<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan Demircan Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/adnan-demircan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://p.fethigungor.net/etiket/adnan-demircan/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İLERLEYEBİLMEK İÇİN ÖNCE GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[KALEMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’IN REHBERLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT KAYA]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI MEDRESELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFİYE]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSKÜDAR KİTAP FUARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=836</guid>

					<description><![CDATA[Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hoca’nın yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong>, Mart 2015 &#8211; Ocak 2018 tarihleri arasında Merkez’de gerçekleştirilen konferanslardan on üçünün metinlerini ihtiva etmektedir (<strong>1</strong>). Gelenekten geleceğe İslam Âlemi’nin çeşitli meselelerine temas eden ve dikkatle okuduğum bu konferans metinlerinden size de bir demet sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>İslam’ı İyi Temsil Etmek: Samimi, Dürüst ve Takvalı Olmak</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi’nde tefsir bilim dalında yüksek lisans eğitimimi alırken hem dersimize gelen hem de tez danışmanlığımı yapan İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Ali ÖZEK, Haseki Eğitim Merkezi’nde 5 Mart 2015 tarihinde vermiş olduğu “Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği” başlıklı konferansta iyi örneklikle İslam’ı temsil görevimizi şu şekilde anlatmıştır:</p>
<p>“Çeşitli ülkelerden Müslüman olan insanlar Müslümanların gayretiyle Müslüman olmuyor. Birçok kimse <strong>Kur’an’ın tercümesini okuyor</strong> ve dikkatini çekiyor, sonra da ilgileniyor, ilgilenince de hidayet yolunu buluyor.</p>
<p>Yusuf İslâm ile Londra’da bir gün beraber oturduk. Bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve dedi ki: “Benim bir futbolcu kardeşim var. Libya’ya maça gitmişti. Oradan İngilizce Kur’an tercümesi getirmiş ve bana; “Al şunu sen oku, ben bununla ilgilenmiyorum.” demişti. Ben de alıp bir kenara koymuştum. Aradan bir hayli zaman geçmişti. Bir gün canım sıkılmıştı. Bakınırken Kur’an tercümesi gözüme ilişti. Alıp okumaya başladım. Okudukça dikkatimi çekti, daha dikkatli okumaya başladım. Neticede kendime göre araştırdım, başka kitaplar da bulup okudum ve ondan sonra Müslüman olmaya karar verdim. Adımı da <strong>Yusuf İslâm</strong> olarak değiştirdim.”</p>
<p>İşin asıl garibi, Müslüman olduktan sonra, bu Müslümanlar nasıl yaşıyor, nasıl insanlardır, ülkeleri nasıldır diye çok merak etmiş. Bir İslâm ülkesine gideyim diye karar vermiş ve Mısır’a gitmiş. Orada halkın durumunu görünce “yanlış mı yaptım acaba” diye içine bir şüphe gelmiş!  “Benim anladığım Müslümanlık böyle değil, Müslümanları farklı gördüm ve ben imanımı kaybettim!” diye korkmaya başlamış. Sonra aklına bir şey gelmiş. “Gördüğüm bu insanlar Müslüman ama Müslümanlığı bu kadar anlıyorlar. Bunların hayatı, davranışı böyle.” diye düşünmüş. Niyeti sahih olduğu için Cenâb-ı Allah onu o şüpheden kurtarmıştır. Ondan sonra yoluna devam etmiştir.</p>
<p>“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile olsa beni nefsime bırakma.” diye bir dua vardır. Dikkat edin, <strong>insanın en büyük düşmanı</strong> kendi nefsidir. İnsanın içinde <strong>iyi</strong> de vardır <strong>kötü</strong> de. Bunlar insana yerleştirilmiştir. Onun için Allah’a sığınırız. Korku ile reca arasında olunmalıdır. Ne kadar büyük bir âlim olursan ol, ne kadar dindarım dersen de bunların hiçbirinin garantisi yoktur. Tek garanti, Allah’ın koruması, korku ile ümidin bir arada olmasıdır.</p>
<p>Eskiden papazlar Hıristiyanlara cennetten arsa satıyorlarmış. Günümüzde birçok hoca ve şeyh de; “şöyle yaparsan cennete girersin, beni dinlersen kurtulursun” gibi ifadelerle <strong>Müslümanları kandırıyorlar</strong>! Bunlar yanlıştır. İnsanları kandırmak kolaydır.</p>
<p>Başka dinden İslâm’a dönenler Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Kur’an’ı okuyarak Müslüman oluyorlar. Bunun belki istisnası vardır ama zordur. Çünkü biz Müslümanlar iyi örnek olamıyoruz. Eskiler oluyordu. Müslümanlar İslâm tarihinde ilk asırda dünyanın bilinen bölgelerinin hepsini fethetmiş, fethedilmeyen çok az yer kalmıştı. Nasıl yaptılar bunu? Çünkü <strong>o Müslümanlar iyi örnekti</strong>.</p>
<p>Dinin esası samimiyettir. İnanacaksın, <strong>samimi</strong> olarak bağlanacaksın. Bir de <strong>dürüst</strong> olacaksın. Dürüst değilsen Müslüman olmuşsun ya da olmamışsın o kadar önemli değil. Allah Rasulü (s); “Güzel ahlâk gibi bir asalet olamaz.” buyuruyor. Yani bir insanın davranışı dürüst, ahlâkı güzelse, işte o en büyük asalettir. Babası, annesi falancadır, filancadır, bu hiç önemli değildir. Aynı şekilde haramlardan kaçmak kadar da bir <strong>takva</strong> olamaz…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>İlim ve Fikir Alanında İlerlemek İçin Geçmişimizle Yüzleşmek</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden emekli Prof.Dr. Mahmut KAYA, İhtisas Merkezi’nde 30 Kasım 2015 tarihinde verdiği “Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek” başlıklı konferansta Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir alanında zayıf kalmasının sebeplerini anlatmıştır:</p>
<p>“Osmanlı coğrafyasındaki medreselerin yüzde doksan beşi ortaokul seviyesindeydi. Yüksek tahsil veren medreseler İstanbul’da bulunuyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus, Osmanlı ulema sınıfının <strong>bürokrat</strong> olduğu gerçeğidir. İlmî araştırma yapmak ise ulemanın kendi ihtiyarına bırakılmıştı. Bu yüzden <strong>623 yıl</strong> gibi uzun süren bu dönemde akranları arasında eserleriyle temayüz edenler, her asırda bir eldeki parmak sayısını ne yazık ki geçmiyordu. Mesela Osmanlı’da şeyhülislamlık makamına yükselenlerin sayısı <strong>130</strong> civarında olduğu halde, ilim hayatımıza katkıda bulunacak nitelikte eser sahibi olanların sayısı maalesef onu geçmez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte ben sadece birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<ol>
<li>Bilindiği üzere medresede ilim dili Arapça idi; Mısır, Şam ve Bağdat gibi ilmî muhitlerde yeterince ikamet edenler hariç, ulema <strong>Türkçe düşünüp Arapça yazmaya kalkışınca </strong>gerçekten zorlanıyor ve kendinden beklenen başarıyı gösteremiyordu. Dahası, Arapça yazmak prestij meselesi kabul edildiği için Türkçe yazmak da işine gelmiyordu. Ayrıca o dönemde Türkçe ilmî terminoloji henüz yeterince gelişmiş de değildi. Halkın dinî ve ahlaki ihtiyaçlarını karşılamak, edebî ve destani duygularını tatmin etmek üzere Türkçe yazanlar ise genellikle ulema sınıfından sayılmayan ve halkın “kır mollası” dediği mahalli hocalardı.</li>
<li>Bir başka husus, 19. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı’da Türkçenin gramerinin yazılmayışıdır. Bu yüzden medrese eğitimi <strong>Arapça gramer ağırlıklı</strong> olmak üzere uzun yıllar sürüyordu. Aynı bilgileri içeren metinler art arda okutulmakla kalmıyor, bu metinler üzerine yazılan çeşitli şerhler ve şerhler üzerine yazılan hâşiye ve taʻlîkâtla meşguliyet uzun yıllar alıyordu. Asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken dinî ilimlerden ziyade âlet ilimlerine gereğinden fazla önem verildiğinden, âdeta vasıta konumundaki dilbilgisi gaye gibi telakki ediliyordu. Maalesef günümüzde, hâlâ medreseyi idealize ederek “merdiven altı eğitim” yöntemiyle gençlerimizin yıllarını heba edenler ve buralardan kendilerine rant devşirenler, dahası, halk nezdinde ulemadan sayılıp itibar görenler var.</li>
<li>Ulemamız Türkçenin gramerini yazmadığı gibi lügatini de yazmamıştır. İlk defa Türkçenin lügatini yazan Osmanlı vatandaşı bir Arnavut olan Şemseddin Sami’dir ve kendisi ulema silsilesinden değildir. <strong>Grameri ve lügati olmayan bir dilin</strong> kabile ve aşiret dilinden ne farkı var! Böyle bir dille ilim yapılabilir mi? Bu ortamda yetişen insan ne kadar üstün zekâlı olursa olsun, evrensel düzeydeki düşüncelerini olanca derinlik ve inceliğiyle ifade edebilir mi? Oysa dil, bir milletin öz kimliğidir. Dil, düşüncenin temel malzemesi olduğu için biz kelimelerle düşünür ve her alandaki başarılarımızı dil ile ortaya koyarız.</li>
<li>Medrese eğitiminde görülen önemli eksikliklerden biri de <strong>tarih ve coğrafya</strong> derslerine müfredatta yer verilmemesidir. Üzerinde pek fazla durulmayan bu eksikliğin, bir ilim adamının zihin dünyasında nasıl bir karışıklığa yol açtığını düşünelim: Bizim zihin yapımız her şeyi, her olgu ve olayı zaman ve mekân çerçevesinde algılar ve anlamlandırır. Zira zaman ve mekân zihnimizin temel iki kategorisidir. Tarih ilmi bize zaman fikrini, coğrafya ise mekân bilgisini verir. Biz insan olarak her olayın hangi zamanda ve nerede meydana geldiğini ancak bu bilgilerle anlarız. Şayet bu bilgilere sahip değilsek, okuduğumuz ve duyduğumuz bilgileri zihnimizde bir yere yerleştiremeyiz ve anlayamayız. Elbette ki bunun sonucu <strong>zihnî bulanıklık</strong> ve korkunç bir kaostur. Bu önemli eksikliğin ancak 1914’teki “Islâh-ı Medâris” programıyla giderildiğini görmekteyiz.</li>
<li>Bilindiği gibi Osmanlı devlet sistemi temelde üç kurum üzerine oturmaktaydı: <em>Seyfiye</em> (ordu), <em>kalemiye</em> (bürokrasi) ve <em>ilmiye</em>. Gerçekten de devleti 623 yıl ayakta tutan etkenler, güçlü bir ordu ve bürokrasi ile bilgi üretmekten ziyade daha önce üretilmiş olan bilgileri bir şekilde tekrarlayıp aktaran ilmiye sınıfı idi. Çünkü İslami ilimler alanındaki verimli çalışmalar ve tedvin hareketi, kendi içinde klasiklerini vücuda getirmiş, en olgun düzeye ulaşmış ve artık duraklama dönemi başlamış bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı da tam bu döneme rastlamaktadır. Biliyoruz ki, sistemleşmiş, her alandaki kurumlarıyla oturmuş ve yerleşmiş bir medeniyette, yeni bir ilim ve fikir hareketinin ortaya çıkması gayet zordur. Ayrıca Osmanlı bir tarım toplumu olduğu için statik bir yapıya sahipti. Bu gibi toplumlarda yeni fikir hareketlerini tetikleyecek olaylara pek rastlanmaz. Dolayısıyla 13. yüzyıla kadar üretilen bilgi ve tecrübe birikimi, sorunlarını çözme konusunda Osmanlı’ya yetiyordu…” (<strong>3</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sahabe Dönemi İhtilaflarından Doğru Dersi Çıkarmak</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi hocası olarak görev yapmakta olan Prof.Dr. Adnan DEMİRCAN, 18 Ocak 2016 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Sahabe Dönemi İhtilafları” konulu konferansında günümüzdeki ihtilafların çözümüne de ışık tutan şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Hem takriben 30 yıl olarak kabul ettiğimiz Raşid Halifeler dönemi hem de Emevîler döneminin üçte ikilik kısmı <strong>Ashab Dönemi</strong> olarak düşünülmelidir. Bu dönemin çok iyi bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Bizim ilk üç asırda yazılan ilk dönem klasik eserlerimizde bu dönemi tahlil edip anlamamıza imkân verecek çok malzeme vardır. Ancak mezhepleşme süreciyle birlikte artık mezhepler kurumsallaşıp İslâm dünyasında düşünce kodlarını belirleyince, <strong>tarihi geriye doğru okumak</strong> suretiyle her mezhep kendi tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih inşa etmiştir. Öyle ki Allah Rasulü döneminde meydana gelen bazı hadiseler de bu anlayışlar çerçevesinde kurgulanmıştır.</p>
<p>Geçmişte meydana gelen hadiseleri genel çerçevesiyle biliyoruz; ancak bu hadiselere verdiğimiz anlam, sonradan oluşturduğumuz paradigmalar çerçevesinde şekillenmektedir. Evet, mezhebî algılar çerçevesinde tarihi geriye doğru okuyarak anlamlar inşa etmişiz. İnşa ettiğimiz anlamlar çerçevesinde de o dönemde yaşamış olan insanları konumlandırıyoruz. Mesela <strong>Haricîler</strong>, kendi görüşlerini paylaşmayan Müslümanları çok ağır sıfatlarla itham edip <strong>tekfir</strong> ediyorlar. Bu insanlar, din kardeşlerine karşı neden bu kadar katı bir görüşe sahip oluyorlar? Çünkü kendi görüş ve inançlarını temellendirmek için tarihi geçmişe doğru okuyarak yeniden inşa ediyorlar. Bu ‘inşa edilen’i de sonradan gelenler ‘hakikat’ zannediyor! Müslümanlar geçmişteki hadiselere genelde mezhebî perspektiften baktıkları için sürekli geçmişte yaşamış olan insanlar hakkında değerlendirme yaparken; “Acaba falanca cennete mi gidecek yoksa cehenneme mi?” diye düşünüyorlar. Oysa hiç kimsenin birilerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi ve hakkı yoktur!</p>
<p>Sahabe döneminde Müslümanlar arasında meydana gelmiş olan iki önemli büyük fitne var. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in dâr-ı bekaya irtihalinden çeyrek asır sonra Müslümanlardan bir grubun Medine’ye giderek Müslümanlar arasında halifenin evini kuşatıp, evin içerisine girip onu katletmeleriyle başlayan, Hz. Ali’nin bir Hâricî tarafından katledilmesi ile devam eden ve Hz. Hasan’ın Muâviye ile barış yapmasıyla sonuçlanan süreçtir. <strong>Birinci fitne dönemi</strong> beş yılı aşkın bir zaman sürmüş; Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>İkinci fitne dönemi</strong> Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesiyle başlamış ve Yezîd’in halife olmasıyla çıkmaza girilmiştir. Hz. Hüseyin Yezîd’in veliahtlığına karşı çıktığı gibi halife olduğunda da ona biat etmemiştir. Yezîd’in halifeliğe gelişinden birkaç ay sonra, hicrî 61 yılının başlarında (m. 680) meydana gelen <strong>Kerbela hadisesi</strong>, ikinci fitne döneminin -etkileri günümüze kadar uzanan- en kritik olayıdır. İkinci fitne dönemi, hicrî 73 (m. 692) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de Emevî ordusu tarafından muhasara edilerek öldürülmesiyle son bulmuştur.</p>
<p>Yıllarca devam eden iki fitne hadisesi de Ashab Dönemi’nde meydana geldi. Bu iki fitnenin vuku bulduğu yıllarda sahabiler hayattaydı. Birinci fitne döneminde Ashab’ın toplum üzerindeki ağırlığı ikinci fitneye göre daha fazlaydı. Çünkü birinci fitne hicrî 35 ile 41 yılları arasında, ikinci fitne ise 61 ile 73 yılları arasında meydana gelmişti.” (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Siyasi İhtilafları Akide Alanına Taşımaktan Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bu çatışmalar esası itibariyle siyasidir. Nitekim Hz. Ali ile Muâviye Sıffîn’de savaşırken bir dinî hükmün kabul edilip edilmemesi sebebiyle değil, siyasî bir mesele çerçevesinde kavga etmiştir. Orada bir âyeti inkâr etme, bir dinî emri reddetme veya uygulatma gibi bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Birinci fitne dönemini Hz. Osman’ın katliyle başlatıyoruz (18 Zilhicce 35/ 17 Haziran 656). Kuşkusuz tarihî meseleleri tek başına değerlendiremeyiz. Eğer bir yerde bir hadise vuku buluyorsa o hâdiseyi inşa eden bir süreçten bahsetmek gerekir. Birçok unsur, hadiseyi geliştirir onu etkiler ve inşa eder. Bazen bunların bir kısmını görürüz, bazen göremeyiz.</p>
<p>Hepsinin kendine göre doğruları vardı. Tarihçi hâkim değildir. Hatta hakem bile değildir. Bu sebeple olanlar hakkında yargıda bulunma hakkımız yoktur. Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın şaşmaz adaleti önünde herkes hesap verecektir. Allah’ın mutlak adaletine iman ediyoruz. Bize karşı da onlara karşı da âdil davranacağına imanımız tamdır. Hâşâ, Allah adına onlarla ilgili bir karar verme hadsizliğinde bulunacak değiliz. Tarih ilmi zaten buna izin vermez. Ancak şunu ifade edebiliriz ki oradaki insanların hepsinin kendilerine göre iddiaları, gerekçeleri ve beklentileri vardı.</p>
<p>Bu dönemde meydana gelen savaşlarda İslâm dünyasında çok temel kırılmalar meydana gelmiştir. Öncelikle Müslümanların <strong>yönetim</strong> ile olan <strong>ilişkilerinde</strong> ciddi sorunlar meydana gelmiştir. Bir süre sonra <strong>hilafet hanedana dönüştüğünden</strong> Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra her halife değişiminde küçük ya da büyük bir kriz ortaya çıkıyordu. Çünkü Müslümanlar el yordamıyla sorun çözmek durumundaydılar.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in biatinde krizden kıl payı kurtulan ümmet açısından Hz. Ömer’in biatinde şartlar biraz daha iyiydi. Ama sonraki dönemlerde liderin belirlenmesi krizlere sebep olmuştur. Emevîler zamanında iki veliaht tayin etmişler; ancak sorunu yine çözememişler. Abbasiler zamanında üç veliaht tayin etmişler, yine de çözememişler. Osmanlılar kardeş katline izin vermişler; buna rağmen <strong>iktidarın el değiştirme sorununu</strong> yine tam olarak çözememişler.</p>
<p>Nihayet Müslümanların birinci fitne dönemindeki çatışmaları önemli bazı itikadi problemleri ve buna bağlı olarak mezhepsel yapıları besledi. Bunlardan biri mürtekib-i kebirenin yani büyük günah işleyen kişinin durumuyla ilgilidir.</p>
<p>Öldürdükten sonra Hz. Osman’ı öldürmenin gerekçelerini oluşturmaları gerekiyordu, bunu da şöyle kurgulamışlardı: Büyük günah işleyen kişi Allah’a isyan etmiş, kâfir olmuştur. Bu adam tövbe etmezse Allah’ın emrine karşı geldiği için kendisine tövbe teklif edilir. Tövbe etmezse öldürülür. Bu görüş, belki zaman içinde bu kadar net şekilleniyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan büyük tartışmaların temelini oluşturuyor. Hâricîlik düşüncesinin ana yaklaşımlarından bir tanesi budur.</p>
<p>IŞİD örneğinde olduğu gibi günümüzde de mürtekib-i kebireyi tekfir etme ya da kendi görüşünden olmayan kişileri <strong>din dışı ilan etme</strong> ve mürted olduğu için öldürme yaklaşımı devam etmektedir!</p>
<p>Hâricîler Hz. Osman’ın öldürülmesinin haklı olduğunu savunmuşlardır. Hz. Ali’nin yanındayken ona muhalif olanları tekfir etmişler; ondan ayrıldıktan sonra onu da tekfir etmekten geri durmamışlardır! Hâricîlerin dinamik yapısı, kendi aralarında sürekli ayrışmalara sebep olmuştur.</p>
<p>Fitne süreçlerinin İslâm dünyasına bıraktığı önemli bir sorun da hilafet hakkı meselesidir…” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Ali ÖZEK, “<strong>Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.39-46.</li>
<li>Mahmut KAYA; “<strong>Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.47-58.</li>
<li>Adnan DEMİRCAN; “<strong>Sahabe Dönemi İhtilafları Üzerine Bazı Mülahazalar</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.59-80.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AMERİKA’YI SEYYİD KUTUB’UN GÖZÜYLE GÖRMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2016 09:10:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[barışseverlik]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[batı medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[George Washington]]></category>
		<category><![CDATA[ilkeler ve haklar]]></category>
		<category><![CDATA[ilkellik]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm ve Medeniyetin Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kilise]]></category>
		<category><![CDATA[kişilik bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[kızılderililer]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[yerliler]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=363</guid>

					<description><![CDATA[Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır: “İlim adamı olmasının yanı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı Medeniyetini Mümin Ferasetiyle Gözlemlemek</strong></p>
<p>Seyyid Kutub’un yirminci yüzyılın ortasında gözlemlediği Amerika’yı anlatan hatıratı Beyan Yayınları’nın Arapça-Türkçe karşılaştırmalı risaleler dizisi arasında yayına hazırlandı. Mehmet Yaşar’ın “İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika” başlığıyla Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, geçen yüzyıldan bugünün ABD’sini anlatan Seyyid Kutub ve eseri hakkında şu tespitleri yapmaktadır:</p>
<p>“İlim adamı olmasının yanı sıra Doğu’yu da Batı’yı da bilen bir düşünür ve aksiyon adamı olan Seyyid Kutub, Türkiye insanının da tanıdığı, kitaplarını okuduğu ve etkilendiği şahsiyetlerden birisidir. 1948-1950 yılları arasında ABD’de bulunduğu dönem, onun Batı toplumunun zihin kodlarını çözmesine imkân vermiştir. Seyyid Kutub, onu ABD’ye gönderenlerin beklentilerini boşa çıkarmış, Batı’ya hayran gözlerle bakmamış; bilakis ciddi bir kritiğe tâbi tutmuş; yer yer Doğu ile karşılaştırmalar da yaparak Batı’nın içine düştüğü çıkmaza işaret etmiştir.</p>
<p>Amerikan toplumuyla ilgili tespitlerine ABD’nin maddî gücü ile insanî değerlerin varlığı arasındaki tezada değinerek başlayan Kutup, manevî değerlerden oldukça yoksun olan Amerikan toplumunun maddî çıkarları önceleyen bir toplum olduğuna vurgu yapar. ABD’nin inşasında ilme dayanan ve sadece ona güvenen Amerikalı, yeni bir memleket inşa etmiştir. Olabildiğince zenginlik elde etmek, elindekinden daha fazlasına sahip olmak, Amerikalının hayat felsefesi olmuştur. ABD’ye ilk gelen Batılılar, bu hâlet-i rûhiye ile memleketlerini kurdular.</p>
<blockquote><p>“Amerikalı, barışa ilişkin söylemlerinde samimi değildir. Çünkü savaşa tutkundur ve kavgacıdır. ABD tarihi, savaşlar, kavgalar ve gözyaşı tarihidir.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un ABD dönüşünde yayımlanan “<em>el-İslâm ve Muşkiletu’l-Hadâre</em>: İslâm ve Medeniyetin Problemi” isimli kitabında da insanlığa medeniyetin zirvesi olarak sunulan Batı ve ABD eleştirisi yapmış ve onun yazdıkları, dönemin ABD hayranı Mısırlı aydınlar arasında şaşkınlıkla karşılanmıştır.</p>
<p>Seyyid Kutub’un altmış beş yıl önce yayımladığı gözlem ve tespitleri adeta bugün yazılmış gibi güncelliğini korumaktadır. Merhum Kutub, bir mümin ferasetiyle Batı medeniyetinin kalbi sayılan ABD’nin durumunu ortaya koyan hayatî gözlemlerde bulunmuştur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeni Olmanın Ölçütünü Doğru Koymak</strong></p>
<blockquote><p>“Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır.”</p></blockquote>
<p>Mümin ferasetiyle Amerikan toplumunu gözlemleyen ve tespitlerini ikna edici izahlarla eserinde paylaşan üstat Seyyid Kutub, öncelikle medeni olmanın ölçütünü doğru koyuyor, ardından müşahede ve tahlillerini paylaşıyor:</p>
<p>“İnsanlığın şahit olduğu uygarlıklardan hiçbirinin tüm değeri, ne insanın icat ettiği aletlerle, ne emre amade kıldığı güçle, ne de eliyle çıkardığı ürünle sınırlıdır. Bilakis bu uygarlıkların değerinin çoğu, insanın doğruyu aradığı kâinatın hakikatlerinde, hayatın biçim ve değerlerinde ve bu rehberliğin onun bilincine bıraktığı yükselmede, gönlünde bıraktığı ahlâkta ve hayatın değerleri üzerine derin düşünmededir.</p>
<p>İnsanın icat ettiği aletlere, emrine aldığı kuvvetlere, ürettiği eşyalara gelince; bunların insanî değerler ölçüsünde tek başına bir ağırlığı yoktur. Bilakis bunlar, başka bir temel değer için konulmuş bir işaretten ibarettir: Bu değer, insanlık unsurunun insanda ne denli yükseldiğinin, eşya ve hayvan âleminden de ne denli uzaklaştığının bilinmesidir. Yani, hayatı düşünme ve anlama hususunda insanî değerler sermayesine ne kadar zenginlik kattığıdır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerika’nın İlerleme Yanında İlkelliğin de Zirvesi Olduğunu Görmek</strong></p>
<blockquote><p>“Bir kısmı maceraperest ve suçlulardan oluşan Amerikalıların ataları, sahip oldukları düşünce ve duygularla vahşi bir medeniyetin inşasını gerçekleştirmiştir.”</p></blockquote>
<p>“Amerika’nın tüm dehasının <u>çalışma ve üretim</u> alanlarında geliştiği ve toplandığı görülmektedir. Öyle ki geriye diğer insanî değer alanlarında üretim yapılabilecek bir şey bırakmamış, bu alanda hiçbir milletin ulaşamadığı seviyeye ulaşmış ve mucizevî işler başarmıştır. Ama insan, alet karşısında dengeyi muhafaza edemedi. Hattâ neredeyse kendisi alete dönüşecekti. Yorgun hayatın yükünü taşıyıp, insanlığın yolunda ilerlemeye güç yetiremediğinde, hayvanî arzuların taşıyıcısına yorgunluk çöktü. Hem iş yükünü hem de insan yükünü taşımada zayıflığa mahkûm oldu.</p>
<p>Amerikan toplumu bilgi ve çalışmada en zirveye ulaşmışken, bilinç ve davranış yönüyle ilkel kalmıştır. İlk beşeriyetin seviyelerinden kopamamıştır. Hattâ bilinç ve davranışları bir yönüyle ilkellikten bile geridir!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerikalılardaki Kişilik Bozukluğunun Sırrını Keşfetmek </strong></p>
<blockquote><p>“Amerika’nın örnekliğini kendi hayat tarzı ve bilinci olarak görmekle insanlık tarihinin hatasını yapmakta ve sahip olduğu değerleri tehlikeyle atmaktadır.”</p></blockquote>
<p>“Grup grup, nesil nesil bu topraklara akın eden Amerikalıların ruhsal durumlarını unutmamamız gerekiyor. Bu durum, eski çağlarda hayata duyulan öfke ile gelenek ve prangalardan kurtulup özgürleşme arzusunu yansıtıyordu. Ve bu yapı, her türlü çaba ve araçla, ısrarla zenginliği ve malda en büyük paya sahip olmak için her türlü bedeli ödeme gayretini de barındırıyordu.</p>
<p>İlk akın edenlerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bu yeni çekirdek toplumun, içtimaî ve fikrî yapısını da unutmamak gerekir. Bu gruplar, maceraperest ve suçlulardan oluşmaktaydı. Maceraperestler; zengin öğrencilerle, eğlence ve maceralarla geldiler. Suçlular ise, üretim ve yapı çalışmaları için İngiltere İmparatorluğu’ndan getirildiler.</p>
<p>Amerikalılar tabiatı, ilim silahı ve beden gücüyle karşıladılar. Kuru bir zihin ve azgın bir duygu gücü dışında onları harekete geçiren bir şey olmadı. İlk insanların ruhunda açıldığı gibi onlara düşünce, ruh ve kalp pencereleri açılmadı. O ilk insanlar, bilim çağında o değerlerin çoğunu korudu ve bu değerleri de zamanla insanî değerler sermayesine kattı.</p>
<p>İnsanlık, iman pencerelerini din ile sanatı ve tüm manevi değerleri iman ile kapatmaya başladı, pratik bilgi, çalışma, lezzet hissi ve dünyalık arzular dışında onun canlılığı için bir şeyler yapan kimse kalmadı. İşte Amerika’nın dört yüz senedir geldiği nokta budur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsani Değerlerde İlkelliğin ve Şiddet Düşkünlüğünün Sebeplerini İrdelemek</strong></p>
<p>“Amerikalı, bilgide bu denli ilerlemesine ve yoğun çalışmasına rağmen hayata ve diğer insanî değerlere karşı insanı dehşete düşürecek kadar ilkel görüşlüdür. Amerika’daki bu muhteşem endüstriyel medeniyet hayatı ile işleri ve hayatı kontrol eden sistematik düzenin yanında, ormanlarda ve mağaralarda yaşanan dönemleri hatırlatan davranış ve bilinçteki ilkellik arasındaki bu çelişkiyi anlamak yabancıları zor durumda bırakmaktadır.</p>
<p>Amerikalı, iş hayatı, maddi ve iktisadi ilişkileri hariç hem bireysel hayatında hem de ailevi ve toplumsal hayatında, her türlü maddi güce tutkulu olmasının yanında, değerleri, ilkeleri ve ahlâkı küçümsemesiyle de ilkel bir görünüme sahiptir.</p>
<p>Aynı şekilde kitleler, Amerikalıların sert yapısını yansıtan ve futbol ile hiçbir ilgisi olmayan Amerikan futbolu karşılaşmalarını seyrederken aynı ilkelliktedir! Zira bu oyunda her türlü vahşilik, şiddetle göğse vurma, kol ve dize zarar verme serbesttir. Kitleler, bu oyuna, boks maçlarına, vahşi, kanlı dövüşleri izlemeye odaklanmıştır. Bu görüntü, hayvanî coşkulardan gelen yıkıcı şiddete olan tutkudan ve spor kural ve usullerini umursamamaktan kaynaklanmaktadır. Zira sporun ilkeleri onları; akıtılan kanlar, kırılan uzuvlar ve destekledikleri takım için yaptıkları “kafasını ez, kemiklerini kır, ez onu…” çığlıkları kadar etkilememektedir. Bu görüntü, şüphesiz ki, beden gücünü yücelten tutkulu duyguların ilkelliğini apaçık göstermektedir.”</p>
<p><u>Amerika’nın barış sevgisi uydurmadır</u>! Amerikalı, yapısı itibariyle savaşçıdır, kavga etmeyi sever. Savaş ve kavga düşüncesi, hem yapısında hem de davranışlarında baskındır. Bu durum, tarihiyle de uyumlu bir gerçekliktir. Zira Amerika’ya akın akın gelen ilk Amerikalılar, sömürme, kavga ve rekabet fikri için vatanlarından çıkmışlardı. Ardından bunlar, kendi aralarında cemaatler ve gruplar halinde birbirleriyle savaştılar. Sonrasında ise hep birlikte yerli halkla (Kızılderililer) savaştılar. Ve bu savaş onları yok etmek için hâlâ devam etmektedir. Ardından ise, Beyaz Anglo Saksonlar, Latin Amerikalılarla savaştı ve onları Güney ve Orta Amerika’ya kadar sürdü. Sonrasında, amansız bir savaşla George Washington’un komutasında, kökenlerinin dayandığı İngiltere ile savaştılar. Bu savaş, İngiliz Krallığına karşı bağımsızlıklarına kavuşana kadar devam etti… Amerika, birinci dünya savaşına katılarak uzlet süreci siyasetini bitirdi. Sonra ikinci dünya savaşının sorumluluğunu aldı. Şimdi de Kore’de savaşı üstlenmektedir. Üçüncü dünya savaşı da uzakta değildir. Bu durumda ben, tarihi savaşlarla dolu olan böyle bir halk için, “barışseverlik” uydurmasının nasıl karşılık bulduğunu anlayamıyorum!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölüm, Din ve Cinsellik Alanındaki İlkelliklerini Ortaya Koymak</strong></p>
<p>“Amerikalı için maddi güç kutsaldır. Zayıflık, sebebi ne olursa olsun suçtur, hiçbir mazeretin geçerli olmadığı, iyilik ve dayanışmayı da hak etmeyen bir suçtur. Amerikalının vicdanında <u>ilkeler ve haklar</u>, karşılığı olmayan bir hikâyeden ibarettir, bunlar onu mutlu etmez. <u>Güçlüysen, her şey senin içindir</u>; zayıfsan, hiç kimse sana yardım etmez! Bu durumda, tüm genişliğine rağmen hayatta sana yer yoktur. Ölüye gelince, o zaten ölerek suç işlemiştir. Onun için hiçbir ilgi ve ihtiram söz konusu olamaz. O zaten ölmüştür!</p>
<p>Ölümün kutsallığı neredeyse fıtrî bir duygudur. Amerikalının gönlünde bu duyguyu silen onun ilkelliği değildir. Bilakis bunun sebebi, hayattaki karşılıklı vicdanî sevginin durgunluğu, ilişkilerdeki karşılıklı maddi çıkarlar, hayatın; bedenin istekleri ve dürtüleri üzerine kurulması, geçmişe ait kutsal bilinen her şeyi bilerek küçümsemesi ve insanların kabul ettikleri değerlere muhalefet isteğinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Amerikalılar kadar <u>kilise inşa eden</u> yoktur. Öyle ki nüfusu on bini geçmeyen bir kasabada yirmiden fazla kilise saydım. Onlar kadar Pazar günleri, Noel kutlamaları ve Azizler yortusunda kiliseye giden kimse yoktur. Ama <u>Amerikalı kadar dinî duygu, değer ve kutsiyetten uzak kimse de yoktur</u>. Hiç kimse, Amerikalının düşünce tarzı, bilinci ve davranışları kadar dine uzak değildir.</p>
<p><u>Kilise yöneticisi</u>, kendi işini bir tiyatro sahnesi yönetmeninden veya ticaret müdüründen farklı görmez. Zira her şeyden önce <u>önemli olan başarıdır, araç önemli değildir</u>. Bu başarı ona güzel sonuçlarla; mal ve şöhretle döner. Kilisesindeki katılımcı sayısı arttıkça kazancı da artar. Bu da memleketinde itibar ve nüfuzunun artması demektir. Zira Amerikalı, yapısı itibariyle büyüklük ve sayıdan etkilenir. İşte bunlar, onun duygu ve değerlendirme yetisini etkileyen ilk ölçütlerdir. Bu yüzden Amerikalılara göre <u>amaca giden her yol mubahtır</u>!</p>
<p>Amerikalı, gerek cinsel hayatında, gerekse <u>aile ve evlilik ilişkilerinde de ilkeldir</u>. Kadınlar erkeklere, sadece bedenlerinin arzuları için, tüm örtülerinden sıyrılmış, her türlü hayâdan soyutlanmış bir şekilde yönelmektedir. Erkekler kızları, beden ve kol güçleri oranında etkilemektedir. Koca, haklarını bu beden gücüyle kazanır. Şayet bir gün bu güçten mahrum kalırsa tüm Amerikalıların gözünde haklarını kaybeder.</p>
<p>Amerika’da cinsellik meselesi biyolojik bir mesele kabul edilir. Bu yüzden utanma ve çekinme (<em>bashful</em>) kelimeleri ayıp ve küçümsenen kelimeler halini almıştır. Cinsel ilişkiler, hayvan ilişkileri gibi tüm kayıtlardan uzaklaşmış durumdadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlığın Bekası İçin Amerika’ya Yanlış Konum Biçmekten Kaçınmak</strong></p>
<p>“Amerika’daki hiçbir şey sakin bir zihne işaret etmemektedir. Hayatı kolaylaştıracak tüm rahat vesilelere, güven veren emniyete, kolay ve rahat bir şekilde harcanan bol enerjilere rağmen bu böyledir.</p>
<p>Amerika’nın dünyadaki temel rolü, pratik ilmi araştırmalar, düzen ve güzelleştirme ile üretim ve idare alanlarındadır. Akla ve güce dayalı her şeyde Amerika’nın dehası ön plandadır. Ruh ve duyguya ihtiyaç duyulan alanlarda ise Amerikan ilkelliği görülmektedir.</p>
<p>Elbette insanlık, Amerika’nın kendi alanındaki dehasından istifade edip onun üzerine yeni unsurlar ekleyebilir. Fakat <u>insanlık büyük hata yapmakta</u> ve insanlığın sahip olduğu değerleri büyük bir tehlikeyle baş başa bırakmaktadır. Çünkü insanlık, Amerikan hayat tarzını ve bilincini kendine örnek almaktadır!…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <strong>İnsanî Değerler Terazisinde Gördüğüm Amerika</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/amerikayi-seyyid-kutubun-gozuyle-gormek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ŞEHİD SEYYİD KUTUB’U DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Aug 2016 09:18:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[29 Ağustos 1966]]></category>
		<category><![CDATA[33:23]]></category>
		<category><![CDATA[33:24]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Abdünnâsır]]></category>
		<category><![CDATA[Efrâhu’r-Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Müslimin]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Meʻâlim fi’t-Tarîk]]></category>
		<category><![CDATA[ölü manalar]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Sevinci]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Yoldaki İşaretler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=358</guid>

					<description><![CDATA[“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<hr />
<p>“Mü&#8217;minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir. Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadakatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Ahzâb 33:23-24).</p>
<p>“<em>Efdalu’l-cihâdi kelimetu ‘adlin ‘inde sultânin câir</em>:<br />
Cihadın en üstünü zâlim sultana karşı âdil/doğru sözü söylemektir.”</p>
<p>(Tirmizî, Fiten 13 vd.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük bedeller ödeyerek çağa ve hayata şahitlik eden ‘şehîd’leri unutmamak, şehadet yıldönümlerinde onları hayırla yâd etmek, asgari vefa borcumuzdur. Bu hafta çağının şahidi/şehidi merhum Seyyid Kutub’u, Türkiye’yi işgal ve taksim girişimine taşeronluk yapan örgütün ele başının bir konuşmasında kendisine atıf yapması sebebiyle, Seyyid Kutub’u ve fikirlerini doğru anlamaya ve istismarcıların onu kötü emellerine alet etmemesine katkı sadedinde şehadetinin ellinci yıldönümünde birlikte hatırlamayı elzem gördüm.</p>
<blockquote><p>“Araç, amacın bir parçasıdır. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez.”</p></blockquote>
<p>On yılı aşkın bir süre hapiste kalıp tahliye edildiğinde ilk kaleme aldığı<em> “Me</em><em>ʻ</em><em>âlim fi’t-Tarîk</em>’: Yoldaki İşaretler” isimli eserinde savunduğu görüşleri ve bir grup İhvân-ı Müslimîn mensubuyla birlikte bütünüyle kapatılmış olan teşkilatı yeniden canlandırma faaliyetlerine katıldığı gerekçesiyle 9 Ağustos 1965’te tekrar tutuklanan Seyyid Kutub, idam cezasına çarptırılarak <strong>29 Ağustos 1966</strong>’da şehid edildi. İdamından önce Cemal Abdunnâsır’dan <strong>özür dilemesi halinde affedileceği teklifini reddeden</strong> merhumun naaşı bilinmeyen bir yere gömüldü.</p>
<blockquote><p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Zira, yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub üzerine bir hayli yazı yazılmış, Türkçeye çevrilen eserlerinde şahsiyeti ve fikriyatı hakkında güzel mütalaalar yapılmış olmakla birlikte, bu yazımızda Beyan Yayınları’nın Arapça metniyle karşılaştırmalı olarak yayına hazırladığı “<em>Efrâhu’r-Rûh: </em>Ruhun Sevinci” isimli risaleden, onun fikriyatına ışık tutan çarpıcı bazı cümleleri özetle iktibas etmeyi daha yararlı buldum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uyanış İçin Vahyin Işığında Sorunlarla Yüzleşmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kötü yöntemleri kullandığımızda kir ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.”</p></blockquote>
<p>Mehmet Yaşar’ın Türkçeye çevirdiği esere yazdığı takdiminde Adnan Demircan, merhum şehidin fikriyatını ve onun fikirlerine karşı takınılan tavırları şu şekilde özetlemektedir:</p>
<p>“Seyyid Kutub’un çabası, etkileri hâlâ devam eden <u>İslâm dünyasının sömürüye maruz kalması, Müslümanların kendi medeniyetlerinin bilincinde olmamaları ve taklitçilikle mücadele</u>ye yönelikti. Onun yazdıkları ve yaşadıkları modern dönemdeki İslâmî hareketleri beslemişse de <u>bazı hareketlerin merhum Kutub’un yazdıklarının çok uzağına savruldukları</u> bir gerçektir.</p>
<p>İslâmî hareketler hakkında yapılan çalışmalarda <u>Seyyid Kutub’un görüşleri ve etkisi</u> mutlaka dikkate alınmaktadır. Elbette onun görüşlerinden etkilenen kişiler ve gruplar olduğu gibi onu eleştirenler de vardır. Hem geleneksel anlayışın dışında bir yaklaşımla Kur’ân’ı tefsir ettiği için hem de zaman zaman gelenek eleştirisi yaptığı için farklı çevrelerin eleştirilerine muhatap olmuştur. Ancak onun Kur’ân’a ilişkin yaklaşımı ve vurguları, vahyi günümüz insanıyla buluşturan, sorunlarıyla yüzleşirken vahiyden destek alması gerektiği uyarısını yapan önemli bir fonksiyona sahiptir. Kitaplarının ve görüşlerinin etkisi dikkate alındığında, İslâm dünyasındaki İslâmî uyanışı besleyen <u>en önemli düşünürlerden biri</u> olduğunda kuşku yoktur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruhun Sevincini Yaşamak ve Allah’tan Razı Olmak</strong></p>
<blockquote><p>“Bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p></blockquote>
<p>Seyyid Kutub’un, kardeşi Emine Kutub’a hapishaneden gönderdiği mektuplardan oluşan Ruhun Sevinci isimli risalesinde; Allah’a teslimiyet, değerlerinden ve kimliğinden emin olma, ölümden korkmama, sevgiyi esas alma, kibre kapılmama, özgürlüğü sorumluluktan kaçmayla karıştırmama, amaç gibi aracın da mubah olması gerektiğini idrak etme gibi bir çok konu hakkındaki damıtılmış fikirlerini paylaşmaktadır:</p>
<p>“Sevgili kardeşim… İçimden geçen bu düşünceleri sana ithaf ediyorum. Ölüm düşüncesi sürekli zihninde yer etmekte, her yerde, her şeyin ardında onu görmekte ve onu hayat ve canlılar üzerinde devam eden zorba bir güç olarak hayal etmektesin. Buna karşılık hayatı ise cılız, ürkmüş, korkuyla dolu olarak görmektesin. Ben ise, ölüme bir an baktığımda onu, hayatın taşkınlığı, coşkunluğu, bolluğu karşısında zayıf ve yorgun görüyorum. Neredeyse hayat sofrasından düşen kırıntıları toplama dışında bir şey yapamamaktadır!</p>
<p>Hayat, sürekli bir canlılık ve akıntı içerisinde devam ediyor. Sayıca ve çeşitçe, nitelik ve nicelik olarak her şey bir ilerleme içerisindedir. Şayet ölüm bir şey yapabilseydi, hayatın ilerlemesini durdururdu! Ölüm, taşkın, coşkun, hayatın kuvveti yanında yorgun ve cılız bir güçtür. <u>Hayat, “<em>Hayy</em>: Diri” olan Allah’ın gücüyle sürekli akmakta ve ilerlemektedir</u>!</p>
<p><strong>Hayat, yılların sayısına göre değil; şuurun değeriyle yaşanır</strong>. Her ne kadar realistler bu durumu bir kuruntu olarak görse de bu onların tüm gerçeklerinden daha doğru bir hakikattir. Çünkü hayat, insanın ona karşı duyduğu şuurdan başka bir şey değildir.</p>
<p>Artık ölümden korkmuyorum, şimdi gelse bile! Çünkü gücüm nispetinde yapabileceğimi yaptım. Eğer yaşarsam yapmak istediğim çok şey var. Ama yapamazsam üzüntüden kahrolmayacağım. Çünkü başkaları bunu gerçekleştirecektir. Zira bekayı hak eden fikirlerin ölmeyeceğine inanıyorum. Ben, bu yaratılışı gözeten ilahi takdirin, sağlam fikirlerin ölümüne izin vermeyeceğinden eminim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sevgi Tohumunu Ekip İyilik Ağacını Büyütmek</strong></p>
<p>“Biz başkaları için yaşamaya başladığımızda bu hayatı kendimiz için dolu dolu yaşamış olacağız. Başkalarına karşı hislerimizi arttırdığımız ölçüde, hayatımıza yönelik iyilikleri arttıracak ve nihayetinde bu hayatı arttırarak yaşamış olacağız.</p>
<p>İyilik ağacı, musibete karşı dirençli, fırtınaya karşı dayanıklı, kendi yavaş gelişimi içerisinde bir serpilme içerisindedir. Kendisine saldıran şer ağacının diken ve eziyetlerini umursamaz.</p>
<p>Kötülük, insanların hayatın bekası karşısında direndikleri sert bir kabuktan başka bir şey değildir. Kendilerini güvende hissettiklerinde o kabuk yarılır ve nefsin arzuladığı bir meyveye dönüşür. Bu tatlı meyve; <strong>insanlara güven veren</strong>, sevgisinde sadık olan, zorluklarına, acılarına, hatalarına ve saflıklarına karşı gerçek şefkatini gösteren kişilere açılır. İşin en başında biraz hoşgörülü olma, tüm bunların gerçekleşmesinin garantisidir.</p>
<p>Her insanda, iyi bir sözü hak edecek iyi bir yön ve güzel bir meziyet vardır. Ancak nefislerimize sevgi tohumu ekmeden bu gerçeği göremeyiz. <u>Eğer iyilik bizim nefislerimizde olgunlaşmamışsa başkalarına kin besler ve onlara karşı korkuya kapılırız</u>.</p>
<p>İyilik, sevgi tohumu ve hayır arzusu içimizde büyüdüğü gün, başkalarına güvenimizi, iyiliklerimizi ve sevgimizi verebileceğiz.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hedefi Büyük Tutmak, Ama Asla Büyüklenmemek!</strong></p>
<p>“Gerçek büyüklük; insanlara karışıp hatalarına, noksanlarına ve zayıflıklarına karşı hoşgörünün geniş iklimini ve iyiliğini göstermek, <u>kötülüklerden temizlenmeleri</u>, eğitilmeleri ve gücümüz nispetinde bizim seviyemize gelmeleri için büyük bir arzu içerisinde olmaktır. Bunun anlamı; büyük hedeflerimizden, yüce örnekliğimizden vazgeçme veya o insanların içinde bulunduğu kötü durumu övme ve onlardan daha üstün olduğumuzu hissettirme değildir. Gerçek büyüklük; <u>tüm bu karışık durumlar karşısında</u> başarılı olma ve hoşgörüyle bu <u>başarının gerektirdiği gayreti göstermektir</u>.</p>
<p>Saf mutluluk, biz henüz hayatta iken fikirlerimizin ve inançlarımızın başkalarına ait olduğunu kabul etmenin getirdiği doğal kazançtır. Ölümden sonra olsa bile bu fikir ve inançların başkalarının azığı olacağı düşüncesi kalplerimizi rıza, mutluluk ve güvenle doldurmamız için yeterlidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kesretteki Vahdeti, Kâinattaki Tevhidi Görebilmek</strong></p>
<p>“Sadece <u>küçükler</u>, çeşitli görüntülere sahip güçler arasında bir zıtlığın olduğuna inanır. Bu yüzden, <u>din adı altında ilme veya ilim adı altında dine saldırırlar</u>. Amel adı altında sanatı, tasavvufi akide adı altında da dinamik hayatı hakir görürler. Çünkü bunlar, tüm güçlerin toplandığı evrenin hâkimiyeti altında olan bu güçleri bağımsız ve birbirlerinden koparılmış görürler. Ancak <u>büyük önderler, bu birlikteliğin ve uyumun bilincindedir</u>. Zira onlar bu öz kaynağa tutunmuşlardır ve ondan beslenirler. Bunların sayıları çok azdır. İnsanlık tarihinde de az olmuşlardır. Hattâ çok ender kişilerdir. Ancak buna rağmen yeterlidirler. Çünkü bu kâinatı gözetleyen güç, onları şekillendirmekte ve mukadder olan vakitte istenileni ortaya çıkarmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlığın Kavrayabildiklerimizden İbaret Olmadığını İtiraf Etmek</strong></p>
<p>“İnsan aklına duyulan saygı açısından dahi olsun, hayatımızda algılayamadığımız konuların olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunu vehme ve hurafeye bağımlıların yaptıkları gibi <u>işlerimizi belirsizliğe bırakmak için değil</u>, bilakis bu kâinatın azametini kavramak ve <u>bu büyük kâinat karşısında kendi sınırlarımızı bilmek için</u>dir. Bu sayede insan ruhunda çok fazla marifetlerin açılması mümkün olacaktır. Böylece bu güne kadar aklımızla idrak ettiğimiz çoğu şeyden daha büyük ve daha kuşatıcı bilgilerin bilincinde olmamız mümkün olur. Her gün bilinmeyen yeni şeyleri idrak etmemiz bu gerçeği göstermektedir.</p>
<p>Bizler Allah’ın bu varlıktaki mutlak azametini kavradıkça, kendimizi de yüceltmiş oluruz. Zira biz azamet sahibi Yüce Allah’ın sanatıyız! Kendi vehimlerince <u>ilahlarını küçülterek veya inkâr ederek kendi kıymetlerini arttıracaklarını sanan kimseler</u>, yakın ufuktan başka bir şey görmeyen zavallı kimselerdir. O kimseler, insanın zayıflık ve acizliğinden dolayı Allah’a yöneldiğini sanır. İnsan şimdi güçlü olduğuna göre bir ilaha boyun eğmesini gerektiren bir şey yoktur! Sanki zayıflık basireti açıyormuş, güç ise kapatıyormuş gibi… Oysa insana yaraşan Allah’ın azameti karşısında hislerini arttırması ve gücü arttıkça bu gücün kaynağını idrak etme hususunda daha ileriye gitmesidir. <u>Müminler Allah’ın mutlak kudretini kabul etmeyi</u> zayıflık olarak görmezler. Tam tersine bunu <u>izzet ve güç olarak algılarlar</u>. Zira onlar bu evrenin dayandığı büyük güce dayanırlar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Özgürlüğü Sorumluluktan Kaçmayla Karıştırmamak</strong></p>
<p>“İnsanın zillet, baskı ve zayıflık prangalarından özgürleşmesi ile insanî sorumluluklardan özgürleşmesi arasında temelde bir fark vardır. Birincisi, gerçek özgürlüktür. İkincisi ise, insanı ağır hayvanî prangalardan kurtaran ve onu insan yapan değerlerden uzaklaştırmaktır! Şüphesiz bu aldatıcı bir hürriyettir. Çünkü bu, gerçekte hayvanî isteklere boyun eğme ve köleliktir. O ilkeler ve düşünceler -dinamik bir akide olmadan- içi boş kelimelerdir veya en fazla <strong>ölü manalar</strong> olabilir. Bize hayatı bahşeden, insanın kalbinde parıldayan bu imanın sıcaklığıdır. Başkaları, parıldayan bir kalpten gelmediği sürece <u>donuk bir zihinden gelen ilkelere veya fikirlere asla iman etmeyecektir</u>.</p>
<p>İnsan ruhu üzerinde vücut bulmayan, yeryüzünde insan suretinde hareket eden bir canlıya dönüşmeyen bir fikir devam edemez. Aynı şekilde bu konuda kalbini, ihlas ve içtenlikle inandığı bir düşünceyle inşa etmeyen bir şahsın varlığı da olmayacaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaca Giden Her Yolun Mubah Olamayacağını İdrak Etmek</strong></p>
<p>“Kötü bir yöntemle yüce bir gayeye ulaşabilmemizi düşünebilmem zordur! Yüce gayeler ancak temiz bir kalpte canlanır. Böyle bir kalp nasıl olur da kötü bir yöntemi kullanmaya tahammül eder? Böyle bir gayeye nasıl yönelebilir? <u>Kıyıya ulaşmak için çamurlu bir yoldan yürürsek</u> kıyıya vardığımızda kirlenmemiz kaçınılmazdır. Çamurlu yol, ayaklarımızda ve yürüdüğümüz yerlerde izlerini bırakacağı gibi kötü yöntemleri kullandığımızda da aynı durum söz konusu olacaktır. Kir, ruhlarımıza yapışacak; kirlerin izleri ruhlarımızda ve ulaştığımız hedefte izlerini gösterecektir.</p>
<p>Ruha göre araç, amacın bir parçasıdır. Ruh âleminde bu farklılıklar ve bölünmeler yoktur. İnsanın bilinci, temiz bir amaç hissettiği zaman buna ulaşmak için kötü bir yönteme tahammül etmez. Aslında <u>fıtratı gereği</u> böyle bir yöntemi kullanmaya yönelmez. “Amaca giden her yol mubahtır!” anlayışı Batı’nın ‘büyük hikmet’idir! Zira <u>Batı, zihniyle yaşar</u>. Zihin dünyasında ise araç ve amaç arasında bölünmüşlük ve farklılıklar bulunabilir…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak</strong>:</p>
<p>Seyyid Kutub; <em>Efrâhu’r-Rûh</em>: <strong>Ruhun Sevinci</strong>, Çeviri: Mehmet Yaşar, Beyan Yayınları, İstanbul 2016. (Basım aşamasında).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/sehid-seyyid-kutubu-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>9</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
