-- Diriliş Postası, İnsan Olmak

İNSANI TANIMAK

Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page

Batı felsefesi, alet kullanan, düşünen, söz verebilen, isyan eden, hisseden, ticaret yapabilen, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir.

Tarih boyunca doğusundan batısına kadar dünyanın hemen her tarafında insanın mahiyetini kavramak için gayret sarf eden, bir meçhulü kendince tarif etmeyi deneyen çok düşünür gelip geçmiştir. Bunların büyük bir kısmı mahlukatın en kompleks üyesini tanımanın zorlu uzun yolunu sürmek yerine sadece bir hususiyetinden yola çıkarak onu tanımlayıvermeyi tercih etmiştir. Oysa, en değerli, en şerefli ve en üstün olduğuna dair elimizde kesin delil olmasa bile çok değerli, çok şerefli ve çok üstün bir varlık olduğunu, yeryüzünün yönetiminin uhdesine tevdi edildiğini Kur’an ayetlerinden öğrendiğimiz insanı anlamak, onun mahiyetini bihakkın kavramak, onu tanımlamak hakikaten hiç de kolay bir olay değildir.

Yaklaşık iki asırdan beri doğa bilimleri ve teknoloji yanında sosyal bilimlere de damgasını vurmuş olan Batı felsefesi ve bilimsel üretimi; alet kullanan hayvan, düşünen hayvan, söz verebilen hayvan, isyan eden hayvan, hisseden hayvan, ticaret yapabilen hayvan, sosyal hayvan gibi tek açılı ve yetersiz tanımlarla insanı basite indirgemiştir. Doğu felsefesinde aynı indirgemeyi yapan düşünceler yanında insanda insanüstü vasıflar vehmeden yüceltmeci düşünce ve inanç hareketlerine de rastlanmaktadır.

Doğa ve tıp bilimleri kadar olmasa da önemli gelişmeler katetmiş olan insan ve toplum bilimlerine; özellikle filozofların, antropologların, ilahiyatçıların, psikologların, sosyologların ve pedagogların insanın hakikatini kavramaya  yönelik çalışmasına rağmen ‘insan’a dair esaslı izahlar getirilemeyişini Kadir Canatan, Alman filozofu ve felsefe tarihçisi Ernest Cassirer’in izahları çerçevesinde şöyle cevaplıyor: Bir taraftan insana ilişkin bilgilerdeki aşırı uzmanlaşmanın sebep olduğu epistemolojik parçalanma, diğer taraftan da bu parçalanmayı sona erdirecek kavramsal bir bütünlüğe ulaşmadaki zorluk (İnsan Fenomeni, Açılım Kitap, 2014: 8).

Doğu ile Batının ifrat ve tefritini reddeden İslam, insanı hak ettiği ve layık olduğu bir konumda değerlendirmiş, onu Allah’ın kulu ve yeryüzünün yöneticisi olarak takdim etmiş, yerde ve göklerdeki yaratılmışları da onun hizmetine ve emrine amade kılmıştır. Birbirlerinin halefi/halifesi olarak yeryüzünü imarla görevlendirilen insanın kâmil, olgun, bütün, tam bir insan olmasının yol ve yöntemini Kur’an apaçık şekilde ortaya koymuş, sevgili Efendimiz de, kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa ‘insan-ı kâmil’in en güzel örneğini hayatıyla göstermiştir.

Kendimizi bilme gayretiyle telif ettiğimiz ve geçen hafta bu sayfada sizlerle paylaştığımız “İnsanı Anlamak” başlıklı yazımızın mütemmimi olarak bu hafta büyük mütefekkir Âkif’in “İnsan” şiirini paylaşmak istiyorum (Safahat, Hece Yayınları, 2010: 80-82). İnsanla ilgili ayetlerin manzum tefsiri mahiyetindeki bu muhteşem şiiri, daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’ani Hayat dergisinin ‘insan’ konulu sayısında (Ocak-Şubat 2015: 39/118-119) yayımlanan manzum sadeleştirmemizle birlikte takdirlerinize sunuyorum:

Mehmet Âkif ERSOY

İNSAN“Ve tez’umu enneke cirmun sağîr,Ve fîke’ntava’l-âlemu’l-ekber.”(İmam Ali)
İNSAN“Sanırsın haa, sen cirmini sağîr,
Sende cem’olmuşken âlem-i kebîr;
Küçük bir cisim mi sanırsın kendini sen,
En büyük âlem benliğinde saklı iken!”
(İmam Ali)
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir:Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
Olur kalbin tecellîzâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
Musağğar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!

Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.
Esirindir- tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;
Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya.

Bulutlardan sevâ’ik sayd eder irfân-ı çâlâkin;
Yerin altında ma’denler bulur nakkâd-ı idrâkin.
Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;
Nedir dağlar, semâ peymâ senin şehbâl-i pervâzın!

Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,
Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.
Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.

Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,
Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;
Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,
Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir.

Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller…
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.
Yıkar bârû-yı istibdâdı bir âsûde tedbîrin;
Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!

Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye;
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,
Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.

O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir;
Terakkî meyli artık fitratında rûh-ı sârîdir!

Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!
Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır…
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.

Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,
Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.
Serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse…
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se:

Emel, meş’al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,
Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnû’ât,
Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!

Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet,
Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!
Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin…
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni’sin!

Dururken böyle bîpâyân-ı terakkî-zâr karşında;
Nasıl dersin ya “Pek mahdûd bir cirmim” tutarsın da.
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın:
Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!

Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan;
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,
Yolundan kalmayıp dâim gidersin… Hem ne sür’atle!

Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:
Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem pâyen
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken.



Haberdar olmamışsın kendi zatından da hâlâ sen,
“Değersiz bir varlığım!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin niteliğin oysa meleklerden de yücedir
Tüm âlemler sende saklı, dünyalar sende gizlidir:Taşarken Rahman’ın feyzi bütün yerlerden, göklerden
Rabb’in nur üstüne nuru akseder senin sinenden!
Cismin pek küçüktür amma zirvesi Hak san’atının;
Bu onurla sınırın yok, sonu yok itibarının!

Sözün sultanı Allah’ın en güzel beyti olmuşsun;
Hikmetle fıtrat verenin bilinmez sırrı olmuşsun.
Emrindedir bütün varlık, tüm tabiat avucunda,
Kararına boyun eğen tutsağındır senin, dünya.

Bulutlardan yıldırımlar avlar senin güçlü bilgin;
Yerin altında madenler bulur tenkitçi idrâkin.
Dalgalar naz beşiğindir, denizler ise yatağın;
Neymiş dağlar, ölçer göğü, tek bir tüyü kanadının!

Hava, hükmünü hızlıca yayan bir araç anında,
O an sesine yoldaştır âlemin her bir yanında.
Dayanamaz gayretine karşı engeller, zorluklar;
Kaçar, sen azimle cenge girişince saldırganlar.

Karanlıklarda gezsen de, fikir hikmet fenerindir,
Bir ışık ki parıltısı sönmemiş, sönmeyecektir;
Susuz çöllerde kalsan da, gayretin rehberin olur,
Her bir adımında gölge eyler vahaları korur.

Ne zindanlar olur engel, ne idamlar, ne sürgünler…
Duraksamaz, yürürsün sen, yol kesse de demir eller.
Yıkar zulmün surlarını, sessiz sakin bir tedbirin;
Pekişti hükmü seninle, göklerden inen takdirin!

Araştırmaktan usanmaz, yüceldikçe yücelirsin;
Atıldıkça atılayım başka yarınlara dersin!
Anlı şanlı günlerinde, mutlu mesut hallerinde,
Daha uzak bir gelecek vardır senin hayâlinde.

O gelecek için coşkun, odur senin varlık aşkın,
O kutsi neşeye vurgun, durup dinlenemez canın.
O coşkunun çekimiyle zorunludur yolculuğun;
İlerleme arzusuyla kuşatılmış zira ruhun!

Yaratılış sırlarından haberdar olmak istersin,
Bilinmezlik yığınından hemen kurtulmak istersin!
Başlangıcın, günün, sonun, ki üç çetin muammadır…
Geleceğin devirleri durur karşında hep hazır.

Anlamanın sevdasıyla, hep koşarsın hiç durmazsın,
Hakikatin kokusunu almadan da oturmazsın!
Sır perdesi karanlığı örtmüş olsun ister ise…
Düşürmez, düştüğün yokluk ruhunu ümitsizliğe:

Emel meşalendir bir de kılavuz yoldaş olmuşken,
Çekinmezsin sen hiç asla karanlıklara girmekten!
Yaratılış gerçekleri bir gün gelip aydınlansa,
Araştırmayı bırakıp bir an durur musun? Asla!

Bu sefer de Yaratan’ın hakikatini anlamak,
Ateşiyle kavrulursun, durmaksızın koşturarak!
Durmak yoktur senin için, hep bir ilerleyiştesin…
Ne bu güne razı olur, ne gelenle yetinirsin!

Dururken böyle sonsuz bir ilerleyiş hep karşında;
Tutup nasıl dersin “küçük bir varlığım ben aslında!”
Meleklerden daha büyük iltifatlara mazharsın:
Emanetleri yüklendin, zira sen başka cevhersin!

Eksik olmazken hayatın bin bir zorluğu sırtından;
Ölümler ve tüm korkular saldırırken dört bir yandan;
Sen en ağır belalara göğüs gerer maharetle,
Yolundan kalmayıp daim gidersin… Hem ne süratle!

Yaratılışın eşsiz bir kopyası olduğun elbet,
Tecelli etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:
Nasıl davranmak gerekir, makamın böyle yüceyken,
Hayvan olmasın, değerin meleklerden de üstünken?

Sadeleştiren: Fethi Güngör
Kartal, 27 Aralık 2014

Yetmiş sekiz sene evvel göçtü hak şairi Âkif,
Cennette en mûtenâ yer olsun mekânı ey Lâtîf!


Share via WhatsappShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someonePrint this page
İNSANI ANLAMAK
İNSAN OLABİLMEK

Yorum yap

Yorum