<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ahlâk Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/ahlak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/ahlak/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Jun 2017 17:13:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>KUR’AN’IN GENİŞ DİN HÜRRİYETİNİ TAKDİR EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jun 2017 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[din hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[din ve inanç özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[gayrimüslimler]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[insanları saptırmak]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsra 17:70]]></category>
		<category><![CDATA[Kâfirûn 109:6]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Lâ ikrâhe fîd dîn]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman toplum]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sınıfsal ayrıcalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[üstün ve şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[Zorlama dinde yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=528</guid>

					<description><![CDATA[“We leqad kerremnâ benî âdem…: Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70). Allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We leqad kerremnâ benî âdem</em>…:<br />
Doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık… yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Allâme <strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- Mayıs 2017 tarihinde basılan “En Büyük Mucize <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, Kur’an-ı Kerim’in -ön yargıların ve tahminlerin ötesinde- eşi benzeri olmayan bir genişlikte insanlara sunduğu <u>din ve inanç özgürlüğü</u>ne dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Müslüman toplumun düzenlenmesi ve temelinin oluşturulması konularında Kur’an’ın içermekte olduğu hükümlerin tamamı; <strong>canı, dini, soyu ve aklı</strong> <strong>koruyan</strong> kapsamlı bir sistemin oluşturulmasına yöneliktir. Bu toplumun, insani ilişkilerde peşinden gidilen doğru bir örnek olması ve dost olsun düşman olsun kendisi dışındaki <u>tüm insanlarla olan ilişkilerini</u> insani bir tanışıklık ve hürmet(saygı) üzerine kurması için erdem ve yüce bir ahlaktan oluşan sağlam bir örgüsü vardır:</p>
<p>“Ama doğrusu Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu <strong>üstün ve şerefli</strong> kıldık. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânı sağladık. Temiz ve helal besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.” (İsra 17:70).</p>
<p>Kur’an’ın kapsamlı sistemi, <strong><u>insan olmak</u></strong><u>tan kaynaklanan</u> bu yüceliği İslam devlet sistemi içerisine yerleştirmiştir. Ayrıca <u>umumi bir kardeşlik oluşturmak</u> veya orman kanunlarının ve gücün belirlediği hükümlerin gölgesinde değil de <u>erdem ve hikmetin gölgesinde</u> süren bir var oluş mücadelesi gerçekleştirmek adına her türlü insani ilişki içerisinde sağlam ve köklü hâle getirmiştir (s.129).</p>
<p>İslam’ın ilk yöneldiği şeylerden biri de <u>umumi ve ferdî özgürlüklerin korunması</u>dır. Zira <u>insanı insan yapan en önemli değerlerin başında</u> <strong>özgürlük</strong> gelir. O hâlde her kim özgürlüğe bir zarar verirse <u>insanlığa zarar vermiş</u> olur. Var oluş kanunu ve insanların kendisi üzere yaratıldıkları fıtrat gereğince hak etmiş olduğu özgürlüğünün bir kısmı her kimin elinden alınırsa bu kimsenin insanlığının ve kişiliğinin bir kısmı eksilir.</p>
<p>Ne var ki Kur’an’ın sağladığı bu özgürlük <u>mutlak</u> bir özgürlük değildir. Zira mutlak hakikat gibi mutlak özgürlük de somut bir şekilde hissedilmeyen ancak zihinde canlanan manevi bir olgudur ki bu zorlu ve kendisini yiyip bitiren varlık içerisinde gerçekleşmez. Şüphesiz mutlak bir hürriyetle hareket eden kimseler var olan tüm bağlarını kırarlar, sınırları çiğnerler ve serbestlikleri ölçüsünde kendileri dışındaki insanların özgürlüklerine zarar verirler. Bu nedenle İslam tüm bağlarından kurtulmuş olan bu tarz bir özgürlüğü hoş görmez. Çünkü böyle bir özgürlük bir şeyler inşa etmekten ziyade <u>var olanı yıkmak</u>tır (s.131).</p>
<p>Oysa İslam yalnızca ahlak, başkalarının haklarının korunması ve erdemli toplumun kendisinden istifade ettiği genel özgürlük anlayışı ile alakalı her ne varsa bunlarla sınırlanmış olan bir özgürlüğü koruma altına alır. Bu genel özgürlük ise âdil bir başkaldırış olarak bireylerin özgürlüklerine konulmuş sınırlamalardan meydana gelen ve herkesi gölgesi altına alan kapsamlı ve bütüncül bir özgürlüktür. Sa’d Zağlûl’ün de dediği gibi; “<u>Özgürlüğe getirilmiş olan her türlü sınırlamanın özgürlüğün temellerinden gelen bir gerekçeye dayanması icap eder. Aksi takdirde bu sınırlama bir zulümdür</u>.” (s.133).</p>
<p><strong>Din alanında baskı ve zorbalığın asla caiz olmadığına iman etmek</strong></p>
<p>“Kur’an-ı Kerim, daha öncede açıkladığımız gibi yıkıma doğru gitmemesi kaydıyla her türlü özgürlüğün davetçisidir. Bu nedenle din edinme özgürlüğünü hoş görür ve güçlü bir sesle; “<strong><em>Lâ ikrâhe fîd dîn</em></strong>: Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır…” (Bakara 2:256) diye seslenir. Kendisine muhalefet edenler için bir açıklık ve netlik kazandırmak adına; “<strong>Sizin dininiz size, benim dinim bana.</strong>” (Kâfirûn 109:6) buyurur. Ne var ki Kur’an’ın nazil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılamamış olan bu değerli özgürlüğün ifade ettiği hakikatler insanlar tarafından ancak ilerleyen çağlarda idrak edilmiştir.</p>
<p>İslam, başkalarının haklı özgürlüklerini hiçbir şekilde sınırlanmaması adına sınırsız mutlak bir özgürlüğü hiçbir zaman hoş görmemiştir. O, Hıristiyanlara Müslümanların bayrağı altında kendi dinlerini yaşama hakkı tanır. Aynı özgürlüğü Yahudilere de verir. Hattâ Mecusilere bile kendi ibadethaneleri içerisinde dinî ayinlerini gerçekleştirme özgürlüğü tanır. Bu hoşgörüyle birlikte dışarıdan Müslüman gibi gözüküp içlerinde başka duygular barındıran kimselerin yolu olan zındıklığı hoş görmez. Çünkü bu yalnızca din özgürlüğünden istifade etmek değil <strong>insanları saptırmak</strong>tır. Aynı zamanda herhangi bir sebeple İslam’a girip daha sonra bir başka sebeple dinden çıkarak dinleri alay konusu yapan, hevalarının peşine düşmüş kimselere de hoşgörü ile bakmaz. Bilakis onların bu tavrını dinle oynamak ve dindar kimseleri saptırmak olarak görür… (s.133).</p>
<p>İslam kendi otoritesi altında kişilerin <u>diledikleri dine mensup olmaları özgürlüğünü garanti altına almış</u>, korumuş ve böylece İslam beldelerinde yaşayarak Müslümanların menfaatine olan her şeyden istifade edip Müslümanlar aleyhine olan her durumdan etkilenen gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti</strong> tanımıştır. Öyle ki bu kimseler, İslam’ın himayesi altında İslam’ın kendi mensuplarına tanımadığı özgürlüklerden de istifade etmişlerdir. Örneğin İslam içkiyi haram kılmış ve içki içen Müslümanlara had yani ceza uygulanmasını emretmiştir. Bununla birlikte Müslümanların hükmü altında bulundukları sürece gayrimüslimlere içki içmeleri konusunda müdahale edilmemiştir.</p>
<p>İslam domuzu haram kıldığı ve bir pislik olarak gördüğü hâlde gayrimüslimlerin onun etini tüketmelerine izin vermiştir… İslam kendi otoritesi altında yaşayıp ve onun âdil hükmü altında kaldıkları takdirde kendisine muhalif olanların özgürlüklerini korumada <strong>oldukça ileri</strong> gitmiştir. Zimmi yani İslam toprağında yaşayan gayrimüslim bir kimsenin caiz gördüğü içki veya domuza saldırıda bulunan kimseleri <u>cezalandırmıştır</u>… (s.135).</p>
<p>Bu uygulamanın sebebi Müslüman devletin himayesinde Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabullendikleri takdirde gayrimüslimlere <strong>tam bir din hürriyeti tanımak</strong>tır… (s.139).</p>
<p>İslam, yönetiminden razı olan gayrimüslimlere <strong>sınıfsal ayrıcalıklar</strong> vermektedir. Bu kimselerin İslam’ın kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıkları alıp yönetime başkaldırmak ve İslam devletini alaya almak için bir bahane olarak kullanmaları hâlinde bu ayıp âdil olan İslam’ın ayıbı değildir. Bu noktada ayıp, zulmün inşası için adaleti suiistimal eden ve adalet ehlinin kendisine bağışlamış olduğu özgürlüğü âdillerin işini bozmak ve Allah’tan korkan takvalı kimselerin hükmünü yıkmak için kullanan hatalı insanların ayıbıdır. Kur’an-ı Kerim’in verdiği ve onu beyan eden Rasulullah’ın (s) açıkladığı dinî özgürlüğün gölgesinde ilk asırlardaki gayrimüslimlerin Kur’an’ın hükmüne uygun yönetim altında, <u>kendi dinlerine mensup olan milletlerin bile kendilerine ihsan etmedikleri dinî bir özgürlük içerisinde yaşadıklarını</u> görürüz. Zira kendi mezheplerinden birinin otoriteyi elinde bulundurması, her fırkanın bir diğerini gücün kılıcı ve otoritenin şiddeti ile <u>kendi mezhebine girmeye zorlaması</u> din özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu.” (s.139).</p>
<p><strong>Hak ve özgürlüğün başkaları için de vazgeçilmez olduğunu kabul etmek</strong></p>
<p>“Raşit halifeler <u>âdil bir din özgürlüğünün anlamını kavramış</u> olduklarından dolayı hiçbir zaman bir kimseyi dininden kaynaklanan bir nedenle zor duruma sokmamışlardı… Mesela Ömer bin Hattab (r), halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bölgelere tayin ettiği valilerin işleri hakkında soruşturma yapardı. Onların çalışmaları hakkında sorduğu ilk soru, <strong>gayrimüslimlere nasıl davrandıkları</strong> olurdu. Eğer valilerin bu kimselere iyilikle muamele ettiklerini öğrenirse onlara adaleti emrederdi. Eğer durum böyle değilse valiyi <u>azleder ve cezalandırırdı</u> (s.141).</p>
<p>Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümlerle devleti yöneten Halife Ömer (r), mazlumların hakkı gerçekleşsin ve kalpleri mutmain olsun diye kendi huzurunda bir Kıpti gencin kendi eliyle Mısır valisine misillemede bulunmasını emretmiş, sonra da Amr bin el-Âs’a; “Ey Amr! Annelerinden hür kimseler olarak doğan insanları ne vakit köleleştirdiniz?” diyerek tüm insanlığa ölümsüz bir hikmeti miras bırakmış bir yöneticidir.” (s.143).</p>
<p>“Kur’an-ı Kerim’in kendisini inkâr edenlere de özgürlüğü cömertçe bağışlamıştır. Çünkü o, bu özgürlük içerisinde <u>sadık ve özgür Müslüman kimliği</u>ni inşa eder. Hakikatte özgür olan o kimsedir ki; <u>özgürlüğü kendi nefsine uygun gördüğü gibi kendisi dışındakilere de uygun görür</u>. Kendi arzuları peşinde koşup, kendisi dışındaki kimselerin özgürlüğünü zalimce sınırlayanlar ve başkasının özgürlük alanını daraltarak kendi alanlarını genişletenler <u>gerçekte hür değillerdir</u>. Kur’an’ın kendisine iman etmemiş kimselere tanıdığı bu din özgürlüğü, İslam hakkında konuşurken kimi zaman insafa gelen Avrupalı araştırmacı bilim adamlarının gözlerini kamaştırmaktadır. Mesela, “<em>Hadâratu’l-Arab</em>: Arap Medeniyeti” isimli eserinde Gustave Le Bon’un kaleme aldıklarını bir okuyun:</p>
<p>“Din davetçileri içinde varlığına oldukça az rastlanan bir dehaya sahip olan geçmişteki halifeler, <u>din sistemlerinin zorla dayatılan kurallardan oluşmadığını idrak etmiş</u> ve Suriye, Mısır, İspanya ve ele geçirdikleri diğer tüm toprakların ahalisine <u>büyük bir şefkatle muamele etmişlerdir</u>. Bu kimseleri kendi düzen ve inançları üzere rahat bırakmış ve -geçmişte ödemekte oldukları vergilerle kıyaslandığında aralarında emniyetin sağlanması için ödedikleri- basit bir cizye dışında hiçbir zorunluluk yüklememişlerdir. Doğrusu hiçbir millet, ne Araplar kadar merhametli ve hoşgörülü fatihlere ne de onların dini kadar hoşgörülü bir dine şahit olmuştur.” (s.145).</p>
<p><strong>İslam’ın muhaliflerine tanıdığı geniş özgürlük alanını gözetmek</strong></p>
<p>“İslam, inançları konusunda Müslümanlara muhalefet edenlere de geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. O hâlde insaflı kimseler, Kur’an’ın otoritesi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların faydalandıkları bu özgürlükle Avrupalıların bugün kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışlar arasında bir kıyaslama yapsınlar! (s.147).</p>
<p>Şimdi insaf sahipleri Kur’an-ı Kerim’in bu geniş özgürlük modeli ile Birleşmiş Milletler topluluğunun Filistin’de yaptıkları arasında kıyas yapsınlar! Hiçbir anlaşma, fert, toplum ve insanoğlunu birbirine bağlayan hiçbir insani değer gözetilmeksizin ülke yerle bir edilmiş ve binlerce belki de daha fazla insan açlık, çıplaklık, şiddetli sıcak ve kara kış tarafından yok edilmek üzere memleketlerinden çıkarılmıştır. Ancak gerçek şu ki, bu durum kıyas götürmez. Çünkü böyle bir kıyas, yoktan var eden ve adalet sahibi olan Allah’ın hükmü ile yaratılmış zalim bir kulun verdiği hüküm arasında karşılaştırma yapmaktır. Ruhu güçlendiren bir kararla madde ve şehvetin egemen olduğu bir kararın, Kur’an’ı indirenin sağlamlaştırdığı birleştiren ve bir araya getiren insani kardeşliğin ve kalbin verdiği bir karar ile insanoğlunun vahşiliğinden doğan bir kararın kıyaslanması kabil değildir.</p>
<p>İslam’ın Kur’an nassı ile verdiği bu özgürlük, kendi bayrağı altında yaşayıp kendi emirlerine muhalefet edenler içindir. Müslümanların oluşturduğu topluma verilen özgürlük ise erdem, dinî hükümler ve başkalarının hakları gibi sınırlarla kuşatılmış bir özgürlüktür. Kur’an-ı Kerim özgürlüklerin tamamını <strong>erdem ve hakların gözetilmesi</strong> dairesinde koruma altına almıştır (s.149).</p>
<p>Kur’an, bir <u>saldırganlık içermediği sürece insanlara fikirlerini dile getirme özgürlüğü</u> tanımıştır. Kendisine vahiy indirilen, günahtan korunmuş bir kimse olduğu hâlde Nebi (s), kendisini eleştirenleri dinlerdi. Hattâ kimi zaman bunların bir kısmı haddi aşar, kendilerini sınırlayan bağları koparır ve ifade özgürlüğünü istismar eder şekilde kullanırlardı. İşte böyle zamanlarda bile Nebi (s) onlara doğruyu izah eder, onları hidayete çağırır; şefkat, yumuşak huyluluk, vakar ve sabırla bu kimseleri hevalarına saplanıp ciddiyetten kopmamaları için hakikate davet ederdi…” (s.151).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>. (2017). <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 240 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-genis-din-hurriyetini-takdir-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF GİBİ ÇAĞININ ŞAHİDİ OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2016 10:53:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[22:78]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[Asım]]></category>
		<category><![CDATA[Azimden Sonra Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[dedikodu]]></category>
		<category><![CDATA[duygusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[hainlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yürek]]></category>
		<category><![CDATA[hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[küfür]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mersin Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[nitelikli öğretmenler]]></category>
		<category><![CDATA[tembellik]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[vefasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[yalan]]></category>
		<category><![CDATA[ye's]]></category>
		<category><![CDATA[yozlaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=251</guid>

					<description><![CDATA[“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.” (Bakara, 2:143). &#160; Çağının Şahidi/Şehidi/Modeli Olabilmek Kur’an-ı Kerim’in “şehit” kavramı öncelikli olarak hakikate ve çağa şahit olmayı ifade etmektedir. Bu anlamıyla çağının büyük şehidi Mehmet Âkif, koca bir medeniyetin çöküşünü [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.” (Bakara, 2:143).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çağının Şahidi/Şehidi/Modeli Olabilmek</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in “şehit” kavramı öncelikli olarak hakikate ve çağa şahit olmayı ifade etmektedir. Bu anlamıyla çağının büyük şehidi Mehmet Âkif, koca bir medeniyetin çöküşünü derin acılar içerisinde gözlemlemiş, kısıtlı ve zahmetli ulaşım ve iletişim imkânlarına rağmen İslam dünyasının bir çok bölgesini gezip Müslümanların durumunu yerinde görmüştür. Gözlemlerini vahyin aydınlığında tahlile tabi tutarak vaziyetin önce teşhisini yapmış, ardından tedavi yöntemini de önermiştir. En ağır şartlarda bile ye’se asla pirim vermeyen hak aşığı bu büyük mütefekkir, içinde yaşadığı toplumla ve çağla sınırlı kalmayan derin fikirleriyle günümüze de ışık tutmaktadır.</p>
<p>Yaklaşık bir asır önce ortaya koyduğu içtenlik ve yetkinlik numunesi tespit ve tekliflerinin günümüz için de geçerli olmasından dolayı Âkif gibi âkil bir insanımız olduğuna mı sevinelim, yoksa bir asır boyunca aynı yapısal sorunlarla boğuşup durmamıza ve bir türlü çıkış yolunu bulamayışımıza mı üzülelim? En iyisi biz, merhum Âkif’in de çok sevdiği büyük insan Hz. Ali’nin dediğini yapalım; kalbimiz hüzünle dolu iken yüzümüzden tebessümü eksik etmeyelim. Ve Rabbimizin emrine imtisal edip çağımızın tanıkları olalım:</p>
<p>“Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim&#8217;in inanç sistemine (tâbi olmanız). <strong>O sizleri</strong> bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da <strong>müslüman</strong> <strong>olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız</strong>. Şu halde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekâtı içten gelerek verin; bir de Allah&#8217;a sımsıkı bağlanın: O&#8217;dur sizin tek efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 22:78).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geri Kalmışlığın Sebeplerini Görüp Çözüm Üretebilmek</strong></p>
<p>12-14 Ekim 2011 tarihlerinde İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu”nda, Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç.Dr. Hasan YÜREK’in sunduğu tebliğ çerçevesinde, İslam âleminin geri kalmışlığı ve Âkif’in bu durumdan kurtulmak için Safahat’ta ortaya koyduğu çözüm önerilerini -uygun ara başlıklar ekleyerek- özetle dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>“Mehmet Âkif Ersoy’a göre tembellik, inanç eksikliği, İslâm’dan uzaklaşma, kimi insanî değerlerin yokluğu, birlik olamama gibi sebepler geri kalmışlığı doğurmaktadır. Çalışmak ve bunun sonrasında tevekkül etmek, inancın sağlam olması, İslam’dan uzaklaşmama, insanî değerlere sahip olma, birlik içerisinde hareket etme ise önerilen çözümlerdir.</p>
<p>&#8230; Asırlardır süren bir mücadele en trajik devresini yaşamaktadır. İngiltere ve Rusya başta olmak üzere bütün bir Batı ve Hıristiyan dünyası emperyalist emellerle İslâm dünyasına karşı saldırıya geçmiştir. Müslümanlar cehalet, tembellik ve en tehlikelisi parça parça bölünmüş veya bölünmek durumundadır. Balkan Harbi’nin ardından, I. Dünya Harbi vatan parçalarını teker teker elimizden koparır. İşte böyle bir devirde Âkif, cemiyeti sarsmak, uyandırmak, birlik ve beraberlik içerisinde yaşamak için mücadeleye davet eder. İmanına yapılan saldırıları göğüsler. Millet aç, çıplak ve perişan iken bunlara karşı kayıtsız kalamaz. (Yetiş, 1992:2).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tembellik Sorununu Çalışma Azmiyle Çözmek</strong></p>
<p>Âkif, toplumun genelinde bir tembellik olduğunu düşünmektedir. Ona göre bütün Müslümanlar bir tembellik, bir miskinlik içerisindedir. Hatta yanlış anlaşılmış bir tevekkül yaygındır (Yetiş, 1992:118). O, tembelliği ve hiçbir gayret sarf etmeden tevekkül edenleri eleştirmektedir. Nitekim, ‘Azimden Sonra Tevekkül’ başlıklı şiirinde şöyle der:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allâh’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan&#8230;</p>
<p>Ma’nâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!</p>
<p>Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;</p>
<p>Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?</p>
<p>Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet”,</p>
<p>Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?</p>
<p>Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;</p>
<p>Kur’an duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi. (Ersoy, 2003:424).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif’in tembellik karşısında önerdiği çözüm <strong>çalışmak</strong>tır. O, çalışmanın milletini geliştireceğini ve bulunduğu zor durumdan kurtaracağını düşünmektedir:</p>
<p>Binâ-yı milleti i’lâ eden temel sağlam.</p>
<p>Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.</p>
<p>Onun da çâresi elbirliğiyle gayrettir.</p>
<p>Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir! (Ersoy, 2003:242).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cehalet Sorununu Eğitimle Çözmek</strong></p>
<p>Âkif’in geri kalmışlık hususunda ortaya attığı ikinci etken eğitimsizlik, bir diğer ifadeyle cehalettir. “Şu cehlimizle musîbet mi kaldı uğramadık” (Ersoy, 2003:243)</p>
<p>diyen şair, cehaleti başa gelen olumsuzlukların bir sebebi olarak görmektedir. Âkif’e göre asıl zaferler eğitimle kazanılır. Mevcut olan cehaletin giderilmesi içinse okullar açılması gerektiğini belirtir:</p>
<p>Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyân</p>
<p>Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebe’ân.</p>
<p>Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;</p>
<p>Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz. (Ersoy, 2003:243).</p>
<p>Âkif, sadece okul açmanın cehaleti gidermediğini de eklemektedir. Ona göre açılan okullar için <strong>nitelikli öğretmenler</strong> de yetiştirilmelidir. Sadece okul açmak ya da açılan okulları öğretmenlerle doldurmak ona göre yeterli değildir:</p>
<p>Mahalle mektebidir işte en birinci adım;</p>
<p>Fakat; bu hatveyi ilkin tasarlamak lâzım.</p>
<p>Muallim ordusu derken, çekirge orduları</p>
<p>Çıkarsa ortaya, artık hesâb edin zararı!</p>
<p>“Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı;</p>
<p>Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı. (Ersoy, 2003:244).</p>
<p>Âkif’in eğitime verdiği önemi Âsım’da da görmek mümkündür. Bu uzun şiirin sonunda Âsım eğitim almak üzere evinden ayrılmakta ve şiir burada bitmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm’dan Uzaklaşma Sorununu Kur’an’a Dönerek Çözmek</strong></p>
<p>Mehmet Âkif, bütün İslâm âleminde İslâm’ın ve Kur’an’ın algılanmasında bazı problemler olduğunu düşünmektedir. Bu konuda şairin ön plana çıkardığı hususlardan biri tevekküldür. Âkif, tevekkülü hiçbir şey yapmadan her şeyi Allah’tan bekleme şeklinde algılamayı eleştirir:</p>
<p>Tevekkülün, hele, ma’nası hiç de öyle değil.</p>
<p>Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,</p>
<p>Nihâyet oynayarak dîne en rezil oyunu</p>
<p>Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu! (Ersoy, 2003:233).</p>
<p>Dinden uzaklaşıldığını düşünen Âkif, bunun en belirgin göstergesi olarak ibadet yerlerinin halini sunar. Âkif, bu dinden uzaklaşma durumunu her alanda görülen geri kalmışlığın sebepleri arasında görür:</p>
<p>Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda;</p>
<p>Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.</p>
<p>Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;</p>
<p>Rücû etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslâm’a. (Ersoy, 2003:276).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmet Âkif’e göre bu durumda yapılması gereken ise İslâm’a uymaktır. Çünkü İslâm, yaşanan dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek, geri kalmışlığın önüne geçebilecek niteliktedir:</p>
<p><strong>Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,</strong></p>
<p><strong>Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı</strong>. (Ersoy, 2003:378).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif’in böyle düşünmesinin temel sebebi ise genel görüşün aksine İslâm’ın terakkiye açık olduğunu bilmesidir. Mevcut geri kalmışlığa bakıp İslâm’ın terakkiye açık olmadığını düşünenlere Mehmet Âkif şu dizelerle karşılık verir:</p>
<p>Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış;</p>
<p>Rûh-ı İslam’ı telâkkîleri gâyet yanlış.</p>
<p>Sanıyorlar ki: Terakkîye tahammül edemez;</p>
<p>Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.</p>
<p>Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir,</p>
<p>Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.</p>
<p>Mündemic sîne-i sâfında bütün insanlık&#8230;</p>
<p>Bunu teslîm eder insâfı olanlar azıcık. (Ersoy, 2003:169).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tefrika Sorununu Ortak İdealler Etrafında Toplanarak Çözmek</strong></p>
<p>Mehmet Âkif’in yaşadığı dönemle ilgili yaptığı bir diğer tespit millette birlikteliğin bulunmayışıdır:</p>
<p>Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde!</p>
<p>Post üstüne hem kavgaların hepsi nihâyet;</p>
<p>Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezâlet! (Ersoy, 2003:419).</p>
<p>Başka milletlerin bir bütün halinde hareket ettiğini; ancak, “Sizin felâketiniz: Târumâr olan vahdet” (Ersoy, 2003: 247) diyerek kendi milletinde birlikteliğin olmadığını ifade eden Âkif’e göre çözüm; çekişmelerden uzaklaşıp <strong>ortak idealler etrafında bir araya gelmek</strong>tir:</p>
<p>Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;</p>
<p>Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;</p>
<p>Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz&#8230;</p>
<p>Demek ki birliği te’mîn edince kurtuluruz.</p>
<p>O halde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz&#8230;</p>
<p>Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz? (Ersoy, 2003:247).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kavmiyet Sorununu İslam Kardeşliği ile Çözmek</strong></p>
<p>Âkif Müslümanları bir bütün olarak görür ve kavmiyeti, Müslümanların gelişmesini olumsuz etkileyen bir unsur olarak değerlendirir:</p>
<p>Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,</p>
<p>Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,</p>
<p>Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?</p>
<p>Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?</p>
<p>Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,</p>
<p>Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,</p>
<p>Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyettir.</p>
<p>Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.</p>
<p>Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez&#8230;</p>
<p>Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez.</p>
<p>Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;</p>
<p>Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.</p>
<p>Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh,</p>
<p>Ecnebîler olacak sâhibi mülkün nâgâh. (Ersoy, 2003:161-162).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Müslümanlara, “Günâhtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!” (Ersoy, 2003:247) diyerek seslenen Âkif, onları kavmiyetçilikten uzak durmaya davet etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yozlaşma Sorununu Ahlâk ile Çözmek </strong></p>
<p>Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde&#8230;</p>
<p>Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!</p>
<p>Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;</p>
<p>Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhul!</p>
<p>Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;</p>
<p>Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr! (Ersoy, 2003:416).</p>
<p>Dedikodu, küfür, fitne, hayasızlık, vefasızlık, yalan, hainlik, duygusuzluk toplumun içinde had safhadadır. Âkif, bu yozlaşma karşısında çözümü ahlâkta bulmaktadır:</p>
<p>Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!</p>
<p>Hâlimiz bir inhilâl etmiş vücûdun hâlidir;</p>
<p>Rûh-ı izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.</p>
<p>Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:</p>
<p>Bir halâs imkânı var: <strong>Ahlâkımız yükselmeli</strong>,</p>
<p>Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız&#8230;</p>
<p>Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız! (Ersoy, 2003:274).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlim Eksikliği Sorununu Bilim Üreterek Çözmek</strong></p>
<p>Müslümanlar arasında ilim eksikliği olduğunu ve bunun sonucunda geri kalındığını düşünen Âkif, bu noktada yüzünü batıya döner. Batınının ilme verdiği değeri takdir eder ve doğunun da aynı yolu izlemesi gerektiğini söyler. O, kimi yönlerini onaylamadığı batının, ilmî açıdan ileri olması sebebiyle onlardan yararlanılması gerektiği düşüncesindedir:</p>
<p>Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;</p>
<p>Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.</p>
<p>Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;</p>
<p>Çünkü milliyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,</p>
<p>İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:</p>
<p>Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,</p>
<p>Kendi “mâhiyyet-i ruhiyye”niz olsun kılavuz.</p>
<p>Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz. (Ersoy, 2003:170-171).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ümitsizlik Sorununu İman Gücüyle Çözmek</strong></p>
<p>Müslümanlara, batıdan ilmi alın; ama onların hayatına özenmeyin, kendi dininizi ve değerlerinizi ön planda tutun çağrısı yapan Âkif, Yeis Yok şiirinde milletine ve Müslümanların geleceğine yönelik umutlarını dile getirir:</p>
<p>Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,</p>
<p>Batmazdı bu devlet, “batacaktır!” demeyeydik.</p>
<p>Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;</p>
<p>Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.</p>
<p><strong>Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol&#8230;</strong></p>
<p><strong>Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol</strong>! (Ersoy, 2003:422).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<ol>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2003). Safahat, (Hazırlayan: M Ertuğrul Düzdağ). 30. basım. İstanbul: İnkılâp Kitabevi.</li>
<li>YETİŞ, Kâzım. (1992). Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler. Ankara.</li>
<li>YETİŞ, Kâzım. (2006). Bir Mustarip Mehmet Âkif Ersoy. Ankara: Akçağ Yayınları.</li>
<li>YÜREK, Hasan. (2011). “<strong>Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat Adlı Eserinde Geri Kalmışlığın Sebepleri ve Çözüm Önerileri</strong>”, “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011” Bildiriler Kitabı içinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayın No: 3, s111-128.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-caginin-sahidi-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSABETLİ BİR TEŞHİS KOYABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:102]]></category>
		<category><![CDATA[3:102-109]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[bidat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[isyan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Müslim 2:227]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[taassup]]></category>
		<category><![CDATA[tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[teşhis]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizî 4:343]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=143</guid>

					<description><![CDATA[“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102). Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102).</p></blockquote>
<p>Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ kelimesi, söz, düşünce veya öneri ile ilgili olarak ‘yerindelik, uygunluk ve yanılmazlık’ manasında kullanılmaktadır. Arapça kökenli bu iki kelimeden ilki için yeni Türkçede ‘tanı’, ikincisi için de ‘yerinde’ kelimeleri de kullanılabilmektedir.</p>
<p>Daha yakın olduğunu savunanlar da olmakla beraber, yaklaşık elli bin yıl kadar önce akıl, irade, sorumluluk bilinci gibi donanımlar kendisine bahşedilerek ‘beşer’likten insanlığa terfi ettirilen ve ‘yeryüzünün halifesi’ seçilen âdemoğlu; Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar binlerce elçi aracılığıyla vahiy ile desteklenmiştir. Sonradan insanların farklı isimlerle anmasına rağmen, ilk peygamberden son peygambere kadar bütün elçilerin tebliğ ettikleri dinlerin ortak adı ‘islam’, ortak mesajı da ‘tevhit’ olmuştur. İslam; Allah’ın buyruklarına teslim olma, barış ve esenlik, tevhit ise Allah’ın bir tek ilah olduğunu kabul etme ve birilerinin ya da bir şeylerin O’na aracı, ortak veya yardımcı olduğu vehmine kapılmamaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ayrılmaz ikili: Kur’an ve akıl</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Toplumsal çürüme süreçlerinde kaybedilen yol gösterici ilahi mesajlar, insanlığın karanlıklar içinde boğulmaması için Rahman ve Rahim Rabbimizin yüksek bir lütfu olarak tarih boyunca dönem dönem yenilenegelmiştir. Ancak, Son Elçi Muhammed aleyhisselamdan sonra artık yeni bir peygamber ve yeni bir vahiy gelmeyeceği alenen beyan buyurulmuştur. Kıyamete kadar gelecek bütün insanların ve bütün toplumların yollarını aydınlatacak tek kılavuz Kur’an ve akıl ikilisidir.</p>
<p>Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliği vahyi en doğru şekilde anlayabilmemiz için, bilim de aklı en doğru şekilde çalıştırabilmemiz için izlememiz gereken iki uygulama modelidir. Zira, nebevî sünnet vahyin, bilim ise aklın hayata tatbik edilmiş şeklini ifade eder. Dolayısıyla, tamamı Allah’ın insanoğluna büyük ikramları olan bu nimetlerin çelişmesi ve çatışması söz konusu değildir. Bilakis, sadece insana bahşedilen bu nimetlerin dengeli birlikteliği sayesinde biz durumumuzu değerlendirebilir, sorunlarımızı teşhis edebilir ve onlara kalıcı çözümler oluşturabiliriz.</p>
<p>Sebeplerle sonuçlar arasında bağ kurabilmek ve olayları doğru görüp isabetle yorumlayabilmek için işletilmesi gereken akıl melekesi göz mesabesinde olup, görebilmesi için ayrıca ışığa ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamamaktadır. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p>
<p>Anlayarak okumayan, mesajlarını algılayıp hayata tatbik etme çabası gütmeyen birisi için vahiy yol gösterici olmamış demektir. Zira, vahyin bir insana hidayet rehberi olması, o insanın bu niyetle vahye muhatap olması ve vahyi muhatap alması gerekmektedir. Keza, aklını devre dışı bırakarak bir insanın vahyin kılavuzluğuna tabi olması mümkün değildir. Zira, kullanılmayan, işletilmeyen akıl yok hükmündedir ve aklı olmayanı vahiy muhatap bile almamaktadır. Bu sebeple biz mevcut durumumuza ilişkin isabetli bir teşhis koyabilmek için vahyin aydınlattığı aklın çabalarına ihtiyaç duymaktayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuçları ve sebeplerini birlikte görebilmek</strong></p>
<ol>
<li>Kur’an’ı kendi iç bütünlüğü çerçevesinde anlama çabasına girmek yerine, ciddi bir ayıklama zahmetine girmeden ve Kur’an ile sağlamasını yapmadan hâtıbulleyl misali yapışıp aldığımız rivayetler; günümüzde yaşadığımız ahlâk, inanç, düşünce ve bireysel ya da sosyal davranış problemlerimize mesnet teşkil eden ana kaynağı oluşturmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>Aklı devre dışı bırakarak nassın tek başına yeterli olduğunu zannetmek, rivayetleri kutsayıp eleştiri konusu olmaktan çıkarmak; ümmetin içinde haricilik, tekfircilik ve kadercilik gibi çarpık inanç ekollerinin gelişip yayılması sonucunu doğurmuştur.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>Bidatlere bulanma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti yüceltme, tefrikayı içselleştirme, körü körüne tarafgirlik gibi sosyal hastalıklarımız; bütünü ıskalamamızdan, elimize geçirdiğimiz parçanın bütünün kendisi olduğuna kendimizi inandırmaktan ve lafzın yanında manayı ve maksadı da göremememizden dolayı derinleşerek bugüne kadar gelmiştir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>Tarihi ibret vesilesi olarak görüp ders çıkarmak yerine övgü ya da sövgü malzemesi yapmamız; bilgiyi hor görüp her şeyi duygudan ibaret görmemiz; tedvin kudretimizi yitirip bilgi üretemez hale gelmemiz; temyiz kabiliyetimizi kaybedip iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırt edemez hale gelişimiz&#8230; bütün bu hastalıklı durumlarımız, her ikisi de Allah’ın bize ikramı ve emaneti olan akıl ile vahyin arasını açmamızdan, bu ikisini birbirine rakip, hatta düşman gibi görmemizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>Nezaketi istihza konusu edip kabalığı yiğitlik saymamız; insan olmadan müslüman, bilgi sahibi olmadan düşünce sahibi, sorumlu davranmadan müttaki olunabileceğini zannetmemiz gibi derin yanılgılarımız, tasavvurumuzu Kur’an’ın kavramlarıyla inşa edemeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Hakikati anlama çabalarını küçümseyip kendi cemaatimizin doğrularını tartışmasız hakikat ilkeleri olarak görmemiz, mümin şahsiyetin inşasında temeli oluşturan ahlâkın yerine akideyi koymamız, piramidi tersine çevirerek cezayı eyleme, eylemi inanca, inancı da ahlâka göre daha üstün görmemiz, Kur’an’ın hayat inşa eden muhteşem kavramlarını yeterince kavrayamamamızdan, daha da kötüsü taassupkârane tarafgirlikler sebebiyle vahyin kavramlarını çarpıtmamızdan, içini boşaltıp kendi hiziplerimizin kifayetsiz manalarını Kur’an’ın kavramlarına yedirmeye çalışmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="7">
<li>İslam coğrafyası genelinde karşımıza çıkan sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların bir çoğu hilafet gibi kuşatıcı güçlü bir siyasi şemsiyeyi yitirmekten kaynaklanmaktadır. Hilafet kurumunun ilgasıyla darmadağın olan Âlem-i İslam, küresel şer odaklarının ve zalim büyük komşularının çifte sömürüsüne sahne olmuştur. Batı medeniyeti karşısında farklı alanlarda peşpeşe yaşanan yenilgiler, cetvelle çizilen sun’i sınırların yol açtığı toprak sorunları, şeytani bir ustalıkla körüklenen etnik çatışmalar, son derece zengin tabiî ve beşerî kaynaklarının fütursuzca sömürülmesi gibi tarihî ve sosyolojik travmalar, Ümmet-i Muhammed’in özgüvenini yitirmesine ve kimlik krizi yaşamasına yol açmıştır.</li>
</ol>
<ol start="8">
<li>Kur’an’ın ve Sevgili Nebi’nin bize tavsiye ettiği tevbeyi ve nefis muhasebesini anlamını bilmediğimiz Arapça sözleri belli bir nağme eşliğinde tekrar etmekten öteye geçirerek hatalarımızdan yakıcı bir pişmanlık duymayışımız ve içtenlikle özeleştiri yapamayışımız ve bize eleştiri yöneltenleri düşman belleyişimiz; dilimizle farklı söylesek bile kendi mezhebimizin, meşrebimizin, cemaatimizin ve önderimizin korunmuş olduğuna kesin olarak inanmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="9">
<li>Büyük insanların, dinî ve siyasi önderlerin, eski ve yeni âlimlerin hata yapabileceğini kabul etmeyişimiz ya da bir hatalarını gördüğümüzde onların gözümüzden büsbütün düşmesi, sorumluluğun “ferden” olduğunu, ayıklamanın ve doğru olanı seçmenin kaderimizin taa kendisi olduğunu kavrayamayışımızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="10">
<li>Allah’ın koyduğu ölçülerle yetinmeyişimiz; sahte kutsallar ve asılsız takva anlayışları geliştirmemiz, yalancı otoriteler oluşturmamız; Allah’ın hakkını yeterince takdir edemeyişimizden ve O’nun bizim için belirlediği çerçeveye razı gelmeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="11">
<li>Allah’ı bir, Peygamber’i bir, Kitab’ı bir, Kıble’si bir olan Ümmet-i Muhammed’in dirlik bulamaması birlik olamamasından, birlik olamaması da “Kardeş olun” ve “Müminler ancak kardeştirler” gibi açık ilahi talimatlara kulak asmayışından, daha da kötüsü kendi kavim, hizip, mezhep ve grup menfaatlerini ümmetin menfaatlerinden üstün ve öncelikli görmelerinden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dengeli bir ümmet olabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Bu haftaki yazımızı Rabbimiz’in Âl-i İmran Sûresi’ndeki şu diriltici buyruklarıyla noktalayalım:</p>
<p>“102. Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!</p>
<ol start="103">
<li>Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lutfu sayesinde kardeş oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.</li>
<li>Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran bir ümmet olun! İşte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler.</li>
<li>Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın; işte bunlar var ya, korkunç bir azaba müstahak olanlardır;</li>
<li>bazı yüzlerin ağarıp bazı yüzlerin karardığı o günde, yüzü kara çıkanlara (denilecek ki): “İmana erdikten sonra inkâra saptınız ha? O hâlde, inkârınızdan dolayı tadın azabı!”</li>
<li>Fakat yüzü ağaranlar Allah’ın rahmetine garkolacaklar; onlar o rahmette daimi kalacaklar.</li>
<li>İşte bütün bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Biz bunları sana, gerçek bir amaca mebni olarak iletiyoruz; zira Allah, hiç kimseye haksızlık etmek istemez.</li>
<li>Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’a aittir; ve tüm iş ve oluş sonunda Allah’a döner (bu yüzden kâinattaki her şey Allah’ın yasalarına göre hareket eder).”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu hocamız, açık ve anlaşılır şekilde çevirdiği bu muhteşem âyetlere şu notları da düşmüştür:</p>
<ol>
<li>Allah Rasulü 103. âyette sözü edilen ipin Kur’an olduğunu söylemiştir (Müslim, 2:227; Tirmizî, 4/343). Vahdet sosyal tevhid, tevhid akidevi vahdettir. Doğal olarak tefrika da sosyal şirk olmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>104. âyetin alternatif bir anlamı da şudur: “Ümmet saparsa onu düzeltecek bir maya topluluk bulunsun!” Bu bir ebedî risalet çağrısıdır. Risaletin Nebi’den sonra ümmetin omuzlarında olduğunu beyan eden bu âyet Fâtır Sûresi’nin 32. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet “ümmet” olmanın bir takım kurmak ve kuru kuruya o takıma mensup olmak değil, ehliyet ve liyakat kesbetmek demeye geldiğinin belgesidir. Zira ‘ummet’ kelimesinin türetildiği kök “anne”, ümmet de insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplum anlamına gelir.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>105. âyetle yasak kılınan görüş farklılığı değil, bu farklılıkların inanç birliğini parçalamasına izin vermektir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>109. âyette zımnen şöyle denmektedir: Ey insan! Bütün bir kâinat Allah’ın yasalarına uyarken, sen Allah’ın tabiat, tarih ve toplum için koyduğu yasaları gözardı ederek nasıl bir netice elde etmeyi bekliyorsun?! Bütün bir kâinat Allah’a aitken, sen O’na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun?</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>110. âyetten itibaren sûre, Uhud imtihanı üzerinden İslâm cemaatine hitap ediyor ve Müslümanların evrensel ahlâkî sorumluluklarını hatırlatıyor. (Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir, İstanbul 2013, c. I, s. 125-126).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
