardeşleri olan Hz. Nuh’un çağrısına karşı, onların kalpleri yumuşamadı. Hâlbuki onun geçmişini, davranışlarını ve istikametini biliyorlardı. Yapmaları gereken şey; onu dinlemeleri ve akıllarına, onun hevadan uzak olan davetini anlama fırsatı vermeleriydi. Çünkü hakkı kabul konusunda insanı yoran şey, kalplerinin bâtılla meşgul olmasıdır. Bu devam ettiği sürece, hakkın kalbe girmesi mümkün değildir. Bunun için de hevaya uymayı ve sapkınlığı saf dışı bırakmak gerekir (Kayacan, 49).</p>
<p>İnsanların ahirette kurtulanlardan olmasını önemseyen Hz. Nuh, -günümüzdeki ifadesiyle- liberal bir tutumla “Dileyen dilediğini yapsın.” dememekte ve ilahî emirlerin duyurucusu ve uygulayıcısı olarak insanları kendine itaate çağırmaktadır:<em> “Gelin artık, Allah’tan korkun ve bana itaat</em><em> edin.”</em> (Şuarâ 26:108,110). Bu ayetin orijinalindeki “<em>etî’ûni</em>: <em>bana itaat edin</em>” emrinin “beni izleyin” anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü yolcu olup “iz bırakanlar” izlenirler. İz bırakmak, Allahu Teala için düşünülmez. Birer insan olan peygamberler iz bırakırlar ve izlenirler. Hz. Nuh tebliğ ederken, Hz. Muhammed’in de yaptığı gibi “Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığını, gaybı bilmediğini ve melek de olmadığını” söylemektedir (Hûd 11:31, En’âm 6:50).</p>
<p>Hz. Nuh, Allah’ın bağışlayıcılığını ve toplumlar için Allah’ın belirlediği vakit gelince bu vaktin ertelenmediğini ifade etmektedir: “<em>Tâ ki, (Allah) günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz Allah’ın süresi geldiğinde geciktirilmez. Keşke bilseydiniz</em>.” (Nuh 71:4).</p>
<p>Hz. Nuh, kavmine apaçık bir “uyarıcı” olduğunu ve onları acıklı bir azaba karşı uyardığını söylemektedir (Hûd 11:25-26). <strong>Uyarıcı</strong>; Allah’ın ayetlerini ve rasulü inkâr edip yalanlayanları, Allah’ın azabıyla ve “din günü”yle ikaz eden kimse anlamındadır. Allah’a itaat edenler bol nimetlerle ödüllendirilirler…” (Kayacan, 50).</p>
<p>İnce bir üslupla başlayan tebliğ, ileri gelenlerin muhalefeti nedeniyle pek taraftar bulmamıştı. Hz. Nuh’un uzun soluklu bir çaba gösterip kavmi hakkında olumsuz bir kanaat belirtmesinden sonra, Allah tarafından aleyhlerine hükmedilmişti. Hz. Nuh, kavmine dini anlatırken tevhide ve ahirete vurgu yapmıştır…” (Kayacan, 51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini Doğru Anlamak: Asıl Olanın Şaibeli Bir Zafer Değil Onurlu Bir Sefer Olduğunu Bilmek</strong></p>
<p>“Hz. Nuh’a dinde ne tavsiye edilmişse son peygambere de o tavsiye edilmiştir: “<em>Allah dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve </em>(Ey Muhammed!)<em> sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki<strong>: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!</strong> Fakat senin kendilerini davet</em><em> ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir</em>.” (Şûra 42:13). Başka ayetlerde de önceki şeriatlarda mevcut bulunan küllî hükümlerden haber verilmiştir (Mesela; Ahkâf 46:35, En’âm 6:90, Mâide 5:43). Bunlar aynen son şeriatta da bulunmaktadır ve aralarında bir fark yoktur (Şâtıbî, III/112). Bu açıdan Nuh kıssası ibret alma amacıyla okunduğunda, adeta son peygamber döneminden söz etmektedir (Kayacan, 163).</p>
<p>Nuh kıssasından elde ettiğimiz <strong>sonuçlar</strong>ı maddeler halinde şöyle ifade edebiliriz:</p>
<ol>
<li>Davetleri sonuçlarına göre değerlendirenler, peygamberlerin atası sayılan Hz. Nuh’u hatalı çıkaracaklardır! Davetini <strong>en güzel şekilde</strong> yürüttüğü, mücadelesini en çetin ve kesin delillerle yaptığı, hatta yenilgiye uğrayan ve bütün karşı koymaları kırılan müşriklerin “<em>Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmanda hayli ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bize vaat ettiğini getir bakalım!</em>” (Hûd 11:32) diyerek açık isyanlarına muhatap olduğu halde, yine de Hz. Nuh’un yanlış taktik uyguladığını iddia edeceklerdir (Karadavi, 218). Hâlbuki başarı, dünyevî iktidarı elde etmekle sınırlı görülmemelidir.</li>
<li>Her “<strong>tufan</strong>”ın bir Nuh’u, her Nuh’un bir gemisi, her geminin bir rotası vardır. Muhammed ümmetinin rotası ve yol haritası Kur’an’dır. Kur’an’ın kılavuzluğuna teslim olan kimse, ahir zaman tufanından kurtulur (İslâmoğlu, 1172).</li>
<li>Müşrikler inkâr etse de “<strong>vahiy</strong>” diye bir gerçek vardır. “Gayb” âleminin birer parçası olan kıssaların gerçek niteliğini, daha önce ne peygamberimiz ne de soydaşları biliyordu. O haberleri vahiy ile gönderen, her şeyden haberdar olan Yüce Allah idi.</li>
<li><strong>İslamî inanç sistemi</strong>, tarih boyunca aynıdır. Bu aynılık, insanlığın ikinci atası Hz. Nuh’un dönemine kadar dayanmaktadır. Bütün bu tarih süreci boyunca aynı inanç sistemi ile karşılaşırız. Öyle ki bazen ifade biçimi bile neredeyse aynıdır.</li>
<li>Peygamberlerin yalanlayıcıları, büyük oranda aynı itirazları ve suçlamaları tekrarlaya gelmişlerdir. Oysa birçok açık belge, bu itirazları ve suçlamaları çürütmektedir. Fakat bir önceki kuşak döneminde asılsız oldukları kanıtlanan bu <strong>bayat suçlamalar</strong> ve itirazlar, bir sonraki kuşak tarafından sanki yeni sözlermiş gibi piyasaya sürülmektedir. Bu kısır döngü, tüm insanlık tarihi boyunca bir türlü kırılamamıştır.</li>
<li>İnsanlara yönelik ilahî <strong>müjdeler ve tehditler</strong>, eksiksiz olarak gerçekleşmektedir. Peygamberler, müjdelerinde ve tehditlerinde ne diyorlarsa aynen çıkmaktadır. Nuh kıssası, bu gerçeğin tarihî kanıtlarından biridir.” (Kayacan, 164).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetullahın/Toplumsal Yasaların Kimsenin Hatırı İçin Değişmeyeceğini Anlamak</strong></p>
<ol start="7">
<li>Yüce Allah’ın yürürlükteki <strong>yasalar</strong>ı değişmemekte, hatır-gönül dinlememekte, ayrım yapmamakta ve sapma göstermemektedir. Şirkten sakınanlar mutlu sona ermekte, sonunda kurtulanlar ve “kötülerin” yerlerini alanlar, her zaman iyiler olmaktadır.</li>
<li>Nuh kıssasında gerek tek tek bireyleri ve gerekse kuşakları birbirine bağlayan, kaynaştıran bağın ne olduğu vurgulanmaktadır. Bu bağ, <strong>inanç birliği</strong> bağıdır. Tarihboyunca bütün müminleri tek Allah’a, tek Rabbe bağlayan bağdır. Bu bağın var olabilmesi için bütün müminlerin, Yüce Allah’ın ortaksız ve rakipsiz egemenliği altında birleşmeleri ve bütünleşmeleri gerekir.</li>
<li>Gemiye binenler az sayıda olduysa ileri gelenlerce aşağı tabaka görülenlerin büyük kısmının, bâtıla ikna edilip kandırıldıklarını ya da yıldırıldıklarını söyleyebiliriz. Şirkin toplumun ileri gelenlerince de zayıf tabakalarınca da kabul görmesi, hakikatin peşinde olanları yıldırmamalıdır. Hakikatin büyük kitlelerce <strong>kabul görmemesi</strong>, onun doğruluğunu şüpheli hale getirmez.</li>
<li>Davette doğru yol, <strong>sabır ve üslup yumuşaklığı</strong>dır (Cezairî, 1682). Davette hikmet gereği Hz. Nuh, muhataplarındaki dünya sevgisini dikkate aldı. Onları bağışlanmaya davetetti ki bu sayede onlara nimetler (yağmur, mal, oğul vs.) verilecekti: “<em>Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. </em>(Mağfiret dileyin ki)<em> üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın</em>.” (Nuh 71:10-12). Bu ayetlerdeki anlama uygun olarak bazı âlimler, mal ve oğul isteyenin bağışlanma talebini artırması gerektiğini söylemişlerdir (Cezairî, 1683).</li>
<li>Nuh kavminin “tufan”da boğulmaları ve ahirette de ateşe girecek olmaları (Nuh 71:25) <strong>kendi hatalarının sonucu</strong> Demek ki hataları, helaki gerektirecek düzeydeydi (Cezairî, 1685). (Kayacan, 165).</li>
<li>Zalim, kâfir ve mücrimlere <strong>beddua</strong>; mümin ve müminelere <strong>dua</strong>, meşru eylemlerdir. Nitekim Hz. Nuh’tan sonra gelen peygamberlerden Hz. Musa da Firavunve ileri gelenlerine beddua etmişti: “<em>Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve adamlarına, dünya hayatında süs ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! İnsanları, senin yolundan saptırmaları için mi </em>(verdin)<em>? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerini de bağla ki, o acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler!</em>” (Yunus 10:88).</li>
</ol>
<p>“<em>Ey kavmim! Aranızda durmam ve size Allah’ın ayetlerini hatırlatmam, size ağır geliyorsa bilin ki ben Allah’a güvendim; siz de ortaklarınızla bir araya gelip ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş kendi aranızda örtülü kalmasın. Sonra vereceğiniz kararı bana karşı uygulayın ve bana hiç süre tanımayın</em>!” (Yunus 10:71). denmesi Mekke müşriklerine dolaylı bir uyarıdır. Allah, onlara -genelde de Kur’an’ın tüm muhataplarına- öğüt ve <strong>ibret</strong><strong> alınan bir hatırlatma</strong> olsun diye Nuh kavminin akıbetinden söz etmektedir (Meydânî, 80).” (Kayacan, 166).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong>:</p>
<ol>
<li>Cezairî, Ebu Bekr Cabir; <strong><em>Eyseru’t-Tefâsîr li Kelâmi’l-Aliyyi’l-Kebîr</em></strong>, Mektebetu’l-Hikem, Medine, 2002.</li>
<li>Heleyyil, Muhammed Ahmed; <strong><em>Teemmulât fî Sûreti Nûh Aleyhisselam</em></strong>, Wizâratu’l-Ewqâf ve’ş-Şuûni’l-Mukaddesâti’l-İslâmiyye, Amman, 1981.</li>
<li>İslâmoğlu, Mustafa; <strong>Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir</strong>, 3. bs., Düşün Yay., İstanbul, 2009.</li>
<li>Karadavi, Yusuf; <strong>Tek Çare İslamî Çözüm</strong>, (çev: Ahmet Bedri), İkbal Yay., Ankara, ts.</li>
<li>Kayacan, Murat; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh’un Toplumsal Islah Çabaları</strong>, Ekin Yayınları, İstanbul, 2016, 178 s.</li>
<li>Keskin, Hasan; “<strong>Sure İç Bütünlüğü Açısından Nuh Suresinin İncelenmesi</strong>”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sivas, XIII/2, 2009, s.69-116.</li>
<li>Kılıç, Halil; <strong>Kur’an’da Hz. Nuh Kıssasının Değerler Eğitimi Açısından Yorumu</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2014.</li>
<li>Meydânî, Hasan Habenneke; <strong><em>Nûh (Aleyhisselâm) we Qawmuhû fi’l-Kur’âni’l-Mecîd</em></strong>, Dâru’l-Kalem, 1990.</li>
<li>Ömer, Ahmed; <strong>Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh</strong>, (çev.: Abdullah F. Kocaer), Kelebek Yay., Konya, 2003.</li>
<li>Şâtıbî, Ebu İshak; <strong><em>el-Muvâfakât</em></strong>, (çev.: Mehmet Erdoğan), 4 c., İz Yay., İstanbul, 1993.</li>
<li>Temizkan, Abdullah; <strong>Kur’an’da Sabır: Hz. Nuh Örneği</strong>, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, 2012.</li>
<li><strong>Uluslararası Hz. Nuh ve Cudi</strong><strong>Dağı Sempozyumu </strong>(27-29 Eylül 2013) Tebliğler Kitabı, Şırnak Üniversitesi Yay., Şırnak, 2014.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/nuhun-uzun-soluklu-islah-tecrubesiden-ders-cikarabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ALLAH’IN KADINA BAHŞETTİĞİ FITRATA RAZI GELMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/allahin-kadina-bahsettigi-fitrata-razi-gelmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/allahin-kadina-bahsettigi-fitrata-razi-gelmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Aug 2017 10:40:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah bin Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzâb 33:59]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:195]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Buhârî]]></category>
		<category><![CDATA[Buhari ve Müslim]]></category>
		<category><![CDATA[Buhayra]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Ümâme]]></category>
		<category><![CDATA[erkekler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel bir hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Ahmed Abdurrahman el-Benna]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:13]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kadının hak ve vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[kadının yararı]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmudiye]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Nahl 16:97]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa 4:1]]></category>
		<category><![CDATA[Nur 24:30-31]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rum 30:21]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi ve merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Taberâni]]></category>
		<category><![CDATA[Tahrim 66:6]]></category>
		<category><![CDATA[yol gösterici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=549</guid>

					<description><![CDATA[“Ey insanlık!&#8230; Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Allah’a ve akrabalık/insanlık bağına karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.” (Nisa 4:1). “Rasulullah (s) erkeklerden kadınlara benzemeye çalışanlara; kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanlara lanet etti.” (Buhari vd.). &#160; 14 Ekim 1906’da Mısır’ın Buhayra iline bağlı Mahmudiye kasabasında dünyaya gelen ve 12 Şubat 1949 günü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ey insanlık!&#8230; Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Allah’a ve akrabalık/insanlık bağına karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.” (Nisa 4:1).</p>
<p>“Rasulullah (s) erkeklerden kadınlara benzemeye çalışanlara; kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanlara lanet etti.” (Buhari vd.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>14 Ekim 1906’da Mısır’ın Buhayra iline bağlı Mahmudiye kasabasında dünyaya gelen ve 12 Şubat 1949 günü akşamı Kahire’deki teşkilat merkezinden evine dönerken uğradığı suikast sonucunda şehid düşen Hasan Ahmed Abdurrahman el-Benna, 43 yıllık kısa ömrüne -yoğun sosyal faaliyetleri yanında- yüzlerce konferans, makale ve kitap sığdırabilmiştir. Müslüman şahsiyetin iman, ahlak, ibadet ve bilgi donanımı açısından layık olduğu yeri gösteren risaleleri yıllar boyunca Arapçadan başka dillere de çevrilmiştir.</p>
<p>Şehid el-Benna’nın Türk dilinde son yayımlanan eseri “Müslüman Kadın” isimli risalesi olup metnin yazıldığı 1940’lı yılların hayat şartları da göz önünde bulundurularak okunduğunda, Müslüman kadının evini, eşini ve çocuklarını merkezde tutarak toplumsal hayata “kişiliğiyle” dâhil olmasının taşıdığı önem daha iyi anlaşılmış olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ın sosyal hayatı en sağlam kurallar üzerine inşa ettiğini kabul etmek</strong></p>
<p>“İslam insanlık için bir ışık ve <strong>yol g</strong><strong>ö</strong><strong>sterici</strong> olarak gelmiş, hayati işleri insanlar için en dikkatli tertiple, en erdemli kurallar ve normlarla düzenlemiştir. Evet, İslam bunların hiç birisini ihmal etmemiş, insanları vadi vadi dolaşsınlar diye kendi hallerine bırakmamıştır. Tersine, onlara işi <strong>tam olarak</strong> açıklamış, hiçbir kimseye ekleyecek bir şey bırakmamıştır.</p>
<p>Gerçek şu ki, İslam’ın kadın-erkek görüşünü, bu iki cinsin birbirleriyle olan münasebetlerini ve her birinin diğerine karşı yükümlülüklerini bilmemiz değildir asıl önemli olan. Bu neredeyse herkes tarafından bilinen bir konudur çünkü. Fakat asıl önemlisi kendimize şu soruyu sormamızdır: <strong>Biz </strong><strong>İslam</strong><strong>’ın h</strong><strong>ü</strong><strong>km</strong><strong>ü</strong><strong>ne uymaya hazır mıyız?</strong> (s.31).</p>
<p>Durum şudur ki; bölgemiz ülkelerini ve diğer İslam ülkelerinin tamamını, boğazlarına kadar gömüldükleri o <strong>Avrupa’ya </strong><strong>ö</strong><strong>zenme sevdası</strong>nın gürültülü ve sert dalgası sarmış durumdadır.</p>
<p>Bazı insanlara, içine düştükleri bu taklit (bataklığı) da yeterli gelmediği için, kendilerini kandırmaya yöneliyorlar; İslam’ın hükümlerini Batılı arzular ve Avrupai düzenler doğrultusunda değiştirmek istiyorlar. Bu dinin hoşgörüsünü ve esnekliğini kötü niyetle sömürerek onu kendi İslami suretinden tam olarak çıkarmak, onu hiçbir şekilde İslam’la buluşamayacağı başka bir düzene dönüştürmek istiyorlar. Öte yandan kendi arzularına uymayan birçok nassı ve İslam şeriatının ruhunu ihmal ediyorlar (s.33).</p>
<p>Önemli olan İslami hükümlere arzularımızdan sıyrılarak bakabilmemiz, kendimizi Allah’ın emir ve yasaklarını kabullenme konusunda hazır hâle getirmemizdir. Özellikle de şu mevcut uyanışımıza hayati önemde temel teşkil eden kadın konusunda… Bu esaslara göre, insanlara, bu konuda zaten bildikleri ve bilmeleri gereken İslami hükümleri hatırlatmakta yarar görüyoruz.” (s.35).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kadının hak ve vazifelerini fıtratına uygun şekilde tanzim etmek</strong></p>
<p>“Birinci olarak: İslam kadının değerini yüceltmiş, onu haklar ve yükümlülükler bakımından <strong>erkekle ortak</strong> yapmıştır. Bu, neredeyse hiç dikkate alınmayan bir husustur. İslam kadının konumunu yüceltmiş, onu erkeğin kız kardeşi ve hayat ortağı yapması itibarıyla derecesini yükseltmiştir. Kadın erkekten, erkek de kadındandır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bazınız bazınızdan türediniz…” (Âl-i İmran 3:195).</p>
<p>İslam kadının gerek özel, gerek medeni, gerekse siyasi haklarını <strong>tam olarak</strong> tanımış, ona insanlığın zirvesinde olan bir insan muamelesi yapmıştır. İnsan olmak hak ve yükümlülük sahibi olmak demektir; yükümlülüklerini yerine getirince kendisine teşekkür edilen insan, tüm haklarına da ulaşmak zorundadır. Kur’an ve hadisler bu anlamı destekleyen ve onu açıklayan ayetlerle dolup taşmaktadır (s.37).</p>
<p>İkinci olarak: Erkekle kadın arasında görülen <strong>farklı hukuki muameleler</strong>, erkekle kadın arasında var olan doğal ve kaçınılmaz farklılıktan kaynaklanmaktadır. Bu farklılık, her birisinin taşıdığı önemli ayrıcalıklara uygunluk ve her ikisine verilen hakları korumak için gereklidir.</p>
<p>İslam’ın pek çok durum ve şartlarda erkekle kadını birbirinden ayrı tuttuğu ve aralarında tam bir eşitlik sağlamadığı doğrudur. Ancak öte yandan şunun da üzerinde durmak gerekir: İslam bir açıdan kadının hakkına kısıtlama getirmişse, ona bedel olarak başka bir açıdan <strong>daha iyisini</strong> mutlaka yerine koymuştur. Bu kısıtlamanın başka bir şey için değil, <strong>kadının yararı ve </strong><strong>iyiliği</strong> için olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Kadının bedensel ve ruhsal oluşumunun erkeğin oluşumuyla tıpatıp aynı olduğunu kim, nerede iddia edebilir? Eğer ortada bir babalık ve annelik olacağına inanıyorsak, kim nerede çıkıp kadının hayatta üstlenmesi gereken rolle, erkeğin hayatta üstlenmesi gereken rolün aynı olduğunu söyleyebilir? (s.39).</p>
<p>İnancım odur ki, kadın ile erkeğin <strong>yaratılı</strong><strong>ş</strong><strong>ları farklı</strong> olduğu için <strong>g</strong><strong>ö</strong><strong>revleri</strong> de doğal olarak <strong>farklı</strong>dır. Bu farklılığın, her ikisi için hayat tarzlarında da farklılığa neden olması gerektiğine inanıyorum. İşte İslam’ın getirdiği, kadın-erkek arasında hukuk ve yükümlülüklerdeki farklılığın sırrı budur.</p>
<p><strong>Ü</strong><strong>çü</strong><strong>nc</strong><strong>ü</strong><strong> olarak</strong>: Kadınla erkek arasında birincil, temel, ilişki belirleyici olan güçlü bir <strong>fıtri </strong><strong>ç</strong><strong>ekim</strong> vardır. Hoşlaşmak ve ardından gelecek her şeyden önce bu çekimin amacı, “<strong>nesli korumak</strong>” ve hayatın yükünü <strong>birlikte omuzlamak</strong>tır (s.41).</p>
<p>İslam bu nefsî eğilime işaret etmiş, onu arındırmış, onu gayet güzel bir şekilde hayvani anlamından ruhsal anlamına kaydırmıştır. Bu ruhsal anlam, (bu çekimin) maksadını açıklamakta, onu salt eğlence olmaktan çıkarıp <strong>tam bir yardımla</strong><strong>ş</strong><strong>ma</strong> modeline kavuşturmaktadır:</p>
<p>“Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza <strong>sevgi ve merhamet</strong>i yerleştirmesi de O’nun mucizevi işaretlerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.” (Rum 30:21).</p>
<p>İslam’ın belirlediği metot budur. İslam kadına bakışını bu metotla belirlemiş, onun hikmetli yasaları bu esasa göre gelmiş, iki cins arasında kurduğu tam dayanışmaya garanti vermiştir; her biri diğerinden faydalanacak ve hayatın tüm alanlarında birbirlerine yardımcı olacaklardır.” (s.43).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kadını eğitmek, zarafetini ve mahremiyetini muhafaza etmek</strong></p>
<p>“Kadınlar toplumun yarısı, hattâ gelecek nesillerin ilk öğretmenleri ve ilk tasarımcıları olduğu için, toplum hayatına <strong>en yüksek etkiyi yapan kesim</strong>i oluştururlar. Toplumun ve milletin gidiş istikameti ve eğilimi, çocuğun annesinden aldığı tarz ve surette şekillenir. Bundan sonraki aşamalarda da kadın, yine eşit derecede gençlerin ve erkeklerin hayatında etkilidir (s.29).</p>
<p>Kadının toplumdaki yeri konusunda söylenebilecek sözler şu iki nokta etrafında özetlenebilir:</p>
<p>Birincisi;<strong> kadını e</strong><strong>ğ</strong><strong>itmenin gereklili</strong><strong>ğ</strong><strong>i</strong>dir. İslam başından beri kadının erdemlerle, nefse olgunluk kazandıracak hasletlerle donatılması için ahlaki güzellik eğitimi almasını ve terbiye edilmesini gerekli görür. İslam babaları ve genç kız velilerini bu konuda yüreklendirmiş, onlara Allah’tan bolca sevap vadetmiş, bu konuda kusurlu davrananları cezayla uyarmıştır. Bir ayette şöyle buyrulur:</p>
<p>“Siz ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz! Ona memur melekler kararlı ve tavizsizdirler; hiçbir buyruğunda Allah’a karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.” (Tahrim 66:6). (s.45).</p>
<p>Abdullah bin Ömer’den (r) aktarılan sahih bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz; imam (lider) çobandır ve sürüsünden sorumludur, adam ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur, kadın eşinin evinde çobandır ve sürüsünden sorumludur, hizmetçi efendisinin malına çobandır ve sürüsünden sorumludur; hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhari ve Müslim).</p>
<p>İbn-i Abbas (r)’dan rivayet edildiğine göre Allah’ın Elçisi (s) şöyle buyurdu: “İki kızı olup da onlarla güzelce arkadaşlık yapan veya onlara sahip çıkan hiçbir Müslüman yok ki, o kızlar onu cennete götürmesin!” (İbn-i Mace ve İbn-i Hibban). (s.47).</p>
<p>İkincisi;<strong> kadın ve erke</strong><strong>ğ</strong><strong>i ayrı tutmak</strong>tır. Zira İslam kadın-erkek karışımını kesin olarak sakıncalı görür ve evlilik dışında onları birbirinden uzak tutar. Bundan dolayı İslam toplumu karma bir toplum değildir…” (s.49).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kadını da erkeği de yaratan Allah’ın onlar için belirlediği konumlara razı olmak</strong></p>
<p>Kadın-erkek münasebetleri konusunda Allah Teâlâ’nın buyruklarına ve Son Elçisi’nin açıklamalarına kulak verelim:</p>
<p>“Ey insanlık! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın var eden <strong>Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!</strong> Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Allah’a ve bu akrabalık/insanlık bağına karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.” (Nisa 4:1).</p>
<p>“Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı <strong>sorumluluk bilinci en güçlü olanınız</strong>dır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49:13).</p>
<p>“Kim imanlı olarak bir iyilik ortaya koymuşsa; -erkek ya da kadın (fark etmez)- kesinlikle ona <strong>güzel bir hayat</strong> yaşatacağız; dahası elbet onları işlediklerinin en iyisiyle ödüllendireceğiz.” (Nahl 16:97).</p>
<p>“Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler ve <strong>iffetlerini korusunlar</strong>; tertemiz kalabilmeleri için en uygun davranış şekli budur: unutmasınlar ki Allah, ortaya koydukları her bir şeyden haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, <strong>iffetlerini korusunlar</strong>, <strong>cazibe ve güzelliklerini</strong>, bunlardan görünen kısımlar dışında, <strong>(kamuya) açmasınlar</strong>; bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine sıkıca tuttursunlar; cazibe ve güzelliklerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi (evlerindeki) kadınlara, meşru şekilde malik oldukları kimselere, ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere, veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için <strong>ayaklarını yere vurmasınlar</strong>. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz.” (Nur 24:30-31).</p>
<p>“Sen ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına, (bütün) mü’minlerin hanımlarına (toplum içine çıktıklarında) üzerlerine (tesettürü tam sağlayan) giysilerini almalarını söyle: bu onların (mü’min ve saygın kadınlar olarak <strong>tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri</strong> için daha uygundur: Ve Allah zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Ahzâb 33:59).</p>
<p>Ebû Ümâme (r)’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (s) şöyle buyurmuştur: “Ya gözlerinizi sakınır, ırzlarınızı korursunuz yahut Allah yüzünüzü kara çıkarır!” (Taberâni).</p>
<p>İbn-i Abbas (r)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s) şöyle buyurmuştur: “Hiçbiriniz, yanında bir mahremi bulunmayan kadınla yalnız kalmasın!” (Buhari ve Müslim).</p>
<p>İbn-i Abbas (r)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s) erkeklerden kadınlara benzemeye çalışanlara; kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanlara lanet etti.” (Buhari, Ebû Davud, Tirmizi, Nesâi, İbn-i Mace ve Taberâni).</p>
<p>Ebû Hureyre (r)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s) kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lanet okudu.” (Ebû Davud, Nesâi, İbn-i Mace ve İbn-i Hibban).</p>
<p><strong>Sonuç</strong> olarak; bu önemli doğal görevleri dışında, kadını başka bir görev yapmaya iten sosyal zorunlulukların var olması durumunda, uyması gereken yükümlülüklerden birisi de İslam’ın kadın fitnesini erkekten, erkek fitnesini de kadından uzak tutmak için koyduğu şartlara riayet etmek olur. Uyması gereken başka bir yükümlülük de bu görevi her kadının temel haklarından birisi olarak alelade bir uygulamaya dönüştürmeden, <strong>zorunluluk</strong> düzeyinde tutmak olur. Özellikle de işsizliğin ve erkek nüfusun boşta olmasının her toplumda ve her devlette, insanlığın çözülmesi zor sorunlardan birisi haline geldiği şu “mekanik” çağda… (s.91).</p>
<p>İslam’ın, kocanın karısı üzerindeki haklarına ve kadının da kocası üzerindeki haklarına ilişkin çok değerli başka kuralları da vardır. Keza ebeveynlerin çocuklar üzerindeki haklarına, çocukların da ebeveynler üzerindeki haklarına ilişkin haklar belirlenmiştir… Yine İslam’ın, sıkıca sarılmaları halinde İslam ümmetine kullukta başarı ve iki dünyada mutluluk kazandıracak kuralları vardır…</p>
<p>Son sözümüz: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.” (s.93).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<ol>
<li>Hasan el-Benna; <strong><em>el-Mer’etu’l-Muslime</em>: Müslüman Kadın</strong>, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul, Nisan 2017, 96 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/allahin-kadina-bahsettigi-fitrata-razi-gelmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CAHİLİYE TOPLUMUNU İSLAM TOPLUMUNA DÖNÜŞTÜREBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cahiliye-toplumunu-islam-toplumuna-donusturebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cahiliye-toplumunu-islam-toplumuna-donusturebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2017 09:30:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[aksiyoner bir mücahit]]></category>
		<category><![CDATA[âlemlerin Rabbi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın metodu]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliye toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan el-Hudaybi]]></category>
		<category><![CDATA[hayat tarzı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’dan uzak tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalist]]></category>
		<category><![CDATA[küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Marksist]]></category>
		<category><![CDATA[Millî Görüş]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[mutlak galip]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Sıbğatullah Kaya]]></category>
		<category><![CDATA[Tarîqu’l-Halâs]]></category>
		<category><![CDATA[Yargıç Değil Davetçiyiz]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim modeli]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:21]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=541</guid>

					<description><![CDATA[“… Allah (dilediği ve hükmettiği) tüm işlerde mutlak galip olan ve işi sonuçlandırandır. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf 12:21). Mütercim Sıbğatullah Kaya, “Kurtuluş Yolu” adıyla çevirdiği eserinin giriş kısmına dercettiği takdiminde Seyyid Kutub’un fikir dünyasını beliğ bir şekilde özetlemiştir: &#160; İslam düşüncesinde manyetik bir kutup: Seyyid Kutub  “Yıl 1979… “Millî Görüşün” o güne kadar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… Allah (dilediği ve hükmettiği) tüm işlerde <strong>mutlak galip</strong> olan ve işi sonuçlandırandır. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf 12:21).</p>
<p>Mütercim Sıbğatullah Kaya, “Kurtuluş Yolu” adıyla çevirdiği eserinin giriş kısmına dercettiği takdiminde Seyyid Kutub’un fikir dünyasını beliğ bir şekilde özetlemiştir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam düşüncesinde manyetik bir kutup: Seyyid Kutub</strong></p>
<p><strong> </strong>“Yıl 1979… “Millî Görüşün” o güne kadar ürettiği sloganik söylemler heyecanınızı dindirmeye, duygularınızı okşamaya yetiyor belki, ama kesinlikle aklınızı doyurmaya yetmiyor. Şöyle bir kalkıp benim de söyleyecek sözüm var, diyemiyorsunuz. Derken, imdadınıza kitaplar yetişiyor. İslam’da Sosyal Adalet, İslam-Kapitalizm Çatışması, Yoldaki İşaretler, Fî Zilâl’il-Kur’an. İslam’ın bir hukuk sistemi olduğunu, kendine özgü ekonomik ve sosyal görüşleri olduğunu, toplumsal adalet ve kardeşlik düşüncesiyle aslında toplumu yönetmeye talip olduğunu Seyyid’in kitaplarından öğreniyorsunuz.</p>
<p>İşgalci Batı’nın İslam dünyasına dayattığı <strong>kapitalist</strong> sistemin ve kapitalizme tepki olarak yine Batı’da ortaya çıkan <strong>marksist</strong> sistemin aslında <strong><u>Batı</u></strong><u>’ya ait değerler</u> olduğunu ve bize uymadığını okuyorsunuz. İşgalci güçlerin ve onların içerideki uzantılarının İslam’ı kasıtlı olarak <u>karaladıklarını</u>, kasıtlı olarak gerici ve çağdışı ilan ettiklerini, amaçlarının İslam’ın etrafında şüpheler uyandırmak ve zihinleri <strong>İslam’dan uzak tutmak</strong> olduğunu öğreniyorsunuz (s.6).</p>
<p>Seyyid’in kitaplarını okuyunca, dünyayı yönetmeye talip bütün doktrinlere karşı bizim de bir sözümüz olduğunu, karşılaştırmalı bir şekilde öğrenmeye başlıyorsunuz. Daha önce öğrendiğiniz klasik dinî bilgilerden, aldığınız medrese eğitiminden ve aşina olduğunuz fıkıh, tefsir, hadis ilminden edinemediğiniz farklı bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Çömeldiğiniz yerden daha güçlü doğruluyorsunuz. Ayaklarınız yere daha sağlam basıyor. Kendinizden eminsiniz. Haykırmak geliyor içinizden: Benim de söyleyecek sözüm var! (s.7).</p>
<p>Seyyid sıradan bir âlim değil, <strong>aksiyoner bir mücahit</strong> olarak hepimizin dostu, yoldaşı ve arkadaşıydı. Onun şöhreti de ömrünü o yüzden sonlandırdıkları bu “aksiyoner mücahit” olma özelliğinden kaynaklanıyordu (s.8). O, şöhreti terk etmiş ve cihadı seçmişti, ama mücahitliği ona şöhretini fazlasıyla iade etmişti.</p>
<p>1906 yılında Mısır’da doğan Seyyid Kutub, gençlik yıllarında bir Arap aydını ve edebiyatçısı olarak boy gösterir. Onu “Seyyid” yapacak olan düşünceleri II. Dünya Savaşından sonra netleşmeye başlayacaktır. 1948’de araştırmalar yapmak üzere gittiği ve iki yıl kadar kaldığı ABD macerası, kimilerinin umduğu gibi onun yakından tanıdığı Batı’ya hayranlığını artırmaz, bilakis işgalci Batı’yla hesaplaşma isteğini artırır. Ülkesine döndüğü 1950’den 1966’daki şehadetine kadar olan dönemde, Seyyid hem fikrî olgunluğa erişir hem de İslam toplumunun kendi dinamikleri üzerinde nasıl devletleşebileceğini tasarlamaya çalışır.</p>
<p>Bu tarihten itibaren Seyyid Kutub hem “küfürle” uzlaşmayı reddeden Müslüman bir düşünür, hem de Müslüman Kardeşler’in en tanınmış yazarıdır. Bu yıllar Seyyid’in hem kendi düşüncelerinden dolayı hem de sistemin İhvan-ı Müslimîn’e yönelik hamlelerinden dolayı, göz altı ve hapis hayatı yaşayacağı yıllar olacaktır. Seyyid Kutub’u dar ağacına götüren, onun plan veya eylemleri değil <strong>düşünceleri</strong> idi. Yüce Allah’ın “İlahlığına” ve Rabliğine” iman etmiş bir toplumun Allah’ın hâkimiyetinden başka “hâkimiyet” tanımaması gerektiğini, ancak O’nun hâkimiyetini tanıyan bir toplumun “<strong>İslam toplumu</strong>” sayılacağını, diğerlerinin “<strong>cahiliye toplumu</strong>” olduğunu savunuyordu (s.9).</p>
<p>Müslümanların cahiliye toplumunu ve özelliklerini “ret ve inkâr” ederek kendi toplumlarını inşa etmeleri gerektiğini, inşa ettikleri bu toplumun “kendi devletini” zorunlu olarak doğuracağını, kanun ve düzenlemelerin daha sonra, zamanın şartlarına göre yapılacağını savunuyordu. Seyyid, işgalcilerin oluşturdukları seküler otoriteleri “tağut” olarak niteliyor ve bunların reddedilmesi gerektiğini savunuyordu.</p>
<p>Bu suç muydu? İnanç değerlerimizin hayatımızı yönetmesini istemek, uzlaşmak istememek bir kusur muydu? Ya da uzlaşmasız olan aslında kimdi? Dikkatle bakılırsa, bölgedeki yerel diktatörlüklerin de uzlaşmaz oldukları anlaşılıyor. İşgalci Batı’nın bölgeyi yönetsin diye kurdukları yerel düzenler, yerel değerlerle hiç uzlaşmıyorlardı. Aslında uzlaşmaz olan ve halkın değerlerini hiçe sayan onlardı.</p>
<p>İşin aslına bakılırsa Seyyid ya da başka bir İhvan üyesi asla <u>suç işlememiş, kimsenin kanını dökmemiş, kimseyi kan dökmeye çağırmamışlardı</u>. Evet Allah yolunda her Müslümanın ortaya koyacağı <strong>bireysel ve kolektif çaba</strong>ya “cihad” diyorlardı. Ancak bu cihat çağrısı silahlı bir savaş çağrısı değil, <strong>sivil itaatsizlik ve protesto</strong> formatını pek aşmayan bir çağrıydı. Ancak muktedirler bundan ürküyor, Seyyid’i ve İhvan’ı teröre/şiddete çağırmakla suçluyorlar, seslerini bastırmaya çalışıyorlardı (s.10).</p>
<p>Seyyid Kutub’un düşünceleri, evet, şiddet içeren düşünceler değildi ama başka düşüncelerin kendisiyle uzlaşabileceği, kendisiyle orta yolu bulabileceğiniz düşünceler de değildi. Seyyid’in edebî üslubundan kaynaklanan sembolik ifadeler ve metaforlar yanlış anlaşılmaya da müsaitti. Bazı gençlik grupları bu fikirlerden yola çıkarak <u>uç noktalara kayabiliyorlardı</u>. Seyyid daha hayattayken hapishanede “Bazı gençlerin onun tezlerinden yola çıkarak, başkalarını tekfir ettiklerini&#8230;” duyduğunda üzüntülerini dile getirmişti. Üzülseniz ne çare, uçlara kayanlar sizi dinlemiyorlar ki… Bugün hâlâ “İhvan” içinde ve dışında, bazı marjinal/silahlı grupların kendilerini Seyyid’e yamamaya çalıştıklarını biliyoruz. Derin bir bakış açısıyla, bu tip grupların Seyyid’i darağacına çıkaranlardan daha az “zalim” olduğunu söylemek mümkün değil, sanırım…” (s.11).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Seyyid Kutub’un metodunu kardeşi Muhammed Kutub’tan öğrenmek</strong></p>
<p>“1986 yılında Seyyid’in kardeşi Üstat Muhammed Kutub ile Seyyid’in düşünceleri çerçevesinde bir röportaj yaptım. Bu söyleşi gündemi çok etkiledi ve yıllarca konuşuldu. Seyyid Kutub’un doğru anlaşılması adına, Muhammed Kutub ile yaptığım o söyleşinin özetle ana çerçevesi şöyleydi:</p>
<ol>
<li>Geleneksel olarak Müslüman olan ama bilinç yoksunu oldukları için “Cahiliye” statüsünde yer alan toplumları ve bireyleri “Müslüman” saymamak doğru mudur? Cevap: <strong><u>Cahiliye</u></strong><u> kavramı, bireylerin değil, toplumların vasfıdır</u>. Tıpkı “Daru’l-İslam ve Daru’l-Harb” kavramları gibi. Örneğin Daru’l-Harb’te yaşayan bir Müslüman kâfir sayılamayacağı gibi, Daru’l-İslam’da yaşayan bir kâfir de Müslüman sayılamaz. Seyyid’in cahiliye toplumları diye vasıflandırdığı toplumlarda yaşayan bireyleri kâfir kabul etmek doğru değildir. Hattâ bu tip toplumlarda <u>yönetime katılmak</u> hata kabul edilebilir, ama <u>kesinlikle küfür kabul edilemez</u> (s.12).</li>
<li>Seyyid’in üzerinde çokça durduğu “<strong><em>tekfir</em></strong>/kâfir kabul etme” ve “<strong><em>hicret</em></strong>/ayrılış” kavramları nasıl okunmalı? Cevap: Kâfir kabul etme, düşünce ve inançların küfür kökenli olduğunun bilincinde olma, ayrılma ve hicret de bilinçsel ve düşünsel bir ayrılma demektir. Bu kavram kesinlikle fiziksel anlamda kampları ayırma ve <u>ötekileri kâfir kabul etme anlamında kullanılamaz</u>.</li>
<li><strong>Cihad</strong>ın metodik karakteri sert olmak ve nihai durağı da devrim olmak zorunda mıdır? İslami hareketler devlet otoritesini reddettiklerinde devlet otoritesine tanınan tüm haklara sahip olurlar mı? Örneğin, Suriye İhvanı’nın önde gelen yazarlarından Said Havva bu görüşü açıkça dile getirir… Cevap: İslami hareketler <strong>hoşgörü ve af yolu</strong>nu seçebilirler. <u>Devlet erkinin tüm yetkilerini üstlenip kullanamazlar</u>. İslami hareketler, İslam devletinin çekirdeğini ve ana bloğunu oluştururlar, kendisini değil!” (s.13).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üstat Muhammed Kutub bazı kavramları kökünden reddetmiyor, yorumlarını tamamen değiştirmiyordu belki, ama esnetiyor ve yumuşatıyordu. Benzeri bir yumuşatmayı İhvan’ın II. Genel Başkanı Hasan el-Hudaybi, 1969’da yazdığı “<strong>Yargıç Değil Davetçiyiz”</strong> adlı kitabıyla yapmıştı. Seyyid’in düşüncelerine eklenen bu yeni üslup, Türkiye’de gittikçe radikal ve uzlaşmasız bir karakter kazanan İslami uyanışa ve gelişen İslam düşüncesine hizmet etmiş, büyük ölçüde olumlu sonuçlar doğurmuştu.</p>
<p>O günden bugüne çok zaman geçti. Diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bölgelerde hâlâ <u>iman+öfke+cesaret</u> bireşiminden ibaret gruplar ellerine silah alıyorlar. Kendilerini Seyyid Kutub’a yamayan <u>bu tip hareketler</u> özelde Seyyid’i, genelde <u>İslam’ı temsil edebilirler mi?</u> İslam düşüncesi bu kadar sığ, hele yaptıklarına bakılırsa, Müslüman bir mücahit kendi başına buyruk, dar görüşlü ve cahil olabilir mi?</p>
<p>Seyyid Kutub’un “Kurtuluş Yolu” dikkatle okunduğunda cevabın kocaman bir “<strong>Hayır!</strong>” olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Küfürle ve kurumlarıyla hesaplaşmanın, dayatmacı diktatörlüklerle uzlaşmamanın, onlara karşı protestocu, mücadeleci ve itaatsiz olmanın adıdır Seyyid Kutub. Elinde silah, ilimden ve irfandan yoksun bir şekilde, <u>iman ve hormon gücü</u>yle hareket etmenin adı ne Seyyid’dir ne de Kutub!” (s.15).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Realiteyi görmek ama yenilgiyi içselleştirip teslim olmayı kesin bir dille reddetmek </strong><strong> </strong></p>
<p>İlk bölümünü geçen haftaki yazımızda özetlediğimiz “Kurtuluş Yolu” isimli risalesinde Seyyid Kutub mevcut duruma ve geleceğe ilişkin şu görüşleri serdetmektedir:</p>
<p>“… Peki bugün durum ne? Elbette ki, İslam fıkhının gelişmesini ve ilerlemesini kendi öz yönteminden uzaklaştıran birçok etkeni hesaba katmak durumundayız. Elbette fiilî gerçekliğin, psikolojik ve zihinsel gerçekliğin, inanç ve bilinç gerçekliğinin İslam ikliminden ve İslami hayattan uzaklığını <u>hesaba katmak zorundayız</u>.</p>
<p>Elbette ki, Batı medeniyeti ve fiilî şartlar karşısında uğradığımız <u>düşünsel ve psikolojik yenilgiyi hesaba katmak zorundayız</u>. İslam fiilî gerçekliğe yönelir, ama kendini ona uydurmak için değil; büyüklüğü ne olursa olsun onu kendi anlayışına, kendi metoduna ve kendi hükümlerine uydurmak için; doğal gelişim açısından fıtri ve zorunlu olanı yerinde bırakmak, asalak, gereksiz ve bozucu olanları ise söküp atmak için… İslam beşerî cahiliyeyle karşı karşıya geldiği zaman böyle davranmıştır; bundan sonra da ne zaman cahiliyeyle karşı karşıya gelse yine böyle davranacaktır (s.83).</p>
<p>Fiilî gerçekliğin hacmi ne olursa olsun, onun Allah’ın hükümlerinin üstünde uyulması gereken asıl değer olarak itibar görmesi, <strong>yenilginin ilk belirtisi</strong>dir. Oysaki İslam Allah’ın yolunu ve Kur’an’ın hükümlerini, insanların mihver edineceği ve mevcut durumu ona uygun olarak onaracakları temel değer olarak kabul eder. Nitekim İslam geldiğinde evrensel cahiliye toplumuyla karşı karşıya gelmiş, onu kendine özgü metoduyla onarmış, sonra da onu ileriye taşımıştır.</p>
<p>İslam’ın bugünkü evrensel cahiliye toplumuyla karşı karşıya geldiğinde de konumu değişmeyecektir. Onu kendine özgü metoduyla onaracak, sonra da onu ileriye taşıyacaktır. Bu iki kabul arasında önemli bir fark vardır. Cahiliye gerçekliğinin temel değer olarak kabul edilmesiyle, Rabbani metodun temel değer kabul edilmesi birbirinden tamamıyla farklıdır.” (s.85).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cahiliye toplumunun ürettiği sorunlara İslami çözümler üretme çabasının beyhude olduğunu görebilmek </strong></p>
<p>“Ben İslam’a ve ciddiyetine olan saygımdan ötürü, cahiliye toplumlarının herhangi bir problemine İslam’dan çözüm sormayı reddediyor ve kınıyorum. Bundan daha alaycı ve aşağılayıcı ne olabilir ki? Bir yargıca kararını talep etmek üzere başvuruyorsun; ancak ona dilini çıkararak baştan onu yargıç olarak tanımadığını, onun otoritesini kabul etmediğini ilan ediyorsun! Onun verdiği hükme keyfine uyduğu sürece bağlı kalacağını söylüyorsun! (s.87).</p>
<p>Bugün, dünyada olan biten hiçbir şey ile İslam arasında ilgi kurulamaz. Çünkü, kimse İslam’ı kendi hayatına hâkim kılmış, onu kendi toplumuna <strong>yönetim modeli</strong> yapmış değildir. Kimse çıkıp Allah’ın dinini tek başına dünyaya hâkim kılmış da değildir. Kimse kalkıp Allah’ı layıkıyla “birlemiş” değil; kimse hayatı yönetmeyle ilgili olarak ilk ve son sözü Allah’ın hükümlerine bırakmış değildir!</p>
<p>Bu bakımdan, ister iyi niyetle olsun ister kötü niyetle olsun, İslam’dan çözüm isteyenler, onunla alay ediyorlar. Bu isteklere cevap verenler, günümüz insanlığına ait herhangi bir konum için İslami sistemde yer arayanlar, daha büyük alaycıdırlar! Gerçi ben bunların çoğunu tanıyorum; bunu <u>alay etmek için yapmazlar</u> ve İslam’ın düştüğü durumu anlasalar, bunu <u>asla kabul etmezler</u>. İslam’dan sorunlara çözüm bulması, ancak İslam tek başına <strong>hayat tarzı</strong> hâline geldiğinde istenir. Bu da bir İslam toplumu kurulduğunda gerçekleşecektir. İslam’ı kendi hukuk sistemi olarak kabul eden ve ondan başka yasama kaynağı kabul etmeyen “örnek toplum” kurulduğunda… (s.89).</p>
<p>Yüce Allah’ın insanlığa merhamet edeceğine olan güvenimiz, bu toplumu dileyip (kurulmasına) izin vereceğine olan ümidimizi sürekli kılmaktadır. Sürekli söyleyip tekrarladığımız gibi bu toplumun kurulması insani bir zorunluluk, fıtratın zor zamanda açığa çıkan cevabı ve onun kaçınılmaz kıldığı bir (sonuç) olacaktır. Doğumun kaçınılmaz olması doğum sancılarını (ortadan kaldırmayacak) ama onu önemsiz kılacaktır.</p>
<p>Peki, ama koca bir <strong>insanlık İslam’a nasıl yönelecektir?</strong> Bu soruyu soranların, her şeyin nasıl başladığını ve nasıl gerçekleştiğini iyice düşünmeleri gerekiyor.</p>
<p>Bir tek adam bütün bir insanlığın önünde <strong>Allah’ın metodu</strong>yla durmuş ve kendisine emredildiği gibi şöyle haykırıyordu: Karanlıktasınız (cahiliye); aydınlık (hidayet) Allah’ın hidayetidir… Derken, tarih değişmeye başladı… Bu büyük hakikat, bir tek adamın kalbine yerleştiğinde tarih değişmeye başladı… Bu değişimin (tarihteki) seyrini dost-düşman herkes biliyor (s.91).</p>
<p>Bu bir tek adamın kalbine yerleşen o <strong>hakikat</strong>, büyük varlık yasası gereği <u>hep var olmuştur</u>. O sapkın insanlık da var olmaya devam etmiş, yine karanlığına (cahiliyetine) geri dönmüştür.</p>
<p>Olan bitenin derli toplu özeti budur. Bir başlangıç noktası var… Bu, gerçeğin bir tek kalbe yerleşme noktasıdır… Sonra birkaç kalbe… Sonra inanmış bir topluluğun kalbine… Sonra bu kafile yola koyuluyor… Uzun ve dikenli bir yola… Garip olan bugün de -bazı istisnalar dışında- insanlığın kendisine hidayetin geldiği ilk gün gibi bu yola yabancılaşmış olması… Yolun sonunda bu kafile de uzun ve dikenli yola ulaşacak… Tıpkı ilk kafilenin ulaştığı gibi… (s.93).</p>
<p>Bunun zahmetsiz bir mesele olduğunu savunmuyorum… Kısa sürecek bir mücadele olacağını da… Ancak garantili sonuç budur… Her şey, ama her şey bunu destekliyor… Varlığın doğasında bulunan, insanın doğasında bulunan gerçek ve fıtri her şey… Molozlar ayağına dolanacak, büyük bir insanlık gerçeği yoluna çıkacak… Ancak bu engel çerçöpten başka bir şey değildir… Büyük, ama çer-çöp!</p>
<p>Bütün davamız, en sonunda “Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a” diyebilmektir…” (s.95).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Tarîqu’l-Halâs</em>: <strong>Kurtuluş Yolu</strong>, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/cahiliye-toplumunu-islam-toplumuna-donusturebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖRNEK BİR İSLAM TOPLUMU OLUŞTURABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jul 2017 09:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed bin Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Eskimiş elbise]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[fıtri ve sağlıklı]]></category>
		<category><![CDATA[gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacc 22:78]]></category>
		<category><![CDATA[haçlı]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Abbas]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Kayyim el-Cevziyye]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Teymiy]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam fıkhı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve Uygarlık Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’ın hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İzz bin Abdüsselam]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Karâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[küresel İslam düşmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlik]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Şatıbî]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[siyonistler]]></category>
		<category><![CDATA[somut örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Soyut çağrı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarîqu’l-Halâs]]></category>
		<category><![CDATA[tek ilah]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=539</guid>

					<description><![CDATA[“… We tekûnû şühedâe ale’n-nâs…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “Müslümanlar; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“… <strong><em>We tekûnû şühedâe ale’n-nâs</em></strong>…: Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim’in inanç sistemine (tâbi olmanız). <u>O sizleri</u> bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da “<strong><u>Müslümanlar</u></strong><u>; Allah’a yürekten teslim olanlar” olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, <strong>siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız</strong></u>. Şu hâlde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekâtı içten gelerek verin; bir de Allah’a sımsıkı bağlanın: O’dur sizin tek Efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!”<br />
(Hacc 22:78).</p>
<p>İslam dünyasının son yarım asrında önemli bir etki bırakmış ve çağına büyük bir ihlasla şahitlik etmiş olan fikir önderlerimizden şehid Seyyid Kutub’un Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü yaptığım “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Nisan 2017 tarihinde basılan “Kurtuluş Yolu” isimli risalesinden bazı bölümleri özetle iktibas ederek insanlığın kurtuluşu için örnek bir İslam toplumu inşa edebilmenin ne denli büyük bir ehemmiyete sahip olduğuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Soyut çağrı ile yetinmeyip ortaya somut örnek koyabilmek</strong></p>
<p>“İnsanlığın geleneğinde <u>sadece okuduğu veya duyduğu</u> bir yönteme olumlu cevap vermek yoktur. O yöntem kendisini yaşayan bir toplum suretinde göstermedikçe, toplumda vücut bulup temsil edilmedikçe, yöntemin özellikleri ve meziyetleri o toplum tarafından yaşanmadıkça bu mümkün değildir (s.47).</p>
<p>İslam hakkında binlerce kitap yazılsa; mescitlerde, salonlarda veya meydanlarda binlerce konuşma yapılsa; İslam’a davet hakkında binlerce film yapılsa, etrafa binlerce ekipler gönderilse; bütün bu çabalar <u>küçük bir İslam toplumu kurmak için yeterli olmayacaktır</u>. Yerkürenin herhangi bir yerinde İslami yöntemlerle yaşayan, İslami ilkeler için yaşayan, bu yöntemin özelliklerini yansıtan, İslami hayatın görünümünü temsil eden bir İslam toplumu bu yöntemle kurulamayacaktır.</p>
<p>Emperyalist haçlı ve siyonistlerden oluşan <strong>küresel İslam düşmanları</strong> bu gerçeği çok iyi bilmektedirler. Bu gerçeğe olan derin bilgilerinden dolayı sınırlar dahilinde İslam hakkında kitap yayınlamaya ve İslami konuşmalara izin vermektedirler. Nadir de olsa İslam hakkında film yapmaya ve denetimli olarak İslami çalışma yapan ekiplere de izin vermektedirler. Ancak ellerinde bulundurdukları gizli-açık küresel gücü kullanarak yeryüzünün herhangi bir yerinde, hattâ okyanusta bir adada, küçük de olsa bir İslam toplumunun kurulmasına asla izin vermiyorlar! (s.49).</p>
<p>Çünkü onlar bunun İslam’ın “varlık” bulması için <strong>tek gerçek yöntem</strong> olduğunu biliyorlar. Onlar İslam’ın varlığını derinlemesine ve uzun uzadıya incelediler, çünkü uzun zamandan beri Müslüman toplumları ve <u>İslam coğrafyasını işgal ederek sömürgeleştirme</u>yi hedeflerine koymuşlardı. Bu hedefleriyle kendileri arasındaki tek engel olarak İslam’ın varlığını gördüler. Nitekim onlar, İslam’ın karaltısından bile korkuyorlar, onun hiçbir şekilde “varlık” kazanmasını istemiyorlar.” (s.51).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın tek kurtuluş yolu: Örnek İslam toplumunu inşa etmek</strong></p>
<p>“Bütün bu zorluklara rağmen yine de (kurulacak olan) İslam toplumu, yıkılma ve <u>yok olma tehdidi altındaki insanlığın tek kurtuluş yolu</u>dur. Bu, zor zamanda fıtratın çağrısına verilebilecek tek cevap türüdür. Çünkü ne kadar sersemlemiş ve üstü örtülmüş de olsa, <u>fıtrat, tehlike anında uyanıp harekete geçebilecek güçtedir</u>.</p>
<p>Bu insani bir zorunluluk ve fıtratın gerektirdiği kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle, bu toplumu açığa çıkaracak olan dinamiklerin, tüm geciktirici güçlerden daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz. Bu dinamikler siyonizmin sinsiliğinden, sömürgeci haçlı zihniyetinden ve yeryüzünün hangi köşesine dikilmiş olursa olsun, tüm baskı araçlarından daha güçlüdür. Aynı şekilde kendisini İslam’a nispet edenlerin İslam’a karşı cahilliklerinden, olup biteni anlamayan ve genel akıntıya kapılıp giden mevcut hallerinden daha güçlüdür.</p>
<p>İslam toplumunun ayağa kalkması kaçınılmazdır. Bu toplum -Allah’ın izniyle bugün değilse de yarın, burada değilse de başka bir yerde- mutlaka ayağa kalkacaktır. Tabii ki, biz herhangi bir zaman ve mekân bildirmek istemiyoruz. Bizler beşeriz. Yaptığımız değerlendirmeler daima bize gizli olan “gayb” duvarına gelince durmak zorunda kalır ki, duvarın ötesini Allah’tan başkası bilemez.” (s.53).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam’ı hayat tarzı, Kur’an hukukunu da anayasanın temeli olarak benimsemek</strong></p>
<p>“İslam toplumu <u>insani bir zorunluluk ve fıtri bir gereklilik</u> olarak ortaya çıkacaktır. Doğum kaçınılmazdır. Doğum için doğurmak, bunun için de sancı çekmek kaçınılmazdır. “İslam ve Uygarlık Problemleri” adlı kitabımızda “Bir İslam Toplumuna Doğru” ve “İslami Anlayışın Özellikleri ve Dinamikleri” başlıkları altında İslam toplumunun bugünkü hayata nasıl yöneleceğini, mevcut durumda ne yapacağını ve özellikle ilkelerini nasıl birer kanun maddesi haline getireceğini açıklamıştım. İslam fıkhı, ancak bir İslam toplumu varsa gelişme ve ilerleme sağlayıp hayati sorunları çözmeye yönelebilir. Baştan İslam’a teslim olmuş fiilen mevcut <u>ger</u><u>ç</u><u>ek bir İslam toplumu, </u><u>ö</u><u>n</u><u>ü</u><u>ne </u><u>ç</u><u>ıkan hayati sorunlarla y</u><u>üzleşip onlara</u> <u>çö</u><u>z</u><u>ü</u><u>mler </u><u>ü</u><u>retebilecektir</u>.” (s.59).</p>
<p>“İslam’ın hâkimiyetini kabul etmeyen herhangi bir ortamda fıkhi bir uygulamayı geliştirmeye veya ilerletmeye çalışmak, havaya tohum ekmeye benzer. Bu da İslam’ın ciddiyetiyle bağdaşmaz. Zira İslam toplumunun sorunları, mevcut uygarlıkta gördüğümüz herhangi bir toplumun sorunlarıyla aynı değildir.” (s.61).</p>
<p>Bir İslam toplumu kurmak için insanlığın ihtiyaç duyduğu öncelikli eksiği gelişmeye uygun bir “İslam fıkhı” değildir. İnsanlığın öncelikli ihtiyacı, <u>İslam</u><u>’ın bir y</u><u>ö</u><u>ntem, </u><u>hukukunun</u><u> da kanun olarak benimsenmesi</u>dir. İslam fıkhı ise gelişmek için uygun zemin bulmak zorundadır. Bu çağda yaşayan, kendine özgü yapılanma ve kendine has uygarlık derecesiyle yerleşik sorunları fiilen çözmeye yönelen bir İslam toplumu, İslam fıkhının gelişebileceği yer olacaktır. Doğası gereği, İslam toplumunun sorunlara yaklaşımı, diğer hiçbir toplumun yaklaşımı gibi olmayacaktır. Ancak görüldüğü kadarıyla bu aksiyom, İslam’a gönül vermiş içtenlikli, gayretli ve akıllı pek çok Müslüman için bile meğer “apaçık” değilmiş! Bu nedenle tekrar ediyor, dönüp bir daha açıklıyoruz&#8230;” (s.63).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eskimiş elbiseyi düzeltmeye uğraşmak yerine aynı kumaştan yeni bir elbise dikmek</strong></p>
<p>“İslam toplumu hakkında ana hatlarıyla söylenebilecek şey, onun sınırlı hacim, şekil ve konumda olan tarihi bir fotoğraf olmayışıdır. Bizler de çağımızda hacim, şekil ve konum olarak bunu modelleyen bir toplum kurmayı hedeflemiyoruz. Ancak maddi uygarlık bakımından en azından mevcut topluma eşdeğer bir toplum kurmayı hedefliyoruz. Ama aynı zamanda bu toplumun bir ruha, bir istikamete ve Rabbani yöntem tarafından inşa edilen ilk İslam toplumunun gerçekliğine sahip olmasını hedefliyoruz. Şu itibarla ki, ruhuyla, rotasıyla, imandan kaynaklanan hakikatiyle; hayat tasavvuruyla, insanın varoluş amacına bakışıyla, insanı bu varlık âleminin merkezine koymasıyla, özellikleriyle, hukukuyla, yükümlülükleriyle, düzeni, uyumu ve dayanışmasıyla İslam toplumu bir zirvedir.</p>
<p>Şekil, görüntü ve konumlar ise zamana göre, anlık etkinliklerin farklılığına göre, değişken ve hareketli şartlara göre sınırlandırılabilir, eleştirilebilir. Ancak İslam toplumuna yakışan, hareketliliğin <u>İslam</u><u>i y</u><u>ö</u><u>ntem </u><u>ç</u><u>er</u><u>ç</u><u>evesinde</u> ve onun değişmez ekseni etrafında dönmesidir. Bu eksen Allah’ın tek ilah olduğu ve Allah’ın ilahlık özellikleri bakımından şirk koşulmaksızın birlenmesine (tevhid inancına) dayanmaktadır. Bu toplumun en güzel özelliklerinden birisi de hâkimiyet ve kanun yapama hakkının kullara devredilmesi, onların da bu (kabul görmüş) yasaya boyun eğmeleridir. (s.65).</p>
<p>İslam toplumunun kuruluşu, işin başında <u>İslam</u><u>’ı hayat tarzı olarak kabul etmi</u><u>ş</u><u>, onu hayatın her alanında “hakem” olarak tanıyan</u> bir insan topluluğunu gerekli kılıyor. Yani Yüce Allah’ın “ilahlık”, “rablik” ve “yasama hâkimiyeti” bakımından yüceltilerek birlenmesiyle aynı anda -öncesinde değil- bir “İslam toplumu” ortaya çıkar. Bu toplum bir yandan kendisini ve konumunu değiştirmeye çalışırken, bir yandan da yerleşik hayata yönelmekle, gerçek ihtiyaçlarını yeniden belirlemekle işe başlar. Bu ihtiyaçları karşılama yollarını kendi inancından ve kendisi için inşa ettiği özel anlayışından etkilenerek tespit eder.</p>
<p>Mevcut duruma yönelirken gerçeğe uygun fıtri ve sağlıklı bir hayat için zorunlu olan ihtiyaçları belirlemeye; fıtri olmayan, gelişmek için gerekli olmayan, gelişmeyi baskılayan ve ona zarar veren yöntemleri kaldırmaya, yine kendi hedeflerinden ve bu hedeflere götüren yöntemlerden ve kendine has metodolojik yollardan etkilenerek karar verir. Bu şartlar altında kendi yönelimini sürdürürken, kendisine özgü konumuyla, kendi fıkhi hükümlerini bir bir inşa eder (s.67).</p>
<p>Böylece yeni doğan İslam toplumu fıkıh adamlarının görüşlerine değil, Allah’ın asli dinine yönelecektir. Çünkü İslam fıkhı, geçmiş asırlarda ve bu asra özgü şartlarda fıkıh adamlarınca ortaya konmuş görüşlerinden elde edilebilecek bir şey değildir. Bu fıkıh elbisesini düzeltmeye çalışmak yerine asıl kumaştan mükemmel bir yeni elbise biçmek gerekecektir (s.69).</p>
<p>Bu, İslam fıkhını ihmal çağrısı değildir. Büyük imamların gösterdiği büyük çabaları dışlayan; yasama sanatının metotlarını içeren, asli hükümlere ilişkin sonuçları ve dünyanın birçok yerinde bulunan kanun yapıcılarının ortaya koydukları tüm ayrıntıları kapsayan fıkhı görmezden gelmek için yaptığımız bir çağrı da değildir.</p>
<p>Bizim çağrımız doğacak olan İslam toplumunun, doğduktan sonra takip edeceği metoda ilişkin bir açıklamadır. Bizim açıklamamız, <u>i</u><u>ş</u><u>in ba</u><u>ş</u><u>ında </u><u>İslam</u><u>’ın hâkimiyetini kabul eden </u><u>İslam</u><u> toplumu</u>nun, mevcut fiilî gerçekliğe yönelirken inşa edeceği fıkhi hükümlerle ilgilidir (s.71).</p>
<p>İslam fıkhı İslam şeriatından, İslam şeriatı da İslam inancından kopuk değildir. Fıkıh, şeriat, inanç ve hayat tarzı İslam anlayışına göre “<u>par</u><u>ç</u><u>alanamaz bir b</u><u>ü</u><u>t</u><u>ü</u><u>n</u>”ü teşkil ederler. Bu bütünün bölündüğünü ve parçalara ayrıldığını düşündüğümüz zaman, İslam’ın var olduğu, ancak Müslümanların ve İslam toplumunun olmadığı gibi mantıksız bir durumla karşı karşıya geliriz (s.73).</p>
<p>İslam düzeni dışındaki herhangi bir toplumda hukuk adamının kanuni hükümler çıkarmaya güç yetirebilmesi için, hukuk sanatının yolları ve yasama metodolojisi hakkında bilgili olması yeterlidir. Ancak İslami sistemde hukuk sanatına ilişkin soyut bilgi yeterli değildir. Şu iki husus gereklidir:</p>
<ul>
<li>Ümmet için hayatın genelinde inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
<li>Kanun adamlarının özel hayatlarında da inanç ve yöntemi birlikte yürü</li>
</ul>
<p>Bu, mutlaka bilmemiz ve muhalefet etmekten sakınmamız gereken bir konudur (s.75).</p>
<p>Yaşadığımız problemlerin kahir ekseriyeti, İslam toplumu kurulduğunda kökten çözülecektir. Yeni problemler ortaya çıksa bile farklı hacim ve şekillerde olacaktır. Kaldı ki bir İslam toplumunun sorunlara yönelimiyle İslam dışı bir toplumun sorunlara yönelimi aynı değildir. Çünkü bambaşka etkenler ve farklı şartlar, İslam toplumunun doğasını ve onun hayata/hayatın sorunlarına yaklaşımını, İslam dışı yolların ve toplumların doğasından ve yöntemlerinden farklı kılar. Bu yeterince açık bir konudur (s.79).</p>
<p>Allah kendilerinden razı olsun, Ebubekir, Ömer, Ali, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, Mâlik, Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel, Şafiî, Ebu Yusuf, Muhammed, Karâfî, Şatıbî, İbn-i Teymiye, İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İzz bin Abdüsselam ve diğerleri hüküm çıkarırken:</p>
<ul>
<li>Öncelikle; İslam’ı kendine hakem yapmış, -bazı asırlardaki cüzi sapmalar dışında- İslam’ı kendi hayatı için yol edinmiş bir <strong>İslam</strong><strong> toplumu</strong>nun içinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla, onlar da hayata bu metotla ve bunun kendilerinde bıraktığı etkiyle yaklaşıyorlardı.</li>
<li>İkincisi; kendi özel hayatlarında da İslam inancını ve İslami metodu birlikte uyguluyorlar, içinde yaşadıkları İslam toplumunun bir parçası olarak zorlukları bizzat yaşıyorlar, bunlar hakkında İslami hassasiyetlerle çareler araştırıyorlardı.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla İslam fıkhının ortaya çıkması ve gelişmesi için gereken iki temel şartı da hakkıyla taşıyorlardı. Pek tabii ki, fazladan içtihadın şartlarını ve burada zikredilmesi gerekmeyen diğer özellikleri de taşıyorlardı…” (s.81).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Tarîqu’l-Halâs</em>: <strong>Kurtuluş Yolu</strong>, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 96 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ornek-bir-islam-toplumu-olusturabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN MUCİZEVİ HUKUK SİSTEMİNİ KAVRAMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 09:28:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[36. Kitap ve Kültür Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allâme Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt Meydanı]]></category>
		<category><![CDATA[cahiliye hükmü]]></category>
		<category><![CDATA[Dezavantajlı kesimler]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hucurât 49:13]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İBB Kültür AŞ. Genel Müdürü Nevzat Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Dinî Yayınlar Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:50]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed 47:4]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Roma hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[sarp yokuş]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=526</guid>

					<description><![CDATA[“Efe hukme’l-câhiliyyeti yebğûn we men ahsenu minAllâhi hukmen li kawmin yûqinûn: “Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar? Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?” (Mâide 5:50). “İstanbul Dinî Yayınlar Fuarı” adıyla 36 yıl önce Sultanahmet meydanında büyük bir heyecanla başlayan ve son 8 yıldır mekân seçtiği Beyazıt meydanında 25 Mayıs’ta [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Efe hukme’l-câhiliyyeti yebğûn<br />
we men ahsenu minAllâhi hukmen li kawmin yûqinûn</em>:<br />
“Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar?<br />
Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?”<br />
(Mâide <strong>5:50</strong>).</p>
<p>“İstanbul <strong>Dinî Yayınlar Fuarı</strong>” adıyla 36 yıl önce Sultanahmet meydanında büyük bir heyecanla başlayan ve son 8 yıldır mekân seçtiği Beyazıt meydanında 25 Mayıs’ta açılıp 21 Haziran’a/Kadir Gecesi’ne kalan fuarın açılışında yaptığı konuşmada İBB Kültür AŞ. Genel Müdürü Nevzat Kütük’ün vurguladığı üzere “<strong>kitap;</strong> ticari bir meta olmaktan öte, <u>insan düşüncesini ve inancını doğru yöne ulaştıran bir vasıta</u>” olup, izzet ve fazilet sahibi medeni bir toplum olabilmek için kitaba, kâtibe ve kitap fuarlarına hak ettiği ilgiyi göstermemiz icap etmektedir.</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın Beyazıt Meydanı’nda düzenlemiş olduğu 36. Kitap ve Kültür Fuarı’nda okuyucuyla buluşan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşarak ‘kitab’ın ehemmiyetine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çağdaş insanın ve toplumun hastalıklarına şifa sunabilmek</strong></p>
<p>“Allah her bir peygamberi, aklı hayrete düşürecek ve insan gücünü çaresiz bırakacak bir mucize ile göndermiştir. Nitekim insanlar bunun benzerini getirmekten aciz kalırlar. Allah’ın basiretlerini aydınlattığı kulları bunlara boyun eğer, teslim olur, iman ederek mutmain olurlar. Her mucize, peygamberin gönderildiği asra uygunluk taşır ve o dönem insanlarının algılayış biçimleriyle uyum sağlar. Mucizelerde insan gücünün sınırlarını aşan bir yapı vardır ve her bir mucize kendisine şahit olan kavmin kendisinden muzdarip olduğu manevi hastalıklara bir tedavi sunar (s.7).</p>
<p>Âlimlerin Kur’an’ın icazına sebep olarak gösterdikleri her bir maddenin hiç şüphesiz doğru olduğunu görürüz. Ancak bir madde daha vardır ki bunun hiçbir âlim tarafından zikredildiğine şahit olmamışızdır. Oysa bizim açımızdan bu madde Kur’an’ın icazının sebeplerinden en güçlüsüdür. Bu madde ile Kur’an yalnızca Arap ırkı veya belirli bir nesil için değil tüm insanlık ve tüm nesiller için mu’ciz (aciz bırakan eşsiz bir kitap) olur. İşte bu madde <u>Kur’an-ı Kerim’in şeriatı</u>dır (s.17).</p>
<p>Kur’an’ın aile, toplum ve uluslararası ilişkilerle ilgili tüm hükümleri daha önce hiçbir şeriatta benzerine rastlanmamış <strong>eşsiz hükümler</strong>dir. Sonradan çıkmış olan hiçbir hukuk sistemi, onun ulaştığı seviyeye ulaşamaz. O hâlde tüm bunların okuma yazma bilmeyen, kalem ve kâğıt ile muhatap olmamış, bir âlimin dizi dibinde oturup ondan ilim tahsil etmemiş ve tecrübe ve seyahatler aracılığıyla bir bilgiye ulaşmamış ümmi bir kimsenin ağzından çıkmış olması… İşte sebebini anlamaya çalışırken aklı şaşkına çevirecek<strong> asıl icaz</strong> budur. Bu erişilmez mucize ancak ve ancak yüce ve hikmet sahibi olan Allah katından gelmiş olabilir.” (s.19).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanların kanun önünde eşit olduğuna gerçekten inanmak</strong></p>
<p><strong>“</strong>Kur’an-ı Kerim’in içerdiği kanunlarla ondan önce veya onunla çağdaş olarak gelmiş olan hukuk sistemlerinin içeriği hangi açıdan kıyaslanırsa kıyaslansın manevi yücelik ve insani ahlak farkı açıkça görülür. Tüm <u>insanların kanunlar önünde eşit olması</u> açısından bakıldığında ise Kur’an’ın getirdiği şeriat, bu konuda en üst düzeye ulaşmışken, onunla eş zamanlı olarak ortaya çıkan diğer sistemlerin bunu kabul etmediğine şahit oluruz.</p>
<p>Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: “<strong>Ey insanlık!</strong> Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi <u>kavimler ve kabileler</u> hâline getirdik ki <strong>tanışabilesiniz</strong>. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49:13). Ondan önce gelen veya onunla aynı dönemlerde var olan hukuki sistemler ise <u>ırklar ve ten renkleri arasındaki bu eşitliği</u> <strong>tanımazlar</strong>. Dahası, tek bir milletin mensupları arasında dahi eşitliği kabul etmemektedirler (s.23).</p>
<p>Kur’an şeriatına yönelik âdil bir bakış, onun yaklaşımının açıklığını hemen fark eder. Zira verilen <strong>cezaların</strong> şahısların konumlarına göre <strong>azalan değil artan bir yapıda olması</strong> icap eder. Böylece seçkin biri suç işlediğinde toplumda örneklik oluşturması bakımından daha şiddetli bir cezayı hak etmiş olur. Düşük birinin ise cezası daha hafif olur… Nitekim bir kimse kendini küçük ve değersiz gördüğü oranda hataya düşmesi ve suç işlemesi daha kolay olur. Bu da cezalandırmada hafifletmeyi gerektirir. Kişinin toplum gözünde değeri arttıkça işlediği suça verilecek ceza da bu kişinin büyüklüğü oranında artar. Onun işlemiş olduğu küçük suçlar dahi büyük birer suç gibi görülür ve iki kat cezayı hak eder. <strong><u>Şöhret, servet</u></strong><u> ve diğer yücelik nedenleri cezalardan kurtulmak için birer araç değil bilakis bunların çokluğu oranında cezaların katlanacağı birer özelliktir</u> (s.25).</p>
<p>Bu doğrultuda işlemeyip aksi yönde hükmeden Roma hukuku gibi sistemler ise <u>zalim sistemler</u>dir. Nasıl mı? Bunun nedeni bu sistemlerin <u>mantıklarını</u> toplumda galip olan <strong>güçten almaları</strong>dır. Böylece suç işleyen kimsenin sahip olduğu makam ve mertebe oranında <u>cezası azalır</u>. Zayıf düşürülmüş kişilerden olması oranında da cezası artar. O hâlde bu kanun yüce ve şerefli görülen kimseleri korurken <u>zayıf olanları korumaz</u>. Kur’an bu tavrı <strong>cahiliye hükmü</strong> olarak isimlendirmiştir:</p>
<p>“Yoksa onlar cahiliye yasasını mı istiyorlar? Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?” (Mâide <strong>5:50</strong>).</p>
<p>Nebi (s) şöyle buyurur: “Sizden öncekilerin <strong>helâk</strong> olmalarının sebebi, aralarından soylu, kuvvetli kimseler çaldıklarında, onlara ceza <u>uygulamamaları</u>, zayıf biri çaldığında ise ona hemen haddi uygulamalarıydı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma çalmış olsaydı onun da elini keserdim.” (s.27).</p>
<p><strong>Dezavantajlı kesimlerin haklarını yönetimin ya da zenginin lütfu sanmamak </strong></p>
<p>“İslam gelip <strong>zekât</strong> ahkâmını vazedinceye dek zayıf olan kimseler yitik ve yenik, fakirler ise umutsuz ve açtılar. İslam zekâtı, zenginin malında fakirler ve muhtaçlar için <strong>belirlenmiş bir hak</strong> hâline getirdi. Zengin bir kimse bu sorumluluktan ancak zekâtını verdikten sonra kurtulur. İmam Şafii’ye göre zengin kimse sahip olduğu malın belli bir kısmını zekât vermesi farz olduğunda, bu kısma tekabül eden mal üzerinde <u>tasarrufta bulunamaz</u>. Eğer bu malı elinden çıkarmadan onun hakkında bir tasarrufta bulunursa bu tasarrufu <u>bâtıl olur</u>. Kendisine farz olan zekâtı veremeden ölürse bu miktar mirasının içinden alınır. Sonra da diğer borçları ödenir.</p>
<p>İslam zekâtı düşkün kimselere bir <strong><u>iyilik</u></strong><u> olarak görmez</u>. Bilakis bunu zenginler üzerine bir <strong>farz</strong> kılar. Buna göre o dönemin <strong>yönetici</strong>si olan kişi, fakirler adına bu malı <u>zenginden alır</u> ve ihtiyaçlarına göre fakir ve <u>muhtaçlara dağıtır</u> (s.29).</p>
<p>Oysa <strong>Roma hukuku</strong> borçlunun borcunu ödemekten aciz kaldığı bazı durumlarda alacaklıya <strong>borçluyu köleleştirme</strong> hakkını vermiştir! Ümmi Nebi’nin (s) aktardığı Allah katından indirilmiş Kur’an-ı Kerim ise bu konuda hükmünü şöyle verir:</p>
<p>Eğer <u>borçlu</u> kimseler borçlarını ödemek hususunda <u>acze düşerlerse</u> hükümet onlar adına borçlarını öder. Bunda önemli olan borcun israf sayılacak bir konuda alınmış olmamasıdır. Çünkü fazilet sahibi kimselerin insanların arasını düzeltmek gibi toplumsal gerekçelerle üstlenmiş oldukları borçların ödenmesi, dönemin yöneticileri üzerinde bir borçtur. Borç almış olan kimseler bunu ödemekten tam manasıyla aciz olmasalar da durum değişmez. Tüm bunlar Kur’an-ı Kerim’de de geçtiği üzere zekât malından ödenir.</p>
<p>Ben şahsen bunun hiçbir beşerî hukukun ulaşamayacağı yüce bir örnek olduğu düşüncesindeyim. O hâlde böylesi bir hükmü getirenin, okuma yazma bilmeyen, hiçbir eğitim almamış bir adam olması, bu hükmün yüce ve kudret sahibi Allah katından olduğuna delil teşkil etmez mi?” (s.31).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kur’an’da köleliği mubah kılan tek bir ayet olmadığını idrak etmek</strong></p>
<p>“Kölelik sistemi, Yunan filozoflarınca da onaylanan geçerli ve gerekli bir gerçeklik olarak kabul edilir. Bunu genel ve adaletli bir sistem olarak görürler. Onlara göre kölelik sistemi hiçbir zulüm ve zorbalık içermemektedir. Hiçbir hukuk sistemi bu görüşü reddetmez. Aristo, köleliğin yaratılışa uygun bir düzen olduğunu, çünkü bazı insanların ancak köle olarak bazılarının da ancak hür kimseler olarak yaşayabileceklerini söyler. Daha sonra okuma yazma bilmeyen bir peygamber geldi ve şöyle dedi:</p>
<p>“<strong>Tüm insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler</strong>.”</p>
<p>“<strong>Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır</strong>.”</p>
<p>Kur’an’ın apaçık olan muhkem ayetleri, köleliği onaylamaz bilakis köleleri özgürleştirmeyi emreder (s.31).</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de köleliği mubah kılan tek bir nassa rastlamak mümkün değildir. Aksine tüm Kur’an nasları <u>köle azat etmeyi zorunlu kılar</u>. İslam’ın âdil savaşlarında dahi durum böyledir. Kur’an, <u>savaş esirlerinin köleleştirilmesini</u> de istemez. Aksine şöyle buyurur:</p>
<p>“Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları <strong>ya</strong> <strong>karşılıksız ya da fidye ile salıverin</strong>.” (Muhammed 47:4). Görüldüğü üzere esirler konusunda ‘esirlerin karşılıksız olarak veya kavmi fidye ödeyebilecek güçte ise fidye ile salıverilmesi’ dışında bir seçenek zikredilmemiştir. Kur’an-ı Kerim esir ve köleleri azat etmeye götüren birçok sebep oluşturmuş ve <u>insani özgürlük kapılarını ardına kadar açmıştır</u>.</p>
<p>Müslümanlar köle veya esirleri, <u>gayrimüslim dahi olsalar</u> özgürlüklerine kavuşturmanın <u>Allah’a yakınlaştıran bir <strong>ibadet</strong></u> olduğuna inanırlar. Zira Kur’an-ı Kerim; “Fakat o, (ucunda cennet olan) <strong>sarp yokuşu tırmanmak</strong> için hiçbir bedel ödemedi. Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha (kölelik) <u>zincirlerinden kurtarmak</u>tır…” (Beled 90:11-13) buyurmakta ve ramazan ayında orucunu kasten bozana, yemin edip yemininden dönene, ağzından karısını kendi öz annesine benzetecek bir ifade çıkana ve yanlışlıkla bir mümini öldürene köle azat etmeyi farz kılmaktadır (s.33).</p>
<p>Eğer bir köle kendi ücretini ödeyerek serbest bırakılmayı istese, sahibiyle bir anlaşma yapabilir. Sonra sahibi bu bedeli kazanabilmesi için ona izin verir. Kimin cariyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o cariye sahibinin vefatından sonra hür olur. Her kim de kölesine haksız yere vurursa bunun kefareti o köleyi azat etmektir. Köle azat etmeye götüren etkenler bu kadar çoktur. Bu etkenlerin tamamı hayata geçirilse İslam ülkelerinde tek bir yıl içerisinde kölelik tamamen ortadan kalkar. Tüm bu hükümlerin <strong><u>insan hak ve hürriyetleri</u></strong><u>nin büsbütün göz ardı edildiği bir zaman diliminde</u> geldiği unutulmamalıdır (s.35).</p>
<p>Eğer Kur’an’ın içermekte olduğu hükümler, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde insanların içinde bulunduğu hâl ile kıyaslanacak olsa bu hükümlerden yalnızca biri bile Kur’an-ı Kerim’in Allah katından geldiğine delil olarak yeterlidir. Bilakis bugün insanların içinde yaşadıkları şartlarla karşılaştırıldığında <strong>Kur’ani hükümlerin</strong> bugün dahi <strong>yeniliğini ve geçerliliğini koruduğu</strong> görülür. Bu sistemler ile Kur’an şeriatı arasında yapılan karşılaştırma, <u>Kur’an’ın getirmiş olduğu hukuk sisteminin beşerî sistemlerin kat be kat üzerinde olduğunu</u> ortaya koyar. Her ne kadar insan aklı yargısal ve pratik tecrübelerle ve aklın meyvelerinden ve felsefe ve bilimin ortaya koyduğu sonuçlardan faydalanmak suretiyle ulaştıkları hukuk sistemleri konusunda büyük bir açılım gerçekleştirmiş olsa da ümmi bir peygamber olan Muhammed (s)’in diliyle gelmiş olan <u>Kur’an’ın düzeyine hiçbir zaman ulaşamayacaklardır</u>. Çünkü insan elinden çıkmış olan bir iş, harcanan güç ve çaba ne boyutta olursa olsun <u>eksik kalmaya mahkûmdur</u> (s.37).</p>
<p>Bu karşılaştırma hangi açıdan yapılırsa yapılsın Son Nebi’nin (s) getirdiği sistemin öne çıkışı ve on dört asır geçmiş olmasına rağmen onun yerleştirdiği ve belirlediği düzeye hiç kimsenin ulaşamayışını gösteren kesin bir hükümle sonuçlanır. İnsanlar yalnızca onun yaymakta olduğu nurun bir kısmını kendilerine almakta, onun getirmiş olduğu hidayeti sahiplenmekte ve onun kaynağından yudumlamaktadırlar. Zira Kur’an, onların ulaşamayacakları hikmetleri ve hitabet gücünü bünyesinde barındırmaktadır…” (s.39).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-mucizevi-hukuk-sistemini-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SON NEBİ’NİN ÖRNEKLİĞİNİ  MEVDUDÎ’DEN OKUMAK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2017 09:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzâb 33/21]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[ideal model]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[sîret]]></category>
		<category><![CDATA[Sîret-i Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=507</guid>

					<description><![CDATA[“Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.” (Ahzâb 33/21). &#160; Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak 1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun </em><em>limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ</em>: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için <u>Rasûlullah en güzel örnektir</u>.” (Ahzâb 33/21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak</strong></p>
<p>1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip yayımlanan Mevdûdî’nin Türk dilindeki son eseri “<strong>Sîret-i Nebi</strong>”, “İki Dil Bir Kitap” serisinin 19. kitabı olarak Beyan Yayınları tarafından Nisan 2017 tarihinde okuyucunun istifadesine sunuldu.</p>
<p>“Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı” başlığıyla Türkçeye çevrilen “Sîret-i Server-i ‘Âlem” isimli eserinde Mevdûdî, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin ortaya koyduğu tevhid-şirk mücadelesini ele almıştır. Bu eserinde <u>Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in vazifelerinin birbirini tamamladığı</u>nı ve aynı amacı taşıdıklarını açıklayan üstada göre bu gerçek unutulduğu takdirde, Kur’an-ı Kerim yalnız sözler yığını, sîret-i nebi de sadece bir hayat hikâyesi ve olaylar zincirinden ibaret kalacaktır. Buradaki kıstas dinin ruhuna ve özüne ulaşmaktır. Bu husus ne kadar iyi anlaşılırsa Kur’an ve sîret de o derecede iyi anlaşılacak, keza ne kadar yanlış anlaşılırsa her ikisi hakkındaki bilgimiz de o derecede yanlış ve eksik olacaktır.</p>
<p>Editörlüğünü yaptığım “<strong>Sîret-i Nebi</strong>” isimli eseri, müellifi Mevdûdî’nin esere verdiği ismi koruyarak neşretmeyi tercih ettik. Nitekim İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere Son Nebi’nin (s) hayatını yazan müellifler “<strong>sîret</strong>” kavramını tercih etmişlerdir. “<u>Siyer</u>” şeklinde çoğul formunda kavramlaşan kelime ise İslam edebiyatında daha çok <u>devletlerarası hukuk</u> için kullanılmıştır.</p>
<p>Klasik sîret-i nebeviyye kitaplarının muasır bir nüshası olarak gördüğümüz “Sîret-i Nebi” adlı eserinde Mevdûdî, diğer nebilerden farklı olarak <u>Son Nebi’nin</u> (aleyhimusselam) <u>hayatının en ince detaylarıyla bilindiğini</u>, dolayısıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlık için <strong>en güzel örnek</strong>liği oluşturan <u>ideal model</u> olma işlevini sürdüreceğini açıklamaktadır.</p>
<p>Üstat Mevdûdî’nin 22 Ekim 1975 tarihinde Pencap Üniversitesi’nde verdiği konferansın yazıya dökülüp basılmasıyla ortaya çıkan kitapçık, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın hayatının insanlık için nasıl bir örneklik oluşturduğunu ve bu örnekliğin hayatımızda ne tür bir işleve tekabül ettiğini anlatmaktadır. Bu haftaki yazımızda üstat Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örneğimizin Son Nebi Olduğunu İdrak Etmek </strong></p>
<p>“Allah Teala gerçek bilgiyi insanlara iletmek için, <u>görevleri sadece mesajlarını tebliğ etmekle sınırlı olmayan</u> peygamberler göndermiştir. Peygamberler mesajlarını evde ve pratik hayatta davranış hâline getirmiş, sapkınlığa düşenleri doğru yola davet etmiş ve hakiki bilginin pratik örneklerini her bir köşesinde barındıran bir <u>toplum inşa etmek</u> için müminlerin saflarını düzenlemişlerdir (s.27).</p>
<p>Bu kısa izahtan, topluma hidayetin ulaştırılması meselesinin büyük bir ölçüde, Hz. Peygamber’in seçkin kişiliğine ve ahlakına dayalı olduğunu anlamaktayız. Peygamberden başka biri ya da peygamber sıfatına bürünen bir kâfir, aklı başında, bilge ya da ilimde çok ileri gitmiş bile olsa bir beşer olarak bize uygun lider olamayacaktır. Bu şekildeki insanlar hakiki bilgiye sahip değildir ve hakiki bilgiden yoksun olan bir insan, hayatta bizim için adil ve gerçek bir düzen ortaya koyamayacaktır (s.29).</p>
<p>Bizler Kur’an’da kıssaları geçen bütün peygamberlerin nübüvvetini kabul ediyor ve hepsine inanıyoruz. Ancak işin gerçeği, onların getirdiği esaslar ve hayatları ile ilgili doğru bilgiler bizlere sağlıklı şekilde ulaşmamıştır. Aynı şekilde onları örnek alabilmemiz için bu bilgiler hiçbir güvenilir kaynaktan elde edilmemiştir. Hiçbir şüpheye yer yoktur ki, Yüce Allah, Nuh, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa peygamberlere (aleyhimusselam) semavi mesajını göndermiştir. Biz onların hepsine inanıyoruz. Ancak, onların semavi mesajlarından istifade edebilmemiz için onlara inen mesajlar elimize ilk şekliyle ulaşmamıştır. Yani, onların hayatları bizlere bireysel ve toplumsal hayatın farklı alanlarında örnek alabilmemiz için doğruluğundan emin olacağımız bir şekilde gelmemiştir (s.31).</p>
<p>Herhangi bir kişiden bütün bu peygamberlerin öğretilerini bir araya getiren bir kitap hazırlaması istense, bu şahıs birkaç sayfadan daha fazla yazamayacaktır. Üstelik yazdıklarının çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gerçeklere dayalı olacaktır, çünkü faydalanacağımız güvenilir başka bir kaynak mevcut değildir. Sözün özü, diğer peygamberlerin hidayeti hakkında araştırma yapmak istesek bile, onların tarihlerini ve öğretilerini tahrifsiz bir şekilde ortaya koyan gerçek bilgilere ulaşabileceğimiz sağlam ve güvenilir bir kaynak bulamamaktayız (s.33).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örnek Alınabilecek Bir Hayatın Detaylarına Ulaşabilmek</strong></p>
<p>“Diğer peygamberler farklı olarak Rasulullah’ın (s) şahsiyetini ve ahlakını ihtiva eden rivayetler, hayatın her alanında yolumuza ışık tutması için nesiller boyu muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber ilk çocukluk döneminden hayatının son anına kadar insanlarla iç içe yaşadı. İnsanlar onun hayatına yakından şahit oldular, konuştuklarını, hutbelerini, emirlerini ve yasaklarını duydular ve bunları ezberleyerek kendilerinden sonraki nesillere aktardılar (s.63).</p>
<p>Acaba tarihte hayatı bu şekilde son derece titiz yöntemlerle incelenen başka birisi var mıdır? Diğer bir şahıstan hadis rivayet eden binlerce ravi hakkında kapsamlı kitapların kaleme alındığı başka örnekler biliyor muyuz? (s.71).</p>
<p>Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin Nebevî sünnetin sağlamlığına dair başlattığı şiddetli karalama kampanyalarının temel sebebi aşırı derecede art niyetli olmalarıdır (s.71). Oysa Hz<strong>. </strong>Muhammed’in (s) hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi edindiğimiz dakik kaynaklar gibi diğer hiçbir peygamberin hayatı hakkında kaynak yoktur. Bu husus onu diğer peygamberler arasında farklı kılan özelliklerden biridir. Keza başka hiçbir tarihî şahsiyette kesinlikle görülmemiş bir şekilde, onun hayatının bütün yönlerine dair gerekli ayrıntıları elde etme imkânı mevcuttur (s.75).</p>
<p>Onun güzel hayatına ve takvalı şahsiyetine dair en ince ayrıntıları hadis kitaplarında okuyabiliriz (s.79). Nebi (s) örnek bir komutandı. Elimizde, Müslümanların onun komutasında savaştığı savaşlardan çok detaylı rivayetler bulunmaktadır. Birinci sınıf devlet başkanıydı. Onun dönemindeki devletin tarihi eksiksiz bir şekilde ellerimizin altındadır. O bir hâkimdi ve ona arz edilen davaların bütün gerekçeleri ve verdiği hükümlerin ayrıntıları elimizde bulunmaktadır. Nebi (s) sokaklarda dolaşıp tüccarların ve satıcıların davranışlarını çok yakından takip etmiştir. Zulmü ve hileyi yasaklamış ve insanlara adil ve ölçülü bir şekilde muamelede bulunanlara doğruluk ödülü vadetmiştir (s.77).</p>
<p>Bu temeller üzerine Hz. Muhammed’in, diğer bütün peygamberler içinde insanların sadece ona güzel ahlak, nasihat ve hidayet için yönelmesi gereken tek kişi olduğunu ortaya koyuyoruz. Çünkü kendisine vahyedilen Kitap ilk aslını ve ilk saflığını muhafaza etmiştir. Onun doğru yolu gösteren çok ince ahlaki ayrıntılarla dolu şahsiyeti de bizlere çok sağlam ve güvenilir kaynaklar aracılığıyla ulaşmıştır (s.79). Şimdi onun takva sahibi şahsiyetiyle tebliğ ettiği esasların ve bize ilettiği mesajın ne olduğuna dair bazı örnekler verelim:”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Son Nebi Aleyhisselam’ın Evrensel Mesajına Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>“Hz. Muhammed’in risaletinde gördüğümüz en önemli özelliklerden biri, renk, cinsiyet, dil, ırk ve ülke ayrımını gözetmeksizin her bir insanı beşerî toplumun bir üyesi olarak görmesidir. Allah Rasulü (s) <u>insani iyiliğin bütün temel değerlerini</u> getirmiştir. Bu temel değerlere inananlar Müslüman olarak İslam’ın evrensel kardeşlik bahçesine dâhil olmaktadır. Hz. Muhammed İslam davetini ister doğudan ister batıdan, ister siyah ister beyaz, ister Arap ister Acem olsun; insanın yaşadığı yer ve ülke neresi olursa olsun, milleti ve uyruğu ne olursa olsun, konuştuğu dil ve derisinin rengi ne olursa olsun <u>bütün zamanlardaki ve bütün mekânlardaki tüm insanlara</u> iletmiştir (s.81). Hiçbir tabakanın ve ırkın ayrıcalığı yoktur. Eşitsizliğe ve insanlar arasında ayrılığa neden olacak herhangi bir <u>dil, ülke veya coğrafi bölge imtiyazı söz konusu olamaz</u>. Bu ayrımcılıklardan hiçbirinin İslam toplumunda yeri yoktur (s.83).</p>
<p>Bir insan ile diğeri arasında <strong>ayrım yapmak</strong>, insanlığın başına gelen en büyük musibettir (s.85). Milliyet, ülke, cinsiyet, renk ve dil sebebiyle yapılan ayrımcılıklar insanların birbirine düşman olmasına ve bir toplumun diğerini yok etmesi için tahrik edilmesinde yol açmıştır. İnsanoğlunun birçok kuşağı, ayrımcılığa boyun eğmesi için çeşitli vahşi katliamlara maruz kalmıştır. Nihayet Hz. Muhammed (s) gelmiş ve ayrımcılık sorununa köklü bir çözüm getirmiştir (s.87).</p>
<p>Ana esaslarına göz atıldığında İslam’ın belirli bir millete, kabileye, ırka ya da zümreye meylettiği tek bir açık yön bulunamayacaktır. İslam’ın şer’i kanunları dünyanın her yerindeki bütün insanlar için uygulanabilir niteliktedir. Zira bu kanunlar âdemoğlunun eşit olduğunu beyan etmektedir (s.89).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Diriltici Kanunlarına Uyum İçinde Boyun Eğmek</strong></p>
<p>“Allah Rasulü’nün (s), İslami kaideler aracılığıyla insanlığın yararı ve refahı için getirdiği esasların başında tevhid inancı gelmektedir. Yüce Allah tek yaratıcıdır, kulları üzerinde her şeye gücü yetendir ve âlemlerin tek sahibidir (s.93).</p>
<p>İslam, yüce Allah’ın gücünü ve O’nun her şeyi kuşattığını kabul etmeye imana davet eder. Allah’a iman, ondan başka kimseye itaat etmeyeceğimize, yeryüzünde O’nun emirleriyle çelişecek ya da O’nun emirleri ile aynı değerde kanunlar koyabilecek hiçbir gücün olmadığına yönelik bir kabullenmedir. Allah’a iman; ondan başka kimsenin önünde boyun eğmemeyi ve gücü ne kadar büyük olursa olsun başka bir varlığın önünde boyun bükmenin imkânsız olduğunu kabul etmektir (s.95).</p>
<p>Hz. Muhammed’in daveti, kâinatın kurallarıyla çelişen meydan okumaya son vermek için gelmiştir. Nebi (s) bizlere bütün kâinata hükmeden kurallarla uyum içinde yaşamamız gerektiğini öğretmiş, elçilik görevini şu şekilde ilan etmiştir (s.99):</p>
<p>“Şüphesiz ki ben Allah’ın sizler için gönderdiği elçiyim, rabbimin mesajını tüm insanlara tebliğ ediyorum. <u>Ben de sizler gibi insanım</u>, Allah’ın emirlerini yerine getiriyorum. O’nun mesajından bir şey değiştirme yetkisine sahip değilim. Allah’ın emrettiğine itaat etmekle emrolundum. <u>Onu değiştirmeye ya da ona yeni bir şey eklemeye hakkım yoktur</u>. Kur’an-ı Kerim, bana vahyedilen şeriatın vücut bulmuş şeklidir. Benim fiillerim, Allah’ın emri ve rızası doğrultusunda ortaya konan kanunlardır. Ben Müslümanların ilkiyim, bundan dolayı, bütün insanları başka bir kaynağa dayalı kanunlara bağlı kalmayı terk etmeye ve Allah’ın şeriatına sımsıkı tutunmaya davet ediyorum.” (s.101).</p>
<p>Son Nebi (as) ümmetine işlerin görüş alışverişi ve istişare yoluyla idare edilmesini, Allah’tan açık bir şekilde emirlerin indirildiği bütün durumlarda Allah’ın emirlerine bağlı kalmayı, nassın inmediği durumlarda ümmetine kanaat ve düşünce özgürlüklerini korkmadan kullanmayı öğretmiştir (s.105).</p>
<p>Hak dinin insanlığa sunmuş olduğu bir “hürriyet sözleşmesi” vardır. İnsan, Allah’tan başka kimseye kulluk yapmaz. Hiç kimse, Yüce Allah’tan başka, Hz. Peygamber de dâhil kimseye kulluk yapamaz. <u>Bu sözleşme, insanı Allah’tan başka bir kimseye kulluk etmeme konusunda özgür kılmış ve insanları Allah’tan başka ilahlar edinmemeleri için sınırlamıştır</u>. Bu anlaşma, aynı zamanda hukuka üstünlük tanımıştır. Bir kralın, diktatörün, demokratik parlamenter sistemin ya da Müslüman bir zümrenin, kanunları/şeriatı suiistimal etme, kaldırma ya da kendi kanunlarıyla değiştirme gibi bir hakları yoktur. <u>Din insanlık için prensipler, iyilik ve kötülük için de kalıcı değerler yerleştirmiştir</u>. Hiç kimsenin iyiliği kötülüğe, kötülüğü iyiliğe çevirmek için bu değerleri değiştirme ya da yok etme yetkisi yoktur (s.109):</p>
<p>“Hepiniz Allah’ın önünde hesaba çekileceksiniz.” Allah sizlere bu hürriyeti, hoşunuza giden her şeyi yapmanız veya sorgusuz sualsiz bir yerde yatıp kalkmanız için vermemiştir. Üstelik hesap günü bütün amellerinizden ve söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz. Özgürlük, sizlere hayatın her alanında ancak sınırlı bir şekilde verilmiştir. Mezarlarınızdan diriltileceksiniz, görünmeyeni ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O zaman Allah, tüm yaptıklarınızı sizlere haber verecektir. İnsan vicdanı bu manevi gücü kuşandığında, insanı her türlü kötü düşünceden koruyan ve günaha girmesinin önüne geçen bir koruyucuya dönüşecektir&#8230; (s.111).”</p>
<p>Müdekkik bir âlim, müteyakkız bir mütefekkir ve mutedil bir hareket adamı olan üstad Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’yi, Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın örnekliğini bizlere belagat ve dirayetle anlattığı için rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânı cennet, makamı âlî olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî. (2017). <strong>Sîret-i Nebi</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
